4. bölüm / 7
Karanlık Her Şeyi Gizlemez / Mafya4.BÖLÜM
Bölümler 7Şu an: 4.BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM3.344 kelime
- 2 2.BÖLÜM2.938 kelime
- 3 3.BÖLÜM4.321 kelime
- 4 4.BÖLÜM4.602 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.BÖLÜM4.363 kelime
- 6 6.BÖLÜM4.690 kelime
- 7 7.BÖLÜM3.630 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Derin bir nefes aldı. Şu an paniklemek, bu zamana kadar yapacağı en büyük hata olurdu. Parmakları, kararlı ama bir o kadar sessiz bir ritimle yeniden klavyenin üzerine indi. Ekrandan yayılan soluk yeşil ışık, kehribar gözlerinde belli belirsiz titreşiyordu.
D-17...
Bu isim artık zihnine geri dönülmez bir şekilde kazınmıştı. Ancak doğrudan peşine düşmek gibi bir amatörlük yapmayacaktı. Böyle insanlar kolay kolay hata yapmazdı; en azından ilk bakışta. Körlemesine saldırmak, avcıya yerini belli eden acemi bir avdan farksız olmaktan başka işe yaramazdı. Bunun yerine, sisteme neredeyse görünmez denebilecek küçük bir dijital takip izi bıraktı. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir sistem kontrolü gibi görünen bu satırlar, D-17 yeniden aynı yolu kullanmaya cüret ettiğinde onu sessizce işaretleyecekti.
"Şimdilik bu kadar," diye fısıldadı kendi kendine.
Terminal pencerelerini tek tek kapattıktan sonra sandalyeye yaslanıp gözlerini birkaç saniyeliğine dinlendirdi. Saatlerdir aynı pozisyonda oturduğunu, boynu tutulup omuzları birer taş gibi ağırlaştığında ancak fark edebilmişti. Sandalyesinden kalktığında kasları hafifçe sızladı. Derin bir esneme hareketiyle üzerindeki uyuşukluğu atmaya çalışarak sunucu odasının çelik kapısını açtı ve koridora çıktı. Kapı arkasından ağır bir klik sesiyle kapanırken, sistem odasının o mekanik ve boğucu uğultusu yerini malikânenin ürkütücü sessizliğine bıraktı.
Güneş artık pencerelerden sızarak bütün evi aydınlatıyordu. Dün gece karanlığın içinde seçemediği mimari ayrıntılar, şimdi gün ışığında tek tek ortaya çıkıyordu. Koridor boyunca uzanan koyu ceviz kaplamalar kusursuz bir işçiliğe sahipti. Duvarlarda asılı duran eski yağlı boya tabloların çerçeveleri bile başlı başına küçük bir servet değerindeydi. Kristal apliklerden süzülen sıcak ışık, mermer zeminde yumuşak yansımalar oluşturuyordu.
Merdiven boşluğuna geldiğinde istemsizce durdu. Yukarıdan bakınca malikânenin giriş salonu bütün görkemiyle ayaklarının altına seriliyordu. Ortada geniş beyaz mermer bir zemin, iki yana heybetli bir yay çizerek kıvrılan gösterişli merdivenler ve tavana kadar yükselen devasa pencereler vardı. Pencerelerin ardında ise sabah rüzgârıyla hafifçe sallanan çam ağaçlarının süslediği oldukça bakımlı bir bahçe uzanıyordu. Salonun tam ortasında asılı duran devasa kristal avize, güneş ışığını yüzlerce parçaya bölerek bütün mekâna masalsı bir hava katıyordu.
Gösterişliydi ama garip bir şekilde ev sıcaklığından uzaktı. Her şey öylesine kusursuz ve yerli yerindeydi ki, sanki buraya hiç insan eli değmemiş gibi hissettiriyordu.
