6. bölüm / 6
Karaya Çalan MelekBölüm 6.
Bölümler 6Şu an: Bölüm 6.
- 1 Bölüm 11.162 kelime
- 2 Bölüm 2.2.187 kelime
- 3 Bölüm 3.1.154 kelime
- 4 Bölüm 4.2.426 kelime
- 5 Bölüm 5.5.735 kelime
- 6 Bölüm 6.3.154 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arabanın durmasıyla açıldı gözlerim. Keşke bu kadar hafif bir uykuya sahip olmasaydım; hayatın bana getirisi işte...
Yanımdaki camdan dışarıdaki müstakil, şık eve bakarken “Burası mı?” dedim. Güzel bir evdi. Fazla büyük değildi aslında, beklediğimden küçüktü ama yine de büyüktü tabii.
“Burası... Sen uyumamış mıydın?” dedi Aydın düşüncelerimi dağıtarak.
Telefonumu çıkarıp gelen mesajlara baktım. Bir yandan Arda'nın bana gönderdiği raporu incelerken, “Parayı gönderdin mi?” diye sordum. Farklı bir şey yoktu raporda. Bakıcı kız gelmemişti. Neredeydi bu kız ya?
“Göndermedim daha, araba kullanıyordum hatırlarsan,” dedi kapıyı açıp inerek.
Ne demek göndermedim? Arabadan inerken sol ayağımın üstüne bastığım an, bacağımdaki sargının altından dikine bir sızı beynime sıçradı. Dişlerimi birbirine bastırıp bozuntuya vermeden arkasından evin bahçesine girdim. Yaram daha çok tazeydi ve attığım her adımda etim çekiliyormuş gibi zonkluyordu. Topalladığımı fark etmesin diye adımlarımı olabildiğince dengeli atmaya çalışarak, “Ne demek göndermedim? Göndersene kardeşim, adam parasız işe başlamaz!” dedim. Hayret bir şey ya, güvenende kabahat aga.
Evin kapısının önüne gelip birden durdu, sonra da bana döndü. Ben de durmak zorunda kaldım. Ağırlığımı ister istemez sağlam olan sağ bacağıma kaydırdım. Yorgun bir ifadeyle, “Az önce gönderdim Melek, sus artık,” dedi.
Ne dedim ki ben şimdi? Allah Allah, adamakıllı deseydin ya "Gönderdim," diye!
Göz devirerek, “İyi, hadi çal şu kapıyı da girelim içeri. Vaktimi boşa harcama benim,” dedim.
O da sesli bir kahkaha attı. “Bilmem farkında mısın ama şu an senin intikamının peşinden koşturuyoruz ve vakti çalınan kişi ben oluyorum. Vaktimi çalan kişi de gerçek bir hırsız. Bilgin olsun diye söylüyorum,” dedi yüzsüzce. Sonra da sırtını dönüp kapıyı tıklattı. Gelinsiz duvak!
“Pardon ama benim bütün hayatımı çalan senin baban oluyor! Bunun yanında benim çaldığım bu kısa vakte laf edemezsin. Ki üstelik bana yardım etmek isteyen de sendin,” dedim soluksuz bir şekilde. Utanmadan zamandan, vakitten bahsediyor ya!
Bana hiç bakmadan tekrar kapıyı tıklattı. Harbi neredeydi bunlar ya? Bana döndü en sonunda. Tam ağzını açmış bir şey söyleyecekti ki kapının açılmasıyla ikimiz de o yöne döndük.
Kapıyı açan genç, uzun boylu bir kızdı. Siyah, sıkı atkuyruğu saçları, bedenini saran siyah kısa eteği ve beyaz gömleği onu oldukça güzel ve ilgi çekici gösteriyordu.
“Aydın Bey, hoş geldiniz. Buyurun,” dediğine göre evin çalışanı olmalıydı. Zaten giyiminden bunu anlamalıydın, akıl küpü!
”Aha, az önce kendi kendime mi laf soktum ben?”
