1.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: 𝐳𝐞𝐡𝐫𝐚 𝐬𝐚𝐧𝐜𝐚𝐤

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 1.BÖLÜM

Yağmur ince ince, yavaşça yağıyordu. Sokak lambalarının soluk sarı ışığı ıslak camlarda kırılıp dağılıyor, evin salonunu olduğundan daha dar, tavanını ise insanı nefessiz bırakacak kadar basık gösteriyordu. Dışarıdaki soğuk gri hava, içerideki gerilimle birleşerek odanın duvarlarını adeta birbirine yaklaştırıyordu.

Mira, mutfak kapısının eşiğinde, koridorun karanlık gölgelerine sığınmış halde duruyordu.

Özel olarak dinlemiyordu aslında. Sadece bu evde, Şebnem’in nefes aldığı bir çatının altında, göz önünde durup hedef tahtası olmaya gerek yoktu. Salonda babası, Şebnem ve buraya ait olmadıkları her hallerinden belli olan o yabancı, ağır sesler vardı. Mira ilk başta bunları sıradan alacaklılar sanmıştı; hani şu yanlış kapıyı çalmış da hatasını anlayınca kısa sürede gidecek olan geçici insanlardan.

Ama sesler gitmiyordu.

Aksine, evin içindeki son oksijen kırıntısını da tüketerek, bir sarmaşık gibi büyüyorlardı.

“Zamanımız yok, Serkan Bey,” dedi adamlardan biri.

Sesi aceleci değildi, aksine insanı iliklerine kadar üşüten bir sükunete sahipti. Sadece bir an önce önündeki işi bitirip gitmek isteyen, duygularından arınmış bir infazcının tonuydu bu. Ne bir nefret barındırıyordu ne de bir acıma.

Serkan Efser, oturduğu tekli koltukta iyice büzülmüştü. Oturuşu yorgun, omurgası çoktan teslim olmuştu. Sanki yıllardır aynı ölümcül cümleyi farklı yüzlerden, farklı tonlardan duymaktan bitap düşmüş bir adamın son çırpınışlarıydı bu.

“Bir yol bulacağım…” diye fısıldadı babası. Sesi, dudaklarının arasından kuru bir yaprak gibi döküldü. “Sadece… çok kısa bir zamana ihtiyacım var.”

Mira gözlerini kısa süreliğine kapattı ve sırtını arkasındaki soğuk duvara yasladı. Bu cümleyi hayatı boyunca kaç kez duyduğunu hatırlamıyordu bile.

"Bir yol bulacağım."

Çocukken bu söz ona sarsılmaz bir güven verirdi. Babasının sihirli bir el gibi her sorunu çözebileceğine, dünyayı tersine döndürebileceğine inanacak kadar saf bir çocuktu o zamanlar. Şimdi ise bu kelimeler, sadece yaklaşan bir felaketin, kaçınılmaz bir yıkımın habercisiydi. Çünkü Mira çok iyi biliyordu ki, Serkan Efser ne zaman bir yol bulacağını söylese, sonunda herkes o bataklığın içine biraz daha gömülüyordu.

Şebnem derin, titrek bir nefes aldı ama bu nefes göğsünü rahatlatmaya yetmedi; aksine içindeki o kontrolsüz öfkeyi daha da harladı. Tırnaklarını oturduğu koltuğa geçirirken eklemleri bembeyaz kesilmişti.

“Serkan, sen deli misin? Anlamıyor musun?” dedi, sesindeki panik artık makyajının ardına saklanamayacak kadar büyümüştü. “Daha fazla geciktirirsek bizi buraya diri diri gömecekler! Farkında değil misin durumun?”

“Şebnem, lütfen…” diye mırıldandı Serkan, yalvarır gibi.

“Ne lütfen, Serkan ne lütfen! Karan Demir... Karan Demir diyorum sana! Sadece ismini duymak bile nefesimi kesmeye yetiyor. Adamın bizi ezip geçmesi için hareket etmesine bile gerek yok!”

Mira karanlığın içinde kaşlarını hafifçe çattı.

Karan Demir.