Mira yavaşça merdivenlerden inmeye devam ederken bakışları istemsizce çevredeki ayrıntıları tarıyordu. "Bu evde hiçbir şey rastgele yerleştirilmemiş," diye geçirdi içinden. Her ayrıntının, her kapının, her pencerenin, hatta duvarlardaki tabloların bile bir amacı vardı. Burada güvenlik sadece demir kapılardan ibaret değildi; malikânenin kendisi başlı başına yaşayan, nefes alan bir savunma sistemiydi.
Tam alt kata ulaştığında burnuna gelen taze demlenmiş çayın ve yeni pişmiş ekmeğin kokusu düşüncelerini böldü. Hemen ardından tereyağında kızaran nefis bir omletin iştah açıcı kokusu dalga dalga yayıldı. Midesi bu kokuya daha fazla dayanamayarak hafifçe guruldadığında, Mira dudaklarını birbirine bastırdı. Sabah uyandığından beri ağzına tek lokma koymadığını yeni idrak ediyordu. Önce sistemi incelemiş, ardından D-17 ortaya çıkmış, sonra da düşüncelerin labirentinde zamanın nasıl geçtiğini tamamen unutmuştu.
Yemek odasının büyük ahşap kapısına yaklaştığında, içeriden yükselen tanıdık ve hararetli sesler malikânenin o ağır sessizliğini tamamen dağıtıyordu.
"...Hayır, bunu asla kabul etmiyorum! Bu resmen bir damak zevki katliamıdır."
"Sen her sabah başka bir şeyi kabul etmiyorsun Mert. Ayrıca ses tonunu düşür."
"Karan, mesele sadece omlet değil! Bu bir ilke meselesi, anlıyor musun? Gastronomik bir hak arayışı!"
"Senin bütün ilkelerinin ucu dönüp dolaşıp yemeğe bağlanıyor zaten."
"Çünkü yemek kutsaldır ve içine kaşar peyniri yakışan her şeye saygı duymak zorundasın."
Mira kapı eşiğinde farkında olmadan gülümsedi. Kapıyı hafifçe aralayıp içeri süzüldüğünde, uzun masanın başında oturan Karan’ı gördü. Önündeki tabletten gelen raporları incelerken gömleğinin kollarını alelade dirseklerine kadar sıvamıştı. Güneş ışığı keskin yüz hatlarını biraz olsun yumuşatsa da, üzerinde hâlâ insanı istemsizce tetikte tutan o ağır ve köklü otorite duruyordu.
Kapının açıldığını ilk fark eden yine o oldu. Başını ağır oklarla tabletten kaldırıp doğrudan Mira'ya baktı. Bakışları birkaç saniye üzerinde gezindikten sonra, sesindeki o her zamanki düz tonla sordu:
"Neredeydin?"
"Sistem odasında."
"Saatlerdir oradasın."
"Evet," dedi Mira, omuzlarını hafifçe silkerek. "Çalışıyordum."
Karan tableti masanın üzerine bırakıp arkasına yaslandı. "Şimdi?"
Bu kısa ve net soru Mira'yı istemsizce şaşırttı. Ne diyeceğini bilemeyerek duraksadı, ardından dürüstçe yanıtladı: "...Acıktım."
Karan’ın yüzünde hiçbir ifade oynamadı, sadece birkaç saniye sessiz kaldı. "Sabah kahvaltı yapmadın mı?"
Mira başını iki yana salladı. "Hayır, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim."
Masanın diğer ucunda elindeki çatalı havada asılı kalan Mert, şaşkınlıkla ikisine sırayla baktı. "Bir dakika, bir dakika..." İkisinin de bakışları ona dönünce devam etti: "Yani bu kız sabahtan beri aç karnına bilgisayar başında kod mu parçalıyor?"
Mira gayet sakin bir ifadeyle, "Yoğundum," diye araya girdi.
Mert, sanki dünyanın en büyük skandalına şahit olmuş gibi dehşetle Karan’a döndü. "Karan, farkında mısın bilmiyorum ama senin evinde bir insan aç kalmış. Bu senin misafirperverliğine yakışıyor mu?"