“Efendim?” diyerek içeri giren Aydın’a baktım.
“Ne efendimi? Ben senin efendin değilim. Yani çok istiyorsan olurum, o başka da şimdi...” dedim ben de onun arkasından içeri girerek. Her adımımda sol bacağım geriliyor, dizimden kalçama doğru sıcak bir sızı yayılıyordu. Aksadığımı gizlemek için ritmimi bozmamaya çalışıyordum ama bacak "Ben buradayım!" diye bas bas bağırıyordu.
“Kızım sen kafayı mı yedin? Az önce 'Kendi kendime mi laf soktum ben?' demedin mi? Ona 'Efendim?' dedim,” dedi birden durup bana dönerek. Kaşlarını çatmıştı.
Ne bu gerginlik? Niye bu kadar tepkili bu çocuk?
“Madem duymuşsun ne diye soruyorsun abi? Kendi kendime konuşamaz mıyım ben? Her şeye salça olma bir!”
Haddini bilsin canım, bana böyle konuşamaz. Benim gibi bir hanımefendi bunu asla hak etmiyor. Sahi, ben sesli mi konuşmuştum? Neyse, benim canım sağ olsun, sorun değil.
“Yürü Melek, yürü,” dedi basıp giderek.
Ben de arkasından devam ettim. Sol bacağımı hafifçe dışa doğru savurarak topallıyordum ister istemez; adımlarımı hızlı atmak yaramı daha da zonklatıyordu ama eh, kaybolmak da istemezdim.
Sade, düz bir koridorun ardından salona geldiğimizde buranın pek de sade olmadığını gördüm. Her şey rengârenkti. Bütün renkler kullanılmıştı ama göz yormuyordu; cansız, soluk renklerdi. Ne diyeyim, hoşuma gitmişti. Yemek masasının etrafında rengârenk sandalyeler, kanepelerin kırlentleri bile farklı farklı renklerdeydi. Salonun tam ortasında, sehpanın olması gereken yerdeki kadına baktım.
“Sanırım şu kadın kendini sehpa sanıyor,” dedim Aydın'a hiç bakmadan. Kadından gözümü alamıyordum. Oturduğu yere bağdaş kurmuştu. Ensesinde biten kırmızı saçlarına ve sanki dünyada başka renk kalmamış gibi üst üste giydiği o rengârenk kıyafetlere baktım.
“Ne yapıyor o, dua mı ediyor?” dedim kadına doğru bir adım atarak. Sol ayağımın üzerine yük bindiği an yaram fena halde sızladı ama dişimi sıkıp adımlarımı bozmamaya çalıştım. “Ablacım öyle dua edilmez, bak o elleri açacaksın önce.”
Kadının tam karşısına geçmiş dikiliyordum. Aydın'ın hiç sesi çıkmıyordu; olduğu yerde kollarını göğsünde kavuşturmuş bize bakıyordu. En sonunda kadın gözlerini açıp aşağıdan bana baktı.
“Merhaba kızım. Bana neden meditasyonumu bozduğunu açıklar mısın?” dedi sakin, nahif bir sesle.
“Ablacım uykumu getirdin ama. Hadi işimiz gücümüz var, kalk artık. Sonra edersin meditasyonunu,” dedim ve yaramın zonklamasına daha fazla dayanamayıp kendimi kanepelerden birine bıraktım. Ağrıyan bacağımı uzatırken rahat bir pozisyon almaya çalışıyordum.
Aydın ileriye doğru bir adım atıp salona girdi. “Merhaba anne,” dedi.
Kadın ayağa kalkıp oğluna doğru yavaş yavaş adımladı. O varana kadar sabah olacaktı azizim, olmaz böyle! Benim vaktim değerli.
“Oğlum, hoş geldin. Uzun zaman oldu görüşmeyeli, nasılsın?” dedi kadın, Aydın'ın yanağını okşayarak.
