KAYIP HANEDAN kitap kapağı

4. bölüm / 8

KAYIP HANEDAN

AYNI KADERİN İKİ MAHKÛMU

Vaveyla Yazarı: Dilek Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: AYNI KADERİN İKİ MAHKÛMU

Bölüm şarkısı: Alone - Alan Walker

Kasabadan ayrılalı çok olmuştu. Güneş çoktan doğmuştu ve henüz öğlen olmasa da yetimhanedeki herkesin uyandığına ve Delaney’nin tek başıma gittiğim için çıldırdığına emindim. Acaba Bayan Carney de beni merak etmiş miydi? Bundan şüpheliydim, ki etse de belli etmezdi zaten. Başıma neler gelecekti bilmiyordum ama onlara sağ salim geri dönmeyi borçluydum. Umarım çokbilmiş kaderim bana kötü oyunlar oynamazdı.
Bayağı bir yol yürüdükten sonra etraf kararmaya, yollar daha engebeli olmaya ve bulutlu hava çoğalmaya başladı. Lanetten sonra her nasıl oluyorsa Aeldoria halkı doğru düzgün bir güneş ışığı bile görememişti. Bir de ne olduğu belirsiz bir ormana giderken havanın bozuk olmaması saçma olurdu.
Bir süre sonra ayaklarıma kara sular inmek üzereyken nihayet patikanın sonu görünmeye başladı, etraf sessizleşti. Kendimi zorlayarak taşlı yollardan biraz daha yürüdüm ve nihayet koca bir ormanın girişiyle karşılaştım. Ama tuhaf olan, ormanın iki uçurumun arasında olmasıydı. Rosella’nın Valekar Yarığı dediği yer burası olmalıydı. Uçurumların çevredeki sise rağmen kasabadan az çok göründüğünü hatırladım ama bu kadar yüksek ve ürkütücü olmalarını beklemiyordum.
Ormanın olduğu yere normalde vadi diyebilirdim ama gerçek vadilerin bu ormanla kesinlikle ilgisi yoktu. Resmen iki uçurumun arasındaki bir ormanın önünde duran ben de daha yolculuğum başlamadan zorlanmaya başlamıştım bile. Ama pes etmeyecektim, bu kadar kolay asla!
Ormana doğru ilerledim, girişi yakından daha büyük ve ürkütücüydü. Ağaçlar gerçekten çok sıktı ve ormanın içerisini göremiyordum fakat oraya girmem gerekiyordu, belki de o küçük beyaz yaratıklar karşıma çıkıp rüyamda olduğu gibi bana yardım ederlerdi. Bu umuda tutunarak ormana girdim. Girer girmez içimi bir ürperti kapladı. Cornelia’nın beni bu karanlık ormanda beklediğine dair saçma sapan bir düşünceye kapıldım ama sonra bunu hemen aklımdan sildim. Burada olamazdı, hem taşları aramaya çıktığımı nereden bilecekti ki? Kötülerin her şeyden haberi mi olması gerekiyordu?
Bu ormanda benden başka birinin olup olmadığını merak ettim. İnsan olmasa da belki hayvan falan vardır diye düşündüm ama sık ağaçları yüzünden ormanın karanlık olması yetmiyormuş gibi bir de aşırı sessizdi. Hazırlıklı olmalıydım, belimdeki uzun hançere uzandım. Hançerin çekilme sesi birini öldürecekmişim gibi çıkmıştı. Sanki bir savaşta gibi hissediyordum. Aslında evet, öyleydim, Cornelia’ya karşı verdiğim bir savaştaydım.
Ormanda ilerlerken bir yandan da gözüm o küçük beyaz yaratığı arıyordu ama ne ışık, ne ses, ne de bir hareketlilik vardı. İki büyük uçurumun arasındaki bir ormanda dolaşmak da içimi hiç rahatlatmıyordu. Aksine ilerledikçe daha çok geriliyordum.
Sonunda sık ağaçların arasından geçmekten yorulunca kenardaki bir taşın üstüne oturdum. Tam o an kasabadan ayrıldığımdan beri ne bir yere oturup dinlendiğimi ne de bir şeyler yiyip içtiğimi fark ettim. Çantama uzanıp mataramı çıkardım ve birkaç yudum su içtim. Anında içim ferahladı ve daha iyi hissettim. Pek acıkmadığım için yemeği sonraya bıraktım. Birkaç dakika öylece oturdum, yeterince dinlendiğimden emin olunca oyalanmadan kalktım. Hançerlerimin yanımda olup olmadığını da kontrol edince yürümeye devam ettim.
Birkaç dakika daha yürüdüm ama karşıma hiç kimse çıkmadı ve bu artık sinir bozucu olmaya başlamıştı. Ben içten içe yakınırken bir anda önümde bir hareketlilik oldu. Tüm dikkatimle o yere baktım. Yaprakların kımıldadığını gördüğüme emindim. Elimdeki hançeri daha sıkı tutarak oraya doğru yavaş yavaş ilerledim.
“Kim var orada?” diye korkarak sordum. Hayır, korkmamalıydım, korkmayacaktım. Eğer bunun için seçilmişsem bunu yapacaktım, korkmayacaktım. Ses gelmeyince bu sefer daha kararlı bir tonla, “Kim var orada dedim?” diye soruyu tekrarladım.
Soruma yine bir cevap alamayınca acaba hayal mi gördüm diye düşündüm. Tam ben bunu düşünürken aniden önüme bir şey atladı. Bir çığlık atarak geriye doğru sendeledim ama düşmedim. Elim hâlâ hançeri sıkıca tutuyordu. Önüme neyin atladığını görmek için kendimi toparladım ve kocaman bir kurtla göz göze geldim. Yani, kurda benzeyen bir yaratıkla.
Şaşkınlık ve korkuyla önümdeki hayvana baktım, o da bana bakıyordu. Yüzü tam bir kurttu, dişlerini çıkarmış karşımda hırlıyordu. Rengi beyaz ve griydi. Fazlasıyla asil görünüyordu ve şimdiye kadar gördüğüm en büyük hayvandı. Normal bir kurdun boyundan fazla büyüktü. İçimden bir ses –nasıl, bilmiyorum– dişi olduğunu söylüyordu. Herhalde iki ayağının üstüne kalksa büyük ihtimal aynı boyda olurduk. Gözleri tıpkı benimki gibi zümrüt yeşiliydi ve büyüktü. Onu incelerken arkasına bir değil iki kuyruğu olduğunu gördüm. Bu değişikti işte. Beyaz dişlerini hırladığı için rahatça görüyordum. Burada hayvan olmadığı konusunda yanılmıştım anlaşılan.
Çakma kurda onun bana baktığı gibi sinirle baktım. Hançeri tutan elim hem öfke hem korkuyla titriyordu. Kurt bana doğru bir hamle yapınca hemen yana atlayıp hamlesinden kaçtım. Ama hayvan bana saldırmaya devam etti. Omzumdaki çantam çoktan yere düşmüş ve hançerlerimle ben kalmıştık. O an isteyeceğim son şey daha yolun başındayken bu kurda yem olmaktı. Birbirimizle bakışmamız ne yazık ki fazla uzun sürmedi.
Şu an resmen ilk kez gördüğüm bir yaratıkla dövüşüyor gibiydim, o saldırıyor ben kaçıyordum çünkü daha önce hiçbir hayvanla dövüşmemiştim. Çocukken ağabeyimden aldığım dövüş derslerinin hayvanlar için olmadığına emindim.
İlk başta ona zarar vermek istemedim ama üzerime doğru atıldığında beni geriye doğru itti ve sırtüstü yere düştüm. Sivri dişleri burnumun dibindeydi ve yeşil gözlerimiz birbirine bakıyordu. O beni ısırmadan ya da başka bir şey yapmadan elimin yanına düşen hançeri kavradım ve kurdun omzuna derin bir çizik attım. Acıyla inledi, ben de onun acısından faydalanarak onu üzerimden ittim ve hemen ayağa kalktım. Uzun kollu bir gömlek giymeme rağmen kollarım onunki kadar olmasa da çiziklerle doluydu, biliyordum.
