5. bölüm / 8
KAYIP HANEDANGÖKYÜZÜ KRALLIĞI SKYRON
Bölümler 8Şu an: GÖKYÜZÜ KRALLIĞI SKYRON
- 1 LANETLİ BİR DİYAR3.582 kelime
- 2 SEÇİLMİŞ KİŞİ2.905 kelime
- 3 YOLCULUK BAŞLIYOR3.435 kelime
- 4 AYNI KADERİN İKİ MAHKÛMU6.683 kelime
- 5 GÖKYÜZÜ KRALLIĞI SKYRON4.308 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 KRALİÇE CELINE4.283 kelime
- 7 LANETİN MAĞDURLARI1.417 kelime
- 8 SAFİR TAŞININ SIRLARI1.560 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Bölüm şarkısı: Aeon - Nick Murray (ft. Juliet Lyons)
Sabah ağaçların arasından sızan cılız güneş ışığı ile gözlerimi araladım. Nerede olduğumu anlamam için birkaç saniye gözlerimi kırparak etrafa bakmam gerekti ve sonunda Gölgekök Ormanı’nda olduğumu hatırladım.
Ve hâlâ hayattaydım.
Doğrulup gözlerimi ovuşturdum. Bu sabah yetimhanedeki sabahlarımdan çok farklı bir sabahtı. Ne bir rüya ne de Bayan Carney’nin bağrışları vardı. Sessizlik içinde ve güneş ışığı ile uyanmıştım, bu benim için bir ilkti. Seve seve alışırdım.
Etrafa baktığımda Arissa yanımda şekerleme yapıyordu. Vincent çoktan kalkmıştı ve dün gece yaktığımız ateşi de söndürmüştü.
“Günaydın, Uyuyan Güzel. Sonunda uyanabildin.” Sesi duymamla arkamı döndüğümde Vincent, gülümseyerek bana bakıyordu. Bir yandan da elindeki çantasını yol için hazırlıyordu. Animası Jasper ise yanında oturmuş onu izliyordu.
“Uyuyan Güzel mi?” diye söylediğini tekrarladım. “O kadar çok mu uyudum?” diye sordum, yüzümü buruşturarak.
Başını iki yana salladı. “Hayır, ben çok erken uyandım. Senin uyanmanı bekliyordum,” dedi.
Kaşlarımı kaldırdım. “Öyle mi? Tamam o zaman, artık uyandığıma göre yola çıkabiliriz,” dedim oturduğum yerden kalkarak.
Kıkırdadı. “Çok acelecisin.”
Masumca omuz silktim. “Sadece Aeldoria bir an önce kurtulsun istiyorum.”
“Ben de ancak işimiz kolay değil, unutma. Bu yüzden her adımı dikkatli atmalıyız,” dedi. Başımı salladım ve onun gibi yol için hazırlık yapmaya koyuldum. Çantamdaki birkaç şeyi dün gece rahat uyuyabilmek için çıkarmıştım ama neyse ki bıraktığım yerde duruyorlardı. Yiyecekler onlardan biriydi. Dünden beri hiçbir şey yememiştim biraz daha aç kalırsam midem kendi kendini yiyebilirdi. Vincent, Jasper ile konuşurken ben ve Arissa oturup karnımızı doyurduk. O kadar acıkmıştım ki daha beş dakika falan geçmeden elimdeki sandviçi bitirmiştim bile. Tek bir sandviçle tıka basa doymasam da yolculuğumuz uzundu ve açgözlülük yapamazdım. Bir şekilde idare edecektim. Sandviçi bitirdikten sonra biraz da su içince kendime geldim. Artık yol için hazırdım.
Ayağa kalkarken Vincent ile Jasper’a, “Siz bir şey yemeyecek misiniz?” diye sordum.
“Biz yedik, merak etme,” diye cevap verdi Vincent.
“Peki, o halde. Gidebiliriz,” dedim. Başını salladı ve kalan eşyaları da çantama koyduktan sonra yola çıktık.
Gölgekök Ormanı’ndan çıktığımızda gözlerimi bir süre kısık tutmak zorunda kaldım. Sık ağaçlardan dolayı ormana pek ışık vurmuyordu. Beni uyandıran cılız güneş ışığı ise şimdi gözümü açmama engel oluyordu. Bugün, dünkü gibi bulutlu değildi, Aeldoria’nın güneş gördüğü nadir günlerden biriydi. Sanki iki seçilmiş kişinin diyarı kurtarmak için yola çıkmasını müjdeliyor gibiydi.
Ormandan çıktıktan sonra harita yardımıyla Skyron’a doğru ilerlemeye başladık. Bize en yakın krallık olabilirdi ama oraya ne zaman varacağımız belli değildi. Üstelik havada uçan bir krallıktı ve gözümüzden kaçma olasılığı da bulunuyordu. Şimdi diyeceksiniz ki koskoca ada nasıl gözünüzden kaçabilir? Bu tamamen krallığın bulutların üzerinde olmasından kaynaklanıyor işte. Ve ben henüz bulutların üstünü görebilecek bir çift kartal gözüne sahip değildim.
Vincent, Skyron’u bulduğumuzda bunu anlayacağımızı söylemişti ve bu konuda ona güvenmekten başka çarem yoktu. Sonuçta benden daha bilgiliydi. Bir süre sonra kafamı bu can sıkıcı düşüncelerden arındırmak için konuşacak bir konu açmaya karar verdim.
“Çok tuhaf. Ormanda o beyaz yaratıklarla hiç karşılaşmadık,” dedim Vincent’a doğru. Bana döndü.
