1. bölüm / 8
KAYIP HANEDANLANETLİ BİR DİYAR
Bölümler 8Şu an: LANETLİ BİR DİYAR
- 1 LANETLİ BİR DİYAR3.582 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 SEÇİLMİŞ KİŞİ2.905 kelime
- 3 YOLCULUK BAŞLIYOR3.435 kelime
- 4 AYNI KADERİN İKİ MAHKÛMU6.683 kelime
- 5 GÖKYÜZÜ KRALLIĞI SKYRON4.308 kelime
- 6 KRALİÇE CELINE4.283 kelime
- 7 LANETİN MAĞDURLARI1.417 kelime
- 8 SAFİR TAŞININ SIRLARI1.560 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Bölüm şarkısı: Hometown - Twenty One Pilots
Kapımın güçlü bir şekilde vurulması sonucu uykumdan zorla uyandım. Dün gece hiç uyuyamayıp sabahı zor etmiştim ve şimdi yine erkenden uyanmak zorundaydım. Hayatta en nefret ettiğim şeylerden biri erken kalkmaktı.
“Vanessa! Uyan artık! Saat kaç oldu?” diye bağırdı Bayan Carney, kapımın arkasından. Bu kadının geç saat anlayışı nasıl bir şeydi böyle? Üstelik her sabah aynı şeyi yapıyordu ve bu da beni çıldırtıyordu. Bu diyarda artık bölünmeden rahat bir uyku bile çekemiyordum.
Birkaç kez daha vurunca dayanamayıp oflayarak yataktan doğruldum. Uykulu gözlerle hiç acele etmeyerek, yavaş yavaş kapıya doğru gittim ve açtım. Yetimhane müdiresi Bayan Carney, sivri uçlu çerçeveli ipli gözlüklerinin arkasından öfkeli gözlerle bana bakıyordu. Bense çok uykuluydum ve gözlerimi açık tutmakta bile zorlanıyordum.
“Size de günaydın, Bayan Carney. Karabasan gibi tepeme çöktüğünüz bir gün daha…” dedim aheste aheste.
“Pişkinliğe bak, bir de laf yetiştiriyor! On sekiz yaşına geldin hâlâ kapına ben geliyorum! Çabuk hazırlan ve aşağı in!” diye parladı. Sırf görsün diye ağır ve abartılı bir şekilde gözlerimi devirdim ve hiçbir şey söylemeden kapıyı yüzüne çarptım. Dolabıma doğru giderken Bayan Carney’nin koridorda ilerlerken söylenmelerini duyabiliyordum. Bu kadın gerçekten çekilmezdi. On üç yıldır ona nasıl katlanıyordum, bilmiyordum. Sanırım ya adaptasyon geçirmiştim ya da bağışıklık geliştirmiştim.
Dolabımdaki üç elbiseden birini alıp üstüme geçirdim. Buna elbise demeye bin şahit isterdi gerçi çünkü bayağı yamalıydı. Yetimhanedeki çoğu kişinin iyi kumaşlara verecek parası olmadığı için oradan buradan elimize geçen kumaşları dikip kendimize giysi yaptığımız doğruydu.
On dokuz yıl önce kahrolası cadı Cornelia, yaptığı lanetle diyardaki herkesin güçlerini kilitlemişti ve diyarın büyü gücü azalmıştı. Lanet yüzünden son on dokuz yıl içinde yeni doğan bebekler bile güçleri olmadan doğuyorlardı. Ben de o bebeklerden biriydim. Anlayacağınız bu topraklarda artık kimse büyü yapamıyordu. Kullanabilenlerin sayısı da yok denecek kadar azdı ama onların güçleri de sınırlı ve beceriksizceydi. Güçlerimiz olmadan normal insanlardan farkımız yoktu.
Bu diyarda hâlâ güçlerini kullanabilen biri varsa lütfen beni bulsun!
Elbisemi giydikten sonra aynanın önüne geçip gece karası saçlarımı sağ yanımdan ördüm. Ne kadar toplu o kadar iyi diyordu Bayan Carney ama kendisi saçlarına hep aynı sıkıcı topuzu yapıyordu. Kırklı yaşlarda falandı ama tam anlamıyla zevksizin tekiydi ve bir de bize saçımızı nasıl yapacağımızı söylemek gibi bir huyu vardı.
Çıkmak üzereyken aynada kendime bakarken annemden aldığımı bildiğim zümrüt yeşili gözlerime baktım. Annem… Beş yaşındayken onu ve babamı kaybetmiştim. Lanet yüzünden bu sefalete daha fazla dayanamamış ve hastalanıp ölmüşlerdi. O zamandan beri de bu yetimhanede yaşıyordum. Buna yaşamak denirse tabi.