Ama Aydın hiç oralı değildi. Neden bu kadar kasılmıştı ki? Niye böyle sert davranıyordu? Ay, ne oldu kız buna?
“Hoş bulduk anne,” dedi Aydın ve eliyle beni gösterdi. “Arkadaşım Mel...”
“ Dur”Lafını pat diye böldüm. Bacağımı unutup sahte bir refleksle ayağa fırladım ama aniden yükselince sol bacağımdaki taze yara zorladı. Hafifçe aksayarak yanlarına gittim. “Melike ben ablacım,” dedim olayı toparlamak için.
Kadın bana hiç dönmeden Aydın’a bakmaya devam etti. Ama ayağa kalkarken hafifçe yalpalamam ve topallamam gözünden kaçmamış gibiydi.
“Memnun oldum Melike. Ben de Bahar, Aydın'ın annesiyim,” dedi ve en sonunda bana dönüp elini uzattı.
Ben de elini sıktım. Ağırlığımı sağ bacağıma verip dik durmaya çalışıyordum. Tanışma faslı sona ermiştir abi!
“Demek Aydın'ın arkadaşısın, öyle mi? Aydın pek arkadaş edinmez, iyi bir kız olmalısın.” Hahahahha! Kesinlikle harika bir kızım!
“Eee, benim kadar iyisini bulamaz teyzecim. Bence oğlunuz arkadaş bulma konusunda mükemmel,” dedim ve Aydın'a dönüp gülümsedim. “Ay hiç teşekkür etmene gerek yok çaylak, ben sana bir ara rica ederim!” Hahahah, gerçekten iyi biriyimdir yani; en azından kendim için!
Aydın annesiyle aramızdan geçip kendini tekli koltuğa attı. Hiç konuşmuyordu. Nedeni neydi? Normalde çenesi durmazdı, annesiyle arası kötü mü acaba?
“Melike, sen de otur lütfen, ayakta kalma. Yemek saati yaklaşıyor, güzel bir kahvaltıya ne dersiniz?” dedi Bahar.
Eee, ben bu kadına içimden ne diyecektim? Bahar teyze? Yok, çok uzun. Abla falan? Nereden ablam oluyor ya! Ay öff, Bahar de gitsin bee!
“Yiyip geldik anne, sağ ol,” diyen Aydın'a baktım.
“Belki ben açım arkadaşım, niye hemen red veriyorsun?”
Şaşkın gözlerle bakan Aydın'ın üzerinden bakışlarımı çekip Bahar’a baktım. Zaten ağrıyan bacağımı daha fazla ayakta tutmak istemiyordum.
“Ablacım ben açım vallahi. Şöyle zengin bir kahvaltıya hayır demem yani. Mümkünse kuş sütü olsun, kuş sütü olmadan güne başlayamıyorum da...”
Tamam, çok aç değildim ama yemek yerdim yani. Sonuçta kaç kere beleş yemek fırsatım oluyor ki? Olmadı paket yaptırırdık! Bahar söylediklerime karşın tek mimik bile oynatmadan ayrıldı salondan. İnşallah kahvaltı hazırlatmaya gidiyordur!
Ben de Aydın'a döndüm. Çatık kaşlarla beni izliyordu.
“Hayırdır ya, ne bu asabiyet?” dedim ona doğru aksamadan yürümeye çalışarak. Bu yaranın artık iyileşmesi gerekiyordu; attığım her adımda canımdan can kopuyordu sanki. Kendimi onun yanındaki tekli mavi koltuğa bıraktım.
O da kafasını arkaya yaslamış, tavanı seyrediyordu. “Bak Melek...”
“Şşşşş!” diyerek lafını böldüm. “Melike ben çaylak, daha arkadaşının adını bilmiyorsun!”
Annesinin gerçek adımı bilmesini istemiyordum, güvenmiyordum kadına. Gerçi Aydın’ın kendisine de pek güvendiğim söylenemezdi ya, neyse.
