KAYIP HANEDAN kitap kapağı

7. bölüm / 8

KAYIP HANEDAN

LANETİN MAĞDURLARI

Vaveyla Yazarı: Dilek Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: LANETİN MAĞDURLARI

Bölüm şarkısı: Lily - Alan Walker, Emelie Hollow, K-391

Taht odasından çıktığımızda kapıdaki muhafızlardan silahlarımızı istemiştim. İlk başta vermekte tereddüt etseler de en sonunda onları almayı başarmıştık ama bunun için kimseye zarar vermeyeceğimiz konusunda onları iyice ikna etmek zorunda kalmıştım. Zaten kraliçe kalmamıza izin verdiği için pek zor olmamıştı.
Steve’i izleyerek saray koridorlarında ilerlemeye koyulduk. Kraliçe Celine, Astrid ile bir şey konuşmak istediğini söyleyip –ki umarım bizim hakkımızda değildir– onu taht odasında tutmuştu. Açıkçası Astrid olmadan daha güvensiz hissetmiştim. Ama bunu kimseye belli etmedim tabi. Bu yolculukta yabancı krallıklarda dolaşmaya alışsam iyi olacaktı.
Vincent’ı kolundan tutup saray uşağı birkaç metre uzaklaşana kadar yürüyüşümüzü yavaşlattım. Steve ile aramızda yeteri kadar mesafe yarattıktan sonra yanımda yürüyen Vincent’a yaklaşıp, “Taht odasında neden öyle tepki verdin? Sarayda kalmamız işimizi zorlaştırmaz mı?” diye fısıldadım. Steve duymasın diye yapabildiğim kadar sessiz konuşuyordum. Sesimi biraz daha alçaltarak, “Malum konu hakkında plan yapmamız konusunda yani,” diye ekledim. Vincent konuşmadan önce önümüzde ilerleyen Steve’e baktı, sonra dönüp onu daha iyi duyabilmem için bana doğru biraz eğildi.
“Evet, biraz zor olacak ama bu süreçte taşa yakın olmamız da önemli. Onu hemen alamayacağımız için gözümüzün önünde olması daha iyi. Ayrıca sarayda olup biten şeylerden haberimiz olabilir ve bu da işimize gelir,” dedi. Biraz duraksadıktan sonra, “Sarayda kalsak da kalmasak da taşı almamız zor olacak ama dediğim gibi, bunu istiyorsak taşa yakın olmamız gerek,” diye ekledi. Açıkçası Vincent böyle söyleyince biraz daha içime sinmişti bu durum. Sarayda kalmamız birçok açıdan iyi olabilirdi. Yani umarım. Kraliçenin bizi gözünün önünde bulundurmak için burada kalmamızı istediğinden şüpheleniyordum ama eğer öyleyse farkında olmadan bizim işimizi kolaylaştırmıştı da.
“Bir sorun mu var?” Saray uşağı Steve’in sesiyle aniden düşüncelerimden koptum ve hemen Vincent’tan uzaklaşıp o bir şey söylemeden ben cevap verdim.
“Hayır, yok. Sadece sarayınızın ne kadar büyük ve güzel olduğu hakkında konuşuyorduk,” dedim.
Steve, içtenlikle gülümsedi. “Teşekkür ederiz. Böyle düşünmenize sevindim.” Ben de ona aynı şekilde gülümsedikten sonra Steve önüne döndü ve rahat bir nefes verdim.
Saray koridorlarında dolaşırken bu sarayda gereğinden fazla tablo olmasını tuhaf bulmuştum. Ya da sadece Skyronluların zevki böyleydi. Atalarına çok bağlı olsalar gerekti.
“Odalarınız burası olacak.” Steve’in sesini tekrar duyunca gösterdiği yere baktım. Bizi yan yana büyük kapılı iki odanın önünde durdurmuştu. Ve bu kapılar da altın işlemeliydi(!)
Daha iki gün öncesine kadar hayatımı sefalet içinde yaşadığım –daha doğrusu yaşayamadığım– her yerden yüzüme vuruluyordu gerçekten!
Tek sorun, odaların olduğu koridorun pek işlek olmasıydı. Sürekli saray çalışanları gelip geçiyordu. İçimden bir ses kraliçenin bilerek bize bu odaları verdiğini söylüyordu. Sinirle göz devirerek tekrar altın kapılara döndüm. Bu krallıkta her şeyin süslemesi altındandı galiba! Tablolardan kapılara kadar! Bu durum gereksiz yere sinirimi bozmuştu.
“Fazla işlek bir yerde gibi?” Vincent sanki düşüncelerimi okumuş gibi sorarcasına söyledi.