"Kendi tercihiydi."
"Hayır efendim, kabul etmiyorum!" dedi Mert ellerini iki yana açarak tiatral bir havayla. "Bir insan bilgisayarın başına oturup yemeği unutuyorsa, onu o sandalyeden yaka paça kaldırıp doyurmak ev sahibinin yasal ve ahlaki görevidir."
Karan tek kaşını kaldırıp soğuk bir ifadeyle sordu: "Biz uyurken yeni bir anayasa maddesi mi çıktı?"
"Çıkmalı! Gerekirse eski bir savcı olarak bu konuda meclise yasa tasarısı sunarım."
Mira bu hararetli savunma karşısında istemsizce kısa, sessiz bir kahkaha attı. Mert, zafer kazanmış bir komutan edasıyla parmağıyla onu işaret etti. "Bak, gördün mü? Kız güldü. Haklı olduğumun canlı kanıtı işte."
Karan, Mira’ya kısa ve çözülmesi zor bir bakış attıktan sonra mutfak tarafında bekleyen görevliye döndü. "Yeni, sıcak bir kahvaltı tabağı hazırlayıp getirin."
"Emredersiniz Karan Bey."
Mira birkaç saniye kapının yakınında öylece kalakaldı. Bu evde kendisini hâlâ bir misafir, hatta bir insan olarak bile konumlandıramıyordu. Buna rağmen Karan'ın bunu hiç tartışmadan, doğal bir refleksle söylemesi içinde tuhaf, adını koyamadığı bir his bırakmıştı. Sessizce masadaki boş sandalyelerden birine çekti ve oturdu. Kahvaltı henüz yeni başlıyordu belki ama masadaki asıl hareketliliğin yemeklerden değil, Mert'in bitmek bilmeyen enerjisinden geleceği şimdiden belliydi.
Mira önündeki tabağa kısa bir an baktı. Sıcak omletten yükselen hafif buhar, yeni demlenmiş çayın kokusuna karışıyordu. Tereyağında kızarmış çıtır ekmekler, zeytinler, reçeller... Uzun zamandır böyle özenle hazırlanmış bir sofraya oturmadığını fark etti. Tam çatalını eline alıp ilk lokmasını ağzına götüreceği sırada Karan'ın sesi odada yankılandı.
"Yavaş ye."
Mira şaşırarak başını kaldırdı. Karan gözlerini tabağından ayırmadan, sanki çok sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi devam etti: "Bütün gün aç kalan biri aniden hızlı yerse midesi rahatsız olur."
Mira çatalı elinde tutarken birkaç saniye adama dik dik baktı. Bu mesafeli adamdan böyle bir uyarıyı hiç beklemiyordu. "Doktor musunuz?" diye sordu, hafif bir iğnelemeyle.
Karan'ın dudak kenarı belli belirsiz, neredeyse görünmez bir şekilde yukarı kıvrıldı. "Hayır."
"O zaman bunu nereden biliyorsunuz?"
"Tecrübeden."
Mert hemen lokmasını yutup araya atladı. "Çünkü kendisi de yıllarca yemek yemeyi sadece zaman kaybı olarak gören, glikoza karşı savaş açmış üstün zekâlı robotlardan biriydi."
"Mert, abartıyorsun."
"Hiç de abartmıyorum!" Mert çatalını havada sallayarak Mira'ya döndü. "Bak Mira, bu adam bazen yirmi saat boyunca sadece sert filtre kahve içerek yaşıyor. Gerçekten, sadece kahve."
Karan sakin bir sesle, "Yaşıyorum işte, bir sorun yok," dedi.
"İnsan gibi yaşamıyorsun ama, sorun orada."
Mira bu atışma karşısında kendini tutamayarak yine güldü. Karan ona kısa, uyarıcı bir bakış fırlattı. "Gülme."
"Neden?"
"Ona cesaret veriyorsun."
"Alıyorum tabii!" Mert büyük bir gururla arkasına yaslanıp göğsünü kabarttı. "Bugün benim günüm, adaleti masada sağlıyorum."
