KAYIP HANEDAN kitap kapağı

6. bölüm / 8

KAYIP HANEDAN

KRALİÇE CELINE

Vaveyla Yazarı: Dilek Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: KRALİÇE CELINE

***
Bölüm şarkısı: Kings & Queens - Ava Max

Astrid bizi götürürken ben krallığı incelemeye devam ediyordum. Şimdiye kadar Skyron’da lanetin etkilediği bir şey görememiştim. “Lanet krallığınızda hiçbir şeyi etkilemedi mi?” diye sordum Astrid’e.
Cevap vermeden önce bir an bana baktı ve sonra yine önüne döndü. “Aslında etkiledi. Tüm Aeldoria gibi bizim de büyü yeteneğimiz elimizden alındı. Krallıkta hâlâ güçlerini kullanabilen tek kişi Kraliçe Celine. Onun gücü sayesinde Skyron Adası aşağı düşmüyor,” dedi.
“Kraliçeden başka kimsenin güçleri yok mu yani?” diye sordu Vincent.
“Maalesef hayır. Krallar ve kraliçelerin güçleri kolay kolay yok edilemez. Onların dışında güçlerini hâlâ kullanabilenler sadece şanslılar,” dedi Astrid. Göz ucuyla Vincent’a baktım. O güçlerini kullanabildiği için şanslı olanlardandı. Keşke ben de onlardan biri olsaydım!
“Krallığın kendi gücü peki? O da mı yok?” diye sordum. Skyron’u havada tutanın krallığın büyüsü olduğunu sanıyordum.
Astrid, “Bir krallığın kendi gücü demek, hükümdarının gücü demektir. Bir krallığın kralının ya da kraliçesinin gücü yok olursa krallığın gücü de yok olur,” diye cevapladı.
“Welshire Krallığı’nın gücü yok mu oldu yani?” diye sordum bir anda. Astrid, Vincent, Arissa ve Jasper aynı anda bana baktılar.
Astrid biraz düşündükten sonra, “Aslında hayır. Kayıp Prens’in hikâyesini biliyorsunuzdur. O yaşadığı sürece Welshire’ın gücü tam olarak yok olmayacak,” dedi.
Vincent kaşlarını çattı. “Ama prens tahtta değil ki. Krallığın gücü, hükümdarın gücü demek demiştin.”
“Evet, ama krallığın tek vârisi o. Kraliyet kanı taşıyan her kişinin içinde krallıklarının gücünden bir miktar bulunur. Bu güç, onlara krallıkları ayakta tutma yeteneği verir ve onlara hükmetme olasılığı tanır. Bu güç en çok hükümdarlarda ve veliahtlarında vardır. Prens, şu an tahtta olmadığı için şu an gücü en az olan krallık Welshire. Kral ve kraliçe öldüğü ve prens de kayıp olduğu için şu anda Welshire’ın gücü kullanılamıyor, Cornelia bu yüzden çok rahat bir şekilde orada hüküm sürebiliyor. Prens, Welshire Krallığı’nın veliahdı ve Welshire’ın gücü onun içinde yaşamaya devam ediyor. Lanet yüzünden güçleri azalmış olabilir tabi ama lanet kalkarsa tüm Aeldoria’nın en güçlüsü o olacak, Welshire da eski gücüne kavuşacak. Cornelia bu yüzden onu öldürmek istiyor. Prens ölürse hem Welshire’ın hem de tüm Aeldoria’nın gücü ebediyen onun olacak.” Bir süre duraksadıktan sonra, “Ama gücü tamamen ele geçirmesi için Aeldoria’nın büyüsünün kaynağının tüm taşlarını da ele geçirmesi lazım. Çünkü taşlar sadece Welshire’a değil, tüm diyara hükmetmesini sağlar. Yani amacına ulaşması için hem prensi öldürmesi hem de taşları alması gerek. Taşları alırsa, diğer krallıkların güçlerini onlara karşı kullanabilir. Yıllardır bunun için uğraşıyor zaten,” diye ekledi. Vincent, kaşları çatık bir şekilde başını öne eğdi. Benim yüz ifadem de onunkinden farksızdı.
“Her neyse, işte geldik.” Astrid’in sözleri üzerine başımı kaldırıp baktığımda bir saray yavrusu ile karşı karşıya geldim. Konuşmaya daldığım için karşımdaki devasa yapıyı her nasılsa fark etmemiştim.
“Nasıl yani? Ahıra gideceğiz sanıyordum,” dedim şüpheyle.
“Ahıra geldik zaten,” dedi Astrid, beni şoka uğratarak.
Ardına kadar açılmış gözlerimle karşımdaki yapıta bakıyordum. “Burası ahır değil ki, burası bildiğin saray yavrusu.”
Astrid küçük bir kahkaha attı. “Skyron’da ahırlar bu şekildedir,” dedi. Vay canına, bu krallıkta ahırlar bile böyle görünüyorsa…
“Tanrılar aşkına, pegasusların yaşam tarzı benimkinden bin kat daha iyi!” dedim, kendi kendime isyan ederek. “Neden bir pegasus olarak doğmadım sanki!” Vincent ve Astrid, bu sefer daha büyük bir kahkaha attılar.
Astrid kahkahalarının arasından, “Gerçekten çok eğlenceli bir kızsın, Vanessa. Bunu biliyor muydun?” diye sordu.