Steve, yüzündeki gülümsemeyi bozmadan, “Sarayda kalan misafirlere bilerek işlek yerdeki odaları veririz, böylece ihtiyaçlarını karşılamaları daha kolay olur,” dedi. Mantıklı bir düşünceydi ama bunun sadece bir bahane olduğunu düşünmek istemiyordum.
“Size içeriyi göstereyim.” Steve, kapılardan birine yaklaşarak kapıyı açtı. Odaya girdiğimde hayatımda gördüğüm en lüks oda falan olabileceğini düşündüm. Bir sarayın banyosu bile benim yetimhanemdeki tüm odaları teklerdi, özellikle o banyo Skyron Sarayı’nda ise.
Oda; fazlasıyla büyüktü, tavanı yüksekti ve içi yine beyaz ve altın rengi mobilyalarla doluydu. Yerde yine o kırmızı halıdan vardı. Büyük bir gardırop, aynalı bir makyaj masası ve cibinlikli bir yatak vardı. Yatağın iki yanında üstünde gaz lambaları olan iki komodin duruyordu. Kapının yanında da tavandan aşağı altın rengi bir halat sarkıyordu. Pencere kenarında da oturulabilecek ve çok güzel kitap okunabileceğini düşündüğüm minderli bir köşe vardı.
“Burası sizin odanız olacak Leydi Vanessa,” dedi Steve.
Leydi mi? Vay, şimdi de leydi olmuştum, işe bak. Ama bu hitap hoşuma gitti mi? Gitti.
“Biraz fazla büyük sanki?” dedim, ne diyeceğimi bilemeyerek.
Steve kıkırdadı. “Biz misafirlerimizi en iyi şekilde ağırlamayı severiz,” dedi. Şaşırmamıştım çünkü tam da Skyronlulardan beklenecek hareketti.
Bir an için soru sorma gereği duydum ve şu tavandan sarkan halatı işaret ettim. “Şu halat ne işe yarıyor acaba?” diye sordum.
“O bir çan. Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa o çanı çalın, çalışanlarımız hemen gelip size yardım edecektir,” diye cevap verdi Steve. Kaşlarımı etkilenmiş bir şekilde kaldırdım. Böyle bir çanın yetimhanedeki odamda da olması için neler vermezdim!
Sırıtarak Vincent’a döndüm. “Çok etkileyici,” dedim. Aynı şekilde gülümseyerek bana karşılık verdi.
Sonra Steve, Vincent’a döndü. “Hemen yan oda da sizin, efendim. İzninizle göstereyim, siz de odanıza yerleşin Leydi Vanessa.” Vincent başını salladı ve ikisi birlikte odadan çıktı. Onlar gittikten sonra odayı incelemeye koyuldum. Önce yatağa oturup yumuşaklığını test ettim. Kesinlikle eski yatağımdan daha iyiydi.
Pencere kenarına gidip aşağı baktım. Çok yüksekti, büyük ihtimalle bu oda sarayın yüksek kulelerinden birindeydi. Ama kesin olan şey manzaranın tek kelimeyle efsane olmasıydı. Saatlerce gözümü ayırmadan bakabilirdim.
Pencereden zar zor ayrılarak gardırobun yanında bulunan kapıya yöneldim. Diğerlerinin aksine bu kapı beyaz ve ahşaptı. Kolunu çevirip içeri girdim. Burası bir banyoydu. Fayanslar beyaz mermer ve altın işlemeliydi. Skyron halkı hep aynı tarz dekorasyondan hiç sıkılmıyor muydu acaba?
Banyonun içine doğru ilerledim. Kenarda geniş bir küvet vardı. Kendisi beyaz, ayakları altındı. Küvetin yanındaki uzun perdeyi tutup kenara çektim. Perdenin kapattığı camdan bir duvardı. Odanın bulunduğu kulenin yüksekliği buradan daha çok belli oluyordu. Manzara bulutlardan ve güneş ışığından oluşuyordu. Başımı cama dayayıp aşağı bakınca aşağıda krallığın nefes kesici manzarasını gördüm. Odam artık her neredeyse kendimi uçuyormuş ve tüm krallığa havadan bakıyormuş gibi hissettim.
Banyoyu inceleme işimi bitirdikten sonra odaya geri döndüm. Şimdi ne yapacağımı düşündüğüm sırada kapım tıklatıldı ve içeri benim yaşlarımda bir kız girdi. Önümde reverans yaparak bana gülümsedi. Bense tek kaşımı kaldırmış ona bakıyordum.
“Merhaba, Leydi Vanessa. Ben Aimee, Skyron’da kaldığınız süre boyunca size ben hizmet edeceğim.”
Ne? Ne? Ne? Hizmet mi edecek? Bana mı?
Hâlâ şaşkın bir şekilde, “Hizmet derken?” diye sordum. Kız dudak büktü.