Tam o sırada yemek odasının ağır kapısı yeniden açıldı. İçeri giren adam, ilk bakışta bu evin kasvetli ve sert havasından oldukça farklı bir enerjiye sahipti. Üzerindeki beyaz gömleğin kolları gelişigüzel bir şekilde kıvrılmıştı. Boynunda gevşekçe duran stetoskop, belli ki acil bir kontrolden ya da laboratuvardan aceleyle çıktığını gösteriyordu. Sarı saçları hafifçe dağınıktı; ancak mavi gözlerinde bu evdeki kimsede rastlamadığı yumuşak, dingin bir ifade vardı.
Kapıyı kapatırken yüzündeki samimi gülümsemeyle masaya baktı. "Demek yine alt kata kadar gelen kavga sesleri beni yanıltmamış."
Mert başını hızla çevirdi. "Deniz! Sonunda gelebildin."
"Hayırdır?"
"Gel de şu diktatörle uğraş biraz, tek başıma cepheyi savunamıyorum."
Deniz hafifçe gülerek boş sandalyelerden birine doğru ilerledi. "Sabah sabah yine ne yaptı sana?"
"Kahvaltımı psikolojik baskı altında yiyorum burada."
"Ama en nihayetinde yiyorsun Mert, bu da bir ilerlemedir." Deniz başını iki yana sallayarak sandalyeye yerleşti. Görevli önüne taze bir kahve bırakırken nazikçe teşekkür edip fincanı avuçlarının arasına aldı. Sonra bakışlarını ilk kez Mira'ya çevirdi. "Sanırım henüz resmi olarak tanışamadık."
Mira başını hafifçe sallayarak onayladı.
Deniz masanın üzerinden elini uzattı. "Deniz Ertem."
"Mira Efser."
Tokalaştılar. Deniz'in eli sıcak ve güven vericiydi. Ne Karan'ın o insanı ezen güç gösterisi vardı ne de Mert'in sınırları zorlayan ataklığı. Sadece saf bir profesyonellik ve nezaket seziliyordu.
"Memnun oldum Mira."
"Ben de."
Mert ağzı dolu bir şekilde hemen söze girdi: "Deniz bizim doktorumuz. Ve açık konuşmak gerekirse, bu malikânede akıl sağlığını korumayı başarabilmiş tek canlı türü."
Deniz kahvesinden sakin bir yudum aldıktan sonra gözlerini kırpıştırdı. "Aslında bundan ben de pek emin değilim Mert."
"Emin ol dostum, bendeki raporlar öyle söylüyor."
Karan ikisinin arasındaki bu bitmek bilmeyen sohbeti izledikten sonra kahvesini masaya bıraktı. "Her sabah istisnasız aynı muhabbet."
"Rutin önemlidir Karan, insanı hayatta tutar," dedi Deniz. Sonra gözlerini kurnazca Karan'a dikti. "Madem rutinlerden açıldı konu..."
Karan derin, bıkkın bir nefes verdi. "Başlama Deniz."
"İlacını sabah aldın mı?"
"Aldım."
"Gerçekten mi, yoksa beni geçiştirmek için mi söylüyorsun?"
"Evet Deniz, aldım."
"Peki nabzını ölçtün mü?"
"Hayır."
"Ölç."
"Hayır."
Mert masaya vurarak kahkahayı bastı. "İşte benim görmek istediğim şov tam olarak bu!"
Deniz ise hiç istifini bozmadan, mesleki bir inatla devam etti: "Bak, geçen ayki kontrollerde değerlerin yine sınırın çok üzerindeydi."
"Kabul edilebilir bir seviyedeydi."
"Tıp literatüründe 'kabul edilebilir derecede yüksek' diye bir ölümcül risk tanımı yok Karan."
"Bugünden itibaren benim literatürümde var."
