5. bölüm / 6
Karaya Çalan MelekBölüm 5.
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5.
- 1 Bölüm 11.162 kelime
- 2 Bölüm 2.2.187 kelime
- 3 Bölüm 3.1.154 kelime
- 4 Bölüm 4.2.426 kelime
- 5 Bölüm 5.5.735 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Bölüm 6.3.154 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arka cebimin titremesiyle kendime gelmeye başladım. Kim arıyordu. bu saatte insan aranır mıydı ya? Elimi gözlerimi açmadan arka cebime atıp telefonumu çıkardım. Altımda kaldığı için alev gibiydi. Yüzüme doğru tutup kimin aradığına bakmak için gözlerimi araladım.
Gördüğüm şeyle birden doğruldum! Bu, kardeşimin bakımevindeki bakıcısıydı. Telefonu hızlıca açıp kulağıma dayadım. “Bir şey mi oldu?”
Bakıcı kız endişeli bir sesle hattın diğer ucundan konuşmaya başladı: “Efendim, kardeşiniz bir tür kriz geçirdi. İlk defa oluyor bu, hemen gelmeniz lazım!”
Kriz mi?! “Neredesiniz?” dedim hızlı ve endişeli bir sesle.
Aydın da hiç uyumamıştı belli ki, gergince beni dinliyordu. Bakıcı kızın söylediği hastaneyi duyunca, “Hemen geliyorum!” dedim ve telefonu kapatıp ayaklanmak için koltuğa tutundum.
“Dursana kızım, ne yapıyorsun? Nereye bu hâlde?” dedi Aydın kolumdan tutup beni durdurmaya çalışarak.
“Ya bana anahtarı ver ya da tek kelime etme ve arabaya bin!” dedim hırsla. Hastaneye gitmeliydim hemen.
Hiç sorgulamadı bu sefer. Kolumun altına girip dışarı çıkmam için bana yardım etti. Kapının önünde montlarımızı alıp arabaya bindik ve gaza bastı. Ona hastanenin ismini söyledim ve oraya doğru yol alırken birden bana döndü; hem yola hem de bana bakıyordu.
“Ne oldu, hastanede kim var?” dedi, endişeli gibiydi.
“Bak, soru sorma, sadece sür!”
Hastaneye maskeyle giremeyeceğimi bildiğim için —ve Aydın’ın artık kim olduğumu bilmesinin rahatlığıyla— maskemi tek elimle bir seferde çıkarıp dağılan saçlarımı elimle kabaca düzelttim. Aydın yola odaklandığı için başta görmemiş olmalı ki bir şey soracak gibi dönüp yüzümü görünce donakaldı. Yani tamam, çok güzel olabilirim ama kardeşime yetişmemiz lazımdı ve onun yola bakması gerekiyordu!
“Önüne baksana lan, öldürtecek misin bizi?!” deyince toparlanıp önüne döndü.
“S-sen maskeni çıkardın…” dedi şaşkınca. Bana bakıp duruyordu.
“Maske yüzümle bütün değil, arada çıkarıyorum akıl küpü! Bassana şu gaza!” dedim sesimi yükselterek.
“Tamam lan, az kaldı zaten, bir sakin ol,” dedi. Beni avutuyordu sanki; ben bu sokakları bilmiyorum ya!
Hemen telefonumu çıkarıp bir numara tuşladım ve kulağıma götürdüm: “Alo, beş dakika içerisinde sana gönderdiğim adreste ol. Hazırlıklı gel, orada kalacaksın,” deyip telefonu kapattım. Aydın yine ne olduğunu anlamak ister gibi gözleriyle yol ve benim aramda mekik dokuyordu.
Sonunda hastanenin önüne vardığımızda arabayı park etti. Daha araba tam durmadan kapıyı açıp aksayan ve inanılmaz sızlayan bacağımla koşar adım yürümeye başladım. O da arabayı durdurup arkamdan geliyordu; bana yetişip koluma girince daha da hızlanıp içeriye daldık. Hemen resepsiyonun önüne vardım.
“Kardeşim, Mutlu... Mutlu Yılmaz buradaymış, bakar mısınız?” dedim endişeyle.
Kadın bilgisayarda bir şeylere basıp bana döndü: “Evet, Mutlu Yılmaz ikinci katta, sağdan ilk odada şu an.”
Vakit kaybetmeden hemen merdivenlere yöneldim. Aydın benim hızıma yetişip bütün yükümü omzuna alarak merdivenlerden çıkmamı sağladı. Sağa dönüp ilk odayı bulmuştum ki içeriden bir doktor çıktı. Hemen doktora yöneldim: “Kardeşim nasıl, bir sorun var mı?”
Doktor sakin bir sesle, “Sakin olun, önemli bir şeyi yok. Sadece ufak bir sinir krizi geçirmiş, hafif bir sakinleştirici verdik. Birazdan uyanır,” dedi.
Büyük bir rahatlamayla gevşeyince doktor yanımdan “Geçmiş olsun,” deyip gitti.
“İyiymiş işte kızım, sakin ol artık,” dedi Aydın.
Ona göre hava hoş tabii! Kollarından kurtulup içeri girmek için kapıyı açtım. Ağır bir hastane ve ilaç kokusu burnuma çarptı. Yavaşça kapıyı kapatıp Mutlu'nun yanına gittim. Yatağın kenarına oturup kıvırcık saçlarını okşadım. Bunu ona kim yaptıysa bedelini ödeyecekti! Mutlu çok sakindir, adı gibi hep mutlu bir çocuktur; onu sinirlendiren şey her neyse ciddi bir şey olmalıydı.
“Mutlu'm, ben geldim balım. Bak buradayım…” dedim ve saçlarından öptüm. Mutlu’yu iyi görmenin verdiği huzurla tam derin bir nefes alacaktım ki arkamdan gelen hışırtıyla nefesim boğazımda kaldı. Bir o kalmıştı zaten kursağımda bırakmadıkları! Arkamdaki Aydın’ı yeni fark etmiştim. Ne işi vardı burada, hiç özel hayata saygı da mı yok arkadaş?
“Ne işin var senin burada? Bari burada rahat bırak ya,” dedim ayağa kalkıp kısık sesle konuşarak. Bizi burada görmemeliydi Mutlu. Yani en azından Aydın’ı görmemeliydi. Kapıya doğru yürütüp kapıyı açtım, Aydın’a döndüm. “Çık hadi,” dedim sessizce; uyanmasın diye meleğim.
İkimiz de dışarı çıkınca aradığım adamı beklemek için kendimi bir oturağa attım. Vallahi yorulmuştum. Aydın da tepemde bitti yine.
“O iyi mi? Yapabileceğim bir şey var mı?”
Olmaz mı ya? Bir milyon TL ve bir de buradan defolup gitmen!
“Git desem gitmiyorsun; sanki bir şey isteyince yapıyormuş gibi soru sorma bana,” dedim. Ağrıyan bacağımı öne uzatıp sıvazladım. O da yanıma oturdu. Başka yer yok mu kardeşim?