Genişçe sırıttım. Göz ucuyla Vincent’a bakarak, “Evet. Biliyordum,” dedim. O da ne ima ettiğimi anlamış olacak ki bana bakarak aynı şekilde gülümsedi. “Ee? Hadi, içeri girmiyor muyuz?” diye ana konuya döndüm, saraydan çıkma ahırı göstererek.
Astrid, “Ah, doğru. Gelin bakalım,” dedi. İkiletmeden peşine takıldık ve ahır dedikleri daire şeklindeki saray yavrusunun içine girdik. İçerisi dışarısından daha büyüktü. Çatısı yoktu ve çatı olması gereken yerde büyük bir boşluk vardı. Her katta bir sürü bölme vardı. Hem geniş hem lüks bölmelerindeki büyük pegasuslar muhteşem görünüyorlardı. Bu kadar çok ilahi yaratığı bir arada görünce hayranlıktan başım dönmüştü. Pegasuslar ise mutlulukla kişniyordu.
“Vay be. İçerisi daha büyükmüş,” dedim çok etkilenmiş bir şekilde.
Astrid kıkırdadı. “Bunu söyleyen ilk ziyaretçi değilsin, Vanessa, emin ol.”
“Pegasusları burada mı tutuyorsunuz?” diye sordu Vincent.
“Hayır. Aslında Aeldoria’da o kadar çok pegasus var ki buradakiler sadece küçük bir kısmı. Burada gördüğünüz pegasuslar kraliyet görevleri için eğitilenler,” dedi. Eğer buradakiler sadece küçük bir kısımsa Aeldoria’daki tüm pegasusların sayısını tahmin edemiyordum.
Astrid bizi çok güzel bir pegasusun yanına getirdiğinde gözlerimi etraftan zar zor ayırıp ona baktım. Pegasusun bölmesinin kapısını açıp içeri girdi. Güzel yaratığın altın gibi parlayan sarı yelesini sevdikten sonra bize döndü. “Bu Celestia. Kendisi benim pegasusum ve animamdır.”
Bir dakika ne? Animası bir pegasus mu?
“Animan bir pegasus mu?” diye sordu Vincent, en az benim kadar şaşırmış bir halde.
“Evet.” Astrid’in onaylaması üzerine daha da şaşırırdım.
Yavaşça, “Tanrılar aşkına, sen gerçekten kutsanmış birisin,” dedim Astrid’e. Sarışın kız bir şey demedi, sadece gülümsedi.
Kendimi tutamayıp pegasusa yaklaştım. O kadar güzeldi ki gözlerimi alamıyordum. Kar beyazı tüyleri ve açık sarı yelesiyle inanılmaz görünüyordu. Sahibininki gibi büyük masmavi gözleri vardı. “Dokunabilir miyim?” diye sordum, kendime engel olamayarak. Astrid sanki pegasusun fikrini sorarcasına ona baktı ve sonra tekrar bana döndü.
“Dokunabilirsin,” dedi. Elimi Celestia’nın parıldayan yelesinde gezdirdim. Ben onu okşarken o memnuniyetle kişnedi. “Seni sevdi,” dedi Astrid. Daha da gülümsedim.
“Neredeyse beni unuttuğunu düşüneceğim, canım.” Ses Arissa’dan gelmişti. Ona baktığımda bana sahte bir alınganlıkla bakıyordu. Sevgili canım animam beni kıskanmıştı. Ona senin yerin çok ayrı anlamında bir bakış attım. Bu onu memnun etmiş gibi görünüyordu. Tekrar önümdeki pegasusa döndüm.
“Celestia. Ne güzel bir adı var,” dedim, okşamaya devam ederken. Beni ve Celestia’yı yan taraftan seyreden Astrid gülümsemesine engel olamadı.
Kanatlı atına bakarken, “Welshire kraliçesi Celeste’in anısına bu ismi koymuştum,” dedi.
Vincent ve ben aynı anda “Öyle mi?” diye sorduk şaşkınlıkla. İkimiz de gözlerimizi Astrid’e dikmiş durumdaydık.
“Evet. Neden şaşırdınız?” Cevap veremeyip omuz silktim.
Vincent, Astrid’e bakarak, “Neden Kraliçe Celeste’in anısına bir isim koymak istedin?” diye sordu, yavaşça.
Astrid sanki çok tuhaf bir şey sormuşuz gibi kaşlarını hafifçe çattı. “Kraliçe Celeste’in bir Skyronlu olduğunu bilmiyor muydunuz?”
“Ne?” Vincent ile ben ikinci kez şoka uğrarken sesimiz biraz yüksek çıkmış olacak ki Astrid ve Celestia irkildi.
Astrid, şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Bilmiyor muydunuz sahiden?” Benim dilim tutulmuştu, hiçbir şey söyleyemiyordum.
Vincent ise benden daha iyi durumdaydı, cevap verebildi. “Hayır, bilmiyorduk,” dedi. Sesinin tonuna bakılırsa o da şoktaydı. “Kraliçe Celeste, gerçekten Skyronlu muydu?”
Vincent’ın sorusu üzerine Astrid yavaşça başını salladı ve yanımıza yaklaştı. “Doğru. Önceki kraliçemiz Kraliçe Lyra’nın küçük kızıydı, Kraliçe Celine’in de kız kardeşiydi. Yirmi bir yıl önce Welshire kralı Arnold ile evlendiler ve Welshire kraliçesi oldu.” Kaşlarını çattı. “İki yıl sonra da halkının çoğuyla öldürüldü. Cornelia’nın faciasından birkaç yıl önce Kraliçe Lyra’yı kaybetmiştik ve yerine büyük kızı Celine geçti. Hâlâ tahtta o var.” Derin bir nefes aldıktan sonra da devam etti. “Biz Skyron halkı olarak Prens James’ten umudumuzu hiç kesmedik. Sonuçta o da bizim gibi gökyüzü kanı taşıyor. Welshire’ın vârisi olabilir ama bir yandan da Skyron halkının sevgilisi Kraliçe Celeste’in oğluydu. Bir yanı gökyüzüne ait. On dokuz yıl boyunca onun için hep umutluyduk ve olmaya devam edeceğiz. Bunu size hem bir Skyron vatandaşı, hem de krallığın generali olarak söylüyorum.”