Artık sabrım taşmıştı. Kurt bana tekrar saldırdığı anda ona doğru atıldım ve elimdeki hançerle omzuna bir çizik daha attım ve bu onun bu sefer geri çekilmesine neden oldu. Nefes nefese kalmış bir şekilde ayağı kalktım ve kurdun gözlerinin içine baktım. Omzundan kanlar akıyordu ama sonunda beni ciddiye aldığını görebiliyordum.
Ama ben daha ne olduğunu anlamadan omzuna açtığım derin yara gözümün önünde iyileşip hiç yaralanmamış gibi duran bir hale geldi. Görünüşünden büyülü bir varlık olduğunu anlamıştım ama bu kadarını tahmin etmemiştim. E tabi, on sekiz yıl boyunca küçük bir kasabada dünyadan habersiz yaşamıştım. O Aeldoria Tarihi kitabından sihirli yaratıklar hakkında daha fazla şey okumalıydım! Yanımda getirmeme rağmen hiç açıp bakmamıştım bile o kitaba. Bu kadar saf olduğuma inanamıyordum gerçekten.
Yarası iyileşince kurt tekrar bana baktı ama bu sefer dişlerini göstermeden sadece inceliyordu. Bunu yapmak için onu yaralamamı mı beklemişti cidden? Sonra etrafımda yavaş yavaş dönmeye başladı. Bense hâlâ hançerimi tutuyordum, tedbiri elden bırakmamalıydım.
“Fena değilsin, Vanessa,” diye genç bir kadın sesi duyduğumda kurdu unutup hızlıca etrafa baktım. “Hatta çok iyi bile sayılırsın,” dedi aynı ses. Yine sağa sola baksam da kimseyi göremedim. Kurt ise hâlâ etrafımda dönmeye devam ediyordu. “İlk başta bana zarar vermek istememen senin iyi biri olduğunu gösterir. O yarayı kendini korumak için açtın.” Ne? Tanrılar, çıldırmak üzereydim! Bir kurda bir etrafa bakıyordum. O ses kurttan gelmiş olamazdı, değil mi? Bu sefer küçük bir kıkırdama duyuldu. “Etrafa bakıp durma. Konuşan benim, luparus.” İşte bu sefer tam bir şokla kurda baktım. Bana sırıtarak bakıyordu. Büyülü yaratıklar konuşabiliyor muydu?
Ağzım açık bir şekilde ona bakmaya devam ettim. Kurt, genç kadın sesiyle yine kıkırdadı. “Gerçekten o kadar şaşırtıcı bir durum mu?” diye sordu gülerek. Konuşma yeteneğimi kaybetmiş gibiydim ama ağzımı açıp bir şeyler söylemeye çalıştım.
“İlk defa konuşan bir hayvan görüyorum,” diyebildim sonunda.
Kurt daha çok güldü. “Anlaşılan senin dünyadan pek haberin yok,” dedi. Dönmeyi bırakmıştı ve tam karşımda duruyordu.
Somurtarak, “Doğru,” diye itiraf ettim. “On sekiz yılımı bir yetimhanede hapis hayatı yaşayarak harcadım,” dedim sıkkınca.
“Demek on sekiz yaşındasın. Yani lanetten bir yıl sonra doğdun.” Bir süre bana bakmayı sürdürdü. “Önemli değil. Yine de iyi dövüşüyorsun. Önemli olan bu,” dedi.
Ona gözlerimi dikerek baktım. “Kimsin sen? Ve… Nesin sen?” diye sordum gözlerimi kısarak. Kurt yine kıkırdadı.
“Henüz bir adım yok, konulmadı. Ama sana ne olduğumu söyleyebilirim. Ben bir luparusum. Adımdan da anlaşılacağı üzere kurda benzeyen bir yaratığım. Sadece büyülü bir varlığım ve gördüğün gibi daha büyüğüm ve çift kuyruğum var,” dedi. Onu gözlerimle inceledim. Görüntüsü çok hoş ve hayran olunasıydı. Güçlü ve asil görünüyordu. “Ama aynı zamanda bir animayım,” dedi. Kaşlarımı çattım.
“Anima mı? O ne?” diye sordum.
“Ruh eşi demektir. Aeldoria’da her insanın mutlaka bir ruh eşi hayvanı, yani animası vardır. Ancak Cadı Cornelia’nın laneti yüzünden diyarın büyüsüyle birlikte animaların gücü ve sahiplerini bulma olasılığı azaldı. Tıpkı yeni doğan bebeklerin güçleri olmadan doğması gibi,” dedi.
“Ama az önce yaran iyileşti. Sihrin yoksa bu nasıl oldu?” diye sordum şüpheyle.
“Biz farklıyız. Ben aslında daha güçlü bir yaratığım. Yaramı iyileştirmek sadece gücümün küçük bir parçası. Büyülü yaratıklar insanlar gibi değildir. Bizim içimizde hâlâ az da olsa büyü var,” dedi. Vay canına, tam on sekiz yıl kendim gibi olanlarla yaşamasam diyarda gücü olmayan tek kişinin ben olduğumu falan düşünecektim.
“Peki, madem sen bir animasın, sahibin ya da işte insan olan bir eşin yok mu?” diye sordum.
“Var,” dedi luparus.
“Nerede o zaman?” Gittikçe durumu garipsiyordum.
Luparus tekrar kıkırdadı. “Burada. Benim ruh eşim sensin,” dedi. Bir an şokla ona baktım. Yanlış duyduğumu sandım. Ben mi? Benim bir animam mı vardı? Benim gibi güçleri olmayan bir kızın hem de!
“Ne? Ben mi?” diye sorabildim sadece. Ne diyeceğimi bilemiyordum.
“Evet, sen,” dedi. Hâlâ gülümsüyordu.
“Ama benim hiç gücüm yok ki. Nasıl animam olabilir?”
“Güçlerinin olmasına gerek yok. Dediğim gibi, Aeldoria’daki her insanın bir animası vardır. Önemli olan onu bulmaktır. Lanetten sonra her şeyin gücü azaldı ve animalar ile insanlar birbirini bulamaz hale geldi. Animalar kayboldu, son on dokuz yıl içinde doğan Aeldorialıların bir çoğu ise kendi animaları ile hiç tanışmadılar. Çoğunun bizden haberi bile yoktur belki de,” dedi.
Tanrılar, bu kahrolası lanetin mahvetmediği bir şey yok muydu?!
Söylediklerini sindirmeye çalışarak, “Peki, ben seni nasıl buldum?” diye sordum.
“Kasabandan ayrıldığında zaten beni bulma ihtimalin yüksekti. Senin bu ormana geleceğini hissettim ve senden önce geldim. Bana yaklaştığın her adımda seni daha çok hissediyordum. Benimle ilgili bilmen gereken bir şey varsa o da hislerimin güçlü olduğudur. Sonunda seni gördüğümde de sahibimin sen olduğunu anladım,” dedi.
Kaşlarımı çattım. “O zaman bana neden saldırdın?” diye sordum.
Kıkırdadı. “Sadece seni deniyordum. Seni öldürmek gibi bir niyetim yoktu. Ne kadar iyi dövüşebildiğine ve bana layık olup olmadığını kontrol etmek istedim,” dedi sırıtarak. Sinirle gözlerimi devirdim. “Alınma. Şaka yapıyordum, bana layık olmasan tanrılar bizi ruh eşi yapmazdı. Kaderimizde birbirimizi bulmak da vardı,” dedi sonra.
“Bu kader de her şeyi çok biliyor, değil mi?” dedim sinirle göz devirerek. Luparus küçük bir kahkaha attı.
“Evet, öyle. Aeldoria’da herkes kendi çizdiği kaderini yaşar,” dedi.
“Herkes kendi kaderini yaşar…” diye tekrar ettim yavaşça. Bir süre sessizce durduk.
“Gözlerimizin aynı olduğunu fark etmiş miydin?” Ani konu değişikliği yüzünden duraksadım.
“Evet?” dedim sorarcasına. Onunla göz göze geldiğimiz ilk anda dikkatimi çeken ilk şey gözleri olmuştu. Daha önce benim gibi yeşil gözlere sahip tek bir kişi bile görmemiştim, Michael dışında. Benim gözlerimin her nasılsa henüz bu diyarda eşi benzeri yok gibiydi.