“Tamam Melike,” dedi ciddiyetle ve kısık bir sesle. “Birazdan annem geldiğinde direkt konuya dalıyoruz, cevabımızı alıyoruz ve çıkıyoruz. Mümkün olduğunca konuşma lütfen.”
Ne dönüyor ya?
“Bana hemen şimdi, burada ne döndüğünü açıkla! Neden bu kadar gerginsin?” dememe karşın derin bir nefes verdi ve vücudunu bana doğru döndürdü.
“Bunu daha sonra konuşuruz, şu an sırası değil. Senden tek isteğim olabildiğince az konuşman ve olayı bana bırakman,” dedi.
Yok, çözmem lazımdı bunu. Olmazdı böyle.
Arkama yaslanıp yaralı bacağımı öne doğru uzattım, biraz dinlensindi.
“Benden bir şey isteme hakkını vermedim sana çaylak. Ben istediğimi istediğim zaman yaparım. Şimdi söyle, ne çeviriyorsun sen?” dedim.
O da göz devirip tekrar önüne döndü. “Tamam Melek, sensin. En iyisini sen bilirsin.”
Heh, şöyle ya!
“Lan duvak... Bana Melike demeni söylemedim mi ben? Bak sinirlendirme beni!” dedim kısık bir sesle. Anlamıyordu abi! Hani okumuştu bu? Her okuyan adam olamıyor demek ki… Ben okusam milyoner olurdum vallahi.
Kısa bir sessizliğin ardından Bahar tekrar içeri girince bakışlarım ona döndü. Hafif gülümser bir yüzü vardı ama bir yandan da ciddi gibi duruyordu; hani Mona Lisa abla gibi. Da Vinci'yi tanıyordur kesin!
Aynı ifadeyle karşımızdaki üçlü sarı kanepeye oturup bacak bacak üstüne attı ve dik duruşuyla meydan okur gibi gözlerini benimle Aydın'ın arasında gezdirdi. Ne değişik kadın!
“Kahvaltı birazdan hazır olur. Elinizi yüzünüzü yıkayın isterseniz, sonra da şu içinizi kemiren soru üstüne konuşuruz sofrada,” dedi yine mimiksiz bir şekilde.
Nereden biliyordu? Aydın’ın söylediğini düşünmüyordum.
“Nereden biliyorsun bir şey soracağımızı?” dedi Aydın, aklımı okumuşçasına.
“Gözlerinde gördüm oğlum,” dedi. Galiba estetik yaptırmıştı ki mimik kullanmayı tercih etmiyordu.
Aydın da öne doğrulup kollarını dizlerine yerleştirerek ellerini birleştirdi. “Bugün burada kalacağız anne, ona göre hazırlığını yaparsın,” deyip ayağa kalktı. “Mele... Melike elini falan yıkayacaksa gel,” dedi ve salondan çıkmak için kapıya yöneldi.
Arkasından gidip hesap sormak farz oldu şimdi!
Ben de kalktım. Bahar’ın aksine ona hiç bakmadan Aydın'ın arkasından gitmeye başladım. Sonunda salondan çıkıp koridora geçince bacağımı zorlayıp, aksayarak da olsa Aydın'a yetiştim.
“Ne diye burada kalıyoruz acaba? Sen istersen kal, ben işimi bitirip çıkar giderim, haberin olsun,” dedim.
Banyonun önüne gelmiş olmalıyız ki beni hiç tınlamayarak kapıyı açıp içeri girdi. Ben de peşinden kendimi içeri atıp kapıyı kapattım.
“Konuşsana lan! Beni böyle yok sayamazsın,” dedim kolundan tutup kendime döndürerek.
“Melek bak, canım sıkkın, bana bulaşma. Bugün burada kalıyoruz. Bütün gece ikimiz de uyumadık ve senin gözlere bakılırsa sen bir geceyle kalmamışsın. O yüzden bugün burada kalıp güzel bir plan yapıyoruz, dinleniyoruz, sonra sabah erkenden kalkar çıkarız,” dedi.