Son birkaç haftadır bu ismi tekinsiz bir fısıltı gibi sürekli duyuyordu. Televizyon haberlerinin ekonomi bültenlerinde, karanlık iş dünyasının kulis dedikodularında, babasının gecenin bir yarısı çalışma odasına kapanıp titreyen elleriyle yaptığı gizli telefon konuşmalarında… Ve şimdi de kendi evinin salonunda, tam ortalarındaydı bu isim.

Bir insanın adı bir şehirde bu kadar çok geçiyorsa, Mira’ya göre sadece iki ihtimal vardı: Ya o insan şehrin tek hakimiydi ya da insanlar onun gazabından ölümüne korkuyordu. Bu şehirde hiç kimsenin Karan Demir’den kuralları çiğnenecek bir adam gibi bahsetmediğinden adı gibi emindi. O, zalimlerin karşısında duran acımasız bir otorite, kendi sınırlarını çizen ve o sınırları geçenleri yok eden karanlık bir güçtü.

“O kağıtlar imzalanırsa ne olacak sanıyorsun?” Şebnem ayağa kalktı. “Bu ev de altımızdan kayıp gidecek! Yahu zaten elimizde ne kaldı söylesene bana? O altımızdaki arabalar, o holdingdeki hisseler, bankadaki hesaplar… Hepsi gitti! Tek bir gecede sıfırlandık biz, anlıyor musun? Sokaklarda çürüyeceğiz!”

Gözlerinden süzülen bir damla yaşı öfkeyle, elinin tersiyle sildi. “Hani bitmişti? Hani o adamlardan kurtulmuştuk? Bana yalan mı söyledin Serkan? Beni bu pisliğin içine bilerek mi çektin?”

Serkan başını kaldırıp karısının yüzüne bakamadı. Bakışları halının desenlerinde asılı kaldı. Bu sessizlik, Şebnem’in sorduğu tüm sorulardan daha dürüst bir cevaptı aslında; her şeyi anlatıyordu.

Tam o sırada, odanın köşesinde bir heykel gibi dikilen takım elbiseli adam araya girdi. Sigarasının dumanını tavana doğru yavaşça üflerken konuştu:

“Kocanız size yalan söylemedi hanımefendi. Sadece… gerçeği eksik anlattı.”

Adamın sakin ve ritmik sesi odadaki havayı birkaç ton daha ağırlaştırdı. Adeta soluk almayı zorlaştıran bir basınç odasına dönüştü salon.

“Serkan Bey’in geçen ay devrettiği o lüks mülkler ve hisseler, ana parayı kapatmaya yetmedi bile. Onlar sadece birikmiş faizleri temizledi. Yani borç bitmedi Şebnem Hanım. Kocanız sadece kendisi ve sizin için birazcık zaman satın aldı. Hepsi bu.”

Şebnem’in yüzü, aldığı bu darbeyle bembeyaz kesildi, arkasındaki koltuğa adeta çöktü.

Adam cebinden çıkardığı siyah deri dosyayı yavaşça, neredeyse keyif alırcasına ortadaki cam sehpanın üzerine bıraktı. “Şimdi ise geriye son borç kaldı. Ve ne yazık ki onu kapatabilecek tek mülküz, şu an üzerinde oturduğunuz bu ev.”

Salondaki sessizlik, dışarıdaki yağmurun sesini bile bastıracak kadar büyüdü.

“Borcun karşılığı net,” dedi adam, dosyayı parmağının ucuyla Serkan’ın önüne doğru iterken. Çıkan o tok pat sesi odanın içinde uğursuz bir melodi gibi yankılandı. “Yedi milyon. Nakit. Ya da buranın tapusu.”

Mira istemsizce başını kaldırdı ve gölgelerin arasından dosyaya baktı.

Yedi milyon.