Hazırlanmam bitince küçük odamdan çıktım. Şu an etraf çok sessizdi, çocukların hepsi uyuyordu. Fakat benim gibi büyükseniz uyumak ancak bir hayal oluyordu. Bayan Carney, on üç yaşını geçmiş çocukları yetimhanede çalıştırıyordu. Eski çalışanlar zaten yaşlıydı ve kahrolası cadının laneti yüzünden sağlıkları daha kötüye gitmişti, çoğu annem ve babam gibi hastalanıp ölmüştü. Geri kalanlar ise bize işleri öğretmişti ve o zamandan beri yetimhanenin işlerini biz büyük çocuklar yapıyorduk.
Koridorda ilerlerken çok sessiz olmaya çalışıyordum ama yetimhane binası eskiydi ve gıcırdayan tahtaları da bana hiç yardımcı olmuyordu. Çocuklar şimdi uyuyordu ama birkaç saat sonra bu koridorlarda kendimi dışarı atmak isteyeceğim bir kargaşa olacaktı.
Yetimhanedeki çocukların çoğu ailelerini benimkine benzer nedenlerden dolayı kaybetmişti. Lanet yüzünden her şey zehir etkisinde olduğu için en büyük sorunlardan biri çıkan hastalıklar olmuştu. Hayatımız gerçekten çok zordu. Lanet bozulmadığı sürece de bu işkence bitmeyecekti.
Mutfağa indiğimde arkadaşlarım zaten oradaydı ve herkes bir işin ucundan tutmuştu. Başlarında da gardiyan gibi dikilmiş Bayan Carney vardı. Beni görünce gözlerini kısarak baktı. “Nihayet gelebildin genç hanım! Çabuk ol ve işinin başına geç, kahvaltı saati yaklaşıyor!” dedi. Sabır dilenerek koca mutfağın etrafında dolaştım ve en iyi arkadaşım Delaney’nin yanına geçtim. Elindeki bıçakla sebze doğramakla meşguldü. Ben de başka bir tane alıp ona katıldım. Güçlerimiz olmadan yaşamak zordu, üstüne bir de yiyeceklerimiz azdı. Lanet, diyarın topraklarını kurutmuş ve verimsizleştirmişti. Nereden tutsanız elinizde kalıyordu yani.
Delaney, altın sarısı saçlarını arkasından sıkıca bağlamıştı. Bunun hoşuna gitmediğini biliyordum çünkü Delaney, saçlarını salık severdi. Lakin Bayan Carney saçımıza bile karışıyorken özgür olduğumuzu düşünmek aptallık olurdu.
Benim yetimhaneye gelişimden iki yıl sonra da Delaney gelmişti. Ailesinin ölüm nedeni benimkiyle aynıydı. İlk geldiği zamanlar çok içine kapanıktı ve nerdeyse kimseyle konuşmuyordu. Ben de öyleydim. Sonra onunla vakit geçirmeye başlamıştım ve kısa sürede en iyi arkadaş olmuştuk. Hatta Bayan Carney’yi sinir etmek en sevdiğimiz şeylerden biriydi. O kadın, sırf bunun için Delaney ile bana daha katıydı. Çocuk aklıydı falan demeden tüm nefretini bize kusuyordu. Bu kadını kim yetimhane müdürü yapmıştı, bilmiyordum ama hayatında yaptığı en büyük hata bu olabilirdi? Bizden nefret ettiği aşikârdı, bunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Neyse ki Delaney ve ben yıllar içinde öfkesine alışmıştık.
Delaney ile birbirimize sahip çıkmış ve acılarımızı dindirmeye çalışmıştık. O benim sadece en iyi arkadaşım değil, kız kardeşim olmuştu. Dostluk önemliydi, özellikle de son zamanlarda. Kim her zaman kendisine destek olup yardım edecek bir dost istemezdi ki? Delaney sayesinde hayatta hiç kimsem yokmuş gibi hissetmiyordum. Ona arkadaşım değil, kardeşim demek istiyordum çünkü benim için o hep öyleydi.
Delaney, kısa bir an gözünün ucuyla bana bir bakış atıp, “Dün gece uyumadın mı yine?” diye sordu. Başımı kaldırıp ona baktım. Açık kahve gözlerini bana dikmişti. Derin bir iç çektim.
