4. bölüm / 6
Karaya Çalan MelekBölüm 4.
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4.
- 1 Bölüm 11.162 kelime
- 2 Bölüm 2.2.187 kelime
- 3 Bölüm 3.1.154 kelime
- 4 Bölüm 4.2.426 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 5.5.735 kelime
- 6 Bölüm 6.3.154 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
5 ay sonra…
Aydın'ın gözünden
Beş koca ay...
Melek’in o açık pencereden gecenin karanlığına karışıp gitmesinin üzerinden tam beş ay geçmişti. Bu beş ay boyunca çalmadığım kapı, bakmadığım sokak, araştırmadığım yer kalmadı. Ama kız sanki hiç var olmamış, havaya karışıp gitmiş gibiydi. Ne bir iz, ne bir ses, ne de bir ipucu...
Her gece o pencereyi açık bıraktım, fenerini şarjda tuttum, masamdaki çizimine baktım. Ama yoktu. En son çaresizlikten ve kafamdaki o delice soruların ağırlığından geçmişe dönmeye karar verdim. Belki de şimdi değil de geçmişte aramalıydım onu. Çocukluk ve ergenlik yıllarıma baktım; fotoğraflar, albümler... Bakmadığım bir şey kalmamıştı. Nereden tanıyordu beni? Belki de daha derinlere inmek gerekiyordur diye düşünüp babamın evimdeki o gizli odasına çilingir çağırıp girdim. Yıllardır kilitli duran, toz kaplamış, babamın geçmişine ait her şeyin saklandığı o karanlık odaya... Bütün rafları, çekmeceleri, eski evrakları didik didik ettim. Saatlerce sürdü aramam. Tam vazgeçip çıkacakken, eski bir dolabın arkasına sıkışmış sararmış bir gazeteye takıldı gözüm.
Baştan öylesine sıradan bir haber sanıp kenara atacaktım. Ama sayfadaki "yetim" kelimesi gözüme çarpınca duraksadım. İçimde garip bir ürpertiyle gazeteyi hızla elime aldım.
Haberde bir arabanın gece yarısı ara sokakta bir çifte çarpıp durmadan kaçtığı yazıyordu. Adam ve kadın olay yerinde can vermişti. Haberin alt kısmındaki o satır okuduğumda neye uğradığımı şaşırdım:
"Geride kalan iki yetim: M* Y*** ve M*** Y***"*
Gazete sayfasını kapıp fırlayarak odama, bilgisayarın başına geçtim. Klavyeye sarılıp haberi, olayın geçtiği tarihi, tutanakları internette delicesine araştırmaya başladım. Ama resmî kayıtlarda haberin detaylarına dair pek bir şey kalmamıştı; sanki birileri zamanında üstünü kapatmış gibiydi.
Sırtımı koltuğa yaslayıp elimdeki sararmış gazeteye baktım. Nefesim kesildi resmen.
Bu gazete kupürü neden babamın gizli odasındaydı? Babamın bu kazayla ne ilgisi vardı? Ve daha da önemlisi... M** Y*** harflerinin arkasındaki o yetim kız, beş aydır peşinde koştuğum Melek olabilir miydi?
Aklımdaki sorular beynimi kemirirken daha fazla oturamayacağımı anladım. Gazeteyi cebime atıp evden fırladım. Bu sırrın cevabını verecek tek kişi vardı.
Arabaya atlayıp doğruca annemin evine doğru yola çıktım. Bu gece o karanlık geçmişin kapısını açacak ve her şeyi öğrenecektim.
Melek’in gözünden.
Selam, yine ben! Tamam, belki 5 ay oldu ama işte buradayım. Şu an peşimdeki polislerden kaçıyor olabilirim ve bacağımdan vurulmuş olabilirim ama hâlâ hayattayım sonuçta vee... İNTİKAM! Tabii önce şu polisleri atlatmam lazım. Ne diye ateş açıyorlar ki? Yani sanki suç işledik, hayret bir şey! Alt tarafı minik bir hırsızlık işte, cık cık cık. Ayağımdaki yarayla zar zor karşıya geçmeye çalışıyordum.