Rakam, genç kızın zihninde öfke dolu, yorgun bir sızı bıraktı. Sıradan, kendi halinde bir aileyken babasının bir gecede masada kazandığı, o dürüstçe çalışarak asla kazanılamayacak haram paranın ta kendisiydi bu. Bir zamanlar aniden hayatlarına giren ve geldikten sonra her şeyi mahveden o uğursuz sayı, şimdi giderayak sığındıkları bu son çatıyı da yutmaya hazırlanıyordu. Mira artık babasının bu bitmek bilmeyen kumar pisliğinden, her seferinde daha derine batmalarından ve koca hayatlarının, geleceklerinin sadece birkaç lanet rakamın arasına sıkışıp kalmasından bıkmıştı... Bu çaresizlik ona hâlâ çok tuhaf, çok acımasız geliyordu.

Şebnem sinirsel, keskin bir kahkaha attı. Ama bu kahkaha daha çok bir hıçkırığa benziyordu. “Yedi milyon mu? Dalga mı geçiyorsunuz siz bizimle?” Öfkesi artık korkusunu aşmış, kontrolden çıkmıştı. “Adamın her şeyini aldınız! Şirketini, altındaki arabasını, saygınlığını! Ne parası kaldı? Ne verecek size? Taş mı kemireceğiz biz? Bu evi de verirsek biz ne yapacağız?”

Adamın arkasında bekleyen iri yarı koruma, Şebnem’in sesini yükseltmesiyle bir adım öne çıktı. Salondaki atmosfer bir anda patlamaya hazır bir bomba halini aldı.

Fakat takım elbiseli adam, bakışlarını bile çevirmeden, sadece tek bir el hareketiyle arkasındakini durdurdu. Onu kontrol etmek için kelimelere bile ihtiyacı yoktu. Sonra gözlerini, buzdan birer ok gibi Şebnem’e dikti.

“Bu parayı gelip sizin kapınıza biz bırakmadık, Şebnem Hanım,” dedi adam. Sesi hala aynı çizgide, aynı düzlükteydi. “Bu borcu alan ben değildim. O illegal kumar masalarına oturup hırsla zarları atan da ben değildim. Altındaki o milyarlık rakamlara gözünü kırpmadan imza basan da ben değildim.”

Adam ağır, ritmik adımlarla Şebnem’in durduğu yere doğru yürüdü. “İşler iyi giderken, paralar oluk gibi akarken alınan o keyifli kararların bedeli; işler kötüye gidince başkalarının sorunu olmaz. Bedel neyse, ödenir.”

Serkan, adamın her kelimesiyle birlikte başını omuzlarının arasına daha da gömdü. Her cümle, sırtına inen bir kırbaç gibiydi.

“Üstelik size ve kocanıza gereğinden fazla, hatta Karan Bey’in standartlarının çok üzerinde bir anlayış gösterildi,” adamın sesi ilk kez hafifçe sertleşti, tekinsiz bir tona büründü. “Üç aydır oyalanıyoruz. Üç aydır her kapıya geldiğimizde aynı çocuksu hikâyeleri dinliyoruz. 'Yarın ödeyeceğim… Haftaya kesin kapatıyorum… Büyük bir para geliyor…'”

Adam durdu, Serkan’ın tam tepesinde dikilerek tepeden bir bakış attı. “İnanın bana Serkan Bey, bu piyasada birçok insan sizin kadar şanslı olmazdı. Karan Bey’e bu kadar borçlanıp da üçüncü ayın sonunda hala nefes alabilen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çoğu borcun ilk ayında sessizce ortadan kaybolur.”

Mira karanlıktan adamı izlerken ürperdiğini hissetti. İşin en korkunç yanı, adamın bu ölümcül tehditleri savururken sesini bir kez bile yükseltmemesiydi. Bağırmıyordu, masaya vurup çağırmıyordu. Ama odadaki en tehlikeli, en ölümcül kişi olduğu salondaki herkes tarafından iliklerine kadar hissediliyordu.

“Bu yüzden,” dedi adam, gözlerini tekrar Şebnem’e çevirerek. “Ses tonunuza ve kelimelerinize dikkat etmenizi tavsiye ederim. Çünkü burada kimse sizinle pazarlık yapmıyor. Biz sadece tebligatı getirdik.”

Şebnem’in dudakları titredi, söyleyecek tek bir kelime bulamadı. Kibri, adamın buz gibi gerçekliği karşısında eriyip gitmişti.