Gergindi ama neden? Babasına mı üzülüyordu, annesi miydi sorun? Korkuyor muydu, ne oluyordu, anlamıyordum.
Hiçbir şey söylemeden ellerimi ve yüzümü yıkadım. Soğuk su biraz kendime getirmişti beni. Onu beklemeden çıktım banyodan. Arka cebimdeki telefonumu çıkarıp gelen rapora baktım. Neden bildirim sesi almadım ki?
Rapor temizdi, bir sorun gözükmüyordu. Nöbeti Mert devralmıştı, raporu da o atmıştı. Mert’e değil ama Arda’ya güveniyordum. Onu daha önce de kullanmıştım; aldığı parayı hak eden bir koruma.
“Neden yolun ortasında dikildiğini sorabilir miyim?” diyen arkamdaki sese döndüm.
“Nerede dikileceğimi sana mı soracağım? Düşüncelerimi bölme!” dedim ve ağrıyan bacağımı sürüye sürüye salona doğru yürümeye başladım.
“Çok düşünme usta, deli olursun,” dedi arkamdan.
Bilmiyor ki zaten deliyim! Salona tekrar döndüğümde yemek masası yerlere taşacak kadar doluydu neredeyse. Yine rengârenk tabaklar, masa örtüsü... Az önceki taş gibi hizmetli kız da masanın başında bekliyordu, baharda masanın baş köşesindeki yeşil sandalyeye oturmuştu. Ben de adımlarıma dikkat ederek onun hemen sağındaki mavi sandalyeye oturdum. Yaralı olduğumu bilsin istemezdim.
Arkamdan Aydın geliyor sandım ama gelmemişti. Tekrar sofraya dönüp, “Eee ablacım hani benim kuş sütüm? Tamam belki fakirsiniz ama en azından normal bir süt verin yani,” dedim. Böyle fakir insanları da hiç sevmem!
Bahar yine mimiksiz gözlerle bana baktı. Gözlerimi uzun süre incelemeye almıştı ki Aydın salona girince ona döndü. Neyi var bu kadının ya? Harbiden de deli miydi acaba?
“Oğlum hadi gel, bak misafirimize ayıp olacak, sofraya buyur lütfen,” diyerek Aydın'ı oturmak üzere olduğu koltuktan geri çevirdi.
Aydın da tam karşıma geçip oturarak arkasına yaslandı; hâlâ gergindi.
Bahar bir parça domatesi ağzına atıp yuttu. “Eee, söyleyin bakalım şu çok merak ettiğiniz şeyi,” dedi.
Dur bir az... O çiğnemeden mi yuttu o domatesi? Ay, bana ne ya!
Hizmetli kız önüme koca bir bardak süt bırakıp kaçarcasına çıktı. Sütümden büyük bir yudum alırken bir yandan Aydın'a bakıyordum. O da bir bana, bir masada birleştirdiği ellerine bakıyordu.
“Anne, biz sana bir şey soracağız ama Melike'nin yanında uzatmadan anlatmanı istiyorum,” dedi Aydın. Annesine kilitlenmişti. Uzatmadan derken?
“Uzatmayalım çaylak, haklısın,” dedim Aydın'a kısa bir bakış atıp Bahar'a dönerek. “Ablacım, şimdi bizim sebebi ziyaretimiz senin eski kocan. Bize onun hakkında ne biliyorsan anlatmanı istiyoruz,” dedim hızlıca. Çünkü Aydın bana şaşkın ve "boğmak ister gibi" bakıyordu.
Bahar’ın üstüme kilitlenen bakışlarını fark edince Aydın’daki gözlerimi Bahar’a çevirdim. Baştan ayağa beni süzüyordu. Güzelliğime hayran kalmışsa demek ki!
“Demek Adil'i sormaya geldiniz, öyle mi?” dedi. Artık sadece bana değil, ikimize de bakıyordu; çok dikkatli bakıyordu hem de. Bu kadından iyi hırsız olurdu ha!