Kaşlarını çatarak, “Beyaz yaratıklar mı?” diye sordu.
“Evet. Rüyamda bana her şeyi söyleyen onlardı. Periye benziyorlar ama değiller. Tamamen beyazlar, ışık saçıyorlar ve sesleri beş yaşındaki bir kız çocuğu gibi çıkıyor,” diye elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Bu onu güldürdü.
Kaşlarını kaldırdı. “Orman ruhlarından mı bahsediyorsun?”
Şaşırarak ona baktım. “Orman ruhları mı? İsimleri bu mu?”
Beni onaylayan bir mırıltı çıkardı. “Senin dediğin gibi periye benzeyen, beyaz ışık saçan yaratıklar. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere ormanlarda yaşarlar ama rahat ol, zararsızlardır,” dedi.
Şüpheyle kaşlarım çatıldı. “O zaman niye onlardan Gölgekök Ormanı’nda hiç görmedik?” diye sordum.
“Orman ruhları insanların karşısına çıkmayı pek sevmezler. Sadece çok ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkarlar. Ayrıca Gölgekök’te onlardan çok fazla olduğunu sanmıyorum, varsa da büyük ihtimalle karşımıza çıkmak istememişlerdir.” Sırıttı. “Zaten rüyalarımıza girmişler. Onlara bu kadarı yetmiştir herhâlde,” dedi. Esprisine gülümsedim. Vincent, sanki her istediğimi öğrenebileceğim bir kitap gibiydi ya da ben çok cahil(!) olduğum için böyle düşünüyordum. O Aeldoria Tarihi kitabını okumaya zahmet etseydim herhâlde bunları biliyor olurdum.
Arissa ile konuşmak için yürümemi yavaşlatıp Vincent ve Jasper’ın önüme geçmesine izin verdim. Beni duyamayacaklarını düşündüğüm kadar uzaklaştıklarında Arissa’ya döndüm. “Hâlâ Vincent hakkında aynı şeyleri mi düşünüyorsun?” diye sordum. Arissa önce bana baktı ve sonra yine önüne döndü.
“Vincent’ın kötü biri olmadığını hissediyorum ama evet, hâlâ onun ve Jasper’ın sandığımız kişiler olmadıklarını düşünüyorum,” dedi. O bunu söylediğinde Jasper arkasını dönüp bize baktı ama benimle göz göze gelince hemen önüne döndü. Bizi duymuş olamazdı, değil mi? Vincent dönüp Jasper’a baktığında birbirleriyle konuştuklarını anladım. Acaba benim ve Arissa’nın bahsettiklerinden mi konuşuyorlardı? Umarım yapmıyorlardır.
Konuyu dağıtmak için onlara yetiştim ve yine yan yana yürümeye başladık. Vincent bana her zamanki gibi gülümseyince az önce Arissa ile konuştuklarımı duymamış olabileceğini düşündüm. Ya da duyduysa bunu hiç belli etmiyordu. Konuyu tekrar değiştirme ihtiyacı hissederek ilk aklıma gelen ve bu yola çıktığımdan beri merak ettiğim konuyu açtım. “Onu da bulacak mıyız?” diye sordum.
Vincent kaşlarını hafiftçe çatarak bana döndü. “Kimi?”
Birinin bizi duyma ihtimalinden şüphelenerek sesimi alçaltarak cevap verdim. “Kayıp Prens’i.”
Bunu söylediğimde Vincent bir anda yürümeyi bıraktı ve bana sorgular gibi baktı. “Nereden çıktı bu?”
Cevap vermeden önce etrafa baktım, kimse yoktu. Sonra ona yaklaşıp kısık bir sesle konuşmaya devam ettim. “Biliyorsun, Cornelia’yı yenebilecek tek kişi o. Biz taşları bulmak için seçilmiş olabiliriz ama taşlar sadece ona itaat edecek. Bunun için onu da bulmamız gerekmez mi?” dedim. Sonuçta Kayıp Prens olmadan topladığımız taşlar bir işe yaramayacaktı.
Vincent bir süre ifadesini değiştirmeden yüzüme baktı. Yanındaki animası Jasper’a bir bakış atıp yine bana döndü. “Evet, gerekiyor. Ama bizim görevimiz önce taşları bulmak. Taşları alabilirsek Kayıp Prens eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Onun da Cornelia’nın yenilmesini herkes kadar istediğine eminim. Lakin önceliğimiz taşlar, tamam mı?” dedi. Onaylayarak başımı salladım. Ve geri kalan yol boyunca sadece Gökyüzü Krallığı’nı ve uçabilen halkını düşündüm.
***
Saat öğle vaktini geçmiş olmalıydı ve artık krallığa yaklaştığımızı düşünüyordum. Güya bir de yakın olacaktı! Haritadaki yolu doğru takip ettiğimize emindim, artık gelmiş bile olmalıydık. Yol boyunca Skyron halkını düşünüp durmuştum. Daha önce hiçbir Skyronlu görmemiştim ve şimdi onların ana vatanına gidiyordum. Aklımda onları hep normal insanların kanatlı hali olarak canlandırmıştım. Lanetle birlikte büyü yetenekleri de yok olmuş olmalıydı ama hâlâ uçabildiklerini varsayıyordum.
Bir süre daha yürüdükten sonra uzunlamasına bir tepeyi aştık ve karşımıza çok geniş bir ova çıktı. Üstünde ne ağaç ne taş ne kayalık, hiçbir şey yoktu. Dümdüz, yeşil bir ovaydı karşımızdaki.