“Hayır. Artık rahat bir uyku da çekemiyorum! Bu da yetmezmiş gibi Bayan Carney sabah sabah odamın kapısını kırasıya yumrukluyor!” dedim sinirle göz devirerek. Delaney kıkırdadı. Bayan Carney bizi duymasın diye sessiz konuşuyorduk.
“Tam bir cadı, değil mi?” dedi sırıtarak. Bıkkınca başımı salladım.
“Kesinlikle! Bu dünyada tanıdığım iki cadı var! Biri Cornelia, diğeri de o!” diye söylendim dişlerimin arasından. Delaney, Cornelia’nın adını duyunca yüzünü buruşturdu.
“Anma o cadının adını. Uğursuzluk getiriyor,” dedi endişeyle. Neden böyle düşündüğünü biliyordum. Aeldoria halkının yarısından çoğu Cornelia’nın adından bile korkuyordu. Bize öyle büyük bir kötülük yapmıştı ki adını bile anmaz olmuşlardı. Fakat ben onlardan biri değildim. O cadının kahrolası adından korkmuyordum. Benim gibi buna cesaret edenler var mıydı bilmiyorum ama varsa da sayılarının az olduğuna emindim.
“Bu diyara daha ne kadar uğursuzluk getirebilir ki? Ayrıca ben onun adından korkmuyorum. Lanet olası cadının teki işte!” dedim dişlerimin arasından sinirle. Onun adından bile korkarsak kim bilir kendisinden ne kadar korkardık?
“Vanessa! Delaney! Kesin sesinizi de işinize bakın!” diye bağırdı Bayan Carney mutfağın öbür ucundan. Bu kadın kesinlikle sakin olmak fiilinin anlamını bilmiyordu. Cadı madı falandı ama bir yarasa kadar iyi duyuyordu. Çocukluğumdan beri onu hep yaşlı bir yarasaya benzettiğim doğruydu, evet. Bize korkutucu bir şekilde bakınca Delaney ve ben mecburen, huysuzca işimize geri döndük.
***
Mutfakta işimiz bitince masaları hazırlamak için yemek salonuna geçtik. Yetimhanede fazlasıyla çocuk vardı ama hepsi birbirinden tatlıydı. Ben, Bayan Carney’nin aksine çocukları severdim. Onlar masumdu ve savunmasızdı. Ancak adı batasıca Cornelia, çoluk çocuk demeden kimsenin gözünün yaşına bakmamıştı. On dokuz yıl önce o zamanlar daha doğmamış çocukları bile lanetlemişti. O çocuklardan biri olmak da canımı daha çok sıkıyordu.
Biz yemek salonunu hazırlarken çocuklar uyanıp yavaş yavaş gelmeye başladılar. Acıkmış olmalılardı çünkü kahvaltı masasına büyük bir hevesle oturuyorlardı. Keşke eski günlerdeki gibi yiyebilecekleri daha çok şey olsaydı. En azından her sabah ve her akşam aynı gıdaları tüketmek zorunda kalmasalardı belki daha iyi olurdu. Sırayla çocukların yemeklerini koyduğumuzda hepsi iştahla yemeye koyuldu. Burada işimiz bitince mutfağa geri döndük. Delaney ile kalan kahvaltılıkları birleştirip yemeye başladık.
Karnımızı doyururken bir yandan da Delaney ile sohbet ediyorduk. Sohbet edecek pek bir şeyimiz yoktu aslında ama bir şekilde konuşacak bir şeyler bulunuyordu. Genelde sohbetimizde yetimhanenin dedikodularını yapardık. O gün ya da dün neler yaşandı, neler bitti birbirimize anlatırdık ve gerçekten zevkliydi. Zorunda olmadıkça dışarı çıkmamıza izin verilmediği için yıllardır dünyamız yetimhanenin dört duvarı arasından ibaretti ama sohbete içinde olduğumuz durumu karıştırmamak da bayağı zordu. Elimdeki tatsız ekmekten aldığım her ısırıkta bu diyarın korkunç durumu aklıma geliyordu.
“Bu durumdan kurtulmanın bir yolu yok mu, Delaney?” diye soruverdim bir anda. Delaney bir an duraksayıp bana baktı, neden bahsettiğimi anlamıştı. Gözlerini kaçırdı.
Sıkkınlıkla, “Efsaneyi biliyorsun. Cornelia’yı yenmenin tek yolu Kayıp Prens’i bulmak,” dedi.
Gözlerimi kıstım. “Tanrılar bilir nerede? Diyarı, halkı ve krallığı yıllardır kan kusuyorken o ne yapıyor acaba?” diye sinirle söylendim. Delaney bilmiyorum dercesine omuz silkti.