Astrid’in söyledikleri beni derinden etkilemişti. Skyron halkı kibar oldukları kadar umutlulardı da. Tepkisini görmek için göz ucuyla Vincent’a baktığımda onun üzgün bir ifadeyle Celestia’yı okşayan Astrid’i izlediğini gördüm. Onun da en az benim kadar etkilendiği belliydi. Etrafta Astrid gibi umutlu insanlar gördükçe Cornelia’yı yenme isteğim daha da artıyordu.
Vincent, kararlılıkla, “Umudunuzu kesmeyin. Cornelia en sonunda zamanda yenilecek, emin olun,” dedi. Ona baktım, yüzünde kendinden emin bir ifade vardı. Tanıştığımızdan beri onu ilk kez bu kadar kararlı ve ciddi görüyordum. Ben de aynı yüz ifadesini takınarak Astrid’e döndüm.
“Evet. Yaptıkları yanına kalmayacak,” dedim. Astrid burukça gülümsedi.
“Umarım dediğiniz gibi olur,” dedi sadece. Sonra buraya ne için geldiğimizi hatırlamış gibi konuyu hemen değiştirdi. “Her neyse, çok oyalandık. Size birer pegasus seçelim de saraya gidelim. Kraliçeyi bekletmek olmaz,” dedi, eski enerjisine dönerek. Bizi Celestia’nın bölmesinin yanındaki bölmeye götürdü.
“Bunlar en iyi pegasuslarımızdan ikisi. Onlarla gideceksiniz,” dedi. Bu pegasusların bizi Skyron’a getirenlerden pek farklı olmadıklarını fark ettim. Aynı beyaz kürk, aynı gümüşi yeleler, aynı cüsse ve tabi ki aynı ilahi güzellik.
Astrid pegasuslara yaklaşıp daha önce yaptığı gibi alnını sırayla yaratıkların alnına dayadı ve onlarla konuştu. Sonra bize dönüp, “Binin bakalım,” dedi. Vincent ve ben söyleneni yaparak pegasuslara bindik. Astrid komut verdiğinde üçümüz birden havalandık ve ahırın boş çatısından dışarı çıktık. Vincent ve ben pegasuslarla, Astrid kendi kanatlarıyla uçuyordu. Önümüzde asilce süzülüyordu ve hayran olmamak elde değildi. Adeta melek gibi görünüyordu.
Skyron’u ise böyle daha iyi görebiliyordum. Şimdi çok daha büyük görünüyordu ve yukarıdan muhteşem bir görüntüsü vardı. Sanki cennette uçuyormuşum gibi hissediyordum. İçgüdüsel olarak bir elimi havaya kaldırıp gözlerimi kapattım ve rüzgârı hissettim. Rüya gibi bir şeydi ama daha önce bu kadar güzel bir rüya gördüğümü dahi hatırlamıyordum. Zaten rüyalar geçici şeylerdi. Sadece birkaç dakika ya da saniye sürer, sonra da sonsuza dek unutulurlardı –birçoğu en azından–. Ama bu krallıkta yaşadıklarımı hayatım boyunca unutmayacaktım. Benim için özel ve güzel olan şeyleri asla unutmazdım.
Bir süre sonra havadaki elimin üzerinde sıcak bir şey hissettim. Başka bir el, havadaki elimi tutup nazikçe indirdiğinde gözlerimi açtım. Bu Vincent’dı. Ona baktığımda ellerimizi ayırmadan kulağıma doğru eğilip, “Bunu görmek isteyebilirsin,” dedi. Gözleriyle işaret ettiği yere baktığımda yüksek kuleleri, dalgalanan bayrakları ve tüm ihtişamıyla beyaz ve altın renklerindeki kraliyet sarayını gördüm. Yakından daha büyük ve daha görkemli duruyordu. Tepesinde pegasuslar ve ellerindeki mızraklarla muhafızlar uçuyordu.
“Çok güzel. Çok… Görkemli,” dedim, mest olmuş halde. Skyron’a geldiğimden beri bu kelimeyi kaç kez söyledim bilmiyorum ama sanırım söylemeye devam edecektim. Bu krallıkta olanları anlatacak başka bir kelime gelmiyordu aklıma.
Ama saraya yaklaştıkça ben daha fazla tedirgin oluyordum. Tedirginliğim Vincent’ın tuttuğum elini sıkmama neden oldu. Hemen fark etti tabi. “İyi misin?” Ondan saklamanın anlamı yoktu. Sonuçta ikimizin de amacı aynıydı.
“Korkuyorum. Sence kraliçe bize inanacak mı? Taşı ondan izinsiz alamayız.”
