3. bölüm / 8
KAYIP HANEDANYOLCULUK BAŞLIYOR
Bölümler 8Şu an: YOLCULUK BAŞLIYOR
- 1 LANETLİ BİR DİYAR3.582 kelime
- 2 SEÇİLMİŞ KİŞİ2.905 kelime
- 3 YOLCULUK BAŞLIYOR3.435 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 AYNI KADERİN İKİ MAHKÛMU6.683 kelime
- 5 GÖKYÜZÜ KRALLIĞI SKYRON4.308 kelime
- 6 KRALİÇE CELINE4.283 kelime
- 7 LANETİN MAĞDURLARI1.417 kelime
- 8 SAFİR TAŞININ SIRLARI1.560 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm şarkısı: Reflection - Christina Aguilera
Günü nihayet büyük bir yorgunlukla bitirdiğimde kendimi odama sonra da yatağa attım. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Bu gece de rüyamda Corenelia’yı görür müyüm acaba diye düşündüm. Cornelia’yı görmek istemiyor ama dün gece ki rüyamda beni kurtaran kişinin kim olduğunu deli gibi merak ediyor ve bilmek istiyordum. Tanrım, kafayı yiyecektim! Bir kişi bu kadar kafamı kurcalayabilir miydi gerçekten? Neden bilmiyorum ama içimden bir ses o kişiyi bulmamı söylüyordu. Kim olabilirdi, kim?
Zihnim bunlarla çalkalanırken gözlerimi dolabıma, kitapları sakladığım yere dikmiştim. Üstüne bir de günün yorgunluğu eklenince kısa sürede gözlerim kapandı ve uyuyakaldım.
Bir ormanda yürüyordum. Her yer ağaçlarla doluydu. Ağaçların yapraklarından gökyüzü zar zor görülüyordu. Etraftaki sessizlik beni ürkütüyordu. Neredeyse çıt çıkmıyordu, ve böyle uzun sessizlikler genelde iyiye işaret olmazdı.
“Vanessa…” diye küçük bir kız çocuğunu andıran ince bir ses duyduğumda arkamı döndüm. Bir anda karşımda beyaz bir ışık belirdi. Tuhaf bir şekilde hareket ediyordu ve sanki küçük bir periye benziyordu ama değildi. Rengi sadece beyazdı ve havada yavaşça süzülüyordu. Bana seslenenin o olduğunu anladım. Ona şaşkınlık, merak ve korkuyla bakıyordum. Ama o bana güven vermek istercesine hareket ediyordu.
Yavaşça biraz daha yaklaştım. Onu gözden kaçırmamak için gözümü bile kırpmıyordum. Sonra kol olduklarını tahmin ettiğim küçük uzuvlarıyla birkaç hareket yapmaya başladı. Sanki onu takip etmemi söylüyordu. İçimden bir ses onu takip etmemi ve ona güvenmemi söylüyordu ve benim hislerim güçlüydü. Kararımı verip onu takip etmeye başladım. Ben peşinden giderken o narin bir şekilde havada süzülerek bana yol gösteriyordu, yani ben öyle umuyordum.
“Hey, nereye gidiyoruz?” diye sordum ama o duymazdan gelerek yoluna devam etti. Beni ağaçların arasından geçirdi. Gerçi geçmek bayağı zordu çünkü her neredeysek ağaçlar çok sıktı, böyle olunca da yürümek bir hayli zor oluyordu.
Bir süre sonra uçan canlı beni büyük bir kayalığın önüne getirdi. Sanki bir uçurumun aşağısında duruyordum. Ağaçlar bu bölgede yoktu ve gece mavisi gökyüzünde büyük beyaz dolunayı görebiliyordum. Gözlerim o küçük canlıyı aradı ve onun kayalık duvarın önünde durduğunu gördüm. “Yaklaş...” dedi ince narin sesiyle. Hiç acele etmeden ve yavaş konuşuyordu. Küçük bir kız çocuğuna benzer sesi konuşma şeklini daha etkili kılıyordu. Dediğini yapıp yaklaştım. Başıma ne gelecek bilmiyordum ama bundan sonra olacakları da görmek istiyordum.