Bakışlarını Aydın'da sabitledi. “Oğlum, sen babanı sormazdın. Ne oldu, babanın mahvettiği başka bir hayat mı buldun?” dedi, kafasıyla beni göstererek.
Bu kadın bir şeyler biliyordu. Bu sözler hayra alamet değildi. Ama tek bir mimik, jest de kullanmıyordu ki okuyayım!
Aydın bir bana, bir de annesine baktı. “Anne... uzatmadan dedim,” dedi dişlerinin arasından.
“Oğlum, bıraksana kadın konuşsun! Ha uzatarak ha kısaltarak anlatsın işte, neyi engellemeye çalışıyorsun? Amacın ne senin, ne saklıyorsun?” Diyerek Aydın'a çıkıştım. Ne saklıyordu benden?
“Melike, müsaade eder misin, annemle konuşuyorum,” dedi çatık kaşlarla, sakin olmaya çalışan bir sesle.
“Pardon ama buraya benim meselem için geldik, müsaade etmesi gereken kişi sensin, çaylak!” dedim ve tekrar Bahar'ın ifadesiz yüzüne döndüm. Biz de biliriz duvar suratlılık yapmayı ablacım!
Yüzümü düzeltip ifadesizleştirdim. “Şimdi söyle ablacım, kocan nerede ve neden çiğnemeden domatesi yuttun?” dedim. Tamam, ikincisi gerekli bir soru değildi ama olsun, merak yani!
“Mel...” diyecekti ki Aydın'ın lafını kestim.
“Evet ablacım, seni bekliyorum.”
“Mele...” diyen Aydın'ın lafını tekrar böldüm. “Şşşt, ustaların arasına girme çaylak...”
“MELEK!” diye bağırıp lafımı kesmesiyle ayağa fırlayıp kulaklarımı kapatmam bir oldu.
Bir süre ayakta, kafamdaki sesin geçmesini basık soluklarımın arasında bekledim. En son kendime geldiğimde dibimde beni sarsan Aydın'ı gördüm. Hızla ittim onu ve hiçbir şey olmamış gibi tekrar yerime oturdum. Allah'ın ayısı, dümbül herif, bağırmıştı yine! Bu hesap burada kapanmadı.
Sütümü elime alıp Bahar'a baktım. Yerinden hiç kımıldamamış, kahvaltısını yapmaya devam ediyordu. Sütümden bir yudum alıp bardağı tekrar yerine koydum. Bu sırada Aydın'da yerine geçmişti; tedirgin ve şaşkın bakışları beni izliyordu.
“Hâlâ değerli vaktimi harcayıp senden bilgi bekliyorum,” dedim Bahar'a tepkisizce bakarak.
Ama hiç oralı olmamıştı. “Anne, bize sadece babamın nerede olduğunu söyle, yeter,” dedi Aydın da annesinin beni takmadığını görünce.
En sonunda Bahar bakışlarını tabağından kaldırıp yüzüme dikti. “Bir hırsıza neden ailem hakkında bilgi vereyim ki?” dedi.
Çüş yani, nasıl anladı bu? Dümbül Aydın adımı söylemeseydi belki bilmezdi!
Tepkisiz bir şekilde ben de bakışlarımı ona kilitledim. “Benim hayatımı mahveden o adamı yakmam için odun vermezsen, ben de onunla beraber seni de oğlunu da yakacak kadar odun bulurum. Seni terk eden hala ailen sandığın pis katil olan birine sadakat gösterecek kadar çömez değilsindir bence.”
Dedim, ne laf söyledim ama! Helal sana kız Melek, şimdi gözüme girdin!
Aydın'ın aramızdaki muhabbete verdiği tepkiyi çok merak etsem de ona bakmayıp Bahar'a dikmiştim gözlerimi. O da aynı bakışlarla beni seyrediyordu. En sonunda yüzünde tek taraflı bir gülümseme belirince sessiz, ifadesiz bakışı değişti. Gülümsedi mi kız o?