“Onu ikna edeceğiz, merak etme. Skyronlular anlayışlı bir halktır. İşin sonunda Cornelia’yı yenmek varsa eninde sonunda kraliçe bize taşı verecektir,” dedi. Bu söylediklerine gerçekten inanmak istedim. Eğer sevilen bir hükümdar bir şeye inanırsa halkı da inanırdı. Skyron’un güvenini kazanmak için Kraliçe Celine’in güvenini kazanmamız şarttı. Bu ne kadar sürer bilmiyorum ama mutlaka başarmamız gerekiyordu. Pegasuslar saraya doğru inişe geçtiğinde Vincent’ın elini çoktan bırakmıştım ve aklımdaki tek şey Kraliçe Celine’di.
Pegasuslar sarayın kocaman kapısının önünde durduğunda sarayın tepesini görmek için başımı fazlasıyla yukarı kaldırmam gerekti, ama tepesi yerden görülemeyecek kadar yüksekti. Sarayın giriş kapısı da tıpkı krallığın giriş kapısı gibi altından yapılmıştı ve bir hayli büyüktü. Kapının önünde yine muhafızlar duruyordu. Kraliyet üniformaları ve mızraklarıyla giriş kapısındaki muhafızlardan pek bir farkları yoktu.
Astrid muhafızlara yaklaştı ve karşılarında durdu. “İyi günler, General Astrid,” diye selamladı onu içlerinden biri. “Geliş amacınızı öğrenebilir miyiz?”
“Size de iyi günler, muhafızlar. Kraliçe Celine ile görüşmeye geldik, açın kapıyı.” Muhafızların gözleri beni ve Vincent’ı buldu. Tereddüt ettiler.
“Yabancıların kraliçeyle görüşmesi hakkındaki kuralı biliyorsunuz, generalim,” dedi diğer muhafız.
Astrid duruşunu dikleştirdi. “Onlar yabancı değil, misafir ve siz de misafirlerin mutlaka kraliçeyle görüşmesi gerektiği hakkındaki kuralı biliyorsunuz. Şüpheli olsalardı zaten getirmezdim. Şimdi üstünüz olarak tekrar emrediyorum, açın kapıyı.” Astrid’in emri üzerine muhafızlar daha fazla tereddüt etmeden dev kapının iki yanındaki kollarını tutarak açtılar. Astrid havalanıp içeri süzüldü ve Vincent ile benim bindiğim pegasuslar da onun peşinden içeri girdi. Biz girer girmez de kapı tekrar kapandı.
Skyron Sarayı’nın içi tek kelimeyle büyüleyiciydi. Tavanı çok yüksekti ve içi de dışı gibi beyaz mermer kaplama ve altındandı. Yerde altın rengi ipliklerle desenler dikilmiş kan kırmızısı bir halı seriliydi. Geniş camlardan güneş ışığı giriyordu. Tavanında büyük ve göz alıcı avizeler asılıydı. Duvarları ise tablolarla doluydu. Sarayın içi pegasusların uçabileceği kadar genişti aynı zamanda.
“Düşündüğümden daha büyükmüş,” dedim etrafa bakarak.
Astrid kıkırdadı. “Elbette. Welshire Sarayı’ndan sonra en büyük saray, Skyron Sarayı’dır,” dedi.
Vincent, “Welshire Sarayı’nın içine hiç girdin mi?” diye sordu.
“Hayır, ama genelde söyledikleri şey bu. Hem çoğu tarih kitabında da bu yazıyor. Merkez Krallık’ın sarayı her zaman en büyük olandır.” Astrid bunları söyledikten hemen sonra yanımıza bir adam yaklaştı. Üstünde saray üniforması ve cebinden sarkan köstekli saatle bir muhafıza benzemiyordu. Tüm Skyronlular gibi kanatlara sahipti. Sol gözündeki monokl gözlük ve gri saçlarından ötürü kırklı ya da ellili yaşlarda gibi görünüyordu.
“General Astrid, hoş geldiniz. Sizi görmek ne güzel,” dedi adam Astrid’in önünde eğilerek.
“Hoş buldum, Steve. Nasılsın?” diye sordu Astrid. Adam içtenlikle gülümsedi.
“İyiyim, generalim, teşekkür ederim. Ya siz?”
“Harikayım, sağ ol. Kraliçe Celine ile görüşecektim. Ziyaretçilerimiz var. Kendisi nerede acaba?”
“Majesteleri taht odasındalar, generalim. Geldiğinizi haber vereyim mi?”
“Lüzum yok, biz çıkarız. Bu arada seni ziyaretçilerimizle tanıştırayım: Vanessa ve Vincent,” dedi Astrid, bizi göstererek. Adının Steve olduğunu öğrendiğim adamın gözleri bizi buldu ve havalanarak bizim hizamıza geldi. Tanışmak için elini uzattı, kibar biri gibi davranarak elini sıktım.
“Ben Steve. Bu sarayın baş uağıyım. Tanıştığımıza memnun oldum. Krallığımıza hoş geldiniz,” dedi.
Gülümseyerek, “Biz de memnun olduk efendim, teşekkür ederiz,” dedim. Benden sonra Vincent ile de el sıkıştı ve tekrar yere indi.
“Evet, artık gitmemiz gerekiyor. Sonra görüşürüz, Steve,” dedi Astrid ve bizi peşine takarak yürümeye başladı. Astrid yürüyor, Vincent ve ben pegasusların sırtında ilerliyorduk. Koridorda ilerlerken sarayın yüksek duvarlarındaki tablolar dikkatimi çekmeye başladı. Altın ve gümüş çerçeveli tabloların her birinde Skyron’un eski kraliçeleri ya da prensesleri olduklarını tahmin ettiğim kadınların resimleri vardı. Hepsi asil bir şekilde poz vermişti ve portrelerini en küçük ayrıntısına kadar mükemmel çizilmişti.