Çakma perinin yanına geldim ama hiçbir şey olmadı. Karşımda bomboş kayalık bir duvar vardı. Yaratık, “Dokun…” dedi kibarca. Dokunayım mı? Tam olarak anlamasam da elimi kaldırıp kayalık duvara dokundum. İlk birkaç saniye hiçbir şey olmadı. Ben konuşmak için dudaklarımı araladığım sırada ben konuşamadan kayalık duvarda hareketlenme oldu. Duvarda yıldırım mavisi çizgiler oluşmaya başladı ve birkaç saniye içinde duvarda büyük bir harita belirdi. Bütün hatları yıldırım mavisinden oluşuyordu ve göz kamaştırıcıydı.
İyice bakınca bunun Aeldoria Diyarı’nın haritası olduğunu fark ettim. Çok net ve ayrıntılıydı. Yaşadığım kasaba bile görünüyordu. Ve o beş krallık. Diyarın en ortasında kocaman sınırlar içinde “WELSHIRE KRALLIĞI” yazıyordu ve diyarın dört bir yanında da diğer dört krallık vardı. Ben hayranlıkla bakarken beyaz yaratık konuşmaya başladı.
“Onu bulmak zorundasın, Vanessa… Onu, Kayıp Hanedan’ı bulmak zorundasın… Taşları bul… Bu senin kaderinde var… Kaderin sana yol gösterecek… Ama unutma… Dünyadaki tek güç büyü değildir… Hislerine güven… Hislerin çok önemli… Senin ona ihtiyacın var… Onun sana ihtiyacı var… Sen ve o… Onu bul Vanessa… Aeldoria’nın geleceği onun ve senin ellerinde… Onu bulmak için sen seçildin… Siz seçildiniz… Onu bul…”
Sıçrayarak uyandığımda kafamı toplamak için ilk birkaç saniye etrafa bakmam gerekti. Bu rüyalar gerçekten bana iyi gelmiyordu ama bir yandan da bu rüyayı gördüğüm için seviniyordum. Aklımda o küçük beyaz yaratığın söylediklerini tekrarladım. Taşları bul. Taşlar! Sihrin kaynağını oluşturan taşlardan bahsediyordu. Demek ki Cornelia’nın elinde değillerdi. Bu iyiye işaretti. Kayıp Prens’in yerine dair bir ipucu alamasam da taşların Cornelia’da olmadığını öğrenmiştim ama onları bulmak için bir haritaya da ihtiyacım vardı ve artık Aeldoria’nın haritasının yerini de biliyordum. Tek soru: Ben bu yolculuğa nasıl çıkacaktım?
Gerçekten, hiç tecrübem yoktu! Ama o beyaz küçük yaratık bunun benim kaderim olduğunu söylemişti. Ya bana yardım etmek için rüyama girmişti ya da benimle çok kötü dalga geçiyordu. Ama hayır! Böyle bir rüya sıradan falan olamazdı. Hem bir insan niye durup dururken böyle bir rüya görsün ki? Bu rüya bir işaretti, bundan emindim ve ben kaderimin peşinden gidecektim. Ülkemin artık bu şekilde, o lanet cadının yönetimi altında yaşamasını istemiyordum ve daha önce söylediğim gibi bunun için her şeyi yapardım.
***
Rüya sayesinde yine tüm yetimhaneden önce uyanmıştım. Gram uykum yoktu ve odanın içinde volta atıp duruyordum. Eğer taşları ve Kayıp Prens’i bulmak için seçilmişsem bir şekilde bu yolculuğa çıkmak zorundaydım. Ben kara kara düşünürken kapım tıklatıldı. Bu saatte kim olabilirdi ki? Bayan Carney için bile erken bir saatti. Gidip kapıyı açtığımda Delaney ile göz göze geldim. Anlık olarak şaşkınlıkla bakakaldım. Burada ne işi vardı? Onun için de erken bir saatti çünkü.
“Laney? Ne işin var burada? Neden uyumuyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla ama bana bir şey söylemeden içeri girdi. Kapıyı arkasından kapatıp karşısına dikildim ve bir açıklama bekleyerek yüzüne bakmayı sürdürdüm.