“İşte bu bizim ruh eşi olduğumuzun önemli bir göstergesi. Her insanın animası ile göz renkleri ve doğum günleri aynıdır,” dedi. Bak bu şaşırtıcıydı işte.
“Yani biz aynı yaşta mıyız?” diye sordum şaşkınlıkla. Luparus başını salladı. Her gün daha değişik şeyler öğreniyordum. Galiba bu diyarı daha yeni tanımaya başlıyordum(!)
“Eee? Artık bana bir isim vermeyecek misin? Uzun süre isimsiz kaldım,” dedi imalı imalı.
“Ah, doğru,” dedim yeni fark etmiş gibi yaparak. Hâlâ elimde tuttuğum hançerimi kınına soktum ve kurdun önünde diz çöktüm. Zümrüt yeşili gözlerine baktım ve asil görünüşünü inceledim. Sanki luparusların kraliçesiymiş gibi duruyordu. Fazlasıyla asildi. Koyacağım ismin onun için en iyisi olmasını istiyordum. Ve sonunda karar verdim.
“Arissa,” dedim gülümseyerek. “Bundan sonra senin adın Arissa.”
Luparus, “Arissa, demek. Güzel isim, sevdim. Zevkliymişsin,” dedi memnuniyetle.
Sırıttım. “Öyleyimdir,” dedim. Sonra birden sol iç el bileğim kaşınmaya başladı. Bileğime baktığımda ten rengimden biraz daha koyu bir renkte bir kurt kafasına benzer bir iz belirdiğini gördüm. Arissa’ya baktım.
“Bu da ne?” diye sordum bir bileğime bir ona bakarak.
“O, anima işareti. Senin kendi animanı bulduğunu gösterir,” diye cevap verdi. Bir süre doğum lekesi gibi duran işarete baktım.
“Hep duracak mı?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. Arissa evet anlamında başını salladı. Sırıttım. Aslında o kadar da kötü durmuyordu, hatta havalı bile sayılırdı.
Sonra Arissa sorduğu soruyla beni gerçeğe döndürdü. “Neden buraya geldin, Vanessa? Senin peşinden ben de gelmiş olabilirim ama senin neden burada olduğunu bilmiyorum,” dedi.
Yüzüm ciddileşti. “Aeldoria’nın sihirli haritasını bulmak için geldim. Bir şey için lazım,” dedim gözlerimi kaçırarak.
“Ne için lazım?” diye sordu bu sefer. Söylemek konusunda tereddüt ettim. Bu yolculukta kime güveneceğimi bilmiyordum ama o benim ruh eşimdi, her türlü öğrenecekti.
“Harita sayesinde Aeldoria gücünün kaynağını oluşturan taşları bulabilirim. Bunun için o haritaya ihtiyacım var,” dedim.
Arissa şaşırdı. “Taşları mı bulmak istiyorsun?” diye sordu gözlerini bana dikerek.
“Sadece onları değil, Kayıp Prens’i de bulmak istiyorum. Çünkü bunun için seçildim, yani seçilmişim,” dedim. Arissa bana şaşkınca bakmayı sürdürdü.
Sonunda, “Sana bunu rüyanda mı söylediler?” diye sordu. Başımı salladım. “O zaman gerçekten de sen seçilmişsindir. Aeldoria’da rüyalar ve ne anlama geldikleri önemlidir. Ama bunun çok önemli ve tehlikeli bir görev olduğunu bilmelisin,” dedi sonra.
“Biliyorum. Ve başaracağım da. Aeldoria, o kahrolası cadının elinden kurtulacak. Bu şekilde yaşamaya devam edemem,” dedim kararlılıkla. Arissa bana hak verircesine başını salladı.
“O zaman beni takip et. O haritanın yerini biliyorum,” dedi. Şaşırma sırası yine bendeydi.
“Biliyor musun? Nasıl?” diye sordum. Arissa yine güldü.
“Ben senin aksine ormandan ormana dolaşarak yaşadım, hayatım. Ayrıca bir anima olarak senden daha bilgiliyim,” dedi. Söylediklerine her ne kadar şaşırsam da belli etmedim.
“O zaman beni oraya götür,” dedim heyecanla. Vakit kaybetmeden o haritayı bulmak istiyordum. Kaybettiğim her saniye zararımaydı.
“Sakin ol. Götüreceğim elbet. Senin animan olarak artık ben de bu görevin içindeyim. Sen nereye ben oraya, canım. Ama önce yapmam gereken bir şey var. Eğil,” dedi. Ne yapmak istediğini anlamaya çalışarak yere diz çöktüm. Arissa da karşıma oturdu. “Ellerini uzat.” Dediğini yaptım ve o da pençelerini uzattığım avuçlarımın içine koydu. Ben neler olduğunu anlamaya çalışırken Arissa gözlerini kapattı ve öylece durdu. Sonra kaşınmalar hissedince kollarıma baktım. Arissa ile dövüşürken çiziklerle dolan kollarım şimdi iyileşmişti.
“Şimdi gidebiliriz. Peşimden gel,” dedi ve ormanın içine doğru yürümeye başladı. Yere düşen çantamı alıp onun peşine takıldım ve yola koyulduk. Giderken de sorular soruyordum.
“Her yarayı böyle iyileştirebilir misin?” diye sordum. Arissa gözünü önünden ayırmayarak cevap verdi.
“Sadece hafif olanları. Benim gücüm de az, unutma,” dedi. Hafifçe baş salladım.
“Peki, tüm büyülü yaratıklar konuşabiliyor mu?” diye sordum bu sefer.
“Sadece animalar sahipleriyle ve kendi aralarında konuşabilir. Ama benim konuştuğumu sahibim olduğun için sadece sen duyabilirsin, başka biri duyamaz. Ben başka bir animayla konuşursam da sen beni duyarsın ama diğer animayı duyamazsın. Animalar, sahibi olsun olmasın herkesi anlayabilirler ama bu insanlar için geçerli değil. Anima olmayan hayvanlar için de. Ben ve diğer tüm animalar, normal hayvanlarla da konuşabiliriz ama normal olanların ne söylediğini insanlar anlayamaz,” dedi. Vay, gerçekten değişik ve heyecanlı bir durumdu. Bir animan olması harika bir şey olmalıydı.
Geçen dakikalarda Arissa ve ben yürürken birbirimize kendimizden bahsediyorduk. Arissa da tıpkı benim gibiydi. Eğlence anlayışlarımız, zevklerimiz, davranışlarımız aynıydı. Ona yetimhanedeki hayatımı anlatınca o da benim kadar Bayan Carney’ye sinir oldu ama Delaney’yi ve Michael’ı çok sevdi. Doğrusu ruh eşim olduğu için buna pek şaşırmamıştım.
Bir süre sonra Arissa beni ağaçların azaldığı bir araziye getirdi ve yukarı bakınca şu an uçurumun tam altında olduğumuzu gördüm. Burası orasıydı! Rüyamda gördüğüm yer! Ve tam karşımda da uçurumun kayalık duvarı vardı. Rüyamda geceydi ama şu an da bulutlu hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Rüyamdaki o anı tekrar yaşıyordum. Sadece yanımda beyaz bir yaratık değil, animam Arissa vardı.
Kayalık duvara yaklaştım, Arissa da hemen arkamdan geldi. “Ne yapacağını biliyorsun,” dedi. Buraya gelirken ona rüyalarımı da anlattığım için böyle konuşuyordu. Başımı biliyorum anlamında salladım ve elimi kaldırarak sert kayalık duvara dokundum. Birkaç saniye sonra tıpkı rüyamda olduğu gibi duvarda yıldırım mavisi çizgiler belirdi ve hepsi birleşerek kocaman bir harita oluşturdu. Gözlerim fal taşı gibi açılmış bir halde izledim, bu âna canlı canlı şahit olmak büyüleyici bir şeydi.
Gözlerimin haritada gördüğü ilk yer biraz önce ayrıldığım Durnheim Kasabası oldu. Aklıma hemen Delaney geldi. Acaba şimdi ne haldedir diye düşündüm. Hâlâ bana kızgın mıydı? Kızgınsa da haklıydı, her şey düzeldikten sona ona mutlaka kendimi affettirmeliydim. En iyi arkadaşım ve kız kardeşimle aramın açılmasına dayanamazdım.