Adam iç cebine uzandı, daha ince, beyaz bir zarf çıkardı ve siyah dosyanın tam üzerine bıraktı. “Önünüzde iki seçenek var, Serkan Bey.” Parmağıyla beyaz zarfı işaret etti. “Ya bu evin tüm mülkiyet haklarını Karan Demir’in avukatlarına devrettiğinize dair bu kağıtları imzalarsınız ve bu mesele burada, en azından şimdilik kapanır…”

Kısa, ağır bir sessizlik oldu. Sadece dışarıdaki gök gürültüsünün uğultusu doldurdu odayı.

“…ya da bu işi, Karan Bey’in bizzat devreye girip kendi özel yöntemleriyle çözmesini beklersiniz. Seçim sizin.”

Şebnem’in yüzündeki o son öfke kırıntısı da yerini saf bir dehşete bıraktı.

“Emin olun, onun yöntemleriyle tanışmak istemezsiniz.”

Salondaki herkes nefesini tutmuş, zamanın durmasını diler gibiydi.

Adam gözlerini dosyadan ayırmadan, ceketinin kollarını düzeltti ve o son, ölümcül darbeyi indirdi:

"Bu yüzden şimdi oturun, sakinleşin ve hayatınızın geri kalanını nasıl yaşayacağınıza karar verin. Çünkü bugün bu kapıdan çıktığımda bu mesele öyle ya da böyle kapanmış olacak. Nasıl kapanacağına ise... Siz karar vereceksiniz."

Salonda saniyeler süren bir ölüm sessizliği oldu. Sonra Şebnem’in ses tonu değişti. Daha ölçülü, daha sinsi, ince ve hesaplanmış bir tona büründü.

“Başka bir yol var,” dedi Şebnem.

Mira o an başını bile çevirmedi ama içindeki tüm duyular, bir avcının yaklaşmasını sezen bir av gibi tetiklendi.

Adamlar birbirine baktı. Lider gibi duranı, “Dinliyoruz,” dedi.

Şebnem başını kaldırdı. Mira mutfak kapısının aralığından onun profilini tam görüyordu. Ve o an bir şey fark etti. Şebnem korkmuyordu. Sadece kumar masasındaki son feda edilebilir kartı oynamak üzere olan birinin tereddüdünü yaşıyordu. Bu ikisi aynı şey değildi.

Şebnem yavaşça öne doğru eğildi; ses tonu, muhatabının zihnine zehrini sinsice akıtan bir yılanı andırıyordu: “Serkan’ın… bir kızı var. Mira.”

O an salondaki sessizlik biçim değiştirdi, adeta somut bir ağırlığa büründüerek odadaki havanın bile solunmasını zorlaştırdı. Mutfak kapısının arkasında gizlenen Mira, göğsünün sıkıştığını, nefes almayı unuttuğunu hissetti. Gözleri gayriihtiyari babasına kaydı.

Serkan başını daha da öne eğdi. Bu duruş bir “hayır” itirazı değildi; kızını korumak için haykırılan bir “yapma” feryadı da değildi. Bu, sadece kendi paçasını kurtarmak adına, celladının karşısında dilsiz taklidi yapan bir korkağın teslimiyetiydi.

Adam kaşlarını çatarak geriye doğru bir adım attı, durumdan bariz bir şekilde hoşlanmamıştı. “Karan Bey’in kadınlarla işi olmaz,” dedi sesi buz gibi bir tonla. “Sen bize insan ticareti mi yaptıracaksın? Karan Demir’in kırmızı çizgilerini, kurallarını bilmiyorsun galiba kadın! Bizi ateşe mi atacaksın?”