Tam o sırada üzerime gelen dev ışıklar ve o ağır fren sesi kulaklarımı çınlatıp vücuduma çarpan kuvvetle beni yere serdi. Olacak iş miydi? "Hayır! Hayır! Hayır!" diyerek arabadan hızla inip tepemde duran adama doğru, dişlerimin arasından küfretmemek için kendimi tutarak: “Hay senin ben süreceğin arabanın!” dedim.
Birden yanıma çöküp panik içinde: “Lan! Melek, sen misin? Var mı bileyim?, iyi misin?” dedi. Sesinden Aydın olduğunu anladığım adam. Araba farlarından dolayı yüzünü göremiyordum.
“Oğlum, derdiniz ne bizimle, anlamıyorum ki! Tarihi tekerrür mü etmek istedin şu an?” diye mırıldandım anlamayacağını bilerek. “Kaldır beni çabuk, peşimdeler, hemen gitmem gerek. Arabaya binmeme yardım et, yaralıyım!” dedim bir çırpıda ve kalkamadığım için elimi uzattım.
Zaten canım yanıyordu, bir de yolun ortasına serilmiştim. Şansımdan şüphe etmeye başladım artık. Panikle elimden tutup kolumu omzuna attı. Bacağımdaki kanı fark edince yüzünü buruşturdu. İnşallah canım yandığı için yüzün buruşmuştur; benim kanım tertemizdir, şöyle bakınca canım bile çekti şu an.
Beni arabanın ön koltuğuna yerleştirdi. Polis sirenlerini duyuyordum, yakındalardı. O arabaya geçip hızla gaza basarken ben de kulaklığımı taktım hızlıca. Polis sirenlerinden nefret ederim. Polislerin çevreye duyarsız insanlar olduğunu hepimiz biliyoruz; ses kirliliği! O arabayı sürerken ben de bir yandan arkama bakıp duruyordum.
Birden torpido gözünü açıp içinden çıkardığı kumaşı kucağıma attı. Terbiyesiz! Dayanılmaz bir acıyla sızlayan bacağıma sıkıca sardım kumaşı. Kim bilir ne için kullanıyordu? Arkama yaslanıp gözlerimi kapattım acıyla.
Aydın hiç konuşmuyordu, olayın şokundaydı sanırım. “Bacağın çok kanıyor, ne işe bulaştın sen yine?!” dedi yüksek ve sitemli bir sesle.
“Ben de hayret ediyorum bu çocuk niye konuşmadı diye, şaşırmama bile izin vermiyorsun.”
Hiç aldırmadan devam etti: “ne demek oluyor lan tarih tekerrür mü eti. Ne diyorsun?” dedi sinirliydi galiba. Zaten bacağım acıyordu, bir de yine çok konuşuyordu bu adam. Bir sus be kardeşim, bir sus bee! Hiç aldırmadan arkayı kontrol ettim, polis abilerin sesleri hâlâ geliyordu.
“Benim eve sürüyorum. Hastaneye gidemiyoruz belli ki, evde bacağına bakarız,” dedi.
Kafamı arkaya atıp dişlerimin arasından konuşmaya başladım: “Senin eve gitmiyoruz. O bölgede beni delik delik arıyorlar. Dümdüz sür, önüne çıkan ilk sağa gir, tekrar düz ilerle. Sokağın sonunda beni bırak, ben başımın çaresine bakarım,” dedim nefes nefese. Başımı ona çevirdim tepkisine bakmak için. “Ayrıca tekrar söylüyorum ki çok konuşuyorsun, çok soruyorsun; başın belaya girer böyle meraklı olursan, benden söylemesi.”
Söylediklerimi dinlemeyip yoluna devam etti. Bütün bunlar onların yüzünden başıma geldiği yetmiyormuş gibi…
“Seni sokakta bırakayım da öl tamam mı bende kurtulmuş olurum. Aptal mısın kızım sen, düşüp öleceksin bir yerde!” dedi dikiz aynasından arkayı kontrol ederken. “Başım zaten belada. Kaç aydır senin yüzünden belada!” deyip direksiyonu sağa kırdı.