“Gerçekten etkileyici.” Arissa’nın sesiyle kendime geldim. Gözlerimi kasabamın resminden çektim ve haritanın diğer kısımlarını incelemeye başladım. Çok büyük bir haritaydı. Ortadaki Welshire Krallığı ve diyarın dört bir yanındaki diğer dört krallık: Gökyüzü Krallığı Skyron, Orman Krallığı Faylinn, Ateş Krallığı Ignacia ve Gece Krallığı Antares.
Ben hayranlıkla haritaya bakarken arkamızdaki çalılıkların arasından bir ses geldi. Sesi duyar duymaz arkamı döndüm, Arissa da benimle aynı hareketi yaptı. Elim belimdeki hançere gitti. Arissa ise ilk karşılaşmamızda yaptığı gibi dişlerini çıkararak çalılara doğru hırlamaya başladı. Yavaş ve dikkatli adımlarla çalılara yaklaştım. “Kim var orada?” diye sordum. Bu sefer sesim daha güçlü çımıştı. Cevap gelmedi, sanırım orada her kim varsa benim de onun için tehlikeli olduğumdan şüpheleniyor olmalıydı.
Hiç ses gelmeyince başka çarem olmadığı için hançerimi çekip çalılara doğru atılmamla birlikte çalılardan biri ortaya çıktı. Beni döndürüp sırtımı sertçe yan taraftaki ağacın gövdesine yaslarken ben de boş durmayıp hançerimi onun boynuna bastırdım. O da elindeki kılıcını benim boynuma bastırınca gözlerimiz kesişti ve yüzünü görebildim. Karşımda benden çok da büyük gözükmeyen genç bir erkek duruyordu. Kumral saçları, koyu mavi gözleri ve keskin hatlara sahip köşeli yüzü hemen dikkat çekiyordu. Yakışıklı yüzünde sakaldan eser yoktu. Ben onu insan sarrafı gibi incelerken onun da bana aynı şeyi yaptığını fark etmemle anında yüz ifademi değiştirip kaşlarımı çattım. Sanki beni daha önce görmüş ama nerede gördüğünü hatırlamaya çalışır gibi bir ifade vardı yüzünde.
Bu sırada Arissa hırlayarak benim yanımda duruyor ve genç adam saldırırsa ona saldırmak için hazır bekliyordu. Biz bu haldeyken yapamazdı çünkü ikimizin de silahı birbirimizin boynundaydı ve eğer saldırırsa karşımdaki yabancı bana zarar verebilirdi.
“Kimsin sen?” diye sordum kaşlarımı çatarak. O da bana kaşlarını çatarak baktı.
“Asıl sen kimsin? Ne işin var burada?” Kaşlarım mümkünmüş gibi daha da çatıldı. İkimiz de aynı amaç için buraya gelmiş olabilir miydik acaba?
Silahlarımız hâlâ birbirimizin boynundayken konuştum. “Bu seni hiç ilgilendirmez. Kim olduğum da,” dedim.
“Benimki de seni ilgilendirmez o halde,” dedi. Neden bilmiyordum ama sesi bana tanıdık geliyordu. Ve ben sinir bozucu bir şekilde sesini daha önce nerede duyduğumu hatırlayamıyordum!
Yabancının gözleri, yanımda hırlayan Arissa’ya kaydı ve sırttı. “Animan güzelmiş.” Kısa bir an duraksadı. “Ama benimki daha güzel.” Küçük bir ıslık çaldı, hemen sonrasında çalıların arkasından dev bir panter fırlayınca gözlerim büyüdü ve refleks olarak irkildim. Yine de karşımdaki gencin boynuna yaslı hançerimi kıpırdatmadım. Arissa bizi unutup pantere doğru atıldı ve birbirlerine hırlayarak dönmeye başladılar. Animalarımız kendi halinde birbirleriyle uğraşırken ben ve yabancı da hâlâ birbirimize bakıyorduk. Şu an nasıl bir durumun içinde olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu.
Karşımdaki çocuğun bacağına sert bir tekme geçirdim. Bir saniye bile sürmeyen anlık boş bulunmasından faydalanarak onu omuzlarından geriye doğru ittim. Bunun için neredeyse bütün gücümü kullanmam gerekmişti. Sonunda ağaç ile onun bedeni arasında sıkıştığım yerden kurtulduğumda ondan birkaç adım uzaklaştım. Animalar gibi daire şeklinde dönmeye başladık.
Yabancı, “Aeldoria Haritası’nı bulmaya geldin,” dedi, gözüyle kayalık duvardaki haritayı işaret ederken. Bu bir soru değildi.
İnkâr etmeyecektim, bu açıkça belliydi. Haritaya göz ucuyla baktıktan sonra, “Evet. Ya sen? Sen de mi harita için buradasın?” diye sordum şüpheyle.
Başını salladı. “Evet.”
“Neden?”
Bir an durdu, nasıl cevap vereceğini bilemiyor gibiydi. “Bunu sana neden söyleyeyim?” Haklıydı. Bana söylemesi için geçerli bir nedeni yoktu, sonuçta birbirimizi tanımıyorduk ama ben de bir amaç uğruna haritayı bulmaya gelmişken karşımdaki bu gencin neden burada olduğunu merak ediyordum. Onun da benimle aynı amaç için haritayı bulmaya geldiği hakkında bir kurt düştü içime.
“Haklısın ama ben önemli bir amaç için buradayım ve senin de neden burada olduğunu bilmeye hakkım var.” Bana gözlerini kısarak baktı. Gözlerimin içine bakıyor ama derinde başka bir şey düşünüyormuş gibiydi. Gözleri aniden Arissa ile cebelleşen panterine kaydığında koyu mavi gözleri daha çok kısıldı. Duyamasam da panterinin ona bir şeyler söylediğini anlamıştım. “Neden burada olduğunu söyleyecek misin artık?” diye dikkatini tekrar kendi üstüme çektim. Mavi gözleri yeniden beni bulduğunda sırtını dikleştirdi.
“Buradayım çünkü bunun için seçildim,” dedi. Duraksadım. Seçildi mi? Bu görev için benim seçildiğimi sanıyordum ama.
“Rüyanı hatırla, Vanessa,” dedi Arissa. Gözlerini karşısındaki panterden ayırmıyordu ama bizi rahatça duyabiliyordu. “Sana ne söylendiğini hatırla. ‘Büyük ve tehlikeli bir macera seni bekliyor… Sizi bekliyor… Aynı kaderin iki mahkûmu…’” diye ekledi, ne düşündüğümü tahmin eder gibi. Doğru ya!
Gözlerimi kısarak, “Seçildin mi? Ne için?” diye sordum, bilmiyormuş gibi yaparak. Yabancı, gözlerini kıstı ve sonra bakışları tekrar panterine kaydı. O da benim gibi animasıyla konuşuyordu. Arissa’nın bana söylediklerini onun animası da ona mı söylüyordu yoksa?
“Aeldoria’nın büyülü taşlarını bulmak için,” dedi. Tahminimin gerçek çıkmasıyla içimde bir heyecan tohumu filizlendi. Küçük uçan beyaz yaratığın söyledikleri beynimde yankılandı. Sizi bekliyor demişti. Bu kaderin tek mahkûmunun ben olmadığımı o zaman öğrenmiştim. Diğer mahkûm da karşımdaki bu çocuk miydi?
“Ben de bunun için seçildim. Taşların yerini öğrenmek için haritayı bulmaya geldim,” diye cevap verdikten sonra karşımdaki genç, bir süre yüzüme baktı.
“Haritanın burada olduğunu nasıl öğrendin?” diye sordu.
“Rüyamda söylendi,” dedim. Bunu duyunca yüz hatları yumuşadı. Artık kaşlarını çatmıyordu.
Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrılırken, “Anlaşıldı,” diye mırıldandı. “Demek… Rüyamda söylenen, şu çokbilmiş kaderin diğer mahkûmu da sensin,” dedi. İçim rahatladı. İşte şimdi her şey yerine oturmuştu. Taşları birlikte bulacağım kişi, kaderimin aynı olduğu kişi bu gençti.
