KAYIP HANEDAN kitap kapağı

2. bölüm / 8

KAYIP HANEDAN

SEÇİLMİŞ KİŞİ

Vaveyla Yazarı: Dilek Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: SEÇİLMİŞ KİŞİ

Bölüm şarkısı: On My Way - Alan Walker, Sabrina Carpenter

Bir şehirdeydim. Kara bulutlar gökyüzünün her tarafını sarmış, bir kasırga gibi şimşekler eşliğinde dönüyorlardı. Etrafa bakınca bir sürü yıkık dökük ev ve acı çeken bir halk gördüm. Zincire vurulmuş bir sürü erkek, kadın ve çocuk...
Yürümeye devam ettim. Ta ki karşıma görkemli bir saray çıkana kadar. O an etrafta eski olmayan tek şeyin bu saray olduğunu fark ettim. Kara bulutlarda çakan şimşekler sarayın tepesinde daha da artıyordu. Kalp atışlarım hızlandı.
“Vanessa!” diye seslendi bir erkek sesi. Telaşla etrafa baktım ama kimseyi göremedim. Saraya doğru ilerlemeye devam ettim. Bir yanım o sarayın içine gitmemi söylerken bir yanım ise geri dön diyordu. Bense saraya doğru ilerlemeye devam ediyordum. “Vanessa!” O sesi tekrar duydum. Bana yalvarıyormuş gibi sesleniyordu. Sanki oraya gitmememi söylüyordu. Yeniden arkamı döndüğümde yine hiç kimseyi göremedim. Aklım saraya gitmemi söylerken, kalbim geri dönmemi söylüyordu. Hangisini dinleyecektim?
Kulak tırmalayan bir kahkaha duyduğumda başımı yukarı kaldırdım. Kan kırmızısı bir cübbe içinde bir kadın yarattığı fırtına ve felaketten zevk alırcasına kahkaha atarak kanatsız bir şekilde gökyüzünde uçuyordu. Yüzünü göremiyordum ama kim olduğunu anlamak zor değildi. Bu Cornelia’ydı! Kırmızı gözleri cübbesinin altında parlıyordu. Korkuyla ona baktım. Beni elinin bir hareketiyle geri doğru savurduğunda acıyla bağırdım.
“Vanessa!” İçime garip bir şekilde huzur veren o sesi üçüncü kez duydum. Bu sefer ses yalvarır gibi değil, korkuyla çıkmıştı.
Cornelia’nın vücuduma verdiği acıyı görmezden gelmeye çalışarak doğrulmaya çalıştım. Lakin vücudumun her yeri öyle acıyordu ki sanki diri diri yakılıyordum. Karşımdaki diyarın en güçlü cadısıydı ama benim damarlarımda tek damla sihir yoktu.
Cornelia beni yok etmek daha doğrusu yakmak üzere bir alev topu göndermeye hazırlanıyordu. Hayali bir ateşle yakılan vücudum yattığım yerde kaskatı kesilmişti. Tek yapabildiğim acıyla inlemekti. Neden bu kadar güçsüzdüm! Cornelia bana yaklaştıkça canım daha çok acıyordu. İnlemelerim acı dolu çığlıklara dönüştü.
Cadı, beni öldürmek için elini kaldırdı ve alev topunu üzerime gönderdi. Tam o sırada bir figür önüme geçti. Cornelia ne olduğunu anlamadan siyahlara bürünmüş ve kim olduğunu bilmediğim kişi alev topu bana ulaşmadan onu bin bir zorlukla sahibine geri savurdu. Cornelia’nın geri düşmesiyle vücudumdaki acılar kesildi ama o kadar canım yanmıştı ki nefes nefese kalmıştım.
Beni yanmaktan kurtaran kişi arkasını dönüp koşarak bana doğru geliyordu ama yüzünü bile göremeden yorgunluktan gözlerim kapandı ve her taraf zifiri karanlığa büründü.