“Melek Hanım,” diyen sesle soluma dönünce, çağırdığım adamın şişmiş gözlerle tepemde dikildiğini gördüm.
“Heh, geldin mi?” dedim telefonumu çıkarıp karıştırırken. “Şimdi beni iyi dinle. Bu kapıdan içeri kimseyi, bırak insanı, sinek bile sokmuyorsun; şu yanımdaki arkadaş da dâhil!”
Evet, hâlâ güvenmiyorum ona; alınırsa alınsın! Telefonumda aradığımı bulup mesaj olarak Arda’nın telefonuna yolladım.
“İçeri girecek tek kişiler sana attığım mesajda resmi ve ismi yer alanlar. Onlar girdiğinde sen de gireceksin, yalnız kalmayacaklar. Ayrıca beş dakikada bir kontrol edeceksin. Unutma, seni izliyorum. Tamam mı?”
Söylediklerime karşın sadece “Anlaşıldı,” deyip telefonunu çıkardı. Bir süre baktıktan sonra kapının önüne geçip dikildi. Aferin ona!
Yanımdaki Aydın’a dönünce adama bakıp durduğunu fark ettim. “Çok bakma, zararlı çıkarsın,” dedim. Biz insani görevimizi yapıp uyaralım; çünkü adam neredeyse iki metre boyunda, koca omuzlu, dev gibi biriydi. Ya işteee... Bu kız böylelerini bile dize getiriyor!
"Dur bak, sana neler yapacağım lan Aydın... O çok korktuğun karanlıklarda boğulacaksın oğlum!"
“Ben zarar görmem, sıkıntı etme; yalnız konuşmamız lazım,” dedi. Yine mi ya? Daha ne konuşacağız, yeter be artık!
“Doymadın konuşmalara, doymadın. Ne konuşacaksın?”
Biz konuşurken Arda da Mutlu’nun odasına girip kontrol görevini gerçekleştiriyordu.
“Melek Hanım…” deyişiyle Aydın tam konuşacakken lafı ağzında kaldı. “Kardeşiniz uyanmış.”
Oh, sonunda! Kalkıp kapıya yöneldim. Tam önünde durup Arda’ya baktım. “Kimseyi alma içeri,” dedim Arda’ya ve girdim. Aydın’ı dışarıda bırakabilmiştim sonunda. Biraz mahremiyet yani!
Kardeşimin yanına doğru yürüdüm. Beni görünce mutlu olur sanıyordum ama kafasını diğer tarafa çevirdi. “Ne oldu şimdi, küstük mü? Ablalara küsülmez, öğrenmedin mi?” Yatağın ucuna oturup çenesinden hafifçe tutarak kendime çevirdim. “Hayırdır Mutlu Bey, ne bu afralar tafralar?”
Siyah saçları ve koyu kahve gözleriyle tatlı bir çocuktu. O alıştığım yavaş konuşmasıyla, “Sen hırsızsın,” dedi bana.
Tövbeee! Ben mi hırsızım, kim demiş?! “Ne? Ne hırsızı Mutlu? Ablanım ben senin. Hafızanı mı kaybettin, neden bu kadar sinirlendin?” dedim elini tutarak.
“Sen hırsızsın, kötüsün, git!” dedi yine ağlamaklı sesiyle.
“Nereden duydun sen bunu, kim söyledi bu yalanı sana? Senin ablan bir melek, unuttun mu?” dedim yalanlara sığınarak. Tek çare buydu.
“Gördüm seni! Dün elindeki altın zincir bilekliği bakıcım arıyordu, resmini gördüm,” cümlesi bitince nefes nefese kalmıştı. Konuşmak bile ona zorluk veriyordu. Haklıydı, çalmıştım. Ama şimdi bir şey uydurmam lazımdı.
“Mutlu’m, sen rüya görmüşsün oğlum. Benim elimde bileklik falan yoktu ki,” dedim kendimden emin bir şekilde.
“Yalan söyleme, gördüm! Sen kötü bir insansın!” dedi yüzüme yüzüme. Gözlerinden akıttığı yaşları gördükçe deliye dönüyordum. “Mutlu bak, gerçekten…”
Sözümü tamamlayamadan birden titremeye başladı. Ondan daha önce duymadığım bir sesle: “GİT!” diye bağırdı bana. Kriz geçiriyordu! Kulaklarımı kapatarak dışarı attım kendimi. “Git doktor çağır hemen!”
Arda hızla yanımdan uzaklaşırken ellerim hâlâ kulaklarımdaydı. Bu ses bana ağır gelmişti, çok ağır...
Arda doktorla beraber yanımıza doğru koşunca doktor içeri daldı, peşinden de Arda ve ben girdik. Kulaklarımı açmıyordum; onun sesini, o "git" diyişini tekrar duymak istemiyordum.
Doktor hızla Mutlu’nun koluna bir iğne batırıp şırıngayı boşaltınca Mutlu’nun titremeleri gözümün önünde ağır ağır yok olmaya başladı ve gözleri kapandı.
Dayanamayıp dışarı attım kendimi. Peşimden Arda, Aydın ve doktor da çıkıp kapıyı kapattı. Kulaklarımı açıp doktora döndüm.
“Bakın, kardeşinizi tetikleyen bir şey var. Bu böyle devam edemez, enerjisini tüketiyor; ona en çok gereken şeyi tüketiyor. Biz gerekli tüm testleri yaptık, bedeninde herhangi bir sorun yok. Sorun aklında,” dedi ve gitti.
Sorun Mutlu'nun aklında değil, sorun bendeydi... Sorun bendim.
Kafamı önüme eğip yavaş adımlarla aşağı inmek için ilerledim. Peşimden Aydın da geliyordu, adım seslerinden anladığım kadarıyla. Yavaş yavaş merdivenleri inmeye başladım. Bacağımdaki sızı kaybolmuştu sanki. Mutlu’nun sesi kulaklarımdan gitmiyordu. Zemin kata vardığımızda dışarı çıkıp kendimi hastanenin bahçesindeki banklardan birine attım. Kafamı ellerimin arasına alıp kulaklarımı kapattım; Mutlu zihnimde susmuyordu!
Aydın da yanıma oturup elini omzuma koydu, hafifçe sıvazladı: “İyi misin?”
Harikayım da çaktırmıyorum! “Ne diye dolanıyorsun peşimde? Gitsene artık, rahat bırak beni!” dedim yüzümü sıvazladığım ellerimin arasından. Kımıldamadı bile. Sinirleniyordum artık. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. “Git lan, git! Defol git ya!” dedim omuzlarından iterek. Tepkisizdi. Bu kadar şey olmasına rağmen tepki vermiyordu.
“Senden de senin o katil babandan da nefret ediyorum, duydun mu beni?! Merak ediyordun ya hani neden peşinde dolandığımı... İşte bütün bu başıma gelenlerin hepsinin bedelini ödetmek için! Ve inan bana bunu yapacağım, hepsinin bedelini ödeyeceksiniz!” dedim. İçimde biriken her şeyi kusmak istiyordum, kendimi zor tutuyordum. “Seni buldum çünkü babanı bulmak istiyordum!”