“Onun da ne halde olduğunu bilmiyoruz, Nessa. Belki kim olduğunu bile bilmiyordur. Yıllar önce Cornelia’nın saldırısından kaçırıldığında daha bir bebekti nasıl olsa. Güvenliği için ona kim olduğunu söylememiş olabilirler,” dedi. Bir süre sessiz kalıp düşündüm. Eğer bu doğruysa durum daha kötü demektir.
“Ama bu daha kötü. Aeldoria’yı tekrar eski günlere döndürmek için ona ihtiyacımız var. Şimdiye kadar kim olduğunu öğrenememişse tamamen ümitsiz vaka!” dedim. Ve düşündüğüm gibi olmaması için içten içte dua ettim.
Delaney bir an düşündükten sonra, “Kütüphaneye gidip araştırabilirsin. On dokuz yıl önce olanları ayrıntılarıyla bilmiyoruz. Belki kütüphanede bu konuyu anlatan bir kitap vardır,” dedi. Aslında haklıydı. Kütüphane işime yarayabilirdi. Cornelia’nın yenilip, Aeldoria tekrar cennet gibi bir yer olsun diye her şeyi yapardım.
Delaney’ye dönüp, “Tamam o zaman. Hadi gidip şu işin aslını öğrenelim,” dedim ve elimdeki ekmeğin son parçasını da ağzıma soktum. Kütüphaneye gitmek için ayaklandık ama biz daha mutfaktan çıkamadan yaşlı yarasa Bayan Carney içeri girdi. Yüzünde yine o her zamanki sinirli ifade vardı. Şimdiye kadar güldüğünü hiç görmemiştim ve surat ifadesi de yüzündeki kırışıklıkların en temel nedeniydi. Kara gözlerini kısıp bize baktı ve Delaney’ye döndü.
“Demek buradasın Delaney! Her yerde seni arıyorum! Çabuk yemek salonuna git ve diğerlerine ortalığı toplamalarında yardım et!” diye bağırdı. Delaney sıkkın bir nefes verdi ve bana dönüp üzgünüm dercesine baktı. Sonra yemek salonuna gitmek üzere mutfaktan çıktı. O gider gitmez Bayan Yarasa bana döndü. “Sana gelince Vanessa! Sen de boş boş durma ve şu mutfağı topla! Her şeyi de ben mi söyleyeceğim?!” diye söylene söylene gitti. Derin bir off çekerek mutfağı toplamaya koyuldum. Cornelia’dan sonra en nefret ettiğim kişi kesinlikle bu kadındı. Öfke problemleri olduğunu düşünüyordum; hatta düşünmüyordum, bundan emindim. Homurdana homurdana mutfağı toplamaya başladım. Hızlı hızlı hareket ediyordum çünkü işimi hemen bitirip kütüphaneye gitmek istiyordum.
Bir saat kadar sonra mutfağı toparlamayı bitirdim. Hiç vakit kaybetmeden mutfaktan çıkıp yetimhanenin dış kapısına yöneldim. Özellikle sevgili müdiremize görünmemeye çalışıyordum çünkü bu hayatımın geri kalanına mâl olabilirdi ama sonunda dışarı çıkmayı başardım. Bu bile büyük başarıydı bence!
Kasabanın sokağına çıktığımda eski püskü evler hemen göze çarpıyordu. Hava bayağı bulutluydu. Lanet, tüm diyarda resmen deprem etkisi yapmıştı ama deprem sadece bir bölgeyi etkilerken, bu lanet tüm Aeldoria Kıtası’nı etkilemişti. Sadece deprem etkisi yaratsa neyse, hava durumunu da büyük çoğunlukla değiştirmişti. Şahsen benim yaşadığım kasabanın gördüğü güneşli gün sayısı epey azdı.
Gele gele cadıların en güçlüsü denk gelmişti bize!
Kütüphaneye giderken sokakta becerebildikleri kadar mutlu bir şekilde oyun oynayan çocukları gördüm. Yakalamaca oynuyorlardı. Ben yetimhanede hiç yakalamaca ya da herhangi bir oyun oynayamamıştım çünkü Bayan Carney gürültüden aşırı sesten nefret ederdi. Onun güzel ve eğlenceli olan hiçbir şeyden hoşlanmadığını düşünüyordum. Çocukları sevmiyordu, eğlenceyi sevmiyordu, gülmeyi sevmiyordu, renkleri sevmiyordu… Bu kadın hep böyle miydi acaba? On dokuz yıl öncesine kadar herkesin burada cennet hayatı sürdüğüne emindim.