“Uyuyamadım. Sürekli seni düşündüm.” Derin bir nefes alıp devam etti. “Dün Ellie ile konuştum, ona senin rüyanı anlattım. O da bunun bir gün senin Cornelia’yla karşı karşıya geleceğinin işareti olduğunu söyledi,” dedi. Pekâlâ, bunu hiç beklemiyordum işte. Hangisine şaşırsam bilememiştim doğrusu. Delaney’nin rüyamı Ellie’ye anlatmasını mı yoksa Ellie’nin rüyam hakkında söylediğine mi?
Ellie, bizimle yetimhanede yaşayan bir kızdı. Rüyaları yorumlamak ve hepsini doğru çıkarmak gibi ilginç bir yeteneği vardı. Şimdiye kadar yanıldığını hiç görmemiştik ve bu, benim bir gün gerçekten de Cornelia’nın karşısına çıkacağım anlamına geliyordu!
Ben bir şey söyleyemeden Delaney tekrar konuştu. “Rüyanı ona anlattığım için üzgünüm ama sen bana anlattığından beri kafamı kurcalayıp duruyor. Senin için çok endişelendim, Nessa. Belki Ellie bize yardım eder diye düşündüm. Yine de sana sormadan yaptığım için özür dilerim,” dedi üzgün gözlerle bana bakarken.
Hemen itiraz ettim. “Özür dilemene gerek yok. Sanırım, Ellie’nin söylediği doğru olabilir,” dedim gözlerimi kaçırarak.
Delaney kocaman gözlerle ve korkuyla bana baktı. “Ne? Vanessa, o cadıyla karşı karşıya gelmek senin sonun demek!” dedi.
Başımı yerden kaldırıp gözlerine baktım. “Ama bunu yapmam gerek. Dün gece bir rüya daha gördüm ve bu bir işaretti! Cornelia umurumda değil, Aeldoria’nın geleceği için bunu yapmak zorundayım!” Derin bir nefes aldım. “Çünkü bu benim kaderim. Yani öyleymiş,” dedim. Delaney bana bakarken yüzünde hem korku hem üzüntü gördüm. Beni anlaması için ona dün gece gördüğüm rüyayı baştan sona anlattım. Sonunda bitirdiğimde Delaney üzgünce bakmaya devam ediyordu. Bakışlarını yere çevirdi. Oturduğumuz yatağımın üzerinde bir süre sessizce durduk. Ne o konuştu, ne de ben.
Sonunda Delaney derin bir nefes aldı. “Yani gerçekten bu yolculuğa çıkacaksın öyle mi?”
“Evet. Başka çarem yok. Bu görev için seçilmişsem bunu yapmak zorundayım,” dedim kararlılıkla. Delaney bir süre gözlerimin içine baktı, sonra o da kararlı bir ifade takındı.
“Tamam, o zaman. Ben de seninle geliyorum,” dedi.
Kaşlarımı çattım. “Olmaz, Laney. Bu çok tehlikeli.”
“Umurumda değil, seni yalnız bırakamam.”
“Ama benim umurumda! Bu görev için ben seçildim ve seni tehlikeye atamam!”
İyice öfkelenmişti. “Bak Vanessa, bunu sana daha önce de söyledim ve yine söylüyorum: Seni şimdiye kadar hiç yalnız bırakmadım ve bundan sonra da bırakmayacağım! O yolculukta başına ne geleceği belli değil, ben de geliyorum!” dedi. Sesi gittikçe yükselmeye başlamıştı.
Sinirle ayağı kalktım ve bu sefer ben de sesimi yükselttim. “Hayır dedim, Delaney! Bunun için ölmene izin veremem!” diye bağırdım. Delaney de öfkeyle kalkıp karşıma dikildi.
“Sen peki? Ben ölmeyeyim ama sen öl, öyle mi? Vanessa, sen benim arkadaşım değilsin, kardeşimsin ve bu kadar tehlikeli bir yolculukta seni yalnız bırakmam!” diye bağırdı. Beni önemsemesi ne kadar hoşuma gitse de bu çok tehlikeliydi ve belki de bu yolun sonunda Cornelia vardı. Bu zaten benim kaderimdi ve bundan kaçış yoktu. Fakat Delaney’nin hiçbir zorunluluğu yokken benimle gelip canını tehlikeye atmasına, ölmesine izin veremezdim. Bunu ona yapamazdım.