Hâlâ ifadesizdi. “Melek?” deyince —bilmem kaçıncı söyleyişi— hızla ayağa kalktım. Bacağımdaki sızıyı umursamadan... Artık ağrımıyordu, uyuşmuştu, sadece derinden bir sızı vardı.
“Ne Melek, ne?! Çarptın madem, öldürseydin sen de! Ne diye yardım ediyorsun kardeşim?!”
O da ayağa kalktı. “Lan bir dinle, sus da dinle…”
Bir adım öne atıp dikildim karşısına: “Ne dinleyeceğim lan seni?! Ne anlatacaksın? Hayatımı nasıl mahvettiğinizi mi, neyi anlatacaksın?!” dedim göğsünden iterek.
Kendini toparlayıp tekrar karşıma dikildi: “MELEK, DİNLE!” diye bağırır bağırmaz ellerimle kulaklarımı kapatıp ondan uzaklaştım. Kafamdaki sesi susturmaya çalıştım.
Bugün çok üzerime geliniyordu, bilmem farkında mısınız?!
Dizlerim daha fazla dayanamayıp yıkılınca ben de dizlerimin üstüne yere çöktüm. Canım acıyordu; hem fiziken hem ruhen... Ama geçecekti ve ben bunun acısını çıkaracaktım herkesten!
Kendime gelmeye başlayınca karşımda diz çöken Aydın’ı ve endişeli bakışlarını gördüm. Ha, bir de inanılmaz ağrıyan bacağımı. Ellerimi kulaklarımdan çektim. “Bana bir daha bağırırsan bedelini ağır ödersin,” dedim işaret parmağımı yüzüne doğru sallayarak.
“Tamam lan, tamam vallahi bağırmam... Ama beni dinlemen lazım.”
Bak, hâlâ diretiyor ya! Kalkıp doğrulmak için harcadığım büyük bir emeğin ardından başardım. Benimle beraber Aydın da kalkmıştı. Arkamı döndüm, yavaş yavaş uzaklaşmaya çalışıyordum ki, “Babam o kazadan sonra bizi terk etti, nerede olduğunu bilmiyorum,” diyen sesle durdum.
Boşuna mı bu çocukla uğraşmıştım yani?!
“Babamı bulmana yardım edebilirim. Benim de soracağım hesaplar var,” deyişiyle arkamı döndüm. Ciddi miydi, yalan mı söylüyordu? Denemekle ne kaybederdim ki? Tekrar ona doğru aksayarak yürüyüp karşısında durdum.
“Kendi babanı mı satacaksın? Bunu neden yapasın ki?” dedim şüpheyle yüzüne bakarak.
“Çünkü benim de almak istediğim intikamlar var.”
Kendi babasından mı? Nasıl yani? “Saçma, çok saçma! O senin baban, neden intikam alasın ki?”
Bir adım gerileyip ellerini ceplerine soktu: “O benim babam değil Melek, ben onu tanımıyorum bile,” dedi.
Anlamıyordum, hiçbir şey anlamıyordum, kafam karışmıştı. Nasıl olurdu? “Madem onu hiç tanımıyorsun, beni nasıl buldun o zaman? Yani onunla bir ilişkim olduğunu nasıl anladın?” dedim.
Elini ceketinin iç cebine sokup içinden bir kâğıt çıkardı ve bana uzattı: “Böyle buldum. Gerçi buldum da denmez, sadece şüpheydi.”
Kâğıdı alıp baktığımda annemle babamın haberini gördüm. Gözlerim dolmaya başlayınca gazeteyi hızla katlayıp montumun cebine attım ve Aydın’a baktım: “Demek babandan intikam almak istiyorsun, bana yardım edeceksin.”
Aydın kollarını göğsünde birleştirip, “Aynen öyle. Babam yüzünden hak etmediğin bir hayat yaşadın, babam yüzünden hak etmediğim bir hayat yaşadım. Bunun bir yüzleşmesi olmalı,” dedi ciddiyetle. Gözlerine bakıyordum. Ona inanabilir miydim?
“Sana nasıl güvenabilirim ki?”
“Bana neden güvenmeyesin ki?”
“Çünkü düşmanımın oğlusun.”
Geri adım atıp göz devirdi: “Ben onun oğlu değilim. Babalık bir sperm vermekle olmuyor Melek,” dedi terbiyesiz çocuk. “Dene ve gör kime güveneceğini.”
Sanırım deneyebilirdim. Hem babasını bulamamıştım hem de araca ihtiyacım vardı. Geri gidip banka oturdum, kafamı arkaya atıp gözlerimi gökyüzüne diktim. “Madem babanın nerede olduğunu bilmiyorsun, bana nasıl yardım edeceksin?” dedim.
O da yanıma otururken ellerini başının arkasında birleştirip arkaya doğru gerindi: “Bu gece sana çarpmadan önce bilgi alabilmek için anneme gidiyordum. Sana çarpınca planlarım bozuldu.”
Tabii ya! Annesi... Onu da bulamamıştım. Ona sorabilirdik.
“Ne kadar rahat söylüyorsun ya, 'çarptım' falan... Eee, alışkındırsın tabii,” dedim lafımı sokarak. Hızla kafasını bana çevirdi. Ben oralı olmadım tabii, yıldızları saymaya devam ettim.
“Şu imaları kes artık Melek! Gerçekten orada bırakıp gitmediğime pişman ettin,” dedi. Derin bir nefes koyuverip arkasına yaslandı: “Kardeşin iyiyse anneme beraber gidelim. Bana güvenmiş olursun.”
O kadar kolay değildi ama güven kazanmak... Kardeşim... Evet, bir sorun vardı. Mutlu durduk yere bana hırsız demezdi. O bilekliği görmüş olsa bile bana kondurmazdı. Bu işin arkasında başka bir şey vardı ve onu da çözmeliydim.
“Kardeşim iyi, kalk hadi gidelim, vakit kaybetmek istemiyorum,” deyip ayaklandım.
Bu kadar hızlı hareket edersem bacağımı kesmek zorunda kalacaklardı büyük ihtimalle. Şu an kanamam vardı çünkü çok zorlamıştım. Aydın yüzüme bakıp olduğu yerde kalınca düşüncelerimi dağıtıp ona döndüm: “Eee, hadi kalk!”
Kalkıp karşımda durdu: “Kızım sen kafayı mı yedin? Şu an bacağın kanıyor büyük ihtimalle. Artı bütün gece uyumadık, sadece yarım saat uyudun ve birazdan hava aydınlanacak. Ha, en önemlisi ben açım ve yemek yemeye gidiyoruz. Çünkü gece karnından gelen seslere bakılırsa sen de açsın,” dedi bir çırpıda.
Kocaman cümlesi yavaş yavaş beynime yerleşince elim karnıma gitti. Gerçekten de açtım, dün sabahtan beri ağzıma bir şey koymamıştım. Son hırsızlığımda da başarısız olup bir de bacağımdan vurulunca yemek yemeye param yoktu. Tamam, şu an banka hesabımda para vardı, bayağı hem de... Ama onlar Mutlu içindi; onun bakımı ve konaklaması içindi, onlara dokunamazdım.