“Aynı kaderin iki mahkûmu…” diye fısıldadım sessizce.
“Doğruymuş. Bu yolculuktaki ortağım sensin,” dedi. Kılıcını kınına geri soktu, kısa bir an tereddüt ettikten sonra ben de aynısını yaptım. Animalarımız ise birbirlerine hırlamayı bırakmışlardı, yanımıza gelerek sahiplerinin yanında yerlerini aldılar. Sakinleşince onu inceleme fırsatım olmuştu. Benden tahminimce on beş santim falan uzundu. Benim gibi siyah bir tişört, üstüne deri bir ceket ve siyah bir kot pantolon ile siyah botlar giymişti. Beline de benimki gibi koyu renk bir çanta geçirmişti. Tarzımızın benzerliğine memnuniyetle dudak büktüm.
“Kötü bir başlangıç yaptık. Baştan başlayalım mı?” diye sordu genç, bu sefer daha yumuşak bir sesle. Sesindeki samimiyet beni ister istemez gülümsetmişti.
“Olur,” dedim ona doğru bir adım atarak. O da bana yaklaştı ve elimi uzattım. “Ben, Vanessa.”
Genç, gülümseyerek elimi sıktı. “Ben de Vincent. Memnun oldum, Vanessa,” dedi.
“Ben de, Vincent,” diye cevap verdim çok medeni biriymişim gibi. Animalar da birbirlerinin önünde eğildiler, sanırım bu da onların kendilerince tanışma şekliydi.
Tanışma faslımızdan sonra Vincent, Aeldoria Haritası’nın olduğu kayalık duvara yaklaştı. “Haritayı yeni mi buldun?” diye sordu.
Yanına gittim. “Evet, tam nereden başlayacağımı düşünürken sen geldin ve sonrasını biliyorsun zaten,” dedim, kaşlarımı kaldırarak.
Hoşuma gittiğine karar verdiğim sesiyle kıkırdadı. “İyi, o zaman birlikte karar verebiliriz,” dedi. Bu sefer gülme sırası bendeydi. Şimdiden ona kanım kaynamıştı.
Kayalık duvara yaklaştık, hava gittikçe karardığı için yıldırım mavisi harita çok güzel ve parlak görünüyordu. Haritanın hatlarından yansıyan parlak mavi ışık yüzlerimizi aydınlatıyordu. Bu arada Vincent da haritaya dikkatle bakıyordu. Gözleri Welshire Krallığı’nın üzerindeydi. Kaşları çatıktı, ne düşündüğünü kestiremiyordum.
“Nereden başlayacağız?” diye sordum ona bakarak.
Vincent eliyle çenesini ovuştururken cevap verdi. “Öncelikle bu haritayı yanımızda götüremeyeceğimiz için bir kopyasını çıkarmamız gerek,” dedi.
Kaşlarımı çattım. “Kopyasını mı? Nasıl?” diye sordum. Vincent sırıtarak bana döndü. “Böyle,” dedi ve çantasına uzanıp geniş bir parşömen kâğıdı çıkardı. Sonra onun kayalık duvardaki haritanın üstüne bastırdı. Birkaç saniye içinde kayalık duvardaki kocaman harita, parşömen kâğıdına kopyalanmıştı! Şaşkınlıkla parşömene bakarken içimden keşke tüm yolculuğumuz haritayı parşömene kopyalamak kadar kolay olsa diye yakınmadan edemedim.
Benim şaşkınlığımı gören Vincent daha çok güldü. “Buna bile şaşırıyorsan hayatını bir ahırda falan geçirmiş olmalısın,” dedi.
Gözlerimi kıstım. “Onun yerine bir yetimhanede geçirdim ama inan bana ahırdan pek de bir farkı yoktu,” diye cevap verdim. Ahırda hayvanlar, yetimhanede çocuklar vardı. Çocukları severdim ama sadece uslu olanları!
Vincent küçük bir kahkaha attı. “Yetimhane ha? Korkunç olmalı,” dedi şakacı bir ses tonuyla. Muhtemelen abarttığımı düşünüyordu ama abartmıyordum. Hayatınızın en azından bir kısmını yetimhanede geçirmediyseniz ne dediğimi anlamanız pek mümkün değildi.
Bir kaşımı kaldırarak, “Sen nerede büyüdün peki? Sarayda falan mı?” diye dalga geçer gibi sordum.
Vincent, kopyalanmış haritayı çantasına geri koyarken şaşkınlıkla bana baktı. “Pek sayılmaz. Bir akrabamın yanında büyüdüm. Anne ve babamı çok küçükken kaybettim,” dedi. Yüzünde bir hüzün kırıntısı gördüm, ne hissettiğini çok iyi anlıyordum. Bu diyarda Cornelia’nın mahvetmediği hayat yoktu.
Ortamı yumuşatmak istedim. “Sanırım sandığımdan daha çok ortak yönümüz var,” dedim. Vincent bu sefer genişçe gülümsedi. O gülümseyince ben de ister istemez gülümsüyordum. Neden böyle olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.
“Peki, ilk taşı bulmak için nereye gideceğiz?” diye sordum. Vincent, gökyüzüne bakıp biraz düşündü.
“On dokuz yıl önceki saldırıda tüm taşlar Cornelia’dan korunmak için kendi krallıklarına gönderildi. Yani her taşı kendi krallığında arayacağız,” dedi. Demek böyle olmuştu. Taşların Cornelia’nın eline geçmemesi için hepsini kendi krallıklarına göndermek akıllıcaydı, orada daha güvende olurlardı. Ama dua edelim de Cornelia bunu bilmiyor olsundu! “Cornelia taşların nerede olduğunu bilmiyor, bu yüzden bizim daha hızlı olmamız lazım,” diye devam etti Vincent. Cornelia’nın taşların yerini bilmemesi işimize gelirdi ama hızlı olmazsak da bizden önce hepsini bulabilirdi ve sonra tek hedefi Kayıp Prens olurdu. Bu da onu bulmak için tüm Aeldoria’yı yok edebileceği anlamına geliyordu. Buna izin veremezdim.
“Bunları nereden biliyorsun?” diye sordum şüpheyle. Vincent bir an bana baktı.
“Büyüdüğüm yerde insanlar on dokuz yıl önce olanlar hakkında birkaç şey biliyordu. Onlardan öğrendim,” dedi. Bir an nerede büyüdüğünü sormak istedim ama sonradan vazgeçtim. Şimdi sorarsam söylemek istemeyebilirdi.
“Oysa benim çevremde bu kişilerin hiç biri yok! Ne öğrenmek istiyorsam kitaplardan öğrenmek zorunda kalıyorum!” diye homurdandım. Vincent güldü ama bir şey söylemedi. “Gülme ama! Kendimi senin yanında çok cahil hissediyorum, bu çok sinir bozucu!”
Daha çok gülerek, “Üzülme. Eminim sen de benim bilmediğim bir şeyler biliyorsundur,” dedi.
“Umarım,” dedim somurtarak. Konuyu değiştirme ihtiyacı hissederek, “Peki, ilk nereye gidiyoruz? Hangi taşı bulacağız?” diye sordum.
Vincent biraz düşündükten sonra, “Gökyüzü Krallığı Skyron buraya en yakın krallık. Oradan başlayabiliriz,” dedi.
“Hadi o zaman gidelim,” dedim heyecanla. Vincent bu halime güldü.
“O kadar acele etme. Yola yarın çıkacağız.”
Kaşlarımı çattım. “Yarın mı? Ama hızlı olmamızı söyleyen sendin.”
“Evet, ama gördüğün gibi hava karardı ve geceleri lanetli bir diyarın ne kadar tehlikeli olduğundan haberin yok galiba,” dedi bir kaşını kaldırarak.
Şaşırdım. “Tehlikeli mi? Nasıl tehlikeli?” diye sorum.
“Cornelia’nın lanetiyle bir sürü tehlikeli yaratık da ortaya çıktı ve bu yaratıklar en çok geceleri ortaya çıkar. Çoğu karşılarına çıkanları acımadan öldürüyor,” dedi, ciddi bir ifadeyle. İrkildim. Bu diyar nasıl bir yer olmuştu böyle? O yaratıklardan biri benim kasabama gelmediği için şanslıydım. Umarım ben gittikten sonra da gelmezlerdi. “Kamp kurmamız gerek. Sabah erkenden gideriz,” diye ekledi sonra.