“Kendi canım umurumda değil! Ben senin ölmeni istemiyorum! Bu yolun sonunda Cornelia varsa derdi benimle, seninle değil! Sadece yalnız olmayayım diye kendini göz göre göre ölüme sürüklemene izin veremem!” Delaney bir şey söylemek için ağzını açtı ama söyleyemeden sinirle geri kapattı. Yumruklarını sıkarak kapıya doğru gitti ve kapıyı çarparak odadan çıktı. O gittikten sonra yatağa geri oturup yüzümü ellerime gömdüm. Her ne kadar yanımda olmasını istesem de kendi çıkarım için onu ölüme sürükleyemezdim. Ve bu yolculuğa onsuz çıkmaya kararlıydım.
***
Günün geri kalanında Delaney ile hiç konuşmamıştım. Sabah sabah tartışmamızdan dolayı tüm yetimhane halkı uyanmadığı için şanslıydık, Bayan Carney duysaydı kesinlikle canımıza okurdu ama yapacağı hiçbir şey canımı Delaney ile ettiğim kavgadan daha çok yakamazdı.
Öte yandan rüyamda gördüğüm haritayı az çok hatırlıyordum. Yerini de. Bulunduğu yer sık ve ağaçlıydı ancak ormanın yerini bilmiyordum, bir şekilde öğrenmeliydim. Aeldoria haritasını bulmam yolculuğumu kolaylaştıracaktı ve taşları bulmama yardım edeceğine emindim. Sonuçta sihirli bir haritaydı. Asıl sorun ormanın yerini bulmaktı. Ve sanırım bu konuda bana yardımcı olacak birini tanıyordum. Yetimhanede Rosella diye yaşıtım olan bir arkadaşım vardı. Doğayı çok severdi ve coğrafya hakkında da bayağı bilgi sahibiydi. Ormanın yerini tespit etmemde bana yardım edebilirdi.
Öğleden sonra boş bir vakit bulup Rosella’nın yanına gittim. Boş vakitlerinde genelde odasının penceresinin önünde oturup kitap okurdu. Yani Bayan Carney onu rahat bıraktığı vakitlerde. Odasının kapısını tıklattım ve içerden “Gel,” sesini duyunca içeri girdim. Tahmin ettiğim gibi pencere kenarında kitap okuyordu.
“Selam, Rose,” diye selam verdim en kibar sesimle. Başını kitaptan kaldırıp bana baktı.
“Hoş geldin, Vanessa,” dedi gülümseyerek. Rüyamda gördüğüm o beyaz yaratık gibi ince ve narin bir sesle konuşuyordu. Gidip karşısına oturdum.
“Sana bir soru sormak istiyorum. Bana en iyi senin cevap verebileceğini düşündüm,” dedim. Bana merakla baktı.
“Neymiş?” diye sordu. Derin bir nefes aldım.
“Aeldoria’da ağaçların çok sık ve kayalıkların olduğu bir orman var mı? Varsa nerede?” dedim. Rosella bir süre düşündü.
“Aslında var: Gölgekök Ormanı. Senin dediğin gibi ağaçların çok sık olduğu bir yer ve bir uçurumun dibinde, bu yüzden kayalıklara da rastlanıyor,” dedi. Bir an heyecanım arttı.
“Peki, nerede bu orman?” diye sordum.
“Kasabanın kuzeyinde kalıyor. Kuzeydeki patikadan gidersen ormana ulaşırsın. Valekar Yarığı diye adlandırılan bir uçurumun dibinde, en az yarım gün yürüme mesafesinde,” dedi. Söylediklerini biraz düşündüm. Başka bir yöntemim olmadığı için ormana kadar yürümem gerekecekti ama yarım gün de benim için fazla bir şey değildi. “Neden soruyorsun?” Rosella’nın sorusuyla dikkatimi yine ona çevirdim. Yüzünde sorgulayıcı bir ifade vardı.
“Merak etmiştim sadece. Teşekkür ederim, Rose,” dedim yüzüme tatlı bir gülümseme yerleştirirken.
Benim gibi gülümseyerek, “Rica ederim,” diye cevap verdi. Bir şey anlamamış gibiydi. İhtiyacım olan bilgileri almıştım, ona veda edip odadan çıktım. Kendi odama giderken ormana gidene kadar dayanabilecek miyim diye düşünüyordum. Evet, yürümem gerekecekti, başka bir yolu yoktu. Bu yolculuğa çıkmadan önce düşünmem gereken çok şey vardı ve bir tanesi de ne giyeceğimdi. Evet, ne giyeceğim? Sıradan, eski bir köylü kız elbisesiyle böyle ölümcül bir yolculuğa çıkamazdım değil mi? Bu yolculukta asi yanımı yansıtma vaktim gelmişti.