Vincent, “Sanırım geldik. Harita burayı gösteriyor,” dediğinde etrafa ve gökyüzüne baktım ama bulutlar dışında hiçbir şey göremedim.
Kaşlarımı çattım. “Ben etrafta krallık görmüyorum.”
Bana sırıttı. “Bulutların üzerindeki bir krallığı görmek için bulutların üzerine çıkman gerekiyor çünkü.”
“Peki, biz bunu nasıl yapacağız?” diye sordum, gözlerimi kısarak. “Krallığın kendine özgü yöntemleri olduğunu söylemiştin. Onlardan birini mi kullanacağız?”
Vincent derin bir iç çekti. “Keşke o kadar kolay olsa, Vanessa. Krallığın kendine özgü yöntemleri olabilir ama onları bizim gibi, özellikle de lanetten sonra iki yabancı için kullanacaklarını pek sanmıyorum. Bu yüzden en klasik ve bilindik yöntemi denemekten başka çaremiz yok,” dedi.
İyice meraklanmıştım. “Ne yöntemi?”
Gözlerini gökyüzünden çekip bana baktı. “Pegasuslar.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Pegasuslar mı? Onlarla mı gideceğiz?” diye sordum iyice anlam vermeye çalışarak. Başını evet sallayınca dönüp Arissa’ya baktım. O da Vincent’ın fikrini onaylamış gibiydi.
“Sanırım başka çareniz yok,” dedi Arissa. Daha önce hiç pegasusa ya da başka bir hayvana binmediğim için doğrusu tedirgin olmaktan kendimi alıkoyamadım. Üstelik bahsi geçen bu atlar uçuyorlardı. Bu beni daha da korkuttu.
Tekrar Vincent’a döndüm, çok saçma olsa da, “Neden kendimiz uçmuyoruz? Senin biraz da olsa gücün var,” dedim. Ağzımdan çıkan bu sözlerin ne kadar saçmalık ötesi olduğunun gayet farkındaydım ama bir umut soruvermiştim.
Nefeslenir gibi güldü. “İnsanlar kendilerini uçuramaz, bu yüzden tek çaremiz pegasuslar,” dedi. Hâlâ tedirgindim ama kendimi başımla onaylarken buldum.
“Peki, pegasusları nasıl bulacağız?”
“Çağırmamız gerekecek.”
Kaşlarımı çattım. “Nasıl?”
“Bir büyü yardımıyla yapacağız ama sözlerini net hatırlayamıyorum. Daha önce hiç pegasus çağırmadım,” dedi. O sırada aklım Aeldoria Tarihi’ne gitti. O kitapta mutlaka bunun hakkında bir şeyler yazıyor olmalıydı. Çantama uzandım ve kitabı çıkardım.
“Belki kitapta yazıyordur,” dedim. Vincent’ın yüzü aydınlandı.
“Olabilir, aç bakalım,” dedi ve yanıma geldi. Kitabı açıp pegasuslardan ve diğer birkaç yaratıktan bahsedilen bölümü buldum ve okumaya başladım.
Pegasuslar (kanatlı atlar), tek boynuzlar, orman ruhları ve boynuzkanatlar ilahi yaratıklardır. Hepsinin bir zamanlar tanrıların arasında yaşadığı ama sonrasında ölümlü dünyaya indikleri söylenir.
Orman ruhları kendi rızalarıyla insanların karşısına çıkabilirler ancak pegasusları, tek boynuzları ve boynuzkanatları çağırmak için birkaç sihirli söz gerekir. Bu çağrıyı duyan bu yaratıklar ancak saf ruha sahip olan insanların çağrısına cevap verirler. Çağrı tamamen kalpten yapılmalıdır. Animası bu üç yaratıktan biri olanlar çok özel ve tanrılar tarafından kutsanmış sayılırlar.
Okuduklarım karşısında gerçekten etkilenmiştim. O an bir pegasusun yardımımıza gelmesi işimizi çok kolaylaştırırdı ve Skyron halkının bize güvenmesinde yardım edebilirdi. Okuduğum metnin aşağısında pegasusları çağırmak için ne söylenmesi gerektiğini anlatan kısmı buldum ve Vincent’a gösterdim. “Sence lanetin etkisindeyken yapabilir misin? Zor bir şey gibi duruyor,” dedim, ona umutla bakarak.
Vincent gözlerini yazılarda gezdirirken bir an düşündü. “Denemekten başka çaremiz yok. Hem burada da dediği gibi; bu çağrıyı yapmak için büyü gücünün ne kadar güçlü olduğu değil, kalp gücünün ne kadar güçlü olduğu önemli.”
Başımı sallayarak ona hak verdim. “Hadi. Başlayalım o zaman,” dedi. Sonra kitapta tarif edildiği gibi ellerini göğsünün önünde birbirine kavuşturdu ve gözlerini kapatıp sihirli sözleri söylemeye başladı. Onu hem heyecanla hem de endişeyle izledim.