Nefes nefese uyandığımda vücudum hâlâ yanıyormuş gibi hissediyordum. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, nerede olduğumu anlamam için birkaç saniye geçmesi gerekti. Yetimhanede, kendi odamdaydım. Rahat bir nefes verdim. Gördüğüm rüyanın etkisi hâlâ üzerimdeydi. Derin derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım. Etraftaki sessizliğe bakılırsa herkes uyuyor olmalıydı. Hayret, genelde en son uyanan hep ben olurdum. Her sabah Bayan Carney’nin kapımı yumruklamasıyla uyanırdım ama bu sefer can sıkıcı bir rüya yüzünden uyanmıştım.
Tek bir sabah bile rahat uyanamayacak mıydım ben?
Yatağımda öylece uzanırken rüyamda beni kurtaran kişinin kim olduğu aklımı kurcalıyordu. Cornelia’nın ayağına gitmemem için beni uyaran o muydu? O kimdi? Beni neden kurtarmıştı? Tanıdığım biri miydi? Hayır, tanıdığım biri olamazdı. Sesi hiç tanıdık değildi.
Saatin daha erken olduğu gerekçesiyle tekrar uyumak için gözlerimi kapattım ama uykum kaçmıştı ve bir gram uykum yoktu. Ben de dolabıma doğru gidip dün kütüphaneden aldığım kitapla parşömeni çıkardım. Henüz herkes uyuyorken okuyabilirdim. Yatağıma oturmadan önce gidip kapıyı kilitledim. Birinin görme riskini alamazdım. Yatağa oturup elimdeki parşömen rulosunu açarken kalbim çarpıyordu. Üzerinde çok fazla bir şey yazmıyordu. Bir günlükmüş gibi kâğıdın köşesine tarih yazılmıştı. Bu tarih, Cornelia’nın saldırısından bir yıl sonrayı gösteriyordu. Benim doğduğum yılı.
Parşömenin el yazması olduğu çok barizdi ve ustaca yazılmıştı. Yazar her kimse bu yazarlık işinde iyi olmalıydı. Daha fazla beklemeden okumaya başladım.

Bundan bir yıl önce Aeldoria’nın en güçlü cadısı Cornelia de Foy, Welshire Krallığı’na saldırdı. Bizim bildiğimiz amacı, Welshire Krallığı aracılığıyla tüm Aeldoria’nın sonunu getirmek ve kendi yaratacağı diyara tek başına hükmetmekti. Krallığın her tarafını yıkıp geçti, halkın bir kısmı öldürüldü. Hayatta kalanlarsa onun kölesi oldu. Welshire kralı Arnold ile kraliçesi Celeste de ölenler arasındaydı. Kral ölünce krallığın savunması tamamen yok oldu. Cornelia bunu fırsat bilerek sarayı ele geçirdi.
Krallığın gücü saraydan kontrol ediliyordu. Welshire Krallığı düşerse tüm Aeldoria düşerdi. Krallığın düşmesi için de Welshire Hanedanı’nın tamamen yok olması gerekiyordu. Lakin Cornelia, hanedanı tamamen yok edemedi. Kral ve kraliçeyi öldürdü ancak onların tek çocuğu Prensi James’i elinden kaçırdı. Prens, o gün krallıktan kaçırıldı. Cornelia, prensin kaçırıldığını öğrendikten sonra onu her yerde aramaya başladı. Prensi öldürmeden hanedanı yok edemeyeceğini biliyordu ama kontrolü ele almak için diyarın büyü gücünün kaynağına ulaşmalıydı.
Ancak kaynağa ulaşsa bile Aeldoria’ya hükmedemeyecekti çünkü prens yaşadığı sürece hiçbir zaman kazanamayacaktı. Bu nedenle cadının önceliği Kayıp Prens’i bulmaktı. Aeldoria halkının tek umudu Kayıp Hanedanın Prensi’dir. Göründüğü kadarıyla Cornelia’yı ondan başkası yenemez. Onu yenebilecek güce sahip tek kişi odur. Cornelia ise prensi bulana kadar krallığı ve tüm Aeldoria’yı şeytani bir büyüyle lanetledi. Yaptığı lanetle Welshire Krallığı’nın yerini herkesin zihninden sildi, bu da krallığın ve hanedanın “kayıp” olarak adlandırılmasına neden oldu.