Kasabanın terzisi Bay Decker’ın dükkânında aradığım kumaşları bulabilirdim. Yani umarım bulabilirdim. Bay Decker, eskiden dükkânında soluk canlı, kısa uzun, kalın ince, türlü türlü ve rengârenk kumaşlar olduğunu söylemişti. Kumaşların yapıldığı ürünler azalınca doğal olarak kumaş çeşitliliği de azalmıştı. Ben dünyada yokken nasıl güzel bir yermiş bu diyar böyle(!)
Odamın önüne geldiğimde içeri girmek yerine doğruca yanından geçip yetimhanenin dış kapısına yöneldim. Etrafta kim var kim yok bakmadan dışarı çıktım. Bayan Carney’nin görmesi bile umurumda değildi. Yetimhaneden çıktığım gibi Bay Decker’ın dükkânının yolunu tuttum. Artık eskisi gibi eğlenceli kumaşlar olmadığı için benim aradığım kumaşların orada olduğunu tahmin ediyordum. Dükkâna vardığımda eski tahta kapısından içeri girdim. Bay Decker sandalyede oturmuş gözlüğünü temizliyordu. Son gördüğümden beri saçlarına aklar düşmüştü. Lanet, Bayan Carney’ye yaptığı gibi onu da yaşlandırmıştı. Beni görünce kocaman gülümsedi.
“Ah, Vanessa! Hoş geldin!” dedi sesini mutlu bir şekilde çıkarmaya çalışarak.
Ona gülümsedim. “Merhaba, Bay Decker. Nasılsınız?” diye sordum nazik biri gibi.
“İyiyim, kızım, sağ ol. Sen?”
“Ben de iyiyim, teşekkür ederim. Sizden bir şey isteyecektim. Yardımınıza ihtiyacım var.”
“Tabi. Nasıl yardım edebilirim sana?” diye sordu Bay Decker. Normal bir şeymiş gibi davranmaya çalıştım.
“Dükkânınızda siyah ve siyah deri kumaş var mı acaba?” diye sordum. Evet, bu kumaşları istiyordum. Nedense koyu renkler son yıllarda bayağı yaygındı ve siyah, bu yolculukta bana yardım edebilecek en iyi renkti.
Bay Decker biraz düşündü. “Evet, olması lazım. Dur getireyim,” dedi ve dükkânın içine doğru girdi. Birkaç dakika sonra kucağında iki büyük rulo kumaşla geri geldi.
“İşte bunlar. İşini görür mü?” diye sordu.
Yüzümde geniş bir gülümsemeyle kumaş rulolarına baktım. Tam aradığım kumaşlardı.
“Evet, teşekkür ederim,” dedim mutlulukla. Sonra cebimden çıkardığım bir miktar altını Bay Decker’a uzattım. Annemle babam öldükten sonra bana biraz altın miras bırakmışlardı. Yetimhanede yaşadığım için uzun süre o altınları kullanmamıştım.
Yüzümde bir gülümsemeyle ahşap terzi dükkânından çıktım ve yetimhaneye doğru yola koyuldum. Yetimhaneye girip Bayan Carney’nin beni görme ihtimaline aldırmayarak odama yöneldim ve sağ salim ulaşmayı başardım.
Tabi, zaten ben hep yakalanmak istemediğim zaman yakalanırdım.
Odamın kapısını kilitleyip asi kıyafetimi yapmaya koyuldum. Benim hakkımda bilmeniz gerekenlerden biri de çok iyi bir terzi olduğumdur. Zaman geçirmek için edindiğim hobilerden biriydi bu da. Üstüne düşünce bu konuda epey ustalaşmıştım. Bunca yetimhane işinin arasından nasıl yaptıysam dikiş dikmeyi iyi öğrenmiştim.
İlerleyen saatlerden odamdan dışarı adımımı atmadım, gün içinde edindiğim her fırsatta kıyafetimi dikmeye devam ettim, tabi arada Bayan Carney’nin kapıma dayanması yüzünden bazı işlere koşturmam gerekmişti ve kıyafetimi bitirme zamanı geceye kalmıştı. Herkes uyuduktan sonra bile çalışmaya devam ediyordum.