“Yani istediklerinizi yapmaktan ve sizi ziyaretinizden memnun etmekten ben sorumluyum. Bir nevi özel hizmetçiniz olacağım,” dedi.
Yüzümü buruşturdum. “Hizmetin ne demek olduğunu biliyorum. Sadece… Özel hizmetçim olmasını beklemiyordum,” dedim.
Omuz silkti. “Misafirlerimizi en iyi şekilde ağırlamayı tercih ederiz.”
Evet, yine aynı söz. Bu saraydaki çalışanların hayat felsefesi buydu galiba.
Ama açıkçası ben de hizmet edilmeye alışık değildim. Şimdiye kadar yetimhanede hep kendi işimi kendim yapmıştım ve şimdi bu kız burada kaldığım süre boyunca bana hizmet edeceğini söylüyordu. Dikkatimi çeken bir diğer şey ise kızın benimle yaşıt olmasıydı. Gözlerimi kısarak ona baktım.
“Hizmetçi olmak için biraz genç değil misin sen? Bence aşağı yukarı aynı yaştayızdır,” dedim. Bunu söyledikten hemen sonra da benden ve bu kızdan daha küçük çocukların yetimhanede çalışarak daha küçük çocuklara hizmet ettiği aklıma geldi ve yine sinirle göz devirdim. Pot kırmayı bırakmam gerekiyordu.
Karşımdaki kız, “Evet, herkes böyle söylüyor ama ben bu sarayda çalışmayı seviyorum. Annem de burada çalışıyor, burada büyüdüm sayılır. Kraliçe Celine, hiçbirimize köle gibi davranmıyor. Aksine, bir derdimiz varsa hemen ilgileniyor. Ayrıca ben pek de dışarı çıkmayı seven biri değilim. Saray uşağı Steve, aynı yaşta olduğumuz için özellikle beni senin hizmetine verdi,” dedi. Bunları anlatırken yüzünde hiç de şikâyetçiymiş gibi bir ifade yoktu. Aimee ile aramdaki hayat kalitesi farkına oturup ağlamak istedim. Tabi, Skyron Sarayı’nda hizmetçi olmak bile insana mutlu bir hayat bahşediyordu.
Anlattıklarından sonra onu baştan aşağı süzdüm. Üstünde açık mavi bir hizmetli elbisesi ve beline bağlı beyaz bir önlük vardı. Çoğu Skyronlu gibi sarı ve düz saçlara sahipti. Saçlarının boyu omuzlarına geliyordu. Gözleri açık maviydi ve bakınca insana güven veriyordu. Bu açıdan biraz Delaney’ye benzediğini kabul etmeliydim. Benle hemen hemen aynı boydaydı ve kanatları… Tanrılar, kanatları farklıydı! Şimdiye kadar gördüğüm tüm Skyronluların aksine bu kızın sadece bir kanadı vardı. Sol kanadının olması gereken yerde hiçbir şey yoktu.
Aimee, kanatlarına –daha doğrusu kanadına– baktığımı fark etmiş olacak ki başını utançla eğdi. “Evet, herkesin beni gördüğünde baktığı ilk şey hep kanatlarım olur. Şey… Ben böyle doğdum, sol kanadım olmadan. Bu yüzden ne kadar istesem de diğer herkes gibi uçamıyorum. Annem diyardaki lanet yüzünden böyle doğduğumu düşünüyor. Kimse beni dışlamıyor ama ben utancımdan ve farklılığımdan dolayı dışarı çıkmıyorum. Etrafta uçan Skyronlular görünce kendimi kötü hissediyorum. Sarayda çalışmak istememin nedeni de bu,” dedi. Bir an için kendimi kötü hissettim. Aimee’nin kanatları yüzünden kendinden utanması çok kötü bir duygu olmalıydı.
Yanına gidip bana bakmasını sağladım. “Özür dilerim, Aimee. Seni utandırmak istemezdim ve bu kesinlikle utanılacak bir şey de değil. Farklı olduğun için utanma. Senin bu halde doğmana kim sebep olduysa o utanmalı. Sen değil.” Bir farkındalık yaşayarak sırıttım. “Hem sen tek kanadın var diye üzülüyorsun, benimse hiç kanadım yok. Yani ikimiz de uçamıyoruz, bak, bir ortak yönümüzü keşfettik bile,” dedim. Aimee, bu sefer kıkırdamasına engel olamadı. “Ayrıca bana siz diye hitap etmene gerek yok. Buna pek alışkın değilim, sadece Vanessa diyebilirsin,” diye ekledim.
Başını kaldırıp gözlerime baktı. “Galiba seninle iyi anlaşacağız, Vanessa.” Genişçe gülümsedim, bunu ben de hissediyordum. Sanırım Skyron’daki ilk arkadaşımı bulmuştum.
***
Instagram: kayiphanedanofficial