“Burada mı? Yaratıklar buraya gelmez mi?” diye sordum.
Kaşlarını eğlenir gibi kaldırarak bana baktı. “Korktun mu?”
“Tabi ki hayır! Merakımdan sordum!” diye tersledim. O hoş sesiyle yine güldü.
“Tamam, hemen kızma. Takılıyordum sadece,” dedi, mahcup bir şekilde iki elini teslim olur gibi kaldırarak. Bense somurtmakla yetindim. “Sorunun cevabına gelecek olursak, bu ormana neredeyse kimse gelmez. Üstelik iki uçurumun arasında olduğu için gizli bile sayılabilir. Aeldoria Haritası bu yüzden burada,” dedi. Anladığımı göstermek için başımı salladım.
“Kampı burada mı kuracağız?” diye sordum. Vincent başını salladı.
“Şu anda en uygun yer burası,” dedi. “Erken kalkmak istiyorsak geç olmadan uyusak iyi olur. Artık her saniye çok kıymetli,” diye devam etti.
“Tamam. O halde ben gidip ateş için birkaç dal toplayayım,” dedim.
“Olur. Ben de şu tarafa gidiyorum,” dedi ve ikimizde animalarımızla birlikte ormanın içine doğru uzaklaştık. Bulduğum dalları toplamaya başladım. Ağaçların sık olması işimi biraz zorlaştırıyordu ama bir şekilde hallediyordum. Öte yandan Arissa’nın bana eşlik etmesi içimi rahatlatıyordu doğrusu. İyi ki animamı bulmuşum diye şükrediyordum. Hiç bilmediğim bir ormanda tek başıma dolaşmak pek iç açıcı bir fikir değildi.
Aniden Arissa, “Vincent ile ilgili içimde çok garip bir his var, Vanessa,” dediğinde gözlerimi yerden kaldırıp ona diktim.
“Garip derken? Nasıl bir his?” diye sordum. O da bana baktı.
“Bilmiyorum ama sanki onun sandığımız gibi biri olmadığını hissediyorum,” dedi. Kaşlarımı çattım, bu da ne demekti?
“Onunla yeni tanıştık. Belki zamanla daha çok tanırız. Böyle hissetmen normal,” dedim. Arissa başını iki yana salladı.
“Öyle bir şey değil. Vincent… Nasıl desem? Sırları olan biri ve… Ve gerçekten sandığımız gibi biri değil.” Derin bir nefes aldı. “Büyü gücümün az olması bu hissi tam olarak anlayamamama neden oluyor. Onun tam olarak kim olduğunu bilemiyorum. Ve animası. O… O da farklı. Benden çok daha güçlü olduğunu hissediyorum, hatta belki de tüm animalardan bile güçlü olabilir ama onun da ne olduğundan emin değilim,” dedi. Bir süre sessiz kalıp Arissa’nın söylediklerini düşündüm. Vincent ile daha yeni tanışmış olabilirdim ama onun kötü biri olduğunu hiç zannetmiyordum. İçimden bir ses onun tanıyabileceğim en iyi insanlardan biri olduğunu söylüyordu.
“Ama eğer benimle bu görevi yapmak için seçilmişse kötü biri olamaz, değil mi?” diye sordum göz ucuyla Arissa’ya bakarak.
“Kötü biri olduğunu ben de zannetmiyorum. Eğer öyle olsaydı bunu anlamak daha kolay olurdu,” dedi. Başımı salladım ve dal toplamaya devam ettik. Her ne kadar inanmak istemesem de Arissa’nın söyledikleri kafamda dönüp duruyordu. Vincent gerçekten kimdi acaba? Nasıl bir hikâyesi vardı? Aklım şüphe ederken daha yeni tanışmış olmamıza rağmen kalbim Vincent’ın kötü biri olduğuna inanmıyordu.
Zaten ben hep aklımla kalbim arasında kalmışımdır. Hangisini dinleyeceğime bir türlü karar veremezdim çünkü ikisi de benim düşüncelerimdi ve nasıl oluyorsa her ikisi de bana mantıklı geliyordu. Ben de bu nedenle ikisini aynı anda dinlerdim. Hem aklımla hem kalbimle hareket ederdim. Bu yüzden her ne kadar kötü biri olduğunu düşünmesem de hem Vincent’a güvenmeye hem de ona karşı dikkatli olmaya karar verdim. Bu nasıl olacak bilmiyordum ama bir şekilde olacaktı işte.
Birkaç dakika sonra, “Sanırım bu kadar yeter,” dedim, kucağımdaki dallara bakarak. “Hadi dönelim.” Arissa başını salladı ve beni kamp yerine geri götürdü. Biz geldiğimizde Vincent ve animası da topladıkları dallarla birlikte karşıdan geliyorlardı.
Vincent, kucağımdaki dallara bir bakış attıktan sonra, “Harika, bir sürü bulmuşsun,” dedi, gülümseyerek. Sırıtarak dalları yere koydum.
“Ağaçlardan göz gözü görmemesine rağmen benden kaçamadılar,” dedim. İkimiz de aynı anda ufak bir kahkaha patlattık. Sonrasında dalları bir araya toplayarak yakmak için hazır hale getirdik. “Ah, ateş yakmak için çakmak taşı bulmayı unuttuk,” dedim, ona bakarak.
Vincent sırıttı. “Gerek yok,” dedi. Sonra elini üst üste yığılmış dallara doğru uzatıp, “Ignis,” diye fısıldadı. İki saniye sonra dallar alev aldı. Fal taşı gibi açılmış gözlerle bir dallara bir Vincent’a baktım. O ise buruk bir gülümsemeyle yanan ateşe bakıyordu.
“Sihir yapabiliyorsun…” Hâlâ şaşkındım ki ilk kez ateş görüyormuş gibi karşımda tutuşan dallara bakıyordum.
“Sadece biraz. Yapabildiğim en iyi şeylerden biri ateş yakmak,” dedi, yanan dalları seyrederken. “Daha önce gücümü kullanmaya çalıştığımda işler pek iyi gitmemişti.”
Gözlerimi ateşe çevirdim. “Diyarda hâlâ güçlerini kullanabilenlerin olduğunu duymuştum.” Yeniden ona baktım. “Sen de onlardan birisin,” dedim. Bu harikaydı. Ortağımın az da olsa büyü yapabilmesi benim açımdan çok iyiydi. Onu daha çok sevmeye başlamıştım.
Söylediklerim üzerine Vincent başını salladı ama sonra dudaklarından bir kıkırdama kaçtı. “Evet, ama yarım yamalak. Lanetten sonra kullanılan güçler kontrolden çok kolay çıktıkları için felaketlere yol açmaya başladı,” dedi. Yine lanet konusu açılınca ben içimden Cornelia’ya küfürler yağdırırken Vincent çantasından kopyalanmış Aeldoria Haritası’nı çıkardı ve yaklaşıp yanıma oturdu. Kolu koluma deyince bir an ürperdim ve ısındığımı hissettim ama Vincent’ın bunu anlamaması için hiç bir şey olmamış gibi durmaya çalıştım. Yanıma oturunca birlikte haritayı incelemeye başladık.
“Bak, biz buradayız,” dedi üzerinde ‘Gölgekök Ormanı’ yazan bir yer gösterirken. Ayrıntılı haritadan ormanı görmek zor oluyordu, özellikle parşömene çıkınca daha zor oluyordu.
“Kopyalanınca gözüme daha ayrıntılı gözüktü,” dedim tek kaşımı kaldırarak.
Küçük bir kahkaha attı. “Olabilir, birkaç kez baktıktan sonra alışırsın. Her zaman öyle olur,” dedi.
Sırıtarak ona baktım. “Hayatında kaç harita gördün?” diye sordum. O da sırıtarak bana baktı.