Delaney ile hiç konuşmamıştım ve bu canımı çok sıkıyordu. Onu üzmek istemiyordum ama benim yüzümden ölmesini de hiç istemiyordum. Ve bazen istemeden de olsa en sevdiğimiz kişinin bile kalbini kırabilirdik. O kişi kardeşiniz yerine koyduğunuz arkadaşınız olsa bile.
Kıyafetimi bitirdiğimde saat bayağı geç olmuştu. Yetimhane koridorlarından çıt çıkmıyordu ve kasabada ışığı açık tek yerin benim odam olduğunu tahmin ediyordum. Dikiş işini bitirdikten sonra başarılı elişimi katlayıp dolaba koydum. Tahmin ettiğimden daha hızlı bitirmiştim. En sonunda da dinlenmek için kendimi öylece yatağı attım. Kaç gecedir geceliğimi bile giymiyordum, yatar yatmaz uyudum.
***
Yine aynı orman. Aynı karanlık, aynı sessizlik. Etrafıma baktım ama kimse yok. Bir önceki rüyamda beliren o beyaz yaratık bile. En azından bir an ben öyle sandım.
“Vanessa…” Hızla arkamı döndüm. O beyaz yaratık yine aynı narinliğiyle karşımda süzülüyordu. “Artık yola çıkmak zorundasın…” dedi o ince kız çocuğu sesiyle. “Vakit geldi… Büyük ve tehlikeli bir macera seni bekliyor… Sizi bekliyor…”
Son söylediğine şaşırdım. “Bizi mi? Biz kim?” diye sordum kaşlarımı çatarak. Beyaz yaratık ise bilmece gibi konuşmaya devam etti.
“Çok yakında öğreneceksin, Vanessa… Sizin kaderiniz bir… Siz aynı kaderin iki mahkûmusunuz…” Vay canına, demek ki bu kaderin tek kurbanı ben değildim.
Yaratık konuşmaya devam etti. “Yola çıkmalısın… Aeldoria’nın size ihtiyacı var… Ama unutma… Dünyadaki tek güç büyü değildir…” Bu sözü bir önceki rüyamda da söylemişti. Doğrusu bunu ikinci kez söylemesi benim bu sözün anlamını daha çok merak etmeme neden oldu. Dünyada büyüden başka bir güç mü vardı? Ne kadar merak etsem de yaratığa başka bir şey sordum.
“Hemen mi yola çıkmak zorundayım?” diye sordum çekinerek. Daha Delaney ile barışamamıştım bile. Ama yaratık söylediklerinde kararlı bir şekilde “Evet…” dedi. “Ormanı bul… Taşları bul… Kayıp Hanedan’ı bul… Onu bul…”
Sıçrayarak uyandım. Pencereye baktığımda hava hâlâ karanlıktı. Çok kısa bir süre uyuduğumu anlamıştım ama sanki günlerdir uyuyormuşum gibi dinlenmiş hissediyordum. Bu garipti işte. Beyaz yaratık hemen yola çıkmamı söylemişti ve anlaşılan şimdiyi kast ediyordu. Haklıydı. Cornelia ve taşlar beklemezdi. Bu yolculukta kendimi değil, Aeldoria’yı düşünmeliydim.
Hemen yataktan kalktım ve birkaç saat önce diktiğim kıyafetimi giydim. Siyah gömlek ve siyah deri pantolonumu üzerime geçirdim. Özellikle böyle dikmiştim çünkü belli ki bu yolculukta çok fazla hareket edecektim ve kıyafetim böyle olursa daha rahat edebilirdim. Ek olarak da olası bir tehlikede ölüm riskimi azaltması için gömleğimin üstüne siyah, deri bir korse giydim. Dün tekrar yetimhaneden sıvışıp kasabaya indiğim bir ara kasabadaki kıyafet dükkânından almıştım bunu. Aynı dükkândan aldığım siyah botlarımı da çıkarıp ayağıma giydim. Upuzun siyah saçlarımı arkadan sıkı bir atkuyruğu yaptım ve son olarak da doğru zamanlar için sakladığım beş hançeri sakladığım yerden çıkardım. Evet, lanetli bir diyarda yaşıyorsanız böyle bir hazırlığa her zaman gerek olmuştur.