“Hayır, hayır! Öyle değil, beni yanlış anladınız,” dedi Şebnem aceleyle, kelimeleri panikle birbirine ulayarak. Oysa bu planı kafasında çoktan ince ince kurmuş, taşları yerine oturtmuştu. “Mira sıradan bir kız değil; bilgisayar mühendisi. Yazılımdan, siber dünyadan çok iyi anlar. Zehir gibi akıllıdır, üniversiteyi dereceyle bitirdi, birkaç ödülü bile var. Karan Demir’in yanında çalışarak, bir nevi onun doğrudan gözetimi altında bu borcu fazlasıyla ödeyebilir. Sonuçta o güçteki bir adam, kendini dijital dünyada korumak için servet döküyordur. Hem elinizin altında bir nevi rehin olur, hem de şirketiniz için nitelikli, bedava bir iş gücü… Çok büyük paralara yaptırdığınız o yazılım ve güvenlik işlerini tek başına, tereyağından kıl çeker gibi çözer.”

Kısa bir duraklama yaptı. Yüzünde, kendi canını kurtarmış olmanın getirdiği bencilce, çirkin bir rahatlama belirdi. “Onu alın. Bu iş burada kapansın, borç bitsin.”

Bu son cümle, Mira’nın kalbine batan bir hançer gibi oldu. Daha fazla dayanamayarak mutfak kapısını sertçe itti. Ahşap kapının duvara çarparak çıkardığı o tok ve yankılanan ses, salondaki herkesi yerinden irkiltti.

"Sen ne saçmalıyorsun?" diye yükseldi Mira. Sesi odaya bir bomba gibi düşmüştü.

Bir anda salondaki tüm şüpheci ve karanlık gözler ona döndü. Mira, adımlarını sakınmadan, içindeki öfkenin verdiği güçle salonun ortasına doğru yürüdü. Gözleri adeta bir namlu gibi doğrudan Şebnem'e kilitlenmişti.

"Beni kendi pisliğinizi temizlemek için bir pazarlık malzemesi gibi masaya sürüyorsun, öyle mi?"

Şebnem rahatsızca yerinde kıpırdandı, dudaklarını birbirine bastırarak durumun kontrolünü kaybetmemeye çalıştı. "Mira, sesini yükseltme. Durumun ciddiyetini, karşımızdaki adamların kim olduğunu anlamıyorsun."

"Hayır!" Mira acı, alaycı bir kahkaha attı. Bu kahkaha salondaki gerilimi daha da tırmandırdı. "Tam aksine Şebnem... Şu an burada dönen her iğrençliği gayet iyi anlıyorum."

İşaret parmağını salonda dikilen iri yarı, takım elbiseli adamlara doğru çevirdi. "Bu borç sizden alındı." Ardından bakışlarını nefretle Şebnem’e dikti. "Geleceğimi satma kararını tek başına sen verdin."

Ve en son... Gözleri, odanın köşesinde adeta küçülmüş gibi duran babasına döndü. Sesi ilk kez gücünü kaybederek çatladı, titredi. "Ama sen..."

Serkan başını kaldırıp kızının yüzüne bakamadı. Bakışlarını halının motiflerine dikmiş, yaşayan bir ölü gibi bekliyordu. "...Tek bir kelime dahi etmedin, ayağa kalkıp, 'Kızımı bu pisliğe sürükleyemezsin!' demedin."

Mira’nın sesi titredi. "Bir kez olsun... Bir kez olsun şu kadına karşı çıkmadın baba. Bir kez olsun kafanı kaldırıp 'Dur' demedin ya! Beni satıyor, görmüyor musun? Beni... Hani o korumak için kollarını sardığın, üzerine titrediğin o minik kızını satıyor! Ama kime, neyi anlatıyorum ki ben? Sen en son bana ne zaman gerçekten baktın baba?"

Bu son soruyla birlikte, Serkan’ın omuzları sarsıldı ve nihayet, yılların suçluluğuyla ağırlaşmış bakışlarını kaldırıp Mira’nın gözlerine dikti. Gözlerinde korku, çaresizlik ve derin bir pişmanlık vardı.

Mira, babasının gözlerindeki o geç kalmış, aciz bakışı görünce duraksadı. Dudaklarından sinirli, alaycı ve canı acıyan hafif bir gülüş döküldü; sertçe nefesini dışarı verdi.