Ayrıca lanet yüzünden Kayıp Prens’in güçlerinin azalmış olma ihtimali vardı. Prensin, cadıyı yenebilmesi için Aeldoria Diyarı’nın gücünün kaynağını elde etmesi gerekli. Kaynak sayesinde güçleri geri gelecek ve Cornelia’ya denk, belki de daha güçlü olacak.

Okuduklarım karşısında bir süre durup düşündüm. Hikâyeyi son duyduğumda yedi yaşındaydım ve ayrıntıları pek bilmiyordum, hatta çoğunu unutmuştum. Az önce okuduğum yazıyla bilgilerim tazelenmişti. Aeldoria’yı kurtarmanın tek yolu gerçekten de Kayıp Prens’i bulmaktı. Cornelia’yı yenebilecek güce sadece o sahipti. Welshire kraliyet ailesinin güçleri normal halktan daha üstün ve eşsizdi. Tüm Aeldoria’nın merkezi Welshire’dı ve tüm kıta o krallıktan yönetiliyordu. Ancak krallığın şu an Cornelia’nın elinde olması Aeldoria için hiç de iyi değildi.
Welshire Krallığı’nda yaşayan halk şimdi ne haldeydi bilmiyordum. Saldırı günü halkın yarısı öldürülmüştü. Kitapta yazanlara göre hayatta kalanlar da Cornelia’nın kölesi olmak zorunda kalmıştı. O kahrolası cadının o masumlara kim bilir ne gibi eziyetler çektirdiğini düşününce sinirlerim gerildi. İstediğini almadan durmayacaktı. Şu an krallığın tahtında olabilirdi ama henüz gerçek hükümdar değildi. Kayıp Prens’i bulana kadar da olamayacaktı.
Cornelia yaptığı lanetle herkesin güçlerini kilitlemiş olabilir ama umarım o Kayıp Prens’in az da olsa gücü vardır, yoksa son şansımız da yok olurdu. Diyarda güçleri olanlar hâlâ vardı, biraz olsa kullanabiliyorlardı. En azından ben öyle umuyordum. Keşke ben de onlardan biri olsaydım diye yakınmadığım tek bir günüm bile geçmemişti.
Başımı yatak başlığının demirlerine yaslamış, okuduklarımı düşünürken Kayıp Prens’i nasıl bulacağımı düşünüyordum. Bunca yıl hiç kimse korkudan bu işe kalkışmamıştı, prensin ne halde olduğu bile belli değildi. Bense hiç kimseden korkmuyordum ve bu sefalette yaşamaktan bıkmıştım. Onu ne yapıp edip bulmalıydım ama nasıl?
Yazıda, lanet yüzünden prensin güçlerinin azalmış olma ihtimali de yazıyordu. Ve bu bahsettiği kaynak da neydi? Tanrılar! Kendi yaşadığım topraklar konusunda gerçekten çok cahildim!
Sonra birden aklıma Michael’ın bana verdiği kitap geldi: Aeldoria Tarihi. Gücün kaynağı her ne ise o kitapta yazıyor olmalıydı. Hemen yanımda duran koyu yeşil deri kapaklı kitabı aldım. Bayağı kalındı, hatta hayatımda gördüğüm en kalın kitaptı. Elbette, koskoca Aeldoria’nın yüzyıllardır olan tarihi yazıyordu içinde.
Kitabı açıp hemen sihrin kaynağının yazdığı bölümü arayıp buldum. Başlık açık ve netti: AELDORIA BÜYÜSÜNÜN KAYNAĞI. Vakit kaybetmeden okumaya başladım.

Her büyü gücünün mutlaka bir kaynağı vardır. Aeldoria Diyarı’nın kaynağı ise tam beş büyülü taşın birleşiminden oluşur.
Aeldoria, aslında toplam beş krallıktan oluşan büyülü bir imparatorluktur. Bu krallıkların arasında en büyük olanı Welshire Krallığı’dır ve diyarın yönetimi oradan gerçekleşir. Kısacası Welshire, Aeldoria’nın merkezidir. Sihrin kaynağını oluşturan taşların da en güçlüsü ona aittir. Diğer dört krallık; Gökyüzü Krallığı Skyron, Orman Krallığı Faylinn, Ateş Krallığı Ignacia ve Gece Krallığı Antares’tir. Her krallığın kendine ait bir taşı vardır ve bu taşlar birleşince Aeldoria Diyarı’nın güç kaynağını oluşturur.