Düşüncelerimden kurtulup Aydın’a döndüm tekrar: “Yine çok konuştun ama bu sefer tek fark, boş konuşmadın,” dedim. Gözlerini devirince sırıttım. Gerçekten de hava aydınlanıyordu ve gözlerim yanıyordu uykusuzluktan.
“Hastaneye gelmişken şu bacağına bakalım, sonra bir şeyler yeriz,” dedi kafasıyla hastane kapısını göstererek.
“Asıl sen kafayı mı yedin? Polisler şu an beni arıyor, bu çok dikkat çeker. Gidelim, nöbetçi eczane bulursak orada sararlar,” dedim hastaneye doğru yürüyerek.
Arkamda bıraktığım ses yükseldi: “Lan hadi gidelim o zaman, niye içeri giriyorsun?”
Bu çocuk nasıl bu yaşına kadar gelmişti? Hayır, bir de üniversite mezunu olacak!
“Hastane ödemesini yapacağım akıl küpü,” dedim ona dönmeden, aksakça yürümeye devam ederek. Bahçede bizden başka kimse yoktu, hoş bu saatte kim olurdu ki zaten?
“Yav kızım, ödedim ben, gitme!” diye bağırdı arkamdan.
Oha! İşte bu harika haber! Arkamı döndüm: “Desene lan baştan! Beni yordun buraya kadar,” dedim tekrar ona doğru bacağımın verdiği sızıyla yürüyerek.
Şaşkınca yüzüme bakıyordu. Gurur yapmamı bekliyordu herhâlde, daha çok bekler. Yanına vardığımda, “Eee, hadi bir yemek ısmarla bari,” dedim hastanenin çıkışını göstererek. Ellerini sabır çeker gibi iki yana açıp gösterdiğim yere doğru yürümeye başladı: “Rica ederim, ne demek, lafı olmaz!”
Ahahaha! Teşekkür bekliyor. Yanında aksayarak yürümeye devam ediyordum. İnsan bir yardım ederdi.
“Ne için? Bak, sakın benden bir şey rica etme, yapamam vallahi,” dedim anlamazdan gelerek.
“Yürü Melek, yürü…” dedi o da bıkkınca.
Bu yaptığı ayıptı. İyilik yap denize at, değil mi ama? Lafını yap demediler. “Farkında mısın bilmem ama yaralıyım. Hani öyle bilgi olsun diye söylüyorum,” dedim.
Arabanın yanına varmıştık. Cevap vermeden şoför koltuğuna oturunca ben de kendimi ön koltuğa atıp ona döndüm: “Eee, ne ısmarlıyorsun bize? Bak, böyle adamakıllı bir yere götür, karnımız doysun. Boşuna para vermeyelim, çok açım ben!” dedim Mutlu'yu biraz olsun düşünmemeye çalışarak.
Beş dakikalık sessiz bir araba yolculuğundan sonra bir eczanenin önünde durmuştuk. “Ne yapıyorsun? Devam etsene,” dedim Aydın’a dönerek.
“Kızım eczane işte, bacağını saracağız ya,” dedi bana dönüp sol bacağımı göstererek.
“Akıllı mısın oğlum sen? Biraz daha ilerle, ileride dur. Önünde durursan eczacı arabayı görür, yalan söyleyemeyiz,” dedim.
Kaşlarını kaldırıp yüzüme baktı. Sonra ilerleyip arabayı sokağın sonuna park edip indi. Hava artık tamamen aydınlanmıştı ama güneş ortalıkta yoktu yine. “Aklına hayran kaldım şu an. Kızım sende nasıl bir tilki var?”
Kaldırımda yürürken ona dönüp göz devirdim: “Tecrübe ufaklık, tecrübe... Bunları öğren bak çaylak, lazım olur benimle takılıyorsan,” dedim ve eczaneye kendimi attım düşercesine. Rol başlasın!
“Kimse yok mu? Ahh, canım çok yanıyor! Kimse yok mu?” dedim sesimi ağlamaklı çıkararak. Aydın da yanımda kolumdan tutuyordu.
Eczacı birden ağzı dolu bir şekilde yanımıza koşup lokmasını bütün yutunca az daha gülecektim. Boğazında kaldı galiba. Öksürerek, “İyi misiniz? Geçin oturun şöyle,” dedi bana bir sandalye göstererek.
“Oturayım da bacağım çok acıyor doktor abla,” dedim. Gencecik sarışın bir kızdı, taş gibi kızdı vallahi. Benden küçüktü ama belliydi. Kız endişeyle paçamı sıyırmaya başlayınca, “Dur!” dedim yüksek sesle hızlıca.
Sarışın kız çarpılmış gibi elini çekince Aydın’a döndüm: “Önce şu eleman çıksın, sonra bakarsın,” dedim ve Aydın’a gözlerimi büyüterek baktım. Mesajı almış gibi eczanenin kapısının önünde durup sırtını bize döndü. Ben de tekrar arkama yaslanıp eczacıya döndüm. O da paçamı yukarı çekip kanlı bandajı açıyordu. İşi bitip kurşun yarasını görünce şüpheyle bana döndü.
Şimdi güzel oynamam lazımdı. “Şu karşıdaki ayı var ya... Düğünde havaya sıkacağım derken benim bacağıma sıktı! Canıma kastetti resmen ama dua etsin, arkadaşım…” dedim Aydın’ın da duymasını sağlayarak.
“Neden hastaneye gitmediniz? Orada daha iyi yardımcı olurlardı size,” dedi bacağımın durumuna bakarak.
“Hastane çok uzaktı, arabamız da yok. Taksi bekledik ama gelmeyince kendimizi en yakın eczaneye attık işte. Lütfen bir şeyler yapın, çok ağrıyor,” dedim gözlerimden akıttığım sahte yaşlar ve ağlamaklı sesimle beraber.
Kız telaşla kalktı: “Tamam tamam, bekleyin hemen geliyorum!” dedi ve arka tarafa gitti. Elinde bir çantayla geri gelip dibime çöktü ve bacağımı dizine koydu. Ben de eğilip bacağıma baktım. Kanama durmuştu ama bandaj yüzünden kan bütün bacağıma yayılmıştı. Kız bacağımı temizleyip güzelce sararken ben de rolüme devam ediyor, gözümden yaşı eksik etmiyordum.
Kız malzemelerini toplayıp kalkınca ben de ayak bileğimin biraz yukarısındaki bandajın üstüne bol kumaş pantolonumu örttüm. Aydın’a, henüz kalkmamışken baktım: “Aydııınnn! Gel, kalkmama yardım et, kalkamıyorum,” dedim burnumu çekerek.
Aydın şaşkınlık içerisinde gelip kolumdan tutup beni kaldırdı. Kızın arkasına geçtiği tezgâha yöneldim. Aydın’a dönüp gözyaşlarımı ellerimle silerek, “Hadi öde şimdi. Yarayı sen açtın, sen ödeyeceksin,” dedim kasayı göstererek. Sonra kıza dönüp: “Bir kutu da ağrı kesici ekleyin lütfen, güçlü bir ağrı kesici olsun,” dedim.