Mert çatalını tamamen masaya bırakıp arkasına yaslandı. "İşte tam da bu yüzden bu adamın şahsi doktoru olmak, dünyanın en tehlikeli ve sabır gerektiren mesleklerinden biri."
Deniz gülerek başını salladı. "Zamanla alışıyorsun."
Mert’in gözlerinde muzip bir parıltı belirdi, hemen Mira’ya doğru eğildi. "Alıştı diyor ama bakma sen, bunun ilk zamanları hiç böyle sakin değildi. Anlatsam inanmazsın."
Deniz’in yüzündeki o rahat gülümseme bir anda dondu. "Mert... Sakın."
"Dur ya, anlatacağım işte."
"Mert, gerçekten sırası değil."
Karan kahvesini yudumlarken masaya doğru tek kelime fırlattı: "Sus Mert."
Ancak Mert tehlikeyle oynamayı seviyordu, hiç oralı olmadı. "Yaklaşık üç yıl önceydi..."
Deniz çaresizlikle gözlerini kapattı.
"...Karan tam kırk derece ateşle, yatakta olması gerekirken bilgisayar başında uluslararası bir sevkiyatı yönetmeye çalışıyordu."
Mira şaşkınlıkla gözlerini büyüterek Karan'a baktı. "Gerçekten mi?"
Karan ters bir bakış attı. "Abartıyor."
"Yemin ederim abartmıyorum!" Mert büyük bir ciddiyetle devam etti. "Deniz tam iki saat boyunca elinde serum ve dereceyle bu adamın peşinde, koskoca evde köşe kapmaca oynadı."
Deniz de anının absürtlüğüne dayanamayarak gülmeye başladı. "Elimde ateş düşürücü iğneyle resmen koridorlarda adam kovaladım ya."
"Kendisi bildiğin kaçıyordu çünkü."
Mira inanamayarak sordu: "Karan Bey mi kaçıyordu?"
"Evet!" Mert kahkahasını zor tutuyordu. "Hem de malikânenin arka bahçesinde, o hasta hâliyle."
Mira'nın şaşkınlığı yerini büyük bir eğlenceye bırakmıştı. "Şaka yapıyorsunuz herhalde."
"Keşke şaka olsa." Deniz fincanını masaya bıraktı. "En sonunda güvenlik görevlilerinden yardım istemek zorunda kaldım. Başka çarem kalmamıştı."
Mert sözü devralarak gözlerini kıstı: "Düşün sahneyi; iki tane iri yarı, kapı gibi koruma Karan'ı kollarından tuttu... Deniz de arkadan yaklaşıp iğneyi sapladı."
Mira dayanamayıp net bir kahkaha attı. Gerçekten, içten gelen bir gülüştü bu. Karan ise yüzünde son derece ciddi, hatta ölümcül derecede mesafeli bir ifadeyle kahvesini içmeye devam ediyordu.
"Komik değildi."
"Karan, kabul et, yüzyılın komedisiydi."
"Değildi Mert."
"Hâlâ güvenlik kamerası kayıtları sistemde duruyor, istersen Mira'ya izletelim?"
Karan başını ağır ağır kaldırıp Mert’in gözlerinin içine baktı. "O kayıtları sil."
"Hayır, onlar benim hayat sigortam."
"Sana emir veriyorum."
"Ben savcıyım Karan, emir demiri kesmez bende."
"Fark etmez."
"Çok fark eder."
Masadaki neşeli atışmalar ve kahkahalar birkaç saniye daha havada asılı kaldı. Mert, tam iştahla yeni bir anıya geçmek için ağzını açmıştı ki, Mira’nın sesi duraksamasına neden oldu.
"Bir şey sorabilir miyim?"
Masadaki herkes, sanki bir büyü bozulmuş gibi sessizliğe bürünüp dönüp Mira'ya baktı. Mira birkaç saniye ne söyleyeceğini tarttı, ardından bakışlarını doğrudan Mert’e çevirdi.
"...Bana bunları neden anlatıyorsunuz?"