"Bu saatten sonra baksan ne yazar..." dedi, sesindeki kırgınlık yerini buz gibi bir nefrete bırakırken. "Senin derdin hiçbir zaman ben olmadım ki. Sen, paran ve Şebnem için her haltı yedin... Bedelini ise hep annem ve ben ödedik."

Mira, saniyeler boyunca babasının yüzündeki o korkak çizgileri inceledi. İçinden bir çocuk saflığıyla yalvardı; belki son anda konuşur diye, belki bir adım öne çıkar diye... Belki baba olduğunu, benim onun canı olduğumu hatırlar diye... bekledi.

Ama salonda ölümcül bir sessizlikten başka hiçbir şey yankılanmadı.

O an, Mira'nın içindeki kor gibi yanan öfke yerini buz gibi, çok daha ağır bir duyguya bıraktı: Mutlak bir hayal kırıklığı. İçinde bir şeylerin kırılıp un ufak olduğunu hissetti. Sessizce, adeta kendi kendine onaylar gibi başını salladı.

"Anladım," diye fısıldadı. "Her şeyi anladım."

Serkan, kızının sesindeki o bütünüyle kopmuş, buz kesmiş tonu duyunca oturduğu yerde irkildi. Sanki üzerindeki o ölü toprağını silkelemek ister gibi aniden öne doğru atıldı. Ayağa kalktı, titreyen adımlarla Mira’ya doğru yürüyüp onun buz kesmiş ellerini kavradı.

"Mira... Güzel kızım, bak öyle değil. Yalvarırım dinle beni," dedi, gözleri yaşlar içinde yalvarırken. "Ben seni hiç bırakır mıyım? Bir yolu vardır... Konuşurum adamlarla, yemin ederim konuşurum. Biraz zaman isteriz, faizi neyse hallederiz bir şekilde. Ben senin için her şeyi yaparım, sen benim canımsın, tek varlığımsın. Bir çıkış yolu bulana kadar bana biraz zaman vermeleri yeter, halledeceğim..."

Mira, babasının ellerinin sıcaklığını hissettiğinde ve dudaklarından dökülen bu aceleci, çırpınan sözleri duyduğunda duraksadı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. İçindeki o küçük kız çocuğu, son bir refleksle babasının gerçekten bir çıkış yolu aradığına, onun için yalvardığına inanmak istedi. Gardı düştü, gözleri doldu. Tam dudakları aralanıp "Baba..." diyecekti ki, Serkan bakışlarını kaçırarak cümlenin devamını getirdi:

"Ama... Sen de duydun adamları Mira, bekleyecek vakitleri yokmuş. Şebnem de bizim iyiliğimiz için uğraşıyor, o da çaresiz. En azından... En azından şimdilik sen Karan'ın yanına gitsen? Durumlar düzelene kadar, geçici olarak yani... En mantıklı...

Serkan daha cümlesini tamamlayamadan, Mira sanki ellerine kızgın bir yağ dökülmüş gibi büyük bir acı ve tiksintiyle ellerini babasının avuçlarından geri çekti. Birkaç adım geriye kaçtı. Gözlerindeki o son çocuksu pırıltı yerini saf bir nefret ve hayal kırıklığına bıraktı. Kendi kendine sinirli bir kahkaha attı, gözyaşları yanaklarından süzülürken sesindeki kırgınlık odayı titretti.

"Sana neredeyse inanıyordum..." diye fısıldadı, sesi bir kırbaç gibi babasının yüzünde patladı. "Gerçekten beni sevdiğini, beni korumak için bir şeyler yapacağını sanmıştım... Sana neredeyse inanıyordum baba!"

Sesi giderek yükseliyor, kelimeleri daha da zehirli bir hal alıyordu.

"Şebnem ne zaman haksızdı ki zaten? Benim bugüne kadar yaşadığım her iğrençlikte, her acıda Şebnem hep haklıydı. Bu saatten sonra yaşayacaklarımda da o haklı olsun, değil mi? Benim esaretim, sizin o sahte özgürlüğünüzün yanında ödenecek ufacık bir bedel ne de olsa, değil mi? Siz tertemiz kalın, ben lekeleneyim. Siz yaşayın, ben satılayım!"