Aydın da cüzdanından kartını çıkarıp ödeme için bekliyordu. Çıtı çıkmamıştı girdiğimizden beri. Güzel kafa dinledim yalnız, ahahaha! İçeride işimiz bitince dışarı çıktık. Eczacı kız da yemeğine dönmüştür kesin.
Arabaya doğru yürürken Aydın birden önüme geçip karşımda gözlerini kocaman açtı: “Oha lan, oha! O nasıl bir rol? Ağladın kızım resmen, ağladın! Gözlerin kıpkırmızı, burnun akıyor lan!” dedi. Yavaş yavaş tanıyacaktı beni!
Ben de tam "Ya bu çocuk ne zaman açacak çenesini?" diyordum, geç kaldın, dedim ve yanından geçip arabaya yürümeye devam ettim. Arkamdan koşup yanıma geldi tekrar: “Ne oldu, demin yürüyemiyordun, kalkamıyordun? Şimdi bıraksak takla atacaksın!”
Elimdeki poşeti mendil gibi sallayarak kafamı ona çevirdim: “Rol icabı çaylak. Ayrıca şu an o kadar açım ki sırf hemen yemek yemek için takla bile atarım,” dedim.
Arabaya varmıştık. Kapıyı açıp içeri giriyordum ki “Bana çaylak deyip durmayı kes!” dedi.
Arabaya binmesini bekledim. O da kendini sürücü koltuğuna atınca, “Ya ben sana 'abajur' bile dedim, sen 'çaylak' kelimesine mi takıldın cidden?” dedim.
Sözlerimden sonra göz devirip gaza bastı. Bana dönüp: “Ne yemek istersiniz hanımefendi?” dedi.
Hanımefendiler ne yer ki harbiden? Beleşe bulmuşken güzel bir şey yemeliyim! “Ne bileyim ya, zengin olan sensin, götür işte güzel bir yere!” dedim.
Bana tekrar kısa bir bakış atıp sırıttı. Ne gülüyorsun be kardeşim?
Kısa ve Mutlu'yu düşündüğüm bir yolculuğun ardından şık bir restoranın önünde durduğumuzda ikimiz de indik. Mekânın karşısına dikilip okkalı bir ıslık çaldım. Dışarıdan böyleyse içerisi nasıldı kim bilir? İki katlı, geniş, önünde kırmızı halı serili, sarı ışıklarla çevrili bir yerdi. Kapının önünde de iki adam vardı. Hemen havaya girip koyu kahve saçlarımı omuzlarıma serip düzelttim ama pek fayda etmedi; zaten omuzlarımın biraz aşağısına anca geliyordu. Dönüp yanımda duran Aydın’a baktığımda sırıtarak beni izliyordu.
“Ne bakıyorsun lan?”
Bu olmadı, ben zarif bir hanımefendiyim! Boğazımı temizleyip tekrar denedim: “Neye bakıyorsunuz acaba pişkin pişkin?”
Yok arkadaşlar, benden entel insan olmuyordu ama pes etmek yoktu! Söylediklerime ve tavrıma kahkaha atan Aydın’a çatık kaşlarla baktım: “Eee, içeriye kadar yürüyecek miyiz yani? Bizi omuzlarında taşımayacaklar mı?” dedim bir elimle mekânı göstererek. “Paramızla rezil oluyoruz arkadaş!” deyince bu sefer daha büyük bir kahkaha attı. Gür sesine karşı hızla geriledim. Mağara ayısı işte!
“Seni mağarandan kim çıkardı söyle, bir de ondan intikam alacağım. Şu sesini kıs!” dedim.
O da önüme geçip: “Yürü be kızım, yürü,” dedi.
Sahi, burası bu saatte neden açıktı? Telefonumu çıkarıp saate bakınca, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım saat sabahın yedisini gösteriyordu. Hemen Aydın’a yetişmek için yürümeye başladım. O da bir süre sonra durmuş, beni bekliyordu zaten.
“Açlıktan öldüreceksin bizi!” diye söylene söylene içeri giriyordu.
“Açlıktan ölmek kolay değil yalnız. Bir hafta düzgün bir şey yemeden durabilmişliğim var benim, bir iki dakikada ölmezsin,” dedim. Bu zenginlerin acıları da çekilmiyor arkadaş!
İçerisi de dışarısı gibi sarı loş ışıklarla çevriliydi. Bu saatte neden ışıklar açık ki? Neyin havasını yapıyorlar? Aydın daha ilk katta bir masaya oturmaya başlayınca, “Ne yapıyorsun ya, kalk!” dedim hızlıca. “Yukarıda manzara izlerken yemek yemek istiyorum ben,” dedim yukarı doğru ilerlerken.
İçerisi neredeyse boştu, kimse yoktu. E tabii, bölgede zengin oranı az.
“Ya ne değişik kızsın sen ya! Kızım yaralı değil misin sen, niye merdiven çıkıyorsun?” diye arkamdan yetişti Aydın.
“Ne var be! Yaralıyım diye keyfimden ödün mü vereyim yani?”
Elini alnına vurup sabır çekerek koluma girdi merdivenlere geldiğimiz için. Yukarısı daha sadeydi ama tamamen camlarla çevriliydi; nereye baksan dışarıyı görebilirdin. Tam ortada durdum ve etrafa baktım. Aydın yine rastgele bir yere oturmuş beni bekliyordu.
“Gelsene Melek, ne dikiliyorsun?” dedi.
Sen ne anlarsın be zevksiz düdük! “En güzel manzara neresi diye bakıyorum akıllım!” dedim. Eee, gözüm şenlensin bari.
Aydın kalkıp kolumdan tuttu ve beni bulduğu ilk sandalyeye oturtup karşıma geçti.
“Ne yapıyorsun be armut?” dedim sinirle. Hanımefendilik de ne zor işmiş! Yüzümü düzeltip gülümsedim: “Yani, ne yapıyorsunuz be Armut Bey?” dedim düzelterek.
Aydın kıkırdayıp, “Seni bekleyemem kızım, açım ben aç!” dedi ve önündeki menüyü kaldırıp incelemeye başladı.
Ben de menüyü alıp baktım. O sırada garson da yanımıza gelmiş dikiliyordu. “Buyurun efendim, bir arzunuz var mı?” dedi kibarca.
Bak örnek al Melek, entellik böyle olur! Menüyü indirdim. Aydın tam ağzını açmıştı ki lafını ağzında tıkıp: “En pahalısından istiyorum,” dedim düz bir sesle.
İkisi de dönüp şaşkınca bana baktı. Enteller şaşırmaz bir kere koçum, sen daha tam öğrenememişsin! “Ne? Ne bakıyorsunuz, kocaman menüyü okumakla mı uğraşacağım ben?” dedim.
Garson benden bir halt olmayacağını anlayıp hâlâ bana bakan Aydın’a döndü: “Siz efendim?”
Aydın garsona bakıp: “Kardeşim sen bize bir serpme kahvaltı ver…”
“Bir de en pahalı şeyinizi verin yemeğinizi…” diye ekledim. Beni sakın görmezden gelmesinler, boğarım onları!