“Ne? Ne? Ne? Benim yüzümden mi başın belada? Pardon da burada suçlanacak biri varsa o da sensin, ne diye çarptın bana lan?” dedim hayretle. Adama bak ya, pis!
“Sen bilirsin; ya seni polise veririm ya da benimle gelirsin, karar ver. Beni seçeceğini düşünüyorum.”
Ahahaha, sen öyle san komik çocuk!
Hemen doğrulup ona döndüm. “Saçmalama be, indir beni! İşim var benim, ineceğim,” dedim elimle direksiyonu kavrayarak. “Şu sağdaki yola gir, beni tarif ettiğim yere bırak. Ayrıca yavaşla artık, yine kaza yapacaksın!”
Gazdan ayağını çekerek yavaşladı ve vitesi küçülttü. Hah, şöyle yola gel ya!
“Bak tamam, dediğin yere sürüyorum ama seni öyle yolda bırakmam kızım. Düşer kalırsın, görmüyor musun bacağını?”
Yaa çattık arkadaş! "Dur, daha mahvedeceğim ben seni lan!" dedim içimden. Bacağımın ağrısına daha fazla dayanamıyordum.
“Tamam. Sür şu arabayı, düz ilerle tarif ederim sonrasını. Kurşun sıyırdı zaten, idare ederim,” dedim biraz rahatlayarak. Atlatırdım ben zaten onu ileride. “İlk sola gir, yolun sonundaki binada dur.”
Geri kalan yolu sessizlikle bitirdik. Binanın önünde durup “Geldik,” dedi, sustu. Hızlıca indi arabadan. Ben de kendi kapımı açtım. Yanıma gelip uzattığı eli tuttum ve dişlerimi sıkarak —kırılacaklardı artık— indim arabadan.
“Ayağına basabiliyor musun? Seni taşıyabilirim içeriye kadar.”
Bön bön yüzüne bakarak onu gerçekten kaldığım yere getireceğimi sanan suratını seyrettim. Ağırlığımı sağ bacağıma vererek karşısına dikildim, sanki hiç vurulmamış gibi.
“Ben iyiyim, burada kalmıyorum. Sana güvenip kaldığım yere getirecek kadar aptal değilim henüz,” dedim ve ellerimi şubat ayının soğuğuyla ceplerime soktum.
Başımdaki kapüşonu gözlerime kadar çekip hafif yalpalayarak düz yürümeye çalıştım. Evin kapısının önünde durdum, derin bir nefes aldım. Tam arkamdaydı o da. Kapıyı üç kere yavaş, iki kere hızlı tıklattım. Bacağım uyuşmaya başlamıştı, çok kan kaybediyordum.
Kapı kısa süre sonra açıldığında, “Ah be Nazife Teyze, başıma neler geldi bir bilsen…” diyerek içeriye daldım. Nazife Teyze başım sıkıştığında sığındığım yerdi yıllardır. Yine böyle polisin beni kovaladığı bir zaman evine dalmıştım. Öyle tanımıştım Nazife'mi.
İçerisi eskimiş eşyalarla döşeli, normal bir emekli evi gibiydi. Nazife Teyze de emekli hemşireydi zaten.
“Ay yavrum! Yine mi delik deşik ettin kendini be kuzum? Ne olur düzgün bir işe girsen, çalışsan…” Söylene söylene geliyordu arkamdan yine. Kendimi salondaki kanepeye atıp etrafa kan bulaştırmamaya çalışarak oturdum. Arkamdan Nazife Teyze ve Aydın da girmişti. Aydın en uzun susma süresinin rekorunu kırıyordu galiba.
“Nazife Teyzeee, iyileştir beniii! Lütfeenn, bak çok fena hâllerdeyim…” dedim ayılıp bayılarak. Sonra toparlanıp ikisine de baktım. İnanmışlar mıydı? Ay inansınlar ya, vallahi harbiden canım çok acıyordu.