Yüzyıllar önce her krallığın gücünü içinde barındıran taşlar toplanmış ve Welshire Sarayı’nın kulesinde birleşmiş bir şekilde tutulmaktadırlar. Welshire Krallığı’nın taşı renksiz bir Elmas’tır ve en ortada durur. Gökyüzü Krallığı’nınki Safir, Orman Krallığı’nınki Zümrüt, Ateş Krallığı’nınki Yakut ve Gece Krallığı’nınki de Obsidiyen taşıdır.
Taşlar ayrılırsa ya da kötü niyetli birinin eline geçerse diyarın gücü alt üst olur. Sihir ya kontrol edilemez ya da tamamen yok olur. Ayrılmaları Aeldoria’nın dengesini bozar. Taşların itaat ettiği tek kişiler Welshire kraliyet ailesidir ancak asıl kontrol hükümdarın kendisindedir. Kontrol gücü, nesilden nesle, yani hükümdardan veliahda geçer.

Yazıları okuduktan sonra bir süre daha düşündüm. Demek Aeldoria’nın büyü gücünün kaynağı her krallıktan alınan değerli taşları birleştirince oluşuyordu ama Cornelia kaynağı ele geçirse bile taşlar ona itaat etmeyecekti çünkü Kayıp Prens hâlâ yaşıyordu –en azından ben öyle umut ediyordum–. Cornelia bu yüzden Aeldoria’yı ele geçirmek için onu öldürmek istiyordu. Kral ve kraliçe öldürüldüğü için taşların itaat edeceği tek kişi Kayıp Prens’ti. Lakin kaynak şu an Cornelia’nın elinde miydi yoksa tüm taşlar kayıp mıydı işte onu bilmiyordum. O saldırı günü neler olduğunu bana tüm ayrıntılarıyla anlatacak ya da gösterecek birine ihtiyacım vardı. Ama o kişiyi nereden bulacaktım?
Yetimhane koridorlarından sesler gelmeye başlayınca kalkma vaktinin geldiğini anladım. Kapım tıklatılınca irkildim. Bir an Bayan Carney geldi sandım ama tıklatış hiç onun tıklatışına benzemiyordu. Bu daha nazikti. İçim rahatlarken yataktan kalktım, açmak için kapıya doğru ilerledim. Vuruşundan zaten kim olduğunu anlamıştım. Kapıyı açtığımda Delaney karşımda dikiliyordu.
“Günaydın. Nasılsın?” diye sordu ben kapıyı açar açmaz.
“Günaydın. İyiyim, sağ ol,” dedim gülümseyerek.
Delaney gülümseyen yüzüme bir süre baktıktan sonra, “Seni uyandırmak için gelmiştim ama çoktan uyanmış gibi görünüyorsun. Genelde bu saatte uyuyor olurdun,” dedi sırıtarak. Beni çok iyi tanıyordu.
Başımı onu onaylar biçimde sallarken gülümsüyordum. “Evet. Bence de çok garip bir durum,” dedikten sonra ciddileştim. “Hazır fırsat varken dün kütüphaneden aldığım kitapları okudum.”
Delaney’nin gözleri büyüdü. “Öyle mi?” diye sordu şaşkınca. “Ne yazıyordu peki?” diye sordu sessizce. Önce başımı odadan çıkarıp etrafta biri var mı diye sağı solu kontrol ettim. Sonra Delaney’yi kolundan çekip odaya soktum, kapıyı da kilitledim. Onu karşıma alıp kitapta yazan her şeyi bir bir anlattım, sonra da okuduğum yerleri gösterdim. En az benim kadar etkilenmişe benziyordu. Kitaplardan yüzünü kaldırarak bana baktı. “Sence taşlar şu an Cornelia’nın elinde mi?” diye sordu. Uzun zaman sonra ilk kez cadının adını kullanıyordu.
“Bilmiyorum,” dedim omuz silkerek. “Ama eğer öyleyse şu an tek amacı Kayıp Prens’i bulmak. Eğer taşlar elinde değilse de önce onları bulmak isteyecektir. Prensi öldürmeyi başarsa da diyarın gücünü kontrol edebilmesi için kaynağa, yani o taşlara ihtiyacı var,” dedim.