“Birkaç tane. Ama Aeldoria’nınki en karışık olan, inan bana,” dedi, gülerek. Gülmesi garip bir şekilde beni gülümsetiyordu. Birkaç saniye sebepsizce birbirimize baktık ama sonra animalarımızın bizi dürtmesiyle önümüze döndük. Vincent bana anlatmaya devam etti ve ben de büyük bir dikkatle dinledim. “Skyron’a gitmek için yarım gün sürecek bir yol yürümeliyiz, bu yüzden sabah erken kalkmalıyız,” dedi. Başımla onayladım ama sonra haritada Gökyüzü Krallığı’nın şekli dikkatimi çekti.
“Skyron neden uçan bir ada gibi çizilmiş?” diye sordum krallığı parmağımla göstererek. Vincent soruma güldü. Ve ben yine kendimi cahil hissettim!
“Uçan bir ada olduğu için,” dedi, sırıtarak. “Adı üstünde, Gökyüzü Krallığı.” Hadi canım, uçan bir krallık mı? Bu harika olmalıydı. Görmek için gerçekten sabırsızlanıyordum. Sonunda büyüdüğüm kasabadan başka yerler görecek olmak beni heyecanlandırıyordu.
“Eğer uçuyorsa lanetten sonra gücünün azalmış olması ve düşmesi gerekmiyor mu?” diye sordum.
“Krallığın kendi gücü hâlâ biraz var ve bu krallığın yukarıda kalmasını sağlıyor. Krallıkların güçlerini etkisiz hâle getirmek çok zordur,” diye açıkladı.
“Peki, biz oraya nasıl çıkacağız?”
“Krallığın kendine özgü yöntemleri var ve biz de o yöntemlerden birini kullanacağız,” dedi. Anladığımı göstermek için başımı salladım. Acaba neydi bu yöntemler? Uçmak falan mı?
“Skyron halkı nasıl insanlar? Bir tahminin var mı?” diye sordum bu sefer. Vincent bir an bana baktı.
“Çok bir bilgim yok ama hiç yere inmeyen bir halk olduğunu duydum.” Gülümsedi. “Gökyüzü halkı bulutların üzerinde yaşar. Yeryüzüyle pek alakaları olmaz,” dedi bana bakarak.
“Belki kitapta yazıyordur,” dedim.
Vincent kaşlarını çattı. “Hangi kitap?” diye sordu. Uzanıp kendi çantamdan Aeldoria Tarihi kitabını çıkarıp Vincent’a gösterdim. “Bu kitap,” dedim.
Vincent, kitabı görünce sanki eski bir arkadaşını görmüş gibi gülümsedi. “Harika. Bakalım o zaman,” dedi ve kitabı ortamıza koyarak açtım. Gökyüzü Krallığı’nın anlatıldığı bölümü buldum ve okumaya başladık.

Gökyüzü Krallığı Skyron, Aeldoria’nın doğusunda yer alan anaerkil bir krallıktır. Diyarın beş krallığından biridir. Bulutların üzerinde, uçan bir adanın üzerine inşa edilmiştir. Skyron’un temsili hayvanı pegasustur ve krallıktaki en yaygın hayvan türüdür. Pegasuslar, kısaca kanatlı atlar olup Gökyüzü Krallığı’na özgüdürler. Aeldoria’nın her yerinde görülme ihtimalleri olsa da ana vatanları Skyron’dur.
Skyron’un, Aeldoria gücünün kaynağını oluşturan taşı Safir’dir. Avuç içi büyüklüğünde mavi bir taştır. Türü sadece Skyron’da bulunur ve yüzyıllar önce kaynağı oluşturmak için Welshire Krallığı’na teslim edilmiştir.
Skyron halkının çoğu sarı veya kumral saçlara ve mavi gözlere sahiptir. Genelde kibar, yardımsever ve misafirperver olmaları ile tanınırlar. Bu açıdan Antares halkının tam tersi oldukları söylenebilir. Ayrıca hepsi sırtlarında büyük, beyaz kanatlara sahiptir. Bu onların uçmak için pegasuslara ihtiyaçları olmadığı anlamına gelse de aralarında tercih edenler de vardır.
Skyron yüzyıllar boyunca kadın hükümdarlar tarafından yönetildi ve bu, krallıkta bir yasa haline geldi. Skyron tahtına sadece kadınlar ve kız çocukları geçebilir. Erkeklerin yönetime dahil olduklarını pek fazla göremezsiniz. Bu yasa, beş yüz yıl önce Skyron’un en güçlü kraliçesi, Kraliçe Adelina tarafından konuldu. Kraliçe Adelina, Skyron halkı için çok önemli ve herkesin örnek almaya çalıştığı bir kişiliktir. Bu nedenle gelmiş geçmiş tüm gökyüzü vatandaşları tarafından çok saygı duyulur.

Okuduklarımızdan sonra Skyron halkına karşı bir sempati beslemeye başlamıştım. Kibar ve nazik olmaları işimize gelirdi ama beni etkileyen asıl şey kanatlarının olmasıydı! İnsanlardı ama kanatları olan insanlar! Bu durumda onlara ne denirdi bilmiyorum ama içlerinden bir tanesiyle tanışmak için sabırsızlanıyordum.
“Sanırım Skyronlular işimizi kolaylaştıracak. Kibar olmaları taşı alma konusunda işimize yarayabilir,” dedim. Vincent, başını salladı. “Yine de verirler mi bilmiyorum. Safir taşı onlar için çok değerli fakat bir şekilde onu almamız lazım. Eğer bunun için seçildiğimizi kanıtlarsak taşı vereceklerdir,” dedi.
“Umarım,” dedim. Sonra gözüm hâlâ kitaba bakan Vincent’a kaydı. “Sen Skyronlu musun?” diye sordum bir anda.
Çok tuhaf bir şey söylemişim gibi önce bana şaşkınlıkla baktı, sonra güldü. “Hayır, neden?” diye sordu.
Omuz silktim. “Bilmem? Skyron halkı sarı ya da kumral saçlı ve mavi gözlüdür yazıyor ya? O yüzden sordum,” dedim.
Vincent küçük bir kahkaha attı. “Hayır, maalesef Skyronlu değilim. Ayrıca kumral saçlı ve mavi gözlüler sadece Skyron’da yaşamıyor. Üstelik kanatlarım da yok, gördüğün gibi,” dedi.
Sırıttım. “Ah, doğru ya,” dedim, yeni fark etmiş gibi yaparak. Şaka olsun diye sorduğumu çok iyi biliyordu ama ciddi bir soruymuş gibi cevap vermesi hoşuma gitmişti. Birden daha önce Vincent’a sormaktan vazgeçtiğim soru geldi aklıma. Hazır konusu açılmışken o soruyu sormazsam içimde kalırdı. “Sen nerede büyümüştün?” diye sordum.
Bir an durdu ve bana baktı, sonra gözlerini önümüzde yanan ateşe çevirdi. “Küçük bir köyde. Pek kimseler yoktur aslında, yaşadığım yerde insan sayısı azdı,” dedi. Bunları hep ateşe bakarak ve üzgün bir sesle söylemişti. Sanırım büyüdüğü yeri şimdiden özlüyordu, benim gibi. “Ya sen? Sen nerede büyüdün?” diye sordu bana bakarak.
İrkilerek ona döndüm. “Ben de Durnheim diye bir kasabada büyüdüm. Hayatım boyunca oradaydım. Ve yetimhaneler pek de eğlenceli yerler sayılmaz,” dedim omuz silkerek. “Sen en azından bir akrabanın yanında büyümüşsün.” Göz ucuyla Vincent’a baktığımda yüzünde buruk bir gülümseme gördüm. Evet, sandığımızdan daha çok ortak yönümüz vardı.
“Ne zamandan beri yetimhanede kalıyorsun?” diye sordu. Bu sefer ben ateşe bakarak sorusunu yanıtladım.
“On üç yıldır. Ailem öldüğünde beş yaşındaydım,” dedim. Vincent yine burukça gülümsedi.
“En azından sen ailenle beş yıl geçirebilmişsin. Bense kendi ailemi ne gördüm ne de tanıdım. Yüzlerini bile hatırlamıyorum.” Ona baktım, gülümsemesi solmuştu. “Öldüklerinde daha bebekmişim. Lanetten bir yıl önce doğmuştum ve lanetin yapıldığı yıl ailemi kaybettim. O zamandan beri tek akrabamın yanında yaşıyorum,” dedi. Bunları hatırlamak onu iyice üzmüş görünüyordu, kimi üzmezdi ki?