Kütüphaneye ulaştığımda uzun süredir gelmediğim binaya baktım. Kütüphane binasının da yetimhaneden ve kasaba evlerinden pek bir farkı yoktu. Fazlasıyla eski görünüyordu. Son yıllarda herkes hayatta kalmakla uğraştığından kimse eskisi gibi çok kitap okumuyordu, bu yüzden zamanla ıssızlaşan bina sandığımdan daha hızlı eskimişti. Oysa çocukken dinlediğim hikâyelere göre sadece bizim kasabamızdaki insanlar değil, tüm Aeldoria halkı kitap okumaya ve bilgi edinmeye bayılırdı. Ve son yıllarda fazlasıyla bilgiye ihtiyacımız vardı.
Kütüphane kapısından girdiğimde, ilerde rafları düzenleyen arkadaşım Michael’ı gördüm. Michael, benim yetimhanede birlikte büyüdüğüm çocuklardan biriydi. Benden üç yaş büyüktü. On üç yaşını geçen her çocuk gibi bir süre yetimhanede çalışmış, beş yıl sonra da Bayan Carney’yi zar zor ikna ederek kütüphanede çalışmaya başlamış ve kasabada kendi evine taşınmıştı. Kitapları severdi ve kütüphanede vakit geçirmek en sevdiği şeydi. Bu açıdan bana çok benziyordu. Benim için tam bir ağabey gibiydi, o da beni öz kardeşi gibi severdi. Üstelik fiziksel olarak benzememiz sayesinde insanların hakkımızda düşündükleri ilk şey bu oluyordu. O da benim gibi zümrüt yeşil gözlere ve gece karası saçlara sahipti. Ailesinin kim olduğu bilinmiyordu; Bayan Carney, yirmi bir yıl önce onu yetimhanenin kapısında bulmuştu. Henüz birkaç aylık bir bebekti ve yıllar geçmesine rağmen ailesi bir kez olsun ortaya çıkmamıştı.
Boğazımı temizleyerek, “Günaydın, Michael. Kolay gelsin,” diye geldiğimi haber verdim. Michael, dönüp bana baktı, beni görünce gülümsedi ve tekrar önündeki işine döndü.
“Sağ ol, küçük kardeşim,” dedi. Güldüm. Bana kardeşim demesi çok hoşuma gidiyordu. Onun ve Delaney’nin sayesinde uzun süre hissedemediğim kardeş sevgisini hissetmiştim. “Eee? Bu ziyaretini neye borçluyum?” dedi bana bakıp kolunu kitaplık rafına yaslayarak. Doğru ya, uzun bir süre buraya gelmiyordum, daha doğrusu gelemiyordum.
Ona biraz daha yaklaştım. “Bir konuda kitap bulmam gerek. Yardımın gerekiyor,” dedim. Michael doğruldu.
“Hangi konuda bir kitap lazım?” diye sordu. Cevap vermeden önce bir an duraksadım. Sonra tekrar gözlerinin içine baktım.
“Kayıp Hanedan efsanesiyle ilgili bir kitap.” Michael irkildi. Herkes bu efsaneden korkarak bahsederdi. Hakkında yazılan bir kitap var mı gerçekten bilmiyordum ama varsa çok işime yarayabilirdi.
Michael biraz düşündükten sonra, “Neden o efsaneyi araştırmak istiyorsun ki?” diye sordu yavaşça. Duraksadım. Ne cevap verecektim? Sadece işin aslını öğrenmek istiyordum. Yani şimdilik amacım buydu.
Derin bir nefes alıp, “Sadece on dokuz yıl önce neler olduğunu ayrıntılarıyla öğrenmek istiyorum. Cornelia’yı yenme şansımız az da olsa varsa bunu bilmek istiyorum,” dedim. Ağabeyime güveniyordum. Karşımda başkası olsa bunu söyleyemezdim sanırım. Gerçi ağabeyime söylemek bile zordu ama o kasabada en güvendiğim sayılı kişilerden biriydi. Çocukluğumu onunla geçirmiştim ve huylarımı iyi biliyordu. Ondan bir şey saklasam hemen anlardı. Bu nedenle şimdiki amacımı ondan saklamamın bir mantığı yoktu.
Michael bir süre düşündü. Bana o kitabı verme konusunda tereddüt etmesi tamamen benim başıma dert açacağımdan endişelenmesinden kaynaklanıyordu. Ama beni tanıyordu da. Ben ne yapıp ne eder o kitabı bulur ve amacıma ulaşırdım.