Kısa bir an durup biraz düşündü. “Peki, bunu nasıl öğreneceğiz?” diye sordu. Açıkçası nasıl öğreneceğimizi bilmiyordum ama bir yerden başlamak gerekiyordu.
“Bence taşlar Cornelia’nın elindeymiş gibi düşünelim. Böylece Cornelia’nın tek hedefi Kayıp Prens olur. Onu bulursak işimiz kolaylaşır, çünkü taşlar sadece ona itaat eder.” Biraz durup düşündükten sonra, “Taşların Cornelia’nın elinde olup olmaması pek bir şeyi değiştirmez aslında. Çünkü kitapta yazdığı gibi prens yaşadığı sürece ne taşlar ne de büyü gücü Cornelia’ya itaat edecek,” dedim.
Delaney bana hak verircesine başını salladı. “Haklısın. Prens bulunursa Cornelia’ya karşı bir şansımız olur. Ama onu nasıl bulacağız? Her yerde olabilir,” dedi. Bilmiyorum dercesine omuz silktim. Prensin nerede olduğuna dair küçük bir ipucu ya da işaret olsa aramaya oradan başlayacaktım ama yoktu işte! “Sence bunu neden yaptı?” Delaney’nin sorusuyla düşüncelerimden sıyrıldım. Başımı kaldırıp ona baktım. Endişeyle gözlerime bakıyordu. Sorusunda Cornelia’yı kast ettiğini anladım.
“Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. Cadıların sağı solu belli olmuyor,” dedim sinirle. O kahrolası cadı kim bilir hangi saçma nedenden ötürü bunca masuma zarar vermişti? Koca bir krallığı yok ettiği yetmiyormuş gibi üstüne bir de bütün kıtayı lanetlemişti!
Aniden koridordan Bayan Carney’nin sesi duyulmaya başladığında Delaney ile bakışlarımız kapıya döndü. Bayan Yarasa, her sabah olduğu gibi herkese acele etmeleri için bağırıyordu. Dün olanlardan sonra yine başıma bela almak istemiyordum. Bayan Carney, benim odama gelmeden çıkmalıydım. Kitabı ve parşömeni hızlıca dolabıma geri yerleştirdim ve çıkmak için Delaney ile kapıya yöneldik. Bayan Carney, ben kapıyı açtığımda tam karşımda, eli havada bir şekilde duruyordu. Anlaşılan yine kapıyı yumruklamaya hazırlanıyordu ve beni karşısında görünce donup kalmıştı. Delaney’yi de arkamda görününce daha da şaşırdı. Galiba bizim bu kadar erken uyanmamızı beklemiyordu. Eh, alışkın değildi tabi. Alışkın olduğu şey, her sabah kapımı yumruklamaktı sonuçta. Az önceki durum biraz afallamasına neden olmuştu.
Sırıtarak, “Günaydın, Bayan Carney. Bu sabah geciktiniz, ben de tam ne zaman gelip kapımı yumruklayacaksınız diyordum. Bunun en sevdiğiniz hobiniz olduğunu biliyorum ama o kadar geciktiniz ki Delaney bile sizden önce geldi,” dedim arsızca. Sanki dün bana ceza vermemiş gibi pişkin pişkin konuşuyordum.
Bayan Carney’nin bir şeyi hatırlaması lazımdı, ben hiçbir zaman kolay kolay boyun eğen ve utanan biri olmamışımdır. Bana diz çöktürmek için daha çok uğraşması gerekiyordu.
Sevgili müdiremiz bize şaşkın şaşkın bakarken ben ve Delaney pis pis sırıtarak yanından geçtik ve mutfağın yolunu tuttuk. Arkamızda da ağzı açık ve on sekiz yaşlarındaki iki kızdan laf yemiş bir yetimhane müdürü bıraktığımız için kıkır kıkır gülüyorduk. Mutfağa ulaştığımızda hâlâ sırıtıyorduk. Bizi bu halde gören arkadaşlarımız sabah sabah kafayı yediğimizi falan düşünüyorlardı herhalde. Onlara zerre aldırmadan işimin başına geçtim. Bayan Carney de bizden birkaç dakika sonra geldi. Biraz önce ona laf çarpmamışım gibi ciddi durmaya çalışıyordu. Bu halini görünce daha çok sırıttım. Ona her zaman laf çarpmıyordum, biraz tadını çıkarmalıydım.