Bu hançerleri bana Michael vermişti. Çocukken bana dövüşmeyi o öğretmişti ve nereden bulduğunu bilmediğim silahlarından bir kısmını bana hediye etmişti. O gün bugündür hepsini doğru zamanda kullanırım diye saklıyordum.
Hançerlerin dördü kısaydı ve hepsi elimle aynı uzunluktaydı. Beşinci hançer ise bayağı uzundu ve bıçağı omzumdan dirseğime kadar uzanıyordu. Bunlar işimi görürdü. Uzun hançeri ve iki kısa hançeri belimdeki kemerime taktım. Diğer kalan iki kısa hançeri de birini bir botumun, diğerini de diğer botumun içine soktum. İşimi şansa bırakamazdım.
Aynada kendime baktığımda hiç de fena görünmediğimi fark ettim. Bir asi tipi vardı. Birkaç dakika öncesindeki yetim kızdan şimdi eser yoktu.
Tam odadan çıkacakken bir şey aklıma takıldı. Yetimhaneden öylece ayrılamazdım. En azından Delaney’ye haber vermeliydim. Ve ne yazık ki Bayan Carney’ye de. Bu yüzden çekmeceleri karıştırarak iki kâğıt parçası buldum ve ikisine de not yazmaya koyuldum. Önce Delaney’ye yazdım.
Delaney, ben Vanessa. Sen uyandığında ben muhtemelen çoktan gitmiş olurum. Nereye gittiğimi biliyorsun. Gece yola çıktığım için ancak not yazmak aklıma geldi. Seni yanımda götürmediğim için bana çok kızgınsın biliyorum. Ama anlamalısın, ben bunu yapmak zorundayım ama sen değilsin. Seni tehlikeye atamam. Merak etme, uzun bir süre ölmeyeceğimden emin olabilirsin. Kendimi koruyabilirim. Sana endişelenme diyeceğim ama garip olacak. Ve kavgamız için çok üzgün olduğumu bilmeni istiyorum. Gitmeden önce seninle barışmayı çok istedim ama fırsat olmadı bir türlü. Beni affetmek zorunda değilsin ama yine de özür dilerim. Sen hâlâ en iyi arkadaşımsın.
Delaney’nin notunu bitirince birkaç saniye üzgün gözlerle nota baktım. Onu arkamda bırakmak suçlu hissettiriyordu ama ikimizin de hayatını riske atamayacağımın gayet farkındaydım. Bu nedenle vicdanımın beni yönetmesine izin vermedim. Toparlanıp Bayan Carney’nin notuna başladım.
Sevgili Bayan Carney,
Ben en sevmediğiniz yetim kız, Vanessa. Dün gece yetimhaneden ayrıldım. Nedenini soracak olursanız Aeldoria’nın gücünün kaynağını oluşturan taşları ve Kayıp Hanedanın Prensi’ni bulmaya gidiyorum. Ve belki de Cornelia’yı yenmeye. Neden ben, çünkü bir süre önce bunun için seçildiğimi öğrendim. Nasıl olduğunu sormayın, uzun hikâye ve benim çok vaktim yok. Eğer çok merak ederseniz ayrıntıları size Delaney anlatır. Çok kötü bir yetimhane müdürüsünüz ama yine de buradaki çocuklara sahip çıktığınız için içten içe iyi biri olabileceğinizi düşünüyorum.
Neyse, dürüst olmak gerekirse ben sizi her zaman çok can sıkıcı ve insanın sabrını taşıran biri olarak gördüm. Eğer bu yolculukta ölürsem diye söylüyorum bunları. Beni pek sevmediğinizi bilmeyen yok, inanın ben de size bayılmıyorum ama yine de endişelenmeyin diye size bu notu yazmaya karar verdim. Gece gittiğim için ancak not yazabilirdim. Benim için endişelenmek isterseniz endişelenmeyin lütfen, uzun bir süre ölmeyeceğim.
Vanessa
Notu bitirdiğimde bu sefer sırıttım. Bunu okuduğunda Bayan Carney’nin yüreğine ineceğinden emindim. Biraz dalga geçer gibi olsa da iş görürdü. Zaten başka ne yazabilirdim ki? Elimden gelenin en iyisini yapmıştım.