İlerlemeye devam ederken diğerlerinden çok daha büyük bir tablo gördüm. Altın çerçeveli ve neredeyse boyum kadar uzun bir tabloydu. Gösterişli altın işlemeli beyaz elbisesi, güneş ışığında parlayan göz alıcı tacı ve büyük beyaz kanatları olan bir kadının resmiydi bu. Dalgalı açık sarı saçları belinin altına kadar uzanıyordu. Astrid’inki gibi büyük mavi gözleri vardı. Süslü tahtında oturuyordu, çok özgüvenli ve dimdik bir duruşu vardı. Tahtının arkasında onun kadar güzel bir pegasus duruyordu. Mavi gözleri sanki ışıldıyordu ve insanın içini ısıtan bir bakışı vardı. Portresinin diğerlerinden daha büyük olması onun çok önemli biri olduğunu gösteriyordu.
Kendimi daha fazla merakta bırakmak istemeyerek Astrid’e dönüp o kadının kim olduğunu sordum. “Astrid,” diye önümde yürüyen genç kadına seslendim. Bana baktığında, “Şu tablodaki kadın kim?” diye sordum. Bunun üzerine durdu ve gösterdiğim tabloya baktı. Yüz hatları gevşedi ve gülümsedi.
“O, Kraliçe Adelina. Skyron’un gelmiş geçmiş en güçlü kraliçesi,” dedi. Gözlerim genişleyerek tekrar tabloya baktım. Gölgekök Ormanı’nda, Skyron hakkında okuduğum yazı aklıma geldi. O yazıda Kraliçe Adelina’dan da bahsediyordu. Demek bu kadın oydu. Duruşu bile çok güçlü bir kraliçe olduğu izlenimini veriyordu. Asaletine ise diyecek laf yoktu. Gördüğüm en büyük kanatlara sahip Skyronluydu. Başındaki tacı üzerindeki değerli taşlarla parlıyordu ve kar beyazı ve altın renklerindeki elbisesi tek kelimeyle muhteşemdi. Melek gibi görünüyordu. “Çok güzel bir kadınmış,” dedim, hâlâ tabloya bakarken.
Astrid gülümsedi. “Öyle. Krallıktaki herkes ona hayran. Ben de dahil.”
“Hikâyesini ben de merak ettim,” dedi Vincent.
“Uzun kalırsanız belki bir ara anlatırım,” dedi Astrid, bana ve Vincent’a birer bakış atarak.
“Öğrenmek için sabırsızlanıyorum,” dedim.
Güldü. “Sabırlı ol. Çok merak ediyorsanız, elbet anlatırım. Aeldorialıların kraliçemizin hikâyesini bilmek istemesi bizi gururlandırıyor,” dedi. Yerinde olsam ben de gururlanırdım. Sonuçta herkes atalarıyla bir yönden gurur duyardı.
Astrid, bize sarayın içine doğru götürmeye devam etti. Birkaç tablolu koridordan daha geçtikten sonra nihayet yüksek bir kulenin altına gelmiştik. Yani en azından öyle görünüyordu. Altında olduğumuz kulenin benim dışarıdan gördüğüm kulelerden biri olduğunu anlamıştım. İçinde hiç merdiven yoktu, ki zaten Skyronluların da merdivene ihtiyacı olduğunu pek sanmıyordum.
“Kraliçenin taht odası bu kulenin tepesinde. Yukarıdan giriş olmadığı için buradan çıkmamız lazım,” dedi Astrid. Başımı kaldırıp kulenin tepesine baktım. Fazlasıyla yüksekti.
“Bayağı da yüksekmiş,” diye düşüncemi dile getirdim, hâlâ yukarı bakarken.
Astrid sırıttı. “Çünkü en yüksek kule burası. Sarayın tam ortasında yer alıyor.” Bu söylediklerinden sonra altında olduğum kulenin tepesine daha da şaşırarak baktım. Bu kulenin de sarayın diğer yerlerinden pek bir farkı yoktu. Beyaz renkteki duvarlarda yine altın renginde desenler vardı ve iki pegasusun da rahatça uçabileceği genişlikteydi. Yerde daire şeklinde kan kırmızısı o halıdan vardı. Yukarıda her ne varsa güneş ışığı fazlasıyla içeri vuruyordu.
Astrid aniden havalanınca bizim pegasuslarımız da onun peşinden gitti. Anlık hareketleri nedeniyle kendi pegasusumun boynuna sarıldım. Uçarken bir an olsun gözümü yukarıdan ayırmamıştım. Kulenin tepesine yaklaştıkça güneş ışığı artıyor ve gözlerimi kısmama neden oluyordu. Sonunda tepeye vardığımızda duvarları ve tavanı tamamen cam olan bir kubbenin altındaydık. Önümüzde yine önünde muhafızlar olan büyük bir altın kapı vardı, şimdiye kadar gördüğüm her kapının önünde oldukları gibi. Krallığın güvenliğini iki kat arttırdık derken hiç abartmıyorlardı belli ki.
Astrid, sağlam adımlarla muhafızlara yaklaştı. “Kraliçe Celine ile görüşeceğim. Geldiğimi haber verin.”
Muhafızlardan biri Astrid’i başıyla selamladı. “Emredersiniz, generalim,” dedi ve büyük kapının bir yanını açarak içeri girdi. Biraz sonra geri geldiğinde, “Kraliçe sizi bekliyor, generalim,” dedi. Astrid ona başıyla teşekkür ettikten sonra bize döndü.