Nazife Teyze söylene söylene oturup bacağımdaki kumaşı çözmeye başladı: “Bak kızım, ben senin özel doktorun değilim. Böyle yaralanıp yaralanıp bana gelme!” dedi sert sert. Sinirlenmişti yine.
“Tamam Nazife Teyze, bak bu son! Artık adam olacağım, işimi kuracağım, çalışacağım, görürsün bak,” dedim yalvarırcasına.
“Sus! Yalan söyleme bari,” dedi sertçe. Sonra dönüp Aydın’a baktı: “Gel çocuğum, şu bezi sertçe bastır ben gelene kadar.”
Aydın sessizce yanıma gelip elindeki bezi yaraya iyice bastırdı.
“Vicdansız mısın oğlum, yavaş olsana! Hırsını almaya çalışıyorsun resmen,” dedim dişlerimi sıkarak. Biraz gevşetir sandım ama daha sıkı bastırınca hırsını almaya çalıştığını kesinleştirdim. Pis çocuk! Ben bir iyileşeyim, ona gösterirdim zaten. “Hayırdır ya, çok sessizsin? Sonunda nasihatlerimi dinlemeye mi başladın? Geç oldu ama güç olmasın, boş ver, inan böylesi iyi,” dedim.
Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. “Sen daha önce de mi yaralandın? Ne yapıyorsun da yaralanıyorsun kızım? İşin ne senin, sen hırsız değil misin?” diye peş peşe sıraladı sessizce.
(Ne diye fısıldıyor bu?)
“Hah şöyle! Özlemiştim vallahi böyle sonu olmayan sorularını,” dedim.
Derin bir nefes alıp kafasını eğdi tekrar. “Cevap versen bu kadar birikmezlerdi lan. Soruyorum, yanıt alamıyorum,” dedi kendine söyler gibi. Ne oldu be, yorgun herhalde. Vallahi ben de yorgunum kardeşim.
Tam konuşacakken Nazife Teyze içeri girince ağzım açık kalarak tekrar kendimi yerlere attım: “Ahh, nasıl ağrıyor nasıııll! Bu vicdansız da bastırıyor, derimi delecek birazdan. Ahh canım kendim, biraz daha dayan, geçecek!” dedim parmaklarımın ucunu öpüp yanağıma koyarak. Canım kendim yaa…
Aydın şaşkınca bana baktı. Sanki demin ona laf yetiştiren ben değilmişim gibi girdiğim hâllerle hayrete düşüyordu. (Ne çok "hayret" kelimesi kullanıyorum lan ben!)
Aydın’a doğru eğildim: “Ne bakıyorsun öyle, eşlik etsene!” Böyle mandal gibi durursa kovacaktı kadın bizi. Kovulmaya gerek yoktu şimdi.
“Tamam oğlum, otur sen. Kalanını ben hallederim,” dedi Nazife Teyze bacağımı kendine sertçe çekerek.
“Yahu benim bacağım oyuncak mı, bir oraya bir buraya…” Demez olaydım! Nazife Teyze başını kaldırıp sert sert bana bakıyordu çünkü. Hemen yüzüme tatlı bir ifade yerleştirdim. Sanki maskeden görünüşüm değişecek gibi. “Ya tontiğim, sana demedim ben,” deyip Aydın’ı gösterdim. “Aha bu abajura söyledim! Vallahi bak, sen istersen kır, sana feda olsun yani,” dedim yanaklarını sıkarak.
O da hemen ellerimi vurarak çekti. “Sen fazla yağ yakmaya başladın, çaldıkların boşa gider böyle,” dedi; koydu lafı.
Ben de yediğim lafla arkama yaslandım. Göbeğimi okşayayım bari, ağır geldi. Gözlerimi kapattım. “Ellerine, ağzına sağlık. Güzel laftı vallahi Nazife’m,” dedim.
O da elindeki makasla üzerimdeki bol eşofmanı kesmeye başlayınca Aydın’a döndüm: “Çıkmayı düşünüyorsundur herhâlde?”
Bana anlamamış gibi bakıp mandal gibi durdu yine. Ne düşünüyordu bu kadar?