“O angeli caeli caerulei, (Ey mavi göğün melekleri)
Alas vestras pandite et ad me descendite. (Kanatlarınızı açın ve bana gelin)
Per lucem puram et animam sinceram, Pegase, (Saf ışık ve temiz ruh adına, ey Pegasus,)
Vocem meam audi, (Sesimi duy)
Veni ad me. (Bana gel)”
Sözleri söyledikten sonra gözleri açıldı ama gözleri, gözbebeklerine kadar tamamen beyazdı. O koyu mavi rengini artık göremiyordum. Birleşmiş ellerinin etrafında bir ışık topu oluştu ve o ışık topundan çıkan parlak beyaz ışık hızla gökyüzüne yükseldi, bulutları delip geçti ve gökyüzüne ulaştı. Sanki pegasuslara yerimizi söylüyormuş gibi bir işaret verdi. Arissa, Jasper ve ben ardına kadar açılmış gözlerimizle olanları izliyorduk. Nefes alışverişim hızlanmıştı ve elim içgüdüsel olarak sürekli inip kalkan göğsüme gitti. Her ne kadar duyamasa da içimden ona destek çıkmak için “Hadi, başarabilirsin,” deyip duruyordum. Belki biraz saçmaydı ama bunu söylemek beni rahatlatıyordu.
Birden ışık söndü ve Vincent’ın gözleri tekrar normale döndü. Yaptığı güçlü bir büyüydü ve lanet yüzünden gücü azdı. Bu onu zayıf düşürmüş olacak ki başını tutp geriye doğru sendeledi. Hemen yanına gidip kolunu tutarak düşmesini engelledim.
“İyi misin?” diye sordum, endişeli bir şekilde. Bir süre aklını toplamaya çalışıyormuş gibi düz bir ifadeyle gözlerime baktı, sonra gülümsemeye çalıştı.
“İyiyim.” Rahatlayarak bir nefes verdiğimde ben de gülümsedim. İyi olduğundan emin olunca geri çekildim.
Boğazımı temizleyerek, “Sence işe yaradı mı?” diye sordum.
“Elimden geleni yaptım. Umarım işe yaramıştır,” dedi. Gökyüzüne bakıp herhangi bir pegasus aramaya başladım. Jasper muhtemelen Vincent’a gerçekten iyi olup olmadığını sorarken ben ve Arissa, pegasus görürüz umuduyla gökyüzünü tarıyorduk. Bu, samanlıkta iğne aramaktan farksızdı. Hava bulutluydu ve gri-beyaz bulutların arasında beyaz bir kanatlı at aramak ne kadar kolay olabilirdi ki zaten? O an kuş aramadığım için şükretmem gerekiyordu.
“Bir tane görebiliyor musun?” diye sordu Vincent. Sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Ona döndüm, tam hayır diyecekken aniden bulutlarda bir delik açıldı ve delikten giren güneş ışığı bizim bulunduğumuz yere vurdu.
O sırada aynı yerden bir at kişnemesi duyuldu. Hatta bir değil, iki.
Hepimiz hemen sesleri duyduğumuz tarafa döndük. Bulutlarda açılan delikten iki büyük beyaz kanatlı at bize doğru uçuyordu. Bir an boş bulunup onları melek falan sanmıştım ama melekler kadar görkemli yaratıklardı. Güneş ışığını takip ederek yanımıza kadar uçtular. Geniş gözlerle ve hayranlıkla onları izledim. Bir an olsun gözlerimi onlardan ayıramamıştım.
Bir tanesi yanıma yaklaştı ve elimi kaldırıp kar beyazı yumuşacık tüylerini okşadım. Yelesi gümüş rengindeydi ve güneş ışığında parlıyordu. Cüsseleri çok büyüktü, normal bir at onların yanında kısa kalırdı. Ona hayranlıkla bakıyordum, kanatları kocaman ve atın kendisi gibi beyazdı. İlahi bir güzelliği vardı ve Skyronluların her gün bu yaratıkları gördüğünü düşününce içimde Skyronlu olma arzusunun büyümesine engel olamadım.
“Çok güzeller,” dedim, mest olmuş bir şekilde. Gözlerimi hâlâ karşımdaki muhteşem yaratıktan alamıyordum.
“Evet. Gerçekten çok güzeller,” diye kabul etti Vincent. Ona baktığımda onun da diğer pegasusun boynunu okşamakta olduğunu gördüm. Başını kaldırıp bana baktığında içtenlikle gülümsedi, ben de ona aynı gülümsemeyle karşılık verdim.
“Şimdi ne yapıyoruz? Skyron’a mı gidiyoruz?” diye sordum.
“Önce onlara amacımızın kötü olmadığını anlatmamız gerekecek.”
“Nasıl? Hayvanlarla konuşamıyoruz ki,” dedim. Fakat daha sonra aklıma Arissa ve Jasper geldi. Evet, hayvanlar ve animalar birbirleriyle konuşabilirlerdi. “Ama Arissa ve Jasper konuşabilir,” diye cümlemi tamamladım sonra. Vincent gülümseyerek başını salladı. İkimiz de animalarımıza baktık. İkiletmeden ne demek istediğimizi anlamış gibi pegasuslara yaklaştılar. Onlar konuşurken biz de sessizce kenarda dinliyorduk.
On dakika kadar konuştuklarında yanımda duran Vincent’a “Biraz uzun sürdü sanki,” dedim kısık sesle.
Aynı ses tonuyla, “Pegasuslara yalan söyleyemeyiz bu yüzden gerçek amacımızı çok iyi anlatmaları gerek,” diye cevap verdi.
Kaşlarım çatıldı. “Yalan söylersek ne olur?” diye sordum merakla.
“Bunu anlar ve huzursuzlanırlar. Kötü niyetli yalancıların yanına yaklaşmazlar,” dedi.