***
O günkü sabah rutinimiz diğer günlerde olduğu gibi aynıydı. Kahvaltı hazırla, masaları kur ve topla, mutfağı temizle falan filan gibi can sıkıcı işlerle uğraştık. Nihayet öğlen olduğunda Delaney ile beraber büyük salonda oturmuş nefes alıyorduk. Bayan Carney bugün bize fazla ilişmemişti. Sabah benden aldığı cevabı hâlâ unutamamış olsa gerekti, zavallı müdiremizin en hoşlanmadığı yetim kıza karşı gururu incinmişti belli ki. Benim için sorun yoktu, dediğim gibi ben kolay kolay boyun eğen biri değildim. Hatta bazen fazla arsız oluyordum. Bayan Carney’nin en çok anlam veremediği özelliğim de buydu.
Büyük salonda dinlenirken nihayet kafa dağıtma fırsatı bulmuştum fakat dün gece gördüğüm rüya da okuduklarım da aklımdan çıkmıyordu. Delaney’nin rüyamdan haberi yoktu, sabahki telaştan söyleyememiştim ama şimdi hazır fırsat varken ona da fikrini sorabilirdim. Boğazımı temizleyerek, “Delaney, ben dün gece bir rüya gördüm. Daha doğrusu kâbus gibiydi. Ve biraz değişik…” diye direk konuya girdim.
Meraklı gözlerle bana baktı. “Nasıl bir rüya?” diye sordu. Rüyamı hâlâ çok iyi hatırladığımdan –ki unutmak mümkün değildi– ona baştan sona anlattım. Beni büyük bir dikkatle dinliyordu ve dinlerken gözünü bile kırpmamıştı. Bitirdiğimde hâlâ geniş gözlerle bana bakıyor ve duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Sonra gözlerini kaçırdı ve düşündü.
“Sence bu rüyanın anlamı ne?” diye sordum korkarak.
Önce cevap vermedi ama sonra derin bir nefes aldı. “Bilmiyorum ama seninle Cornelia arasındaki düşmanlığı anlattığı çok açık.” Bu pek bilinmedik bir şey değildi. Tüm Aeldoria halkı Cornelia’ya düşmandı.
Ama ya bende tuhaf bir şeyler varsa? Ki umarım yoktur.
“Seni kurtaran kişinin kim olduğuna dair bir fikrin var mı peki?” diye sordu Delaney. Düşündüm, düşündüm ama aklıma kimse gelmiyordu. Sıkkın bir nefes verdim.
“Hayır, yok. Kim beni kurtarmak için canını hiçe sayarak önüme atlar ki?” dedim anlam veremeyerek.
“Michael olabilir mi? O senin ağabeyin gibi, seni de çok seviyor,” dedi Delaney. Başımı iki yana salladım.
“Öyle ama o olamaz. Sesi hiç onunkine benzemiyordu. O kişi her kimse tanımadığım biri olmalı çünkü sesini daha önce duymadığıma eminim,” dedim. Bunun üzerine ikimiz de sessiz kaldık. Düşünmem gereken çok şey vardı. Bir yandan taşlar, bir yandan Cornelia, bir yandan Kayıp Prens, bir yandan da beni kurtaran kişi. Bu işin sonunda kafayı yemezsem iyi olacaktı.
“Bu rüya bir gün Cornelia ile karşı karşıya geleceğinin işareti olabilir mi?” Delaney’nin ani sorusuyla irkildim. Karşı karşıya mı? Cornelia ile mi? Hayatımda duyduğum en korkunç şeydi bu.
“Ne? O cadıyla karşı karşıya gelmek mi? Bundan ölmeyi tercih ederim!” dedim. Tamam, cesur olabilirdim ama daha Cornelia’nın karşısına çıkacak cesarete sahip değildim.