“Pegasuslardan inin, içeri gireceksiniz. Lakin önce üstünüzdeki silahları çıkarmanız gerek. Sakladığınız silah varsa onları da vermenizi öneririm çünkü üstünüz aranacak,” dedi. Vincent ve ben ikiletmeden pegasuslardan indik. Ayaklarım yere basana kadar titrediğimi fark etmemiştim. Birazdan Skyron kraliçesinin karşısına çıkacak olmamın heyecanından mı yoksa korkudan mı titrediğimi bilmiyordum. Hayatımda ilk kez bir kraliçeyle görüşecektim.
Pegasuslardan indikten sonra Astrid’in dediğini yaparak üstümüzdeki silahları çıkardık ve kapıdaki muhafızlara verdik. Silahları çıkarmak pek içime sinmemişti aslında ama onların bunu güvenlik için yaptıklarını biliyordum. Ayrıca üstümüzü arayacakları için botlarıma sakladığım o hançerleri her türlü bulurlardı, bu yüzden çıkarırken itiraz etmedim.
Belimdeki hançerleri çıkardıktan sonra iki botuma sıkıştırdığım diğer hançerleri de çıkarıp verdim. Bunu gören Vincent bana tek kaşını kaldırarak baktı. Galiba botlarımdan hançer çıkmasını beklemiyordu. Ona bakarak masumca dudak büktüm. “Ne? Hazırlıklı olmak önemlidir,” dedim. Hafifçe güldü ve sonra o da kılıcını ve belindeki kısa hançeri çıkarıp muhafızlara verdi.
Astrid’in dediği gibi üstümüzü aramaları da bittikten sonra muhafızlar dev kapıyı iki yana açtılar ve Astrid’in peşinden taht odasına girdik. Taht odası, az önce altında olduğumuz kubbeden çok daha büyüktü. Duvarları ve tavanı tamamen camdı ve güneş ışığına doymuyordu. Sanırım burası Skyron’un en yüksek yeri olabilirdi.
Salonun zemini beyaz mermerdendi ve yerde yine o kırmızı halıdan seriliydi. Biz halının en ucunda duruyorduk ve diğer ucunda ise beş basamaklı bir piramit merdivenin üstündeki kocaman süslü bir tahtta biri oturuyordu: Kraliçe Celine. Aşağıda resmini gördüğüm Kraliçe Adelina’ya çok benziyordu. Onun gibi dalgalı açık sarı saçları ve büyük mavi gözleri vardı. Üzerinde beyaz ve açık mavi renginde bir elbise vardı. Başındaki tacın üzerindeki elmaslar güneş ışığında parlıyordu. Sarı saçlarının uzunluğu belini geçiyordu ve özenle süslenmişti. Sırtındaki büyük beyaz kanatlar onu melek gibi gösteriyordu. Gözleri içtenlikle bakıyor ve insana güven veriyordu. Oturduğu taht ise çok büyüktü. Altından yapılmıştı ve yerdeki halının renginde kan kırmızısı minderleri vardı. Tahtın iki yanında yine muhafızlar duruyordu.
Biz onlara doğru yaklaşınca Kraliçe Celine, elindeki parşömeni ve tüy kalemi tahtının yanındaki küçük masaya bıraktı. Bize içtenlikle gülümseyerek baktı. Karşısında durduğumuzda Astrid onun önünde eğildi. “İyi günler, majesteleri.”
“İyi günler, General Astrid. Bu ne güzel sürpriz,” dedi Kraliçe Celine. Sesi huzur verici ve narin çıkıyordu. Bir an kraliçenin bizi seveceğine dair bir hisse kapıldım. “Misafirlerimiz kim?” Kraliçenin sorusu üzerine tekrar ona baktım. Mavi gözleri Vincent ile benim aramda gidip geliyordu.
Astrid cevap vermekte gecikmedi. “Krallığımızı görmeye gelen ziyaretçiler, majesteleri. İsimleri Vanessa ve Vincent. Ben gerekli kontrolleri yaptım. İzniniz olursa bir süre krallıkta kalacaklar,” dedi. Gerekli kontroller dediği pegasuslardı. Kötü niyetli olsaydık bize yardım etmeyeceklerini söylüyordu. Bunu duyduktan sonra kraliçe bize daha dikkatli bakmaya başladı.
Kraliçe Celine, tahtından kalkıp bize doğru geldi. Yürürken mavi-beyaz elbisesi yere değiyordu. Ve oldukça zarif bir yürüyüşü vardı. Astrid’i geçip Vincent ile benim önümde durdu. “Ziyaretçiler demek. Uzun süre bu krallığa herhangi bir ziyaretçi gelmemişti. Açıkçası sevindim,” dedi. Hemen ardından, “Ziyaret sebebinizi öğrenebilir miyim?” diye sorunca kalakaldım. Biz bunun için mazeret bulmamıştık.
Tam o sırada Vincent öne çıktı. Büyük bir rahatlıkla, “Biz iki gezginiz, majesteleri. Birlikte bir seyahatname yazıyoruz. Aeldoria’daki krallıkları ve diğer yerleri gezip görüyoruz ve yazılarımızda maceralarımızı anlatıyoruz.” Derin bir iç çekti. “Diyarımızın şu an kötü bir durumda olduğunu bilsek de güzel diyarımızda hâlâ canlı olan güzellikleri görmek ve bir lanetin dahi onları yok edemeyeceğini bilmek istiyoruz,” dedi. İçten içe şaşırmaktan kendimi alıkoyamadım. Vincent bunu ne zaman düşünmüştü bilmiyordum ama mükemmel bir bahaneydi. Bir anlığına ben bile gerçekten bunu yaptığımızı düşünmüştüm.