Aydın göz devirip menüyü karıştırmaya başladı. Garson da kaşları çatık önüne bakıyordu. Kim bilir ne düşünüyordu; sevgilisinden falan ayrıldıysa demek ki, kızgın.
Aydın da menüyü indirip bana baktı. “En pahalı yemek ahtapot lan, onu mu yiyeceksin?” dedi yüzünü buruşturarak. Bu nasıl zengin ya, zenginler böyle şeyler yemez mi?
“Tamam, ben ahtapot istiyorum,” dedim garsona dönerek. Yemesem de versinler aga!
“Maalesef şu an sadece kahvaltı servisimiz açık efendim.”
Bu ne arkadaş, madem vermeyeceksiniz neden önümüze koyuyorsunuz?
Aydın araya girip, “Sadece kahvaltı ve çay verseniz yeter,” dedi.
Garson kafasını sallayıp menüleri aldı.
“Ben süt istiyorum, çay değil,” dedim garsona.
“Tabii efendim, nasıl isterseniz,” deyip elindeki deftere yazdı giderken.
“Süt mü?” Ne var yani, süt içmek yasak mı?
“Evet, ne var? İçemez miyim?” dedim.
Aydın da yüzüme uzunca bakıp güldü. Dalga geçseydi olay çıkarırdım vallahi.
“Sigaran var mı ya?” dedim telefonumu cebimden çıkararak.
“Var ama yemekten sonra içersin.”
Yüzüne dik dik baktım. O da telefonuna bakıyordu, bakışımı fark edip kafasını kaldırdı.
“Sana mı soracağım ben ne zaman içeceğimi? Ver işte şunu!”
Telefonunu kapatıp masaya koydu. “Bana sormak zorundasın usta, sigara bana ait.”
Haklıydı, doğru söze diyecek bir şey kalmıyordu.
“Çalmadığım için çok pişmanım,” dedim.
O da tek kaşını kaldırdı: “İnan ben de şaşırmıştım çalmamana.”
“Pis domuz! Hırsız mıyım ben, çalayım?”
“Değil misin?” dedi öne eğilerek.
“Değilim tabii hadsiz! Dua et işime yarıyorsun, yoksa yemeğimi yedikten sonra çeker giderdim.”
Aç aç gidemezdim tabii, aklım kalırdı sonra.
Telefonumu alıp arkama yaslandım. Bir numara çevirip telefonu kulağıma dayadım. İlk çalışta açılan telefona doğru: “Beş dakika içinde sana gönderdiğim konumda ol. Arda da orada, onun yanında olacaksın. Nöbetleşerek kapıda duracaksınız,” dedim ve kapattım telefonu.
Konumu gönderip Arda'yı aradım. O da tek çalışta açtı.
“Mutlu nasıl?” dedim, karşı tarafı dinledikten sonra devam ettim: “Tamam, beş dakikada bir kontrol etmeyi unutma. Her 10 dakikada bir de bana fotoğraflı rapor atacaksın; kim girdi, kim çıktı hepsini yaz en ince ayrıntısına kadar. Mert'i yanına gönderdim, sana yardımcı olur,” dedim ve tekrar kapattım telefonu.
Kafamı kaldırıp Aydın'a bakınca tamamen telefonuna gömüldüğünü gördüm. Ne yapıyordu bu? Hızlı bir hareketle öne atılıp telefonunu çekip aldım ve ayağa kalkıp ekrana baktım. Annesine yazıyordu ve mesajı yarım kalmıştı.
Rahatlayıp tekrar telefonu önüne koydum ama o şaşkınca bana bakıyordu. Şok geçirdi tabii.
“Sana öyle kör kütük güveneceğimi sanıyorsan yanılıyorsun,” dedim.
O da önündeki telefonu alıp mesajını bitirdi ve yolladı. Ben de tekrar oturup hiçbir şey olmamış gibi ona dönüp, “Eee, biraz kendini anlat bakalım,” dedim.
Az çok tanıyordum ama tamamen tanımak işime yarardı. Aydın ellerini masada birleştirdi: “Merak mı ediyorsun beni?”
Tövbe ya, merak etmesek niye soralım arkadaş?
“Evet,” dedim düz bir sesle.
“Sor, anlatayım o zaman,” dedi ciddiyetle.
Olur, o da olur yani.
“İlk soru: Baban hakkında ne düşünüyorsun?” dedim.
Suratı düştü. Gözlerini masaya indirip tekrar gözlerime çıkardı: “Babam... Onun hakkında bugüne kadar çok az şey düşündüm. Bazen beni sevmediğini, benden nefret ettiğini düşündüm. Neden gittiğini bilmiyordum çünkü. Kendimi suçladığım zamanlar oldu, belki benim yüzümden gitmiştir diye. Tabii bunlar çocukken... Ama sonra büyüdüm işte. Büyüdükçe nefret ettim ondan. Ama baksan, bütün yazılarım onadır; sitemlerim, ağlayışlarım, sevgim... Yani gözden ırak olan gönülden de ırak olurdu, öyle oldu işte. Artık ona yazmıyorum,” dedi.
Ona da bir çocukluk borcu vardı, bana da vardı. Belki Aydın para içinde büyümüştü ama fark etmezdi ki; para bir babanın yerini tutmazdı. Ben de ellerimi masada birleştirip öne eğildim: “Peki, ikinci soru: Babanı bugüne kadar neden arayıp sormadın?”
Gözlerini gözümden ayırmadan hafifçe gülümsedi. “Beni değil de babamla olan ilişkimi merak ettiğini söyleseydin, onu anlatırdım.”
Hiçbir şey söylemedim, "Devam et," der gibi baktım. O da pes edip söze başladı: “Çocukken anneme sormak istedim defalarca ama annem o kadar dağılmıştı ki soramıyordum bir türlü, onu daha çok üzmek istemiyordum. Sonra annem unutmaya başladı. Zaman geçtikçe alışmaya başladı, ben de anneme sormamayı, olmamış gibi davranmaya karar verdim. Kendim araştırmak istedim ve yaptım da ama hiçbir şey bulamadım. Babam kendini iyi saklıyordu her neredeyse... Belli bir yerden sonra ben de pes ettim ve arayışımı sonlandırdım.”
Peki, bu cevap da oturaklı, kabul. Hiç tepki vermeden dinliyordum onu.
“Sual üç: Neden karanlıktan korkuyorsun?”
Kaşlarını çatıp geri yaslandı: “Hop, hop! Bu özel bir soru,” dedi. Aman, özelmiş! Ne özel, ne özel...
Tam o sırada garson elindeki iki katlı arabayla gelip masaya kahvaltılıkları yerleştirdi. Önümüze birer servis yerleştirip gitti sonunda. Yemek burnuma buram buram tereyağı, yumurta ve menemen kokusuyla gelip şenlenince soruları unutup hızlıca yemeğe daldım.
Şu an kimse konuşmasın, bu mutlu anın tadını çıkarmak istiyorum! Son mutlu anlarımmış gibi geliyor zaten.