“Ama bu rüyayı görmenin mutlaka bir nedeni olmalı,” dedi. Ben sessiz kalınca uzanıp elimi tuttu. “Merak etme. Bulacağız.” Ona buruk bir gülümseme verdim. Gerçekten bu rüyanın mantıklı bir nedeni olsa iyi olurdu. Ancak bir aptal böyle bir rüyayı ciddiye almazdı, sonuçta herkes rüyasında o kahrolası cadı tarafından yakıldığını görmüyordu, değil mi?
“Vanessa. Delaney,” diyen bir ses duyduğumuzda ikimiz de arkamızı döndük. Bayan Carney, büyük salonun girişinde duruyordu ve yüzünde becerebildiği kadar ciddi bir ifade vardı. “Gidip akşam yemeği hazırlığına yardım edin hemen. Yeter bu kadar oturduğunuz,” dediğinde Delaney ile ben mecburen yerimizden kalkıp mutfağa yöneldik. Bayan Carney, akşam yemeği hazırlığını daima erken yapmamızı söylerdi. Akşam yemekleri genelde hep günün en zor öğünü olmuştur. Ne kahvaltının hafif yiyeceklerine ne de öğle atıştırmalıklarına benziyordu. Bir de yetimhanedeyseniz tam bir kargaşa olurdu. Biz de hep öğleden sonra başlardık hazırlıklara. Güçlerimiz olmadan hayat zordu çünkü işleri kolaylaştırabilecekken bunu yapamıyorduk. Bu her aklıma geldiğinde o cadıya olan nefretim katlanarak artıyordu.
***
Akşam yemeğini hazırladıktan sonra masaları kurmaya başladık. Çocuklar tek tek gelmeye başladılar. Hepsi koca bir günün ardından çok yorulmuşlardı. Aç kurtlar gibi masalara oturuşları çok komikti. Onlar yemeklerini yerken biz de mutfağa geçtik. İyi ki kendimize yemek ayırmıştık, yoksa yine aç kalırdık.
Yemek yerken Delaney ile birlikte şu Kayıp Hanedan efsanesini konuşuyorduk. Taşlar, Cornelia, Kayıp Prens… Ben bile hangi birini düşüneceğimi şaşırmıştım ama pes etmemeye de kararlıydım. Tam on sekiz yıldır Cornelia’nın yarattığı bu berbat dünyada yaşıyordum ve canıma tak etmişti. Taşları da, Kayıp Prens’i de bulacaktım. Sadece bir işarete, bir yol göstericiye ihtiyacım vardı.
“İyi misin, Essa?” Delaney’nin sesiyle beynimde dönen fırtınalardan kopup gerçeğe döndüm.
“Evet. Evet, iyiyim.” Oysa gerçekte nasıl olduğumu ben bile bilmiyordum.
“Pek iyi gibi gözükmüyorsun ama.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Bu kız gerçekten beni iyi tanıyordu. Elbette! En iyi arkadaşın seni herkesten iyi tanırdı değil mi(!) Onunla tartışmamın anlamı yoktu. İyi değildim, karmakarışık duygular içindeydim ve sadece Aeldoria eski günlerine dönerse iyi olacaktım.
“Haklısın, iyi değilim. O kahrolası cadı cehennemin dibini boylayınca iyi olurum ancak!”
“Al benden de o kadar,” dedi Delaney yarı gülerek yarı sinirle.
Akşam yemeğimiz bitene kadar konuşmaya devam ettik. Ne yaparsak yapalım konuyu kapatamamıştık. Sohbetimizde Cornelia’nın adının her geçişinde daha çok öfkeleniyordum. Sadece ismi bile beni bu kadar sinirlendirebilirdi. Bayan Carney gelip bizi yemek salonunu toplamamız için göndermeseydi, herhalde sabaha kadar bu konuyu konuşabilirdik. Ama yemek salonunu temizlerken bile bu konuyu düşünüyordum. Eğer gerçekten taşları ve Kayıp Prens’i bulmak istiyorsam işimi şansa bırakamazdım.
İlerleyen saatlerde iyice yorulmuştum. Yaşananların iyi tarafından bakarsak, Bugün Bayan Carney bana ve Delaney’ye fazla sataşmamıştı. Ben de bundan sonra her fırsatta ona laf çarpmayı kafaya koydum, bilseydim bunu kesinlikle daha önce yapardım.
***
Instagram: kayiphanedanofficial