Uzanıp dizindeki elini tuttum. “Sana üzülme diyemem, yerinde kim olsa üzülür. Ama laneti bozduğumuzda her şey düzelecek. Ölen ailelerimiz geri gelmeyecek belki ama başka çocukları yetim kalmaktan kurtarabileceğiz. Yetimhanede büyümüş biri olarak söylüyorum, bir çocuğun mutluluğunu görünce sen de kendini mutlu olmaktan alıkoyamıyorsun,” dedim.
Vincent bana gülümsedi ve elini tutuşuma karşılık verdi. “Haklısın. Bu diyarda hâlâ umudu olanlar var ve biz onlara yardım edebiliriz,” dedi. Gülümsedim ve bir süre ellerimiz kenetlenmiş bir şekilde öylece durduk. Bu bana gerçekten çok iyi gelmişti, gördüğüm kadarıyla Vincent’a da öyle.
Gözlerimi ondan çekip bunca zaman kendi aralarında sohbet ettiklerini tahmin ettiğim animalarımıza baktım. Arissa, Vincent’ın panteriyle iyi anlaşıyor gibi görünüyordu.
Tekrar Vincent’a dönüp, “Panterinin adı ne?” diye sordum.
“Jasper,” diye cevapladı. O sırada Arissa ve Jasper bize baktı. Jasper sahibinin yanına geldi ve Vincent da panterinin başını okşayıp ona gülümsedi. Sonra benim yanıma yaklaştı ve oturdu, başını dizime koydu. Elimi Vincent’ın elinden çekip panterin simsiyah tüylerini okşadım. Cüssesi fazlasıyla büyüktü, Arissa’nın bedeni bile Jasper’dan küçük kalıyordu. Şimdiden bu diyarda gördüğüm en büyük hayvan Jasper olmuştu.
Ben Jasper’ın tüylerini okşarken Vincent yüzünde bir tebessümle bizi izliyordu. Ona döndüm. “Birbirinizi nasıl buldunuz? Ve ne zaman?” diye sordum. Ben Arissa’yı daha bugün bulmuşken Vincent’ın kendi animasını ne zaman bulduğunu aşırı merak ediyordum.
“Jasper’ı bulduğumda on dört yaşındaydım,” diye başladı.
On dört mü? Tanrılar, ben çok mu geriden geliyordum acaba?
“Yaşadığım yerin yakınındaki bir ormanda yürüyordum ve birden karşıma Jasper çıktı. İlk karşılaşmamızda korkmuştum tabi. Jasper, hayatımda gördüğüm en büyük hayvandı.” Jasper yandan yandan ona bir bakış atınca kendini düzeltti. “İyi anlamda söyledim dostum, alınmak yok,” dedi, animasına bakarak. Dudaklarımdan bir kıkırdama kaçtı, Jasper ise neşeli bir ses çıkardı. Sanırım alınmadığını söylüyordu, bilemiyorum. Doğru ya, animaları sadece kendi sahipleri duyabilirdi.
“Eee, sonra?” dedim devam etmesini isteyerek.
Anlatmaya devam etti: “Sonra bana yavaş yavaş yaklaşmaya başladı. Bense olduğum yerde duruyordum. Normalde kaçmam gerekirdi ama içimden bir ses orada durmamı söylüyordu. Üstelik Jasper’da bana güven hissi veren bir şeyler vardı. O anı kenardan izleyen biri için belki de en aptalca şeyi yaparak ben de Jasper’a yaklaştım. Ama eğer saldırırsa kaçmak için hazır bekliyordum. O ise beni şoka uğratarak konuştu. Pek beklediğim bir tepki değildi. Animalar hakkında birkaç şey biliyordum ama o an Jasper’ın benim animam olabileceği hiç aklıma gelmemişti. O konuştuktan sonra olanları az çok tahmin ediyorsundur.” Başımı evet anlamında salladım.
Vay be, sanırım bu diyarda animası ile en değişik tanışma anı yaşayan kişi bendim.
Göz ucuyla Arissa’ya bakarak, “Bazı animalar da ilk önce sahipleriyle dövüşmeyi tercih ediyor,” dedim, imalı imalı. Vincent, Arissa ve Jasper aynı anda kahkaha attı.
“Dövüştünüz mü?” diye sordu, Vincent.
Başımı salladım. “Hı hı. Hem de ne dövüşmek. Ama haklı, ben olsam ben de sahibimle dövüşürdüm,” dedim sırıtarak.
Arissa kıkırdarken Vincent, “Ruh eşi olduğunuz çok belli,” dedi. Sırıtarak omuz silktim. Sonra, “Siz ne zaman buldunuz birbirinizi?” diye sordu bu sefer.
Jasper’ı okşarken başımı kaldırmadan, “Birkaç saat önce,” dedim. Dünyanın en normal şeyiymiş gibi söylemiştim. Vincent kaşlarını çattı.
“Birkaç saat önce derken?” Başımı kaldırıp ona baktım.
“İster inan ister inanma ama Arissa ile daha bugün bulduk birbirimizi,” dedim. Vincent ve Jasper şaşkınlıkla bana baktılar. “Hiç bakmayın öyle. Hayatım boyunca bırakın kasabayı yetimhaneden bile çıkma iznim yoktu. Hatta Arissa ile karşılaşana kadar animalardan bile haberim yoktu.” Bu açıklamamdan sonra Vincent kahkaha atarken Jasper da neşeli bir ses çıkardı yine. Onun da güldüğünü tahmin ediyordum.
Kahkahalarının arasında, “Senin neredeyse dünyadan haberin yokmuş,” dedi.
Omuz silktim. “Doğru,” dedim, umursamazca ama hemen sonra göz devirdim. “Bu cahillikle neden Aeldoria’yı kurtarmak için seçildiğimi sorgulayıp duruyorum zaten.” Vincent, Arissa ve büyük ihtimalle Jasper da kahkahalara boğulurken ben sırıtarak sakinleşmelerini bekledim.
“Vanessa,” diye başladı Vincent, bir yandan gülerken. “Çok eğlenceli biri olduğunu biliyor muydun?” diye sordu.
Yeniden omuz silktim. “Sayende öğrenmiş oldum,” dedim, gülümseyerek. Bu sefer ikimizde gülmemize engel olamadık. Tanıştığımız andan beri iyi anlaşacağımızı biliyordum zaten.
Birkaç saniye sonra gülmelerimiz nihayet bittiğinde Vincent, “Neyse, artık uyusak iyi olur. Yarın çok işimiz var,” dedi. Onu başımla onayladım. Sonra Jasper, Vincent’ın yanına geldi ve konuşmaya başladılar. Tabi ben Vincent’ı duysam da tam olarak ne konuştuklarını anlayamadım.
Bir süre sonra, “Tamam. Siz de dikkatli olun,” dedi. Ardından Jasper ve Arissa uzaklaştı ve ormanın içine girdiler.
“Ne oldu? Nereye gidiyorlar?” diye sordum.
“Biz uyurken nöbet tutacaklar.”
“Onlar uyumayacak mı yani?”
“Animalar insanlar kadar çok uyumaz. Ayrıca uykusuzluğa dayanıklıdırlar. Rahat ol,” dedi. Animalarımız gidince biz de uyumak için çantalarımızı yastık konumuna getirdik, rahat etmek için içinden birkaç şey çıkarmam gerekmişti. Neyse ki hava da çok soğuk değildi ve zaten yanımızda ateş yanıyordu, bu yüzden yorgana ya da battaniyeye falan ihtiyacımız olmadı.
Ben ateşin bir yanına, Vincent da diğer yanına yattı. Ne kadar yorgun olduğumu o an anladım. Yetimhanedeki gecelerime benzemiyordu bu. Yıldızların altında, ateş başında bir geceydi. Normalde tedirgin olmam gerekirdi ama yanımda Vincent varken ve Arissa ile Jasper nöbet tutarken içim rahattı. Gökyüzündeki yıldızlara bakarak çok geçmeden uykuya daldım.
***
Instagram: kayiphanedanofficial