Nihayetinde animalarımızla pegasusların konuşmaları sona erdiğinde, “Artık gidebilirsiniz,” dedi Arissa, bize doğru. “Sizi Skyron’a götürecekler.” O bunu söylediğinde pegasuslar bize yaklaştı. Artık Skyron’a gitme vaktiydi. Heyecanım artarken kendi pegasusuma yaklaştım. Güzelliği yine beni mest etse de uzun uzun hayran olacak kadar vaktimizin olmadığını hatırladım. Pegasus, sırtına rahat binebileyim diye eğildi ve sanki her zaman kanatlı atlara biniyormuşum gibi büyük bir ustalıkla ilahi yaratığın sırtına çıktım.
Pegasusun sırtına iyice yerleşirken, “Siz nasıl geleceksiniz?” diye sordum Arissa’ya.
“Biz kendi yöntemimizi kullanarak geleceğiz. O kadarını yapabiliyoruz neyse ki,” dedi. Sırıttım. Arissa’nın ara sıra söylediği bu esprili cümleler neşemi yerine getiriyordu.
“Vanessa? Hazır mısın?” Vincent’ın sesini duymamla ona döndüm. Üstümde hâlâ ilk defa bir pegasusun sırtında uçacak olmamın tedirginliği vardı ama bu yolculukta korkumun mümkün olduğunca beni daha az yönetmesini sağlamalıydım.
Derin bir nefes aldım. “Hazırım.”
Vincent, “Pekâlâ, gidebiliriz,” dediği anda pegasuslar havalandı ve kaşla göz arasında kendimi yerden metrelerce yüksekte buldum. Yerdeki Arissa ve Jasper’ın bedenleri gittikçe küçülürken pegasuslar bulutların arasındaki delikten geldikleri gibi geri girdiler. Biz bulutların üstüne çıktığımız zaman delik kapandı. Başımı kaldırıp etrafa baktığımda cennet gibi bir yerdeydim. Bir bulut denizinin üzerinde uçuyorduk ve güneş burada her yeri aydınlatıyordu. Bulutların üzerinde olmak muhteşem bir şeydi!
Tüm Aeldoria halkı aşağıda, karanlıkta yaşayıp neredeyse hiç güneş ışığı görmezken Skyron halkının bulutların üzerinde ilahi yaratıklarla yaşayıp güneş ışığına doymaması onları biraz kıskanmama neden oldu.
Etrafa bakarken hayatımda hiç bu kadar aydınlık bir yer görmediğimi fark ettim. Özellikle kanatlı bir atın sırtında uçarken daha nefes kesici görünüyordu. Neredeyse o lanetin buralara uğramadığını düşünecektim.
O kadar büyük bir hayranlıkla bakıyordum ki Vincent’ın yanıma yaklaştığını fark etmedim. “İyi misin?” diye sorduğunda düşüncelerimden sıyrılarak ona döndüm.
“Evet. Sadece… Burası çok güzel. Gerçekten büyüleyici,” dedim, hâlâ etrafa hayran hayran bakarken.
Vincent sözlerim üzerine gülümsedi. “Buraya hayran kaldıysan krallığın kendisini gördüğünde kim bilir ne düşünürsün? Herkes Skyron’un cennet gibi bir yer olduğunu söylüyor,” dedi.
Şaşkınlıkla ona baktım. “Sen ciddi misin?” diye sorduğumda sırıtarak başını salladı. Zihnim hemen Skyron’un nasıl bir yer olduğunu hayal etmeye başladı. Aklıma gelen düşüncelerle gülümsemem genişledi.
“Bak! İşte geldik.” Vincent’ın sesiyle heyecanla başımı kaldırdım. Dikkatimi ilk çeken, bulutların arasından beliren birkaç tane yüksek kule oldu. Biraz daha yaklaşınca o kulelerin Skyron Sarayı’nın kuleleri olduğunu anladım. Önce kuleler, sonra tüm saray, sonra da tüm krallık göründü. Manzara tek kelimeyle muhteşemdi. Her köşesiyle çok görkemli görünüyordu. Skyron Sarayı ise şimdiye kadar gördüğüm en görkemli yapıttı.
Şimdiye kadar hayatında kaç tane görkemli yapıt gördün ki, Vanessa? diyen iç sesime göz devirdim.
Krallığın etrafında pegasuslar uçuyordu ve hepsinin zarif bir şekilde hareket etmesi tam anlamıyla büyüleyiciydi. Pegasusların dışında birkaç tane Skyronlu da gördüm. Geniş kanatlarıyla havada süzülüyorlardı. O an belki de onların yerinde olmayı istediğim ilk andı. Çocukken kanatlarım olmasını ve bu lanetli yerden sonsuza dek gitmeyi çok isterdim ama şimdi kaçmak yerine savaşıyordum ve bu savaşı kazanmaya çok kararlıydım.
Yana dönüp Vincent’a baktığımda onun gördüklerine benim kadar şok olmadığını ama hayranlıkla izlediğini fark ettim. Tekrar önüme döndüğümde krallığa çok yaklaşmıştık. Pegasuslar bizi krallığın girişindeki dev altın kapının önüne götürdüler. Kendi pegasusumdan indikten sonra ilahi yaratığın önüne geçip başını okşayarak, “Teşekkür ederiz,” dedim. Pegasus memnuniyetle kişnedi. Sonra arkamı dönüp gözlerimi dev altın kapıya diktim. Krallığın kendisi kadar görkemli görünüyordu.
Kapıyı çok ilginç bir şeymiş gibi incelerken, “Saf altın mı bu?” diye soruverdim bir anda.
Vincent beni onaylayan bir mırıltı çıkardı. “Çok güzel, değil mi?”
Genişçe gülümseyerek, “Evet,” dedim. Kapı, yakından çok daha büyüktü ve ben bu kapıdan geçmek için can atıyordum. Tam o sırada arkamızdan bir ses duyduğumuzda ikimiz de geriye döndük. Arissa ve Jasper gelmişti.