“Çıksana lan! Aaa, Nazife Teyze şu sapığı çıkarıp devam eder misin?” dedim.
Aydın da kendine gelmişti sesime karşılık. Anlayıp kendiliğinden ayaklanınca odadan çıktı. Nazife Teyze de derin bir sabır çekerek işine devam etti.
Yarım saat sonra Nazife Teyze yaramı sarmış, ben de kanepeye uzanmıştım. Hemen yanımdaki koltukta Aydın vardı. Nazife Teyze de içeride uyuyordu.
“İyiyim ben, gidebilirsin sen,” dedim Aydın’a uzandığım yerden. Ona kötü davranmamaya çalışıyordum çünkü planlarıma uymam gerekiyordu ve bu çocuk çok zamansız bir şekilde karşıma çıkmıştı.
“Sorularıma cevap almadan hiçbir yere gitmiyorum, Melek.”
Ne ara bu kadar ciddi olmuştu bu? “Yahu sen demedin mi ‘Ben kendim çözeceğim seni’ diye? Çöz işte,” dedim uykulu sesimle.
“Çözdüm ama teyit etmem lazım,” dedi arkamdan gelen sesiyle.
“Dökül bakalım, neler çözdün?”
“Kaza... Yıllar önceki kaza,” dedi tereddütle.
Helal olsun, çözmüştü! Neyse, pot kırmayalım... Sustum. Birkaç dakika sonra sessiz kalacağımdan emin olduktan sonra devam etti: “O benim babam mıydı Melek?” dedi soğuk, mahcup bir sesle.
Aynen koçum, senin babandı! Hayatımı çalan…
“Kim senin baban mıydı? Sahi, senin baban yani ailen nerede? Neden tek yaşıyorsun?” Ayağımıza fırsat gelmiş, kullanmayalım mı yani?
“Anlamadım,” dedi şaşkınlıkla. Neyi anlamadın be kardeşim!
“Neyi tam olarak? Direkt sordum işte. Ayrıca arkamdasın, rahatımı bozmak istemiyorum. Şu koltuğa geçiver,” dedim karşımdaki tekli koltuğu gösterip.
Hiç üşenmedi, kalktı vallahi. Helal olsun. Karşıma oturunca yüzüme bakıp konuşmaya başladı: “Diyorum ki... Aileni o kazada mı kaybettin?” dedi.
Eee, ben ne diyeceğim şimdi?! Sessizliğimi fazla uzatmamam lazımdı, acilen bir şey bulmam gerekiyordu.
“Sustun,” dedi. Aha, yakalandık.
“Efendim?” (Mala yatalım biz de.)
“Sustun diyorum, cevap versene kızım!” dedi. Ne yani, mal biri olamaz mıyım?
“Neye cevap vereyim?” dedim, böyle de malın önde gideni gibi oldum.
“Meleeeek!” diye bağırdı.
“Yuh hayvan, bağırmasana!” dedim kulaklarımı kapatıp. Kadını uyandıracaksın!
“Bu saçma sapan tepkileri 'evet' olarak alıyorum,” dedi öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine koyarak. “Şimdi, o kişi... O çarpan kişi babam mıydı?”
Ne yapsak ki?
“Baban mı? Heh, aynen baban! Şey sordum ben sana; ailen nerede, neden teksin?” dedim ciddiyetle, belki konuyu unutur.
Kaşlarını çatıp ayağa kalktı. Salonun ortasında ileri geri gidiyordu. Delirdi galiba; olsun, delirsin canım, yarış yaparız! Bir an durup üzerime eğildi: “Bak Melek, son kez soruyorum; o kişi babam mıydı?”
Allah'ım, ne yapsak? Aklımda hızlıca tarttım söyleyip söylememeyi. Aslında söylesem duygu sömürüsü yapıp onu ele geçirebilirdim. Ama beni değil de babasını seçmesi daha muhtemeldi. Gözlerinin içine baktım, şansa kaldık artık.
“Evet, doğru bildin dedektif! Benim hayatımı çalan hırsız, senin baban.”