Vincent’ı sessizce dinledikten sonra kraliçenin yüzünde bir gülümseme oluştu. Sanırım etkilenmişti. “Demek gezginsiniz. Ve hâlâ Aeldoria’da güzellikler kaldığını savunuyorsunuz. Amacınız, içinde bulunduğumuz kötü duruma rağmen tüm bunları görmek, yazılarınızda bahsetmek ve Aeldoria halkına diyarımızın hâlâ yaşanılabilir bir yer olduğunu göstermek…” Bir anlığına kaşlarını hafifçe çatarak ikimize de baktı. “Kaç yaşındayız demiştiniz?”
“Yirmi ve on sekiz, majesteleri,” diye cevap verdi Vincent.
Kraliçenin yüzü gevşedi, başını salladı ve birkaç saniye sessizce bize baktıktan sonra gülümsemesi genişledi. “Sevdim sizi,” dediğinde bir rahatlama hissettim. İçten içe tanrılara şükrettim.
Cevap olarak ne diyeceğimi bilmediğim için sessiz kaldım ama sonra kraliçenin boynundaki madalyon tarzı kolye dikkatimi çekti. Avuç içi büyüklüğünde mavi bir taştı ama kraliçe onu hiç zorlanmadan boynunda taşıyordu. Taş fazlasıyla göz alıcı görünüyordu, etrafında gümüşten bir çerçeve vardı ve bu onun madalyon olarak takılmasını sağlıyordu.
Dur bir dakika. Avuç içi büyüklüğünde mavi bir taş mı?
Tanrılar aşkına, bu oydu! Skyron’un taşı olan Safir! Aeldoria’nın gücünün kaynağını oluşturan taşlardan biri!
Bunu fark etmemle gözlerim genişledi. Gözümü kırpmadan Safir’e bakıyordum. Daha ilk günden Safir taşıyla karşılaşmayı kesinlikle beklemiyordum. Ama aklımda tek bir soru vardı: Biz o taşı nasıl alacaktık? Kraliçeden istesek verecek değildi herhalde.
“Madalyonuma mı bakıyorsun, canım?” Kraliçe Celine’in sesiyle düşüncelerimden sıyrılıp yüzüne baktım. Bana gülümseyerek bakıyordu ama bu sorgulayıcı bir gülümsemeydi.
Soğukkanlı davranmaya çalışarak, “…Madalyonunuz çok güzelmiş. Gözüm kaldı,” dedim.
Kraliçe içtenlikle gülümsedi. “Teşekkür ederim, beğenmene sevindim. Uzun yıllardır Skyron kraliçeleri tarafından takılan bir madalyondur. Gözünün kalması normal, büyüsü sayesinde kim görse etkileniyor,” dedi. Daha sonra, “Mücevherlere ilgili misindir?” diye sordu.
Gülümsemeye çalıştım. “Aslında severim. Gözüme çok güzel gelirler,” dedim. “Ama… Biraz büyük değil mi? Taşırken zorlanmıyor musunuz?” diye sordum.
Kraliçe, hoş sesiyle kıkırdadı. “Hayır. Büyülü bir madalyon olduğu için normal olanların aksine hafiftir.” Kaşlarımı kaldırarak etkilenmiş bir yüz ifadesi takındım çünkü gerçekten etkilenmiştim. O taşı almayı başarabilirsek bize fazla yük olmayacaktı anlaşılan.
Fakat bir şeyi merak ediyordum: Safir taşı neden kraliçedeydi? Sarayda gizli ya da özel bir oda gibi herhangi bir yerde saklayabilirlerdi. Ama onun yerine Kraliçe Celine, Safir’i kendi üstünde taşımayı tercih etmişti. Skyron’da hâlâ büyü yapabilen tek kişinin Kraliçe Celine olduğunu biliyordum. Acaba bu yüzden mi Safir taşı ondaydı? Skyron halkı en çok kraliçelerine güveniyor ve krallıklarının gücünü taşıyan taşın onda daha güvenli olduğunu düşünüyor olabilirlerdi.
Zaten bir kraliçenin gücünü hafife almak aptallık olurdu. Astrid, krallar ve kraliçelerin güçlerinin kolay kolay yok olmadığını söylemişti. Krallığın gücü, hükümdarın gücü demekti. Bu sebeple Safir taşının Kraliçe Celine’de olması mantıklıydı. Sonuçta koskoca bir krallığı gücüyle havada tutan bir kraliçeden bahsediyorduk. Cornelia’nın taşların yerinden haberi yoksa Safir taşı kraliçedeyken güvendeydi. Zaten Cornelia’nın taşların yerinden haberi olsaydı şimdiye kadar Safir taşını almak için Skyron’u yerle bir etmişti.
“Madalyonunuzun gücü ne?” Vincent’ın sorusu üzerine kraliçe ona baktı. Ben de ona baktığımda Vincent’ın, gözünü Safir’den ayırmadığını fark ettim. Aradığımız taşın o olduğunu o da anlamıştı. Sorduğu sorunun cevabını ise ben de merak ediyordum aslında.
Vincent ve ben cevap beklerken Kraliçe Celine, Vincent’ı dikkatle süzüyordu. Benden uzaklaşıp yavaşça ona doğru ilerledi. Tam karşısında durduğunda onu incelemeye devam ediyordu. Yüzünde, sanki Vincent’da tanıdık bir şeyler görmüş gibi bir ifade vardı.