Mira yüzünü babasından çevirmişti; onun için o adam artık yoktu. Bakışlarını ağır ağır, salonda zafer kazandığını sanarak rahat bir nefes almaya hazırlanan Şebnem’e dikti. İçindeki o devasa kırılma, saniyeler içinde yakıcı bir öfkeye ve keskin bir silaha dönüştü. Sesi hala titriyordu ama bu kez güçsüzlükten değil, içindeki fırtınanın şiddetindendi. O yapay sakinliğe bürünmek için henüz çok erkendi; canı acıyordu ve bu acıyı bir mermi gibi fırlatacaktı.

Doğrudan Şebnem’in üzerine doğru bir adım attı.

"Sen kendini ne sanıyorsun?" diye kükredi Mira. Gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı ama bakışları Şebnem’i delip geçecek kadar keskindi. "Sen beni ne sanıyorsun Şebnem? O adı tüm şehirde korkuyla, tekinsiz fısıltılarla anılan adam; yeni mezun bir kızı, hele de alacaklı olduğu adamın kızını niye sisteminin başına geçirsin? Benim okul başarılarımı, aldığım üç beş ödülü umursayacak kadar işsiz, senin o zavallı aklınla kurduğun bu acınası oyununa ortak olacak kadar düşmüş birisi mi bu adam?"

Şebnem aldığı bu sert çıkışla donakaldı, dudakları şaşkınlıkla aralandı ama Mira ona konuşma fırsatı bile tanımadı. Yüzündeki nefret ve tiksintiyle adamların liderine döndü.

"Ona telefon açın!" dedi Mira, göğsü hızla inip kalkarken. "Açın ve benim adıma sorun! Milyonlar yatırdığı, servet döktüğü siber güvenlik sistemlerinin başına, geçmişini bile bilmediği bir kızı musallat edip üç kuruşluk borcun bu şekilde ödenmesini bekleyecek kadar vizyonsuz mu zannediyormuş kendini? Sorun ona!"

Salondaki adamlar donakalmıştı. Normalde hüngür hüngür ağlaması, diz çöküp yalvarması gereken bu kız, ölümün kıyısında kartları yeniden dağıtıyordu. Üstelik bunu, adını anarken bile insanların yutkunduğu Karan Demir’e meydan okuyarak yapıyordu. Adamlar hayatları boyunca onun karşısında titremeyen, onun gücünü bu denli açıkça, bir ayna gibi yüzüne vuran tek bir insan bile görmemişlerdi. Bu kızın sadece cesareti değil, Karan'ın vizyonunu ve büyüklüğünü onun adına sorgulayacak cüreti bulması az önce Şebnem' çıkışmak üzere olan adamı kelimenin tam anlamıyla şoke etmişti. Bu lafları Karan Demir'in duyduğunda vereceği tepkinin dehşeti, adamın yüzündeki o profesyonel maskeyi çatlatmıştı.

Tam o sırada, takım elbiseli adamların lideri derin bir nefes alarak elindeki telefonu havaya kaldırdı. Ekranı zaten çoktan aydınlanmıştı. Adamın yüzündeki o sinir bozucu rahatlık, telefonun sadece birkaç dakikadır değil, Mira'nın bu kapıdan adımını attığı ilk andan beri açık olduğunu söylüyordu. Karan Demir, hattın diğer ucunda, bir tiyatro oyununu izler gibi en başından beri her şeyi dinliyordu. Hatta belki de bu sessiz infazın zamanlamasını bizzat o yönetiyordu. Salondaki herkesin, özellikle de Şebnem’in yüzündeki kan çekildi; çünkü asıl patronun gölgesi, çoktan odanın içine sızmıştı.

Karan Demir, evdeki o büyük hesaplaşmayı, babanın ihanetini ve Mira'nın o zehirli, meydan okuyan haykırışını saniye saniye canlı dinlemişti.

Adam, telefonu yavaşça hoparlöre aldı. Odadaki sessizlik o kadar derindi ki, telefonun saniyeleri sayan dijital çıtırtısı bile duyulabiliydi.