Dakikalar süren bir yeme maratonunun ardından şişen karnımı ovalayarak arkama yaslandım. Kalan son sütümü de kafama diktikten sonra bardağı sertçe masaya bıraktım. Bugün de doymuştuk çok şükür, doymayanlar düşünsün!
Birden aklıma düşen Mutlu’yla beraber yüzüm de düşmüştü. Arda’nın gönderdiği ilk rapor gelmişti çünkü. Telefonumu çıkartırken karşımdaki Aydın’ın benden kalan kahvaltılıkları çayıyla beraber mideye indirişini izliyordum. Telefonumu açıp gelen raporu inceledim. İçeri bir kere doktor girmişti; doktorun yandan çekilen resmi ve saati yazılıydı. Onun dışında kimse girmemişti. İki tane de Mutlu’nun çekilmiş fotoğrafı vardı, uyuyordu ikisinde de.
Kalbimdeki sızıyı yok sayarak Arda’ya mesaj yazmaya başladım: "Mutlu’nun bakıcısı gelirse gitmesine izin verme, sorguya al. Bir şeyler biliyordur, ses kaydı al ve bana at."
Mesajı gönderip telefonu kapattım. Mutlu’ya biri bir şey demiş olmalıydı ama kim ve ne? Mutlu durduk yere bana böyle davranamazdı, altında yatan bir sebep vardı, eminim.
Aydın yemeğini bitirdiğini haber verircesine son yudum çayını kafasına dikti: “Çok düşünme, deli olursun. Hadi gidelim,” dedi ayağa kalkarken.
Sensin deli, terbiyesiz!
“Önce sigaramı ver,” dedim yerimden bile kımıldamadan. Sözünü tutsun o da canım!
“Tamam kalk, dışarıda içersin,” deyince kalktım. Olur, dışarıda da içerdim.
Uzun süreli oturmanın verdiği dinlenmeyle kalkınca bacağımdaki yara sızlamaya başladı. Hafif bir inlemeyle homurdandım: “Allah'ım iyileşsin artık, böyle de olmuyor ki hiç...”
Merdivenlere gelince Aydın koluma girip sızısı artmaya başlayan yarama verdiğim yükü kendisine aldı.
“İyi, değnek görevi görüyorsun en azından,” dedim yavaş yavaş inerken.
“Nankör bir kızsın biliyor musun, daha önce söyleyen oldu mu bunu?” dedi sitemle, benimle beraber inerken.
Beni tanıması güzel!
“Binlerce kez hem de,” dedim ben de ağırlığımı iyice ona vererek. Ağzından çıkan lafı bilsin, benim nerem nankör?
Merdivenleri bitirip aşağı indiğimizde kolumdan çıkıp kasaya gitti ödeme için. Ben de onun cebinden çırptığım sigara paketini açarak dışarı çıkmaya başladım. Jilet gibi yeni paket vallahi, mis! Kapının önüne aksak adımlarla çıktım. Paketten bir dal alıp geri kalanını deri ceketimin cebine attım. Yine Aydın’dan çırptığım çakmakla yakıp derin bir nefesle ciğerlerimi dumanla doldurdum.
Aklım hâlâ Mutlu’daydı. Bakıcısını ararsam, bir şey biliyor olsa bile onu elimizden kaçırmış olurdum; bu seçenek olmazdı. Kendim de soramıyordum Mutlu’ya, beni istemiyordu. Yapacak tek şey beklemekti ve ben de en çok bundan nefret ediyordum.
Arkamdaki otomatik kapı açılıp kapandı. Aydın önüme geçip kaşları çatık bakınca anlamadım ne olduğunu. “Hani sigaran yoktu senin?”
Harbi değnekti ya!
“Artık var, zeki çocuk,” dedim sigaramdan derin bir nefes alıp yüzüne üfleyerek.
“Hırsız olduğun kadar yalancısın da yani,” dedi dumanı eliyle dağıtarak.
Yoo, sadece hırsızdım ben, yalancılık nereden çıktı şimdi? Yaniiii... Tamam, belki biraz yalancıydım ama hırsız olduğum kadar değil!
“Sen de okuduğun kadar salaksın da,” dedim kafasına kapı tıklatır gibi tıklatarak. “İçerisi biraz boş kalmış ama sakın telaş etme, ben dolduracağım tamam mı? Sakin ol,” dedim sahte bir panikle.
Ahahahha! Hırsız olduğum kadar komiğim de yani, en azından kendime göre... O da kâfi zaten.
“Ne saçmalıyorsun sen ya?” diyerek arabaya doğru yürümeye başladı.
Ben de bitmek üzere olan sigaramdan son nefesi çekip yandaki çöpe basket attım. “Ve Melek'ten üç puanlık atışşş!” diye fısıldar gibi bağırıp Aydın’a yetişmek için adımlarımı hızlandırdım.
Tabii bacağım durur mu? Hemen, "Hop, ne bu hız?" diyerek ani ve sert bir sızıyı saldı bedenime. Bacağımla kötülükte yarışırdım gerçekten.
Aydın’a zar zor yetişip, “Saçmalamıyorum, sadece sen ceplerinin boşaldığını —en azından hafifliği düşünerek bile— anlamadın,” deyince elleri hızla pantolonunun cebine gitti.
Ahahahah! Bu sahneleri seviyordum. Şaşkınlıkla arabanın önünde durup kafasını bana çevirdi. “Pes artık ya! Nasıl hissetmem koca sigarayı abi?” diye homurdanıp şoför koltuğuna geçti ve kapıyı açıp oturdu.
Ben de içimden kahkahalar atarak arabaya bindim. Arabayı çalıştırırken bir yandan bana baktı: “Kızım, senin başka işin yok mu?”
Galiba kafasının içerisi gerçekten boştu!
“Benim işim bu akıllım, ben sanatımı icra ediyorum,” dedim. O ne anlasın zaten, cahil çocuk!
Arabayı hareket ettirip yola girdi. “Sen de haklısın, salaklık bende,” dedi yolu kontrol edip şeridini değiştirerek.
“Ben her zaman haklıyım,” dedim. Ne sandın koçum?
Telefonumu çıkarıp gelen yeni rapor bildirimine baktım. Zaman çabuk geçiyor cancağızım. Raporda farklı bir şey yoktu, her şey normal gibiydi. Umarım böyle de devam ederdi.
Mesajı kapatıp bazen birlikte çalıştığım hacker bir arkadaşı arayıp telefonu kulağıma götürecektim ki meşgule attı. Müsait olsa şaşardım zaten. Tekrar aradım ve tekrar meşgule attı. Pes etmek yok, tekrar aradım. Bu sefer bir süre çaldı telefon. Yine tam kulağıma götürecektim ki tekrar meşgule attı.
“Hay senin de meşguliyetine de...” deyince Aydın bana döndü: “Efendim?”
Tekrar arayıp ekrana bakarak bekledim. “Yok bir şey, sana demedim. Sen yola bak,” dedim Aydın'a bakmadan.
Telefon da açılmıştı zaten. Kulağıma götürürken gelen “Alo?” sesini duydum. Aydın da duymuş olmalı ki bana döndü.