Ben ona yalvaran gözlerle bakarken o da bana baktı ve ciddi bir yüz ifadesiyle, “Tamam. Sana yardım edeceğim ama delice bir şey yapmayacaksın. Tam olarak ne öğrenmek istiyorsun, bilmiyorum ama başına bela almayacaksın, söz mü?” dedi.
Genişçe sırıttım. “Söz! Teşekkür ederim!” dedim heyecanla. Sonra Michael onu takip etmem için işaret yaptı. Peşine takıldım ve kütüphanenin arkalarına doğru ilerledik. Yanından geçtiğimiz raflar bayağı tozluydu. Buraya uzun süre insanların gelmediği belli oluyordu. Arkalara doğru ilerledikçe rafların tozu da artıyordu. Anlaşılan istediğim kitap özel ve tehlikeliydi. Aksi halde Michael onu bu kadar arkalara koymazdı.
Sonunda bir kapının önüne geldik. Micheal kpıyı açıp içeri girdiğinde peşinden ilerledim. Burası kütüphanenin deposuydu. Fazla kullanılmayan ya da oldukça eskimiş kitapları burada bulunduruyorlardı. Küçük ve tozlu depoda yine küçük bir kitaplığın önüne geldik. Kitaplıkta çok az kitap vardı. Bu efsane konusunda çok fazla kitap yazılmadığını biliyordum zaten. Michael’ın bana bir kitap vermesini beklerken kitaplıkta duran bir parşömeni alıp bana uzattı. Şaşkın gözlerle rulo şeklindeki parşömene uzandım ve anlamazlıkla ağabeyime baktım. “Kayıp Hanedan olayı hakkında pek fazla kaynak yok. Elimdeki tek şey bu parşömen,” dedi. Ruloyu açıp kâğıdın üzerindeki tozu üfledim. Tozlar gidince yazılar daha iyi göründü. Başlık olarak KAYIP HANEDAN EFSANESİ yazıyordu. Henüz okumamaya karar verdim, memnuniyetle gülümseyerek parşömeni tekrar rulo yaptım ve ipini bağladım. Elim rulonun üzerinde dolaşırken heyecanımın artmasına engel olamadım.
“Bunu kimseye göstermemeye çalış. Malum, insanların o cadıdan ne kadar korktuklarını anlamamak için aptal olmak gerekir,” dedi Michael. Konuşurken gözlerini elimdeki parşömen rulosundan ayırmamıştı. Başımı salladım. Sonra Michael raftan bir kitap alıp bana uzattı. “Ne yapmak istediğinden pek emin değilim ama birkaç tahminim var. Bu yüzden bunu da al. İhtiyacın olabilir,” dedi. Kitabı alırken şaşkındım. Koyu yeşil bir deri kapağı ve üzerinde altın rengi mürekkeple yazılmış AELDORIA TARİHİ yazısı vardı. Bayağı da kalındı. Bunu neden verdiğini sormak istedim ama sormadım çünkü onu tanıyordum. Bu kitabı bana verdiyse mutlaka bir bildiği olmalıydı. Sonuçta dört yıldır kütüphanede yaşayan oydu, ben değil.
Ağabeyime teşekkür edip kütüphaneden çıktım. Kitabı ve parşömeni kollarımın arasına iyice saklamıştım. Ruloyu Aeldoria Tarihi’nin arkasına yerleştirmiştim, böylece kimse onu görüp şüphelenmezdi. Sonuçta her Aeldoria vatandaşı ülkesinin tarihini merak edebilirdi değil mi?
Yetimhaneye geldiğimde kapısını çok sessiz bir şekilde açtım. Eğer Bayan Carney beni arıyorsa özellikle onunla karşılaşmamam gerekiyordu. Gizlice çıkmıştım ve elimde bu iki materyalle ona yakalanmak şu an isteyeceğim son şeydi. Bunları gündüz okuyamazdım, etrafta bu kadar çocuk ve Bayan Carney varken olmazdı. En iyisi herkes yattıktan sonra gece vakti okumaktı. Evet, aynen böyle yapacaktım. Tam odama gitmek için koridordan dönecektim ki Bayan Carney’nin sesi beni olduğum yere çiviledi.
“Vanessa! Vanessa! Tanrılar aşkına, hangi cehennemde bu kız? Bu kadar tembellik de olmaz ama!” diye bağırıyordu. Kaşlarımı çattım. Tembel mi? Biz gece gündüz yetimhanenin işlerini yapalım ama o sadece başımızda dikilip bağırıp çağırsın. Kimmiş tembel acaba!