“Çok beklettik mi?” dedi Arissa, Jasper ile bize doğru yaklaşırken.
“Hayır. Biz de şimdi geldik,” dedim. Sonra, “Siz nasıl geldiniz?” diye sordum. Arissa gülümsedi.
“O da bizim sırrımız, hayatım,” dedi. Ruh eşimin benden sır saklamasına hayretle kaşlarımı kaldırdım. Arissa bile benden bazı şeyleri saklıyorsa bu diyarda bilmediğim daha kaç sır olduğu aklımı kurcaladı. Ama keyfimin kaçmasına izin vermedim ve gözlerimi Vincent’a geri çevirdim.
“Kapıyı nasıl açacağız?” diye sordum. Sorum üzerine birkaç saniye kapıya baktı.
“Bu kapıyı biz açamayız. Girmemiz için kapının içerden açılması lazım,” dedi. Bu kötü olmuştu işte. Kim bize kapıyı açacaktı ki?
“Tıklasak duyarlar mı? Biraz basit bir yöntem ama?” dedim, omuz silkerek. Vincent kıkırdadı.
“Denemeye değer,” dedi. Altın kapıya doğru ilerledim ve Bayan Carney’nin yetimhanede benim kapıma yaptığı gibi yumruğumla dört kez vurdum.
Artık kapının ardında kim varsa umarım beni duymuştur çünkü bunu duymayanın iyi duyup duymadığından şüphe ederdim.
Bir süre kapının açılmasını bekledim ama hiç hareket olmayınca omuzlarım çöktü ve sıkkın bir nefes verdim. Tam Vincent’a dönüp başka bir yöntem denememiz gerektiğini söyleyecektim ki kapı gürültüye aralanmaya başladı. İrkilerek geri çekilip geniş gözlerle açılan kapıyı izledim. Vincent o sırada yanıma gelmişti ve tam yanımda duruyordu. İkimiz de nefesimizi tutmuş bekliyorduk.
Kapı tamamen açıldığında üzerlerinde asker üniformaları, ellerinde mızrakları ve tabi ki sırtlarında büyük beyaz kanatları olan iki erkek Skyronlu muhafız çıktı. İkisi de uzun sarı saçlara ve küçük mavi gözlere sahipti. Mızraklarını bize doğrulttular. Vincent ile omuz omuza vermiş, şimdi ne yapacağımızı düşünüyorduk. Arissa ve Jasper ise iki yanımızda her ihtimale karşı hazır bekliyorlardı.
“Kimsiniz siz?” diye sertçe sordu içlerinden biri.
“Neden buradasınız?” diye soru diğeri. Sesleri beklediğimden sert çıkmıştı. Ama Skyron halkının nazik ve kibar olduğunu sanıyordum ben(!) Ve bu muhafızlar bizimle kesinlikle kibarca konuşmuyordu. Görünüşe göre cadının laneti, Skyronluların da kibarlığını alıp götürmüştü.
“Sadece iki ziyaretçi,” dedi Vincent, soğukkanlı bir tavırla. Dediğini onaylamak için başımı salladım. Muhafızlardan biri gözlerini kıstı.
“Kusura bakmayın ama yabancıları içeri almıyoruz,” dedi. Bu iyi olmamıştı işte. Skyron’un taşını almak için krallığa girmemiz şarttı. Başımı diğer yana çevirince bizi buraya getiren pegasusların hâlâ gitmediklerini gördüm. Skyron halkı pegasuslara çok değer veren ve saygı duyan bir halktı. Bizi buraya onların getirdiğini söylersem belki bize ısınırlardı.
Anlık bir cesaretle, “Bizi buraya pegasuslar getirdi. Eğer niyetimiz kötü olsaydı bunu yapmazlardı, değil mi?” dedim. İşin içine pegasusları karıştırmak ne kadar doğruydu bilmiyorum ama başka çaremiz de yok gibiydi. Sonuçta pegasuslar bu krallıkta çok saygı gören yaratıklardı.
Benim sözlerimden sonra muhafızların çatık kaşları kalktı. Bir an, önce pegasuslara sonra birbirlerine baktılar.
“Generale haber ver,” dedi muhafızlardan biri diğerine. Diğer muhafız söyleneni yaptı ve geniş kanatlarını açarak havalandı. Kalan muhafız ise hiç konuşmadan mızrağını bize doğrultmuş halde durmaya devam etti. Biz kaskatı bir şekilde yerimizde dururken Arissa ve Jasper ise hâlâ tetikte bekliyorlardı.
“Güzel fikirdi,” diye fısıldadı Vincent kulağıma doğru.
Ona sırıttım. “Güzel ve akıllıca,” dedim, aynı sırıtmayla. Vincent’ın gülümsemesi genişledi. “Sence bizi içeri alacaklar mı?” diye sordum.
“Umarım alırlar. Şu bahsettikleri generali niyetimizin iyi olduğuna inandıramazsak işimiz zor,” dedi. Söylediklerini onaylar gibi başımı salladım ve söz ettikleri şu generalin çok sert biri olmamasını umdum.