Odadaki o az önceki hafif ve neşeli hava, yerini aniden çiğ bir ciddiyete bıraktı. Mert kaşlarını hafifçe kaldırarak sordu: "Nasıl yani?"
Mira elindeki çatalı tabağın kenarına bıraktı ve ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Sonuçta ben..." Kısa bir duraksamanın ardından, sesindeki güvensizliği gizlemeye çalışarak devam etti: "Ben bu evde bir misafir bile sayılmam. Hatta neden burada olduğum, statüm bile belli değilken... Ben kimim ki Karan Bey'in özel hayatını, zaaflarını ya da böyle geçmiş anılarını bileyim?"
Masanın üzerindeki kahkahalar, Mira'nın bu buz gibi gerçekçi sorusuyla birlikte tamamen dindi. Kimse hemen cevap vermedi. Pencerelerden süzülen sabah güneşi, kristal avizede kırılarak masanın üzerine rengârenk düşüyor; porselen fincanlardan yükselen çay buharı havaya ince ince karışıyordu.
Mert, elindeki fincanı yavaşça masaya bıraktı. Bu kez yüzünde o alıştıkları muzip ifadeden eser yoktu; sakin ve koruyucu bir ciddiyet yerleşmişti hatlarına.
"Biliyor musun..." dedi, sesini biraz alçaltarak. "Ben dışarıdaki insanlara kolay kolay anılarımızı anlatmam Mira."
Mira sessizce onun gözlerinin içine bakarak dinlemeye devam etti.
"Hele Karan'la ilgili olanları asla ağzıma almam."
Karan, masanın diğer ucundan hafifçe kaşını kaldırdı. "Emin misin Mert?"
"Yani... Genelde anlatmam diyelim," diye düzeltti Mert. Hafifçe sırıtınca odadaki o gergin hava yeniden biraz olsun kırıldı. "Bugün bir istisna yaptım."
Deniz başını hafifçe sallayarak Mert’i onayladı. "Mert'in garip, bazen yorucu ama aslında çok insani bir huyu vardır."
"Teşekkür ederim Deniz."
"İltifat etmiyordum."
Mert omuz silkti. "Olsun, ben öyle kabul ettim."
Deniz fincanını yeniden eline alarak Mira'ya döndü. "Mert, bir insanı tanımaya çalışırken onun hakkında sadece en kötü, en karanlık tarafları görmenden hoşlanmaz. Hele ki o insan bizim için değerliyse."
Mira'nın bakışları, bu kelimelerin ağırlığıyla kısa bir anlığına Karan'a kaydı.
Deniz devam etti: "Çoğu insan Karan'ı sadece dışarıdan gördüğü, medyanın ya da yeraltı dünyasının yansıttığı o profille tanıyor."
"Acımasız."
"Soğuk."
"Tehlikeli."
"Korkutucu."
"Doğru," dedi Mert, ciddiyetle kafa sallayarak. "Bunların hepsi doğru kelimeler. Karan gerçekten de böyledir." Bir an durdu, Mira’nın gözlerinin içine baktı. "Ama hepsi bu kadar değil. Madalyonun bir de diğer yüzü var."
Mira hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi. Karan ise hakkında konuşulan tüm bu analizleri sessizce, adeta yabancı birini dinliyormuş gibi izliyordu. Ne onları susturuyor ne de anlatılanları onaylıyordu.
Mert bu kez tamamen Mira'ya doğru döndü. "Az önce bir şeyi yanlış söyledin."
"Neyi?"
"'Ben bu evde misafir bile sayılmam' dedin ya."
"Evet, öyleyim."
"Yanlış." Mert başını iki yana salladı. "Bu evde Karan'ın aynı masaya oturmasına, onunla aynı ekmeği bölüşmesine izin verdiği insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez Mira."
Deniz gülümseyerek ekledi: "Hatta dürüst olmak gerekirse, bazen bir el bile fazla gelir."
Mira bakışlarını masadakiler arasında gezdirdi. Söylenenleri anlamaya çalışıyordu ama yine de bunun kendisiyle ne ilgisi olduğunu tam olarak çözememişti.