Bayan Carney benim olduğum yere yaklaşırken hemen geldiğim yoldan geri döndüm. Bu sefer uzun yolu kullandım ama olabildiğince hızlı olmaya çalışıyordum. Sonunda odama vardığımda kitapları hemen dolabıma, elbiselerimin arkasına sakladım ve dolabı kilitledim. Anahtarı da yatak minderinin altına soktum ve vakit kaybetmeden odadan çıktım. Hiç istemesem de sıkıla sıkıla Bayan Carney’nin yanına gittim. Kim bilir yine neden kızacaktı? Kızmalarına alışkındım ve genelde bir an önce bitirsin de gideyim amacıyla o bana bağırıp çağırırken sessiz kalıyordum ama benim bu umursamazlığım onu daha çok çıldırtıyordu.
Neyse ki Bayan Yarasa’nın aksine ondan daha sabırlı bir insandım –çoğu zaman–. Yoksa ortalığı fena karıştırırdım.
Bayan Carney’nin görüş açısına girdiğimde öfkeli bir ayı gibi üzerime geldi ve gözlerinden ateş saçarak bağırmaya başladı. “Neredesin sen?! Ne zamandır seni arıyorum! Diğer herkes çalışırken sen hangi cehennemdeydin?!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. İçimden ona ağzıma geleni söylemek istesem de başıma daha fazla bela almak istemedim.
Sakin kalmaya çalışarak, “Özür dilerim, Bayan Carney. Ben–” diyecek oldum ama lafımı bitirtmedi. Zaten ne diyecektim ki? Kütüphaneye gitmemden hoşlanmıyordu.
“Sus! Duymak istemiyorum! Nerede ne halt yediğin umurumda değil ama ceza olarak akşama kadar mutfağı, yemek salonunu ve yatakhaneyi temizleyeceksin! Bu işler bitmeden yemek de uyku da yok!” dedi. Sinirlerim altüst olmuştu. Şu an ağzına bir tane tokat çarpmak için deliriyordum. Hem de en sertinden! Bir insan bu kadar acımasız ve sinir bozucu olabilir miydi? Sadece yarım saat falan yoktum. Eğer eskiden daha yumuşak biriyse o laneti kırmamız bu çatı altındaki tüm çocukları da kurtarmak demekti.
Bayan Carney, arkasında öfkeden köpürmüş bir Vanessa bırakıp gidince sinirden ağlamak üzereydim. Ve maalesef sinirden ağlama gibi kötü bir huyum vardı ve bunun beni zayıf gösterdiğini düşünüyordum. Hâlbuki ben de onun gibi sinirden gözü dönmüş bir şekilde bağırmak ve ortalığı yıkmak istiyordum. Ama ben kesinlikle zayıf biri değildim. Tam on üç yıl bu yetimhanede yaşayan birinin zayıf olması imkânsıza yakın bir şeydi.
O Kayıp Prens her neredeyse umarım benden daha iyi durumdadır.
***
Günün geri kalanı boyunca yaşlı yarasanın bana verdiği işlerle uğraştım. Delaney, Bayan Carney’ye görünmeden bana yardım etmeye çalışıyordu. Ona birkaç kez bunu yapmasına gerek olmadığını söylesem de o ısrar etmişti. Canım arkadaşım her zaman yanımda oluyordu, durum ne olursa olsun.
Bana gelince, herkes yattıktan sonra bile temizliğe devam ediyordum. Bayan Carney bile uyumuştu ama ben ve Delaney hâlâ çalışıyorduk ve o şimdi bana yardım etme konusunda daha rahattı.
Mutfağı ve yatakhaneyi temizlemiştik ve son oda olan yemek salonundaydık. Neyse ki burayı bitirmemize de çok bir şey kalmamıştı ama benim yorgunluktan deli gibi uykum gelmişti. Üstelik acıkmıştım da. Çaktırmamaya çalışsam da Delaney’nin bunu fark etmesi bir saniye bile sürmedi. Beni mutfağa götürdü ve akşam yemeğinden kalanlarla karnımı az çok doyurabildim. Yemek salonuna döndüğümüzde halsizce süpürgeyi yeniden elime almak için hareket ettim ama Delaney beni durdurdu.
“Vanessa, çok yoruldun artık. Sen gidip yat hadi, geri kalanını ben hallederim,” dedi. Beni düşünmesi yüzümde tebessüm oluşturdu ama itiraz ettim. Bu benim cezamdı ve kendi cezamı kendim çekecektim.