“Cesaretin ve dilin boyundan büyük işlere kalkışman için yeterli değil ufaklık,” dedi. Önündeki tabağı ileri itip arkasına yaslandı ve Aydın'a kısa bir bakış attıktan sonra bana döndü.
Aydın'a bakabilmiştim sonunda; yüzündeki şaşkınlık ağzına vurmuştu, ağzı açık kalmıştı, sinek kaçar inşallah!
“Ama hoşuma gitti. Beni terk eden birine elbette sadakat göstermem ama karşılıksız iyilik yapabileceğim kişiler arasında hırsızlar yok tatlı kız.”
Önce ufaklık, şimdi tatlı kız... Hayırdır ya, ne oluyoruz? Onun aksine en ufak bir tepki vermedim.
“Anne, uzatma işte! Yardım edeceksen et, ne isteyebilirsin bizden?” dedi Aydın da. Yürü be koçum! Valla benim kimseye verecek bir şeyim yoktu zaten.
Bahar, Aydın'ı görmezden gelip bana bakmayı sürdürdü. “Adil'i şu an zengin veya güçlü olan bir yerde bulamazsın. O, başladığı yere döndü. Nerde olduğunu tam bilmiyorum ama düştüğü kuyuda şansının yaver gitmesini bekliyor,” dedi ve ayağa kalktı. “Senden istediğim şeye gelirsek; eğer o adamın peşine düşeceksen bu evden defolup gideceksin ve oğlumu bu işe bulaştırmayacaksın,” dedi ve arkasını dönüp çıktı salondan.
Gözlerimi Aydın'a çevirdim. “Valla ablacım, senin oğlun kaşındı. Ben onu kovalı çok oluyor,” dedim kadının duymayacağını bilerek ama olsun, Aydın duysun! Zaten o da hâlâ şaşkın bir şekilde bana bakıyordu.
Sonunda ağzını sinek yuvası yapmadan kapatıp yutkundu. “Sana sus demiştim, değil mi? Konuşma, ben hallederim dedim. Neden biraz olsun söz dinlemiyorsun?” dedi. bana, bana ustasına. Terbiyesiz çocuk!
“Eh çaylak, yollar ayrılıyor desene. Şimdi sen burada kalıyorsun ve ben gidip annenin bulmacasını çözüyorum.”
Hangi yıldaydık ya, bulmaca nedir? Kalan son sütümü kafaya diktim. Ağzımı silip ayağa kalktım. Aydın da benimle beraber ayaklandı. “Dursana kızım, nereye gidiyorsun bu halde?” dedi çatık kaşlarıyla.
Bahar gittiğine göre surat ifademizi değiştirebiliriz! Yüzüme gülümsememi yerleştirip iki elimi masaya koydum ve Aydın'a doğru eğildim.
“Bak çaylak, ben gidiyorum annenin yanına ve sen burada kalacaksın. Seni bulaştırmazsam belki bana daha fazla bilgi verir; bildiği daha fazla şey olduğuna eminim. Ve benim bulmacalara değil, bilgilere ihtiyacım var!”
Dememe karşın o da benim gibi ellerini masaya koyup öne eğildi. “Bak Melek, hiçbir yere gidemezsin. Annemi tanımıyorsun; eğer söyleyecek daha fazla şey olsaydı söylerdi, söylememişse yoktur. Bunun için beni olayın dışında bırakmak istesen de bırakamazsın. Benim de sormam gereken bir hesap var ve bilmeceyi nerede nasıl çözeceğimizi biliyorum.”
Pekala, galiba biraz haklıydı. Hem ben öyle kadın söyledi diye bilgi fırsatını neden tepeyim ki? O adama en yakın kişilere yakın olmalıyım. Hem biraz ikisini de tanımış olurum, hem bacağım dinlenme fırsatı bulur ve tabii kıpkırmızı gözlerim de...