Odamdan çıktım ve Delaney’nin odasına geldim. Notu bir şekilde bırakmalıydım. Kapısını olabildiğince sessiz bir şekilde açtım. Neyse ki kilitli değildi. En iyi arkadaşım altın sarısı saçları yastığına dağılmış bir şekilde uyuyordu. Notu sessizce başucuna bıraktım ve kapıya yöneldim. Çıkmadan önce ona son bir kez baktım ve kapıyı çekip odadan çıktım.
Bayan Carney’nin odasına gitmek içinse bayağı merdiven çıkmam gerekti. Yetimhane çok sessizdi ve ben de bu sessizliği korumaya çalışıyordum. Müdirenin odasına geldiğimde içeri girmek için bir an tereddüt ettim ama vaktim daralıyordu. Çok sessiz bir şekilde kapıyı açtım. Bu yetimhanedeki hiçbir çocuğun buna cesaret edemeyeceğini biliyordum. Bayan Carney de Delaney gibi mışıl mışıl uyuyordu. Uzun beyaz geceliği ve başlığıyla oldukça komik görünüyordu. Ve Tanrılar! O zevksiz saç topuzunu gece yatarken bile bozmuyordu! Sinir olmuş bir şekilde nefes verdim. Çok oyalanmadan göz devirip diğer notu da onun başucuna bıraktım.
Onun da odasından çıkınca bu yetimhanedeki son işim de bitmişti. Odama geri dönüp her yeri bir daha geri dönemeyecekmişim gibi iyice toparladım. Yanıma bir tane eski bir deri çanta alarak kütüphaneden aldığım kitabı ve parşömen rulosunu da içine yerleştirdim. Tam o an başıma dank etti: Kütüphane! Michael! Ağabeyimi tamamen unutmuştum! Ancak ona not yazsam bile ona veremezdim çünkü yetimhanede yaşamıyordu ve evine de giremezdim. Buna rağmen Delaney’nin büyük ihtimalle ona söyleyeceğini umdum, o yüzden muhtemelen habersiz kalmazdı.
Birkaç gün önce ona başımı belaya sokmayacağıma dair söz vermiştim ama anlaşılan tutamadığım ilk sözüm bu olacaktı. O da bana yalnız gittiğim için kızacaktı ama bu benim lanet olası kaderimdi ve kimseyi de peşimden sürüklemeye niyetim yoktu.
Son olarak yetimhanenin mutfağına gidip birkaç yiyecek ve su aldım. Çok fazla almamaya dikkat ettim çünkü çocukların sabah kahvaltı yapması gerekiyordu ama ben de açlıktan ölemezdim. Sonu Cornelia’ya çıkabilecek bir yolda onunla karşılaşmadan açlıktan ölsem komik olurdu.
İyice hazırlandığımdan emin olunca yetimhaneden çıktım. Rosella’nın söylediği gibi kuzeydeki patikadan gidip Gölgekök Ormanı’na varacaktım. Yarım gün yürüme mesafesindeydi, bu da öğle vakti oraya varacağım anlamına geliyordu. Oyalanmadan yola koyuldum. Arkamdan yetimhaneye son kez baktım. Ne kadar can sıkıcı bir yer olsa da orada bütün çocukluğum vardı. Arkadaşlarım, kardeşlerim vardı. Ve burayı bir kez daha görebilecek miydim işte onu bilmiyordum. Kasaba sokaklarında ilerlerken de etrafa bakıyordum. Her yere. Ayak bastığım her yere. Sokaklarına, kütüphanesine, terzisine, parkına… Belki de hayatımın değiştiği gün bugündü. Belki de artık sadece bir yetim kız olmaktan çıktığım gün bugündü.
Sonunda kasabadan çıktığımda bulunduğum tepeden hayatımın geçtiği o küçük kasabaya baktım. Belki de son kez. Gözlerimden bir iki damla yaş aktı. “Teşekkür ederim, Durnheim. Bana verebildiğin her şey için,” diye fısıldadım. Sonra gülümseyip şakacı bir şekilde iki parmak selamı çaktım, gözyaşlarımı hızla sildim ve Durnheim Kasabası’ndan ayrıldım.
***
Instagram: kayiphanedanofficial