“Olmaz, Laney. Ben yaparım, sen git uyu asıl. Bunu yapmak zorunda değilsin,” dedim ama yine itiraz etti.
Ciddi bir ifadeyle, “Evet, değilim ama istiyorum, Nessa! Seni şimdiye kadar yalnız bırakmadıysam bundan sonra da bırakmam. Buna yetimhane işleri de dahil! Beni vazgeçiremeyeceğini çok iyi biliyorsun,” dedi.
“İyi ama–” İtiraz edecek gibi oldum yine ama Delaney beni bir bakışıyla susturdu. En az benim kadar inatçıydı. Benimle en iyi arkadaş olmanın sonuçları işte(!)
Biz çalışmaya devam ederken Delaney, sessizce o an hiç beklemediğim bir soru sordu. “Kütüphanede Kayıp Hanedan efsanesiyle ilgili bir kitap buldun mu?” Duraksadım. Bana ciddi bir ifadeyle bakıyordu. Yanına yaklaştım ve olabildiğince sessiz konuşmaya çalıştım. Herkes uyuyor olabilirdi ama burası –az da olsa– büyülü ve şu an lanetli bir diyardı. Hem yerin kulağı var derlerdi, kimin duyacağı belli olmazdı. Şimdilik sadece Delaney’nin duyması yeterliydi.
“Bir parşömen buldum ama daha okumadım.” Kaşlarımı çattım. “Daha doğrusu okuyamadım,” dedim. Bu saçma işler olmasaydı şu an yatağımda onu okuyor olurdum.
“Neredeler peki? Getirdin mi?” diye sordu Delaney. Başımı salladım.
“Getirdim, dolabıma sakladım.” Gözlerimi devirdim. “Bayan Carney odamı dedektif gibi aramıyorsa onları bulması imkânsız,” dedim. Dürüst olmak gerekirse bunu yapmasından korkuyordum. Manyak bir insandı, neden yapmasındı ki?
Delaney kıkırdadı. “O kadarını da yapmıyordur bence,” dedi. Sırıtarak omuz silktim. O parşömeni okumak için can atıyordum. Bunun için de şu lanet olası cezayı bitirmem gerekiyordu bir an önce!
Birkaç dakika sonra yemek salonunu da temizlemeyi bitirdik ve doğruca benim odama yöneldik. İçeri girince kapıyı arkamızdan kilitledim. Anahtarı bulup dolabı açtım ve kitapla parşömen rulosunu çıkardım. Delaney onlara büyük bir merakla bakıyordu. Ruloyu eline aldı. “Vay canına. Gerçekten de böyle bir şey varmış,” dedi gülümseyerek. Haklıydı, bu küçük kasabada böyle bir parşömeni bulduğum için şanslı hissediyordum. Delaney’nin gözü elimdeki koyu yeşil kitaba kaydı. Bir an duraksadı. “O kitap ne için? Aeldoria Tarihi?” diye sordu.
Omuz silktim. “Bilmiyorum. Michael lazım olacağını söyledi. Böyle söylediyse bir bildiği vardır elbet.”
Delaney beni başıyla onayladıktan sonra, “Şimdi mi okuyacaksın?” diye sordu. Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Aslında planım bu gece okumaktı ama Bayan Carney’nin cezası beni hazırlıksız yakaladı. Üstelik çok uykum var, yarın sabah Bayan Yarasa’nın kapımı kırmasını istemiyorsam bir an önce yatmam gerek,” dedim. Her ne kadar kulağa komik gelse de Bayan Carney’nin gerçekten de kapımı kıracak potansiyeli vardı.
Delaney söylediğim son cümleye güldü. Kitabı bana verip, “Tamam o zaman, hadi sen yat. Yarın o parşömende neler yazdığını öğreniriz. İyi geceler, Nessa,” dedi.
“İyi geceler,” dedim ve Delaney bana sarıldıktan sonra odadan çıktı. Parömeni ve kitabı dolaba geri koydum ve geceliğimi bile giymeden kendimi yatağa attım. Yatağa yatınca ne kadar yorgun olduğumu bir kez daha anlamış oldum. Umarım yarın uyanmam zor olmazdı. Aksi halde Bayan Carney’nin ne yapacağını tahmin edebiliyordum. Yatakta tavanı izlerken gözkapaklarım ağırlaştı ve yatalı beş dakika bile geçmeden uyuyakaldım.
***
Instagram: kayiphanedanofficial