“Kalmamı çok mu istiyorsun sen?” dedim tek kaşımı kaldırıp gözlerine bakarak.
“Uzatma melek!” dedi oda yalancı bir sinirle.
“Pekala, madem çok istiyorsun, bir koşu marketten bana sigara kap gel koçum, hadi!” dedim ve ilerdeki mavi kanepeye doğru yürüdüm. Artık rahatça aksayabilirdim, arkası dönüktü zaten.
“Çok sigara içtiğinin farkında mısın? Dolu paket aldın benden ve en fazla bir-iki saat olmuştur,” demesiyle aklıma rapor gelmişti. Yaklaşık yarım saattir bakmamıştım telefonuma! Hızla telefonumu çıkarıp raporlara baktım. Üç peş peşe rapor gelmişti ve ben bildirim alamıyordum. Nedeni neydi ki?
Hızla raporları kontrol ettim, neyse ki hiçbirinde sorun gözükmüyordu. Aydın ne yaptığımı çatık kaşlarla olduğu yerden ayrılmadan izlerken ben de hemen Melih'in numarasını aradım. Neden bu kadar zamandır bir haber vermemişti?
Telefona cevap vermedi. Her zamanki gibi... Tekrar aradım, tekrar ve tekrar. Altıncı çalışında açıldı telefon.
“Lan ben seni hayranın gibi sürekli elli kere aramak zorunda mıyım?” dedim konuşmasına izin vermeden. Aydın hala aynı yerinde mi diye baktım ve evet, masaya yaslanmış beni izliyordu. Allah'tan sigara istedik! Melih cevap vermiyordu. neden cevap vermiyor yaa. “Alooo, orada mısın?” diye seslendim tekrar telefona.
“Buradayım kızım, işim var. Bak, engelleyeceğim artık seni, bir rahat ver ya!” dedi. Sesi yorgun geliyordu, demek ki işi olduğu doğruydu.
“Tamam, bir gelişme yok mu? Sen bu kadar geç iş vermezdin,” dedim sakinleşerek; engel yemek istemezdim.
“Melek, yoğunum! İşini halleder halletmez sana gönderirim, beni arayıp durma, başımda tonla iş var!” dedi ve hiç dinlemeden kapattı.
Ama söz konusu Mutluydu ve benim o kamera kayıtlarını acil incelemem lazımdı!
Böyle beklemek hiç içime sinmiyordu. beni daha çok geriyordu. Bacağımı umursamadan hızla ayağa kalktım ve hâlâ durmuş bana bakan Aydın'a döndüm.
"Ne dikiliyorsun ya? Bir sigara istedik, onu da kursağımda bıraktın. Bana bir laptop vermen lazım, acil işim var," dedim ve ona doğru yürümeye başladım. "Kızım, bir-iki dakika otur yerinde, dinlen Allah aşkına! Haline bak, topallaya topallaya üzerime gelen bir ölü gibisin," dedi.
Sonunda yavaş da olsa yanına varmış ve sızlayan bacağımla beraber karşısına dikilmiştim. "Bak çocuk, benim işim var, kardeşim Bir hastane odasında uyuyor ve benim içim rahat değil. Bana rahatça araştırma yapabileceğim bir laptop ver," dedim, yanan gözlerimi ona dikmiştim.
Bana acilen sigara ve kardeşimle ilgili bir ipucu lazımdı; böyle olmazdı. İntikamı ikinci plana atabilirdim ama Mutlu'yu çözmem lazımdı. O bana gülmeden ben kimseye gülemezdim, kendime dahi!
"Melek, bak, çok kötüsün. Biraz uyu, yine araştırırsın," dedi. Yine avel çocuk, ne laf anlamaz bir şey bu ya! Hayır, bir de dünya onun etrafında dönüyor, benim etrafımda dönmeliydi.
Dur, biraz... Dünya neden dönüyor ve kararıyor?
Hayır, hayır, olmaz…
Bölüm etkileşimi