Derin bir nefes aldım; nefes almak ne güzel şeydi. Omuzları düştü, geri çekilip kendini koltuğa attı. Ne bu hâller ya, üzülmüş numaraları falan... Yuttum ben de, aynen! Gözlerimi kapattım, iyice sindim uzandığım yere.
“Tamam ya, yıpratma kendini bu kadar.” Böyle de anlayışlıyımdır.
Sustu. Ben de sustum. Ama böyle devam ederse uyuyakalacaktım ve bu hiç hoş karşılanmazdı; çünkü uykumda konuşmayı seven biriyim. Gerçi genel olarak kendimle konuşmayı severim, kendimi de severim. Evet, bunu daha önce söyledim.
“Neden bunları benden saklıyordun?” dedi en sonunda. Sorması gereken şey bu değildi, kafası karışmış belli.
“Saklamadım. Bak, isteyince buldun, sordun ve ben de söyledim. Buna saklamak denmez.”
Tam bacağımı kendime çekecektim ki hareket etmesiyle ağrıyınca vurulduğumu hatırladım. “Şu an hiç rahat değilim ama ya! O polisi bulmazsam, hesap sormazsam ben de şeytanım,” dedim sitemle.
“Neden daha önce söylemedin?” dedi buz gibi bir sesle. Dalgındı.
“Ne oldu ya, üzülüyor musun? Ne bu hâller?” dedim doğrulmaya çalışarak. “Bana acımana gerek yok. Ayrıca sen neden hâlâ buradasın? Çık git evine, ne diye dikiliyorsun yanımda?”
Vicdan mı yapıyordu acaba? Sustu. Vicdan yapıyorsa hiç uğraşmasın. Ben öyle bir vicdanla yıkılmam ama o yıkılmıştı. Babasını çok mu seviyordu? Sever tabii, benim bir babam olsa ben de babamı severdim.
Dakikalardır halıya bakıp öylece duruyordu. Halıyı da beğenmiş olabilir aslında; eski bir halı sonuçta, şimdilerde yok bunlar. “Beğendiysen Nazife Teyze'yle konuşurum, bence sıkıntı etmez verir sana,” dedim.
Dinlemiyor mu beni bu terbiyesiz? “Şişt, alo! Sana diyorum,” dedim sesimi biraz yükselterek.
Dalgınca kafasını kaldırıp yüzüme baktı. “Ne oldu, ne var?” dedi. Gözü bacağıma kaydı kontrol etmek ister gibi.
“Diyorum ki halıyı beğendiysen Nazife’m hediye etsin,” dedim bastırarak.
“Ne halısı, ne saçmalıyorsun kızım?”
Hayda, düşmüyordu anlaşılan jeton, boşa gitti. “Boş ver ya vallahi, hadi sen git artık, kök saldın,” dedim. Harbi gitsin artık, uykum var.
“Gidemem, seni böyle bırak... Sana ne kızım, istediğim zaman giderim. Kafamda bin tane soru var.”
“Ay bana ne senin sorularından, kalk git ya! Yapıştın iyice.”
Kaşlarını çatıp arkasına yaslandı: “Saçmalama kızım, şu hâline bak. Bu hâlde nasıl bırakayım seni?”
Aaa, ne varmış hâlimde? Hâlâ taş gibiyim, taş!
“Yıllar önce baban nasıl bırakıp gittiyse öyle gidebilirsin mesela. Sizde genetiktir, dene bir. Vardır içinde zaten,” dedim iğneleyerek. Böylece sinirlenip bana bilgi verecekti. Yani inşallah…
Yüzüme şaşkınca baktı dakikalarca. Ağır geldi herhâlde, tek bir şey söylemedi, öyle baktı. Ben de tentürdiyot ve nem kokulu odada saatin tik tak sesiyle baş başa kaldım. Bakadursun o. Ben de tekrar uzanıp gözlerimi kapattım. Uyku basıyordu bacağımın verdiği yorgunluk yüzünden.
Uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken duyduğum son şey, sessizliğe son veren o ses oldu: “Uyu sen, ben buradayım…”
Bölüm etkileşimi