“Neredesin lan sen? Beni meşgule atamazsın kardeşim!” dedim telefona doğru. Aydın kafasını çevirip çevirip bana bakıyordu.
“Ya ben sürekli seninle mi uğraşacağım? Bir sal beni artık ya, meşgulüm işte!” dedi Melih karşı taraftan.
“Sana ihtiyacım var, biraz acil. Yardım edecek misin, onu söyle,” dedim. İşi neydi sanki? Bilgisayarın başında klavyeye basıyordu en fazla!
“Ne istiyorsun, hızlı söyle,” dedi. Klavyenin tuş seslerini duyabiliyordum telefondan.
“Sana bir konum göndereceğim, son iki günün kamera kayıtlarını istiyorum,” dedim. Aydın’ın gözleri bana sık sık bakıp ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu; "Yine neyin peşinde bu?" diye geçiriyordur içinden.
“İç kısım mı, dış kısım mı?” dedi Melih, düşüncelerimi bölerek.
“İç kısı—” diyecektim ki yarıda kestim. “Her ikisini de istiyorum,” dedim yanımda camı yarıya kadar indirerek.
“Tamam, başka bir şey var mı?”
Göz devirdim, parayı kastediyordu. “Var, açgözlü pis herif, var! Ne kadar istiyorsun?” dedim Aydın’a bakarak. Aydın hâlâ sessizliğini sürdürüyordu, artık çok konuşmuyordu; sanırım onu konuşturan merakıymış!
“30 istiyorum,” diyen Melih’in sesiyle gözlerim kocaman açıldı Aydın’a bakarken. Önüme döndüm.
“Yuh, dünyayı kurtar mı dedik lan? Alt tarafı bir kamera, zam mı geldi iki tuşa basmaya?” dedim sitemle. Diğer elimle de cebimdeki sigarayı çıkarmış, içinden dal almaya çalışıyordum.
Aydın el atıp tuttuğum sigaradan bir dal çıkartıp dudaklarının arasına yerleştirdi.
“Bizde böyle ablacım, işine gelirse,” diyen Melih’e kaşlarımı çattım. Bir de üstüne Aydın sigaramdan içiyordu! “Yamuk yapıyorsun Melih, biz bir aileyiz! Suçlunun suçluya sırt çevirdiği nerede görülmüş?” dedim.
Aydın ağzındaki sigarayı yakıp bana uzatmıştı. Aferin lan, böyle olacaktı işte! Şimdi de uşağım olmuştu, ohh ne ala!
“İşine gelirse Melek. Hadi kapat, işim var. Kabul ediyorsan konumu at, etmiyorsan bay bay,” dedi ve kapattı suratıma. Terbiyesizdi de ondan!
Telefonu sinirle kucağıma bırakıp sigaramdan derin bir nefes çektim içime. Camdan yüzüme çarpan sert, soğuk rüzgâr beni üşütünce camı biraz daha kapatıp küçük bir aralık bıraktım.
“Ne oldu, bir sorun mu var?”
Evet, sorun var ama bir değil, çok sorun var! Nereden bulacağım o parayı ben şimdi hemen?
“Şu an cebinde falan 30 bin yoktur değil mi?” dedim sigaramdan bir nefes çekerek.
“Kartımda var ama cebimde yok Melek, kimse cebinde o kadar para taşımaz.”
“Arabanı çalsam en fazla ne olabilir ki? Gerçi olmaz, annene gitmek için lazım o... Tabii ya, telefon! Telefonunu gördüm, son modeldi. Onu çalabilirim, yenisini alırsın artık.”
Dur bir dakika... Ben bunları sesli mi söyledim? Kendi içimde konuşmayı aşıp sesli konuşmaya mı başladım? Aferin bana vallahi, helal olsun canım ben!
“Melek sen kendinde misin? Gözümün içine baka baka arabamı, telefonumu çalmaktan söz ediyorsun!”
“Evet, oldu öyle şeyler, ne yapalım ya? İnsanlık hâli, olur öyle şeyler. Sağlık olsun.”
“Bak, para lazımsa ben veririm ama önce ne için istediğini söyle. Benimle paylaş, sana yardımcı olabilirim.”
Elimi alnıma vurup ona döndüm: “Oğlum desene baştan veririm diye! Ben burada bin tane plan kurdum ya!”
Aydın bana dönüp göz devirdi: “Hızına yetişmek mümkün mü ustacım?”
Değildi tabii, hızlıyımdır!
“30 bin vereceksen adama yazıyorum bak. Sonra kararından dönersen oturduğun evi bile alırım altından!”
Sigaramdaki son dumanı içime çekip arabadaki küllükte söndürdüm.
“Veririm ama bana nedenini anlatacaksın Melek.”
Telefonumu alıp hemen Melih’e bakımevinin konumunu attım. Anında görüp "Para?" diye mesaj attı. Ben de "İşi hallet, parayı al" diye mesaj atınca "Tamam" yazdı.
Telefonu kapatıp derin bir nefes aldım, bu da tamam. Gocunmuyordum. Sonuçta bana o parayı vermeseydi ben çalacaktım, o yüzden umursamıyordum —ki umursamayı bayağı önce bıraktım. Aslında param vardı ama Mutlu için kullandığım paraydı ve onu pis işlerime kullanamazdım, ileride lazım olabilirdi.
“Eee, anlatmayacak mısın?”
Düşüncelerimi bölen Aydın’a döndüm. Anlatacak mıydım?
“Bir arkadaşımdan geçen gün soyduğum bir ofisin kamera kayıtlarını istedim. Onlar soyulduklarını henüz anlamadılar ama anlayacaklar ve polisten önce benim kameraları kontrol etmem lazım,” dedim hiç tereddütsüz ona bakarak.
Helal olsun kız Melek, yalanda da ustasın kızım!
“Hadi şimdi IBAN atıyorum sana, parayı gönder.”
Önce dikiz aynasından arkaya, sonra da bana baktı tek kaşını kaldırarak. Tipe gel, Şaban!
“Rica etmene falan gerek yok, ben zaten veririm Melek. Yorma kendini,” dedi.
“Vereceksin zaten, anlaşma öyle birader!” dedim hemen. “Zaten yorgunum, bir de senin yüzünden yoruldum. Bana derhal teşekkür et!”
Telefonumu elime alırken o da kahkahayı koyuvermişti zaten. Hemen IBAN'ı ona atıp telefonu tekrar kucağıma bıraktım ve arkama yaslandım.
“Eee, daha ne kadar yolumuz var? Sabahtan beri yoldayız,” dedim bir yandan da esneyerek. Uykum vardı ya, kaç gündür uyumuyordum doğru düzgün.
“Daha 10-20 dakika kadar var. Sen uyu biraz, ben varınca uyandırırım.”
Vallahi hiç fena olmazdı!
“İyi, hadi dikkatli sür. Bak, ölürsem seni fena döverim,” dedim ve koltuğun kenarındaki kolu çekip hafif yatar pozisyona getirdim. Böyle de amma rahatmış! İki dakika da olsa uyumak iyidir.
Bölüm etkileşimi