Ve salonda, ahizeden yayılan o boğuk, derinden gelen ve insanı iliklerine kadar donduran ses yankılandı:

"Haklı," dedi Karan Demir. Sesi aceleci değildi, mutlak bir gücün ağırlığını taşıyordu. Ama o buz gibi tonun ardında, nadiren hissedilen tekinsiz, alaycı bir eğlence gizliydi. Karşı taraftan derin, keyifli bir nefes alma sesi geldi; sanki karşısında can çekişmesini beklediği avın birden pençelerini çıkarıp ona saldırması adamın hoşuna gitmişti. "Zeki insanları severim. Ama bu kadar öfkeli, sınırları zorlayan ve bütün çıkış yolları yüzüne kapanmışken bile bana ders vermeye kalkacak kadar gözü kara bir zekayla uzun zamandır karşılaşmamıştım. Şaşırttın beni küçük hanım... Ve inan bana, bu şehirde beni şaşırtabilen insanlar genellikle çoktan toprağın altına girmiş oluyor."

Karan kısa, tekinsiz bir es verdi. Telefonun diğer ucundan gelen çakmak çakılma sesi, onun bu durumdan ne kadar keyif aldığının kanıtıydı.

"Hemen şimdi eve getirin," diye devam etti Karan, sesi sinsi bir memnuniyetle kısılarak. "Bakalım o lafını ettiği milyonluk sistemlerin, benim dünyamın karşısında da bu kadar dik durabilecek mi."

Telefon kapandı. Dıt... dıt... dıt...

Salonda derin bir sessizlik dalgası daha yayıldı. Şebnem korkuyla karışık bir rahatlamayla arkasına yaslanırken, Mira içindeki o yangını nihayet kontrol altına almayı başardı. Gözlerindeki yaşları sildi, omurgasını dikleştirdi ve başını gururla salladı.

"Tamam." dedi.

Bu kelime dudaklarından dökülürken, sesinde ne bir tereddüt ne de bir korku kırıntısı vardı. Zaten Karan Demir bu teklifi reddetmiş ve onu o evde bırakmış olsaydı bile, Mira o çatının altında bir saniye daha kalamazdı. Sırtından vurulduğu, bir eşya gibi pazarlık masasına sürüldüğü o salonda nefes almak, Karan Demir’in o tehlikeli dünyasına adım atmaktan çok daha ağır, çok daha ölümcüldü. Gitmek, sadece bir zorunluluk değil; o iğrenç bağları tek bir hamlede koparıp atmanın tek yoluydu.

Adamlar saygıyla karışık bir merakla kapıya doğru yönelip Mira'ya geçmesi için yol verdiler.

Mira arkasına, o enkaz yığınına dönüp bakmadı bile. Dik başıyla evden dışarı adımını attı.

Dışarıdaki akşam serinliği yüzüne vuruyor, yağmur damlaları omuzlarını ıslatıyordu. Bahçe kapısının önünde bekleyen siyah, lüks jipe doğru yürüdü. Adamlardan biri arka kapıyı onun için açtı. Mira tam arabaya binecekken duraksadı. Elini kapının kenarına koydu ve son bir kez, o penceresinden soluk ışık sızan eve doğru baktı.

O evde çocukluğu kalmıştı, genç kızlığı kalmıştı... Ve en acısı, bir zamanlar güvendiği babasının korkak enkazı kalmıştı.

Dudakları hafifçe kıpırdadı, fısıltısı gecenin karanlığında kayboldu:

"Beni bir kurban gibi uğurladığınızı sanıyorsunuz, öyle değil mi?" Gözlerinde sönmeyen, aksine daha da harlanan o zeki ve intikam dolu parıltı belirdi. "Bu sahte zaferin keyfini sürün. Çünkü o kapıdan içeri tekrar girdiğim gün, hiçbiriniz benimle göz göze gelmeye bile cesaret edemeyeceksiniz."

Arabaya bindi ve kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Siyah araç, arkasında toz duman bırakarak gecenin karanlığına, Karan Demir'in aşılmaz denilen dünyasına doğru hareket etti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

88okunma 16beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.