“Kendi aranızda konuşmayın!” dedi muhafız, sertçe. Sıkkınlıkla derin bir iç çektim. Muhafıza sinir olmak istemiyordum, sonuçta görevini yapıyordu. Yetimhanede biz yemek yaparken sürekli sessiz olmamızı söyleyen, daha doğrusu bağıran Bayan Carney geldi aklıma. Onun o sinir bozucu bağrışlarını özleyeceğim değil kırk yıl, yüz kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
O sırada biraz önce giden muhafız yanında başka biriyle geri döndü. Bahsettikleri general bu olmalıydı. Diğer muhafızlar gibi üstünde deriden yapılmış gibi görünen bir üniforma, yüzünde ise yüzünün büyük bir kısmını kapatan altın işlemeli süslü bir miğfer vardı. Bu da yüzünü görmeme engel oluyordu. Ayrıca her Skyronlu gibi büyük beyaz kanatlara sahipti. Ciddi anlamda tam bir savaşçı gibi görünüyordu.
“İşte bunlar generalim. Onları buraya pegasusların getirdiğini söylüyorlar,” dedi muhafız. General olduğunu öğrendiğim kişi bize yaklaştı. Boyunun epey uzun olduğunu o an fark ettim. Aramızda en az on santim olmalıydı. Yaklaştığında miğferinin kapatmadığı tek şey olan büyük mavi gözlerini görebilmiştim.
General ikimizi de süzerken ben gözlerimi ona dikmiş bize inanması için dua ediyordum. “Eh, madem pegasuslar tarafından getirilmişler, o zaman onları bir dinleyelim, değil mi?” dedi general. Yüzündeki miğferinin ağzını kapatması nedeniyle ses tonunu pek iyi çıkaramadım ama sonra başındaki miğferi çıkardı.
Şimdi karşımızda büyük mavi gözlü, uzun açık sarı saçları iki yanından örülmüş, genç ve güzel bir kadın duruyordu. Görüntüsüne bakılırsa yirmi yaşından büyük görünmüyordu. Vincent gibi köşeli bir yüze sahipti. Çıkık elmacık kemikleri ve dolgun dudakları onu çok çekici gösteriyordu. Başka bir yerde görsem asker olabileceğini asla düşenmezdim.
Generalin kadın çıkması şokunu atlattıktan sonra içime bir rahatlık çöktü. Belki bize karşı daha anlayışlı olurdu. Hem Skyron halkında hâlâ biraz kibarlık kaldığını umut ediyordum.
General kız, elindeki miğferi yanındaki muhafıza verip tekrar bize döndü. “Gerçekten buraya pegasuslarla mı geldiniz?”
Başımı salladım. “Evet. Çağrımıza kulak verip bizi buraya getirdiler. Bildiğim kadarıyla pegasuslar niyetleri kötü olanlara yardım etmez, değil mi?” dedim.
Kız gülümsedi. “Doğru biliyorsun, hayatım.” Sonra ciddileşti. “Ama biz yine de işimizi sağlama alalım,” dedi. Yanımızdan geçip bizi buraya getiren pegasuslara yaklaştı. Önce ikisine de başıyla selam verdi, sonra bir tanesine yaklaştı. Kendi alnını pegasusunkine değdirip gözlerini kapattı. Elleri uçan atın başının iki yanını kavradı ve okşamaya başladı. Bir süre sonra geri çekildi ve pegasusun gözlerinin içine baktı. Ne yaptığını tam olarak kestiremiyordum. Ben dikkatle onu izlerken kız genişçe gülümsedi ve bize dönüp yanımıza yaklaştı.
“Söyledikleri doğru. Onları buraya pegasuslar getirmiş,” dedi muhafızlara. Sonra Vincent ve bana baktı. “Biz Skyronlular pegasuslara çok güveniriz. Eğer sizi onlar getirdiyse tamamen güvenlisiniz anlamına gelir bu,” dedi gülümseyerek.
“Karşılama için kusura bakmayın lütfen. Son yıllarda krallığın güvenliğini iki kat arttırdık ve yabancılara karşı daha dikkatli olmamız gerek,” dedi muhafızlardan biri. Birden kibar davranmaya başlamaları beni şaşırttı ama bir yandan da memnun etti. Skyronlular kibar yanlarını bize göstermeye başlamışlardı ve ben bundan son derece memnundum.
Sonrasında aklıma bambaşka bir şey takıldı. General kıza döndüm. “Pegasuslarla konuşabiliyor musun?” diye sordum, şaşkınlıkla. Kız gülümseyerek başını salladı. “Tüm Skyronlular konuşabiliyor mu peki?” Bu sefer de başını iki yana salladı.
“Hayır, sadece birkaç kişi. İlahi yaratıklarla konuşabilenler tanrılar tarafından kutsanmış olanlardır. Ben de onlardan biriyim,” dedi. Bu çok etkileyiciydi. Skyron halkı birçok açıdan gerçekten çok şanslı bir halktı.
“Vay canına, bu harika. Çok şanslısın,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. General kız bir şey demedi, sadece daha çok gülümseyerek teşekkür etti.
Pegasuslar sayesinde tehlikeli olmadığımızı anlayan muhafızlar bizi başlarıyla selamladıktan sonra, “Her neyse. Skyron’a hoş geldiniz,” dedi general kız.
“Teşekkür ederiz,” dedi Vincent. Kız yaklaştı ve elini bize uzattı.
“Ben Astrid. Skyron muhafızlarının generaliyim. Burada işler benden sorulur. Siz kimsiniz peki?” dedi.
Uzanıp elini sıktım. “Benim adım Vanessa,” dedim. Onunki gibi bir gülümsemeyle karşılık vermeye çalışarak.
Sonra Astrid elini Vincent’a uzattı. “Ben de Vincent,” diye kendini tanıttı, benim gibi Astrid’in elini sıkarak.