Kraliçenin neden ona öyle baktığını ben de Vincent da anlamamıştık. Kraliçe, kaşlarını çatarak Vincent’ı nereden tanıdığını hatırlamaya çalışır gibi oldu ama hatırlayamamış olacak ki sonunda gözlerini kaçırdı ve sorumuza cevap verdi. “Bu aslında Skyron halkı arasında bir sırdır ve yabancılara söylenmez. Ama size şu kadarını söyleyebilirim, bu taşın gücü büyüktür fakat sadece layık olanlar kullanabilir. Skyron kraliçeleri de bu güce layık olan tek kişilerdir.”
Yaptığı açıklama kendince doğruydu. Taşın gücü gerçekten büyüktü ama bu krallıkta yabancı olduğumuz için bize Safir taşının gücünü söylemek istemiyordu. Ama bir konuda yalan söylüyordu: Taşın gücünü kullanmaya layık tek kişiler Skyron kraliçeleri değildi. Ayrıca Kayıp Prens’ti. Aeldoria Tarihi’nde taşların ona itaat edeceği yazıyordu. Kraliçe de bunu bilmiyor olacağımızı düşünüp bunu bize söylemiyordu.
“Sadece kraliçeler mi? Emin misiniz?” diye soruverdim bir anda. Bunu sormamla Astrid bana uyarıcı bir bakış attı. “Kusura bakmayın, biraz meraklıyımdır,” diye kendimi düzelttim hemen sonrasında.
Kraliçenin yüzü yumuşadı. “Önemli değil. Hangimiz meraklı değiliz ki?” dedi. Şüphelenmemiş gibi görünüyordu ama şüphelendiyse de bunu çok iyi saklıyordu. “Sorunun cevabına gelirsek, evet, eminim. Sadece Skyron kraliçeleri bu güce layıktır.” Vay canına, gerçeği saklamakta son derece ısrarcıydı ama kendince haklı sebepleri vardı.
Ama şu anki amacım kraliçenin ağzından laf almak değil, onun güvenini kazanmaktı. Bu yüzden ona iltifat etmeye karar verdim. “Çok bilge biri gibi görünüyorsunuz. Krallıkta kalmamıza izin verirseniz sizden daha çok şey öğrenmek isterim,” dedim. Bunu en samimi halimle söylemiştim, umarım kraliçe de buna inanırdı.
Doğrusu ben şüpheyle bakmasını bekliyordum ama bunun yerine kraliçe, biraz düşündükten sonra gülümsedi. “Elbette izin veriyorum, doğrusu şimdilerde sizin gibi öğrenmeye meraklı kişiler kolay bulunmuyor,” dedi. Derin bir nefes verip gülümsedim. Ardından kraliçe, “Genelde misafirleri sarayın yakınındaki misafir evlerinde ağırlarız ama ben sizi sevdim, bu yüzden sizi kendi sarayımda ağırlayacağım,” deyince gülümseyen ifadem anında şaşkınlık ifadesine döndü. Bunu hiç beklemiyordum. Acaba Kraliçe Celine bizden hoşlandığı için değil de bizden şüphelendiği için mi bizi gözünün önünde, sarayda bulundurmak istiyordu?
Aferin sana Vanessa! Etrafta kraliçe, muhafızlar ve saray çalışanları varken o taşı almanın planını nasıl yapacaksın acaba?
Ben kendime ve aptallığıma lanetler yağdırırken gözlerim Vincent’ı buldu. Benimle gurur duyuyormuş gibi gülümsüyordu. Bu bakışlarına anlam veremedim. O ise kraliçeye döndü. “Bu büyük bir onur majesteleri, teşekkür ederiz,” dedi. Ben Vincent’ın bu tepkisine şaşırırken o bana sorun yok dercesine baktı.
“Harika. Saray uşağımız Steve’e size iki tane oda ayarlamasını söyleyeceğim,” dedi kraliçe. İtiraz etmeme fırsat kalmadan odada bulunan hizmetçilerden birine, “Steve’i çağırın, hemen gelsin,” dedi. Hizmetçi kadın ikiletmeden kraliçenin önünde eğildi ve havalanarak taht odasından çıktı. Bense hâlâ burada neler döndüğünü anlayamıyordum. Kraliçe bizi sarayında misafir edeceğini söylediğinde karşı çıksaydım kesinlikle bizden daha çok şüphelenirdi. Ancak sarayın her tarafında Skyronlular dolaşırken o taşı nasıl alacaktık biz? Almayı geçtim, bunun için rahatça plan yapabilecek miydik onu bile bilmiyordum.
Ben bunlarla kafamı kurcalarken bir süre önce tanıştığım saray uşağı Steve taht odasına girdi. Kraliçenin önünde eğildi. “Buyurun, majesteleri, beni çağırmışsınız.” Kraliçe, oturduğu tahtında gülümsedi.
“Evet, Steve. Konuklarımız Vanessa ve Vincent’a iki tane boş oda ayarlar mısın? Bir süre misafirimiz olacaklar,” dedi.
Steve başını salladı ve eğildi. “Hemen, majesteleri.” Bize döndü. “Beni takip edin lütfen.” Vincent ve ben kraliçenin önünde son kez eğilerek mecburen Steve’in peşine takıldık. Bu kadar çok eğilmek belime iyi gelir miydi bilmiyorum ama Skyron halkı çok saygılı bir halktı. Ve burada kaldığım süre içinde onlara uyum sağlasam iyi olurdu.
***
Instagram: kayiphanedanofficial