Astrid memnuniyetle gülümsedi. “Memnun oldum, Vanessa ve Vincent. Tekrar hoş geldiniz.” Başımla ona teşekkür ettim. Ardından, “Hadi. Benimle gelin,” dedi Astrid, eliyle onu takip etmemizi işaret ederken. Vincent ve ben de Astrid’in peşinden dev altın kapıdan içeri girdik. Arissa ve Jasper da bizi takip etti.
Kapıdan girdiğimde krallığı daha yakından görebildim. Çok güzel bir yerdi ve neredeyse lanetlenmemiş gibi duruyordu. Etrafta küçük evler şirin bir kasaba görüntüsü verse de burası koca bir krallıktı. Bir sürü uçan adadan oluşuyordu ve adaları birbirine bağlayan köprüler vardı. Etrafta pegasuslar, Skyronlular ve hava gemileri uçuyordu. İlerde, krallığın tam ortasındaki büyük adada Skyron Sarayı görünüyordu. Krallıktaki en görkemli ve yüksek yapıtın o olduğundan şüphe yoktu. Upuzun kulelerinin tepesinde, üstünde pegasus resmi olan büyük bayrakların dalgalandığını buradan bile görebiliyordum.
Bulutların üstünde olması nedeniyle burası hiç karanlık değildi, tam tersine güneş ışığına doymuyordu. Pegasuslarla birlikte havada uçan Skyronlular melek gibi görünüyorlardı. Sanki ölüp cennete gelmişim gibi hissettiriyordu.
Evlerinin önünde oynayan birkaç çocuk gördüm. Yetişkinlerin aksine onların kanatları henüz küçüktü ve hatta ileride, okul olduğunu tahmin ettiğim bir binanın bahçesinde bir yetişkinin yanındaki bir grup çocuğa uçmayı öğrettiğini bile gördüm. Cornelia’nın laneti gerçekten buraya uğramamış mıydı acaba? Ama bu imkânsızdı. Bütün kıtayı ele geçiren lanet burayı mı ele geçiremeyecekti?
“Güzel yer, ha? Aşağısının aksine,” dedi, yanımda yürüyen Arissa.
Gözlerim hâlâ çevremde gezinirken onu onayladım. “Evet. Lanetli bir diyara göre fazla güzel bir krallık,” dedim etkilenerek. “Belki lanet bozulunca daha güzel olur.”
Arissa, beni rahatlatmak istercesine, “Merak etme, her şey düzelecek. Düzelteceğiz,” dedi. Bir şey söylemeden sadece gülümsedim ve haklı olmasını umdum.
“Çok güzel bir krallığınız var,” dedim önümüzde yürüyen Astrid’e doğru.
“Teşekkürler,” dedi. Arkası bize dönük olsa da ses tonundan gülümsediğini anlamıştım.
Astrid bizi kasabanın içine doğru götürdü. Skyron halkı bizi görünce biraz şaşırsalar da generallerine güveniyor olmalılar ki hiç kimse tek kelime etmeden şehirden geçişimizi izledi. Ama kendi aralarında fısıldaşanlar da olmadı değil tabi. Fakat sanki tuhaf olan sadece benmişim gibi birçoğu bana çok ilginç bir şeymişim gibi bakıyordu. Biraz rahatsız ediciydi.
Bunca zaman sessiz kalan Vincent, “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.
“Sizi kraliçeye götüreceğim,” dedi Astrid. Vincent ile ben şaşkınlıkla birbirimize baktık.
“Kraliçeye mi?” diye sordum, fal taşı gibi açılmış gözlerle.
Astrid nihayet durup arkasını döndü. “Evet. Ziyaretçilerin önce kraliçeyi görmesi gerekir. Çünkü krallıkta kalıp kalamayacaklarına o karar verir. Bu krallıkta ondan habersiz kuş uçmaz,” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim doğrusu. Kraliçeyle görüşmek istemediğimizi söylersek Astrid bizden şüphelenirdi. Buraya gelme amacımız gerçekten iyiyse kraliçeyle görüşmekten de korkmamamız gerekirdi. “Ayrıca bu benim görevim. Ziyaretçileri kraliçeye götürmek zorundayım. Bilmiyorsanız söyleyeyim, biz Skyronlular çok sorumluluk sahibi ve sadığızdır,” diye lafını tamamladı sonra.
Yanımdaki Arissa, “Bence gidin, aksi halde dikkat çekersiniz. Taşı almak istiyorsanız Skyron halkının güvenini kazanmanız gerek,” dedi. Evet, aynı benim gibi düşünüyordu. Tereddütle Vincent’a baktım. O da bana baktı ve onaylar gibi başını salladı. Arissa ve benim gibi düşünüyordu sanırım. Sonra gözlerini benden kaçırarak Astrid’e döndü.
“Tamam. Bizi kraliçenize götür o halde,” dedi.
Astrid memnuniyetle sırıttı. “Güzel. Ama önce size krallığın ahırından pegasuslar bulmamız lazım,” dedi.
“Neden?” diye sordum.
“Benim için hava hoş, kanatlarım var sonuçta. Ama siz saraya kadar yürümek, üstüne bir de binden fazla merdiven basamağı çıkmak istiyorsanız siz bilirsiniz?” dedi Astrid alaycı bir şekilde.
“Pegasus kulağa daha iyi geliyor,” dedim. Hem Astrid hem de Vincent güldüler.
“Güzel, o zaman beni takip edin,” dedi Astrid gülmesi bittikten sonra. Bizi peşine takarak bahsettiği o özel ahıra götürmeye başladı.
***
Instagram: kayiphanedanofficial