Mert, onun yüzündeki tereddüdü fark etmiş olacak ki bu kez daha ciddi bir ifadeyle devam etti.
"Bak Mira, sabah erkenden kalkıp o sistem odasına girdin. Güneş daha yeni doğuyordu. O saatten beri de oradasın. Karan'ın sistemini inceliyor, açıklarını araştırıyor, geçmiş kayıtları kurcalıyorsun. Üstelik bunlar öyle sıradan birkaç bilgisayar ya da şirketin muhasebe kayıtları değil."
Bir an durdu, ardından masanın diğer ucunda sessizce oturan Karan'a kısa bir bakış attı.
"Senin önünde, bu evin ve Karan'ın en hassas sırlarının bulunabileceği bir sistem var. İçinde kiminle ne konuşulduğundan tut, hangi bilgilerin nerede saklandığına kadar uzanan bir sürü şey olabilir. Yanlış kişinin eline geçmesi hâlinde nelere yol açabileceğini sanırım tahmin ediyorsundur."
Mira'nın yüzündeki ifade ciddileşti. "Tahmin edebiliyorum."
"İşte mesele de bu." Mert hafifçe öne eğildi. "Karan sana o sistemin başında çalışman için izin verdi. Sonra ne yaptı? Başına bir adam mı dikti? Her beş dakikada bir birini gönderip ne yaptığını kontrol mü ettirdi? Yoksa odanın kapısında bekleyip attığın her adımı izledi mi?"
Mira cevap vermedi.
Çünkü bunların hiçbirini yapmamıştı.
Sabah bilgisayarın başına geçtiğinde Karan ona yalnızca incelemesini istediği kayıtları göstermiş, ardından kendi işlerine dönmüştü. Mira saatler boyunca tek başına çalışmıştı. Kimse omzunun üzerinden ekranına bakmamış, kimse her hareketini sorgulamamıştı. İstediği kayıtları açmış, bulduğu ayrıntıları incelemiş ve kendi değerlendirmelerini yapmıştı.
O an bunun üzerinde pek durmamıştı. Önündeki sistem fazlasıyla karmaşıktı ve dikkati tamamen çözmesi gereken sorunlara yönelmişti.
Ancak şimdi Mert'in sözleriyle birlikte, bu ayrıntı zihninde yeniden şekillenmeye başladı.
Mert onun sessizliğini bir cevap olarak kabul edip devam etti.
"İnan bana, Karan isterse o odanın içine bir düzine güvenlik uzmanı yerleştirir. Senin ekranına bakacak, yaptığın her işlemi raporlayacak, attığın her adımı denetleyecek insanlar bulmak onun için dünyanın en kolay işi. İsterse senin yanında oturacak birini bile seçer. Ama bunu yapmadı."
Deniz başını hafifçe salladı. "Mert haklı. Karan, kontrol edemediği şeylerden hoşlanmaz. Özellikle de konu kendi sistemleri olduğunda."
"Kendi sistemleri mi?" Mert kısa bir kahkaha attı. "Deniz, adamın kontrol edemediği şeylere karşı alerjisi var. Bazen birinin kapıyı ondan habersiz açması bile başlı başına bir güvenlik soruşturmasına dönüşebilir."
Karan bakışlarını kaldırdı.
"Bitirdin mi?"
"Henüz değil ama baskı altında ifade vermeyi reddediyorum."
"Ne yazık ki hâlâ konuşuyorsun."
Mert ona aldırmadan yeniden Mira'ya döndü.
"Anlatmaya çalıştığım şey şu: Karan seni tanımıyor. Geçmişini bütünüyle bilmiyor, ne yapabileceğini bilmiyor, hangi koşullarda nasıl karar vereceğini bilmiyor. Buna rağmen seni o sistemin başında tek başına bıraktı. Sana ne yapacağını adım adım söylemedi. Başına insan dikmedi. Her kararına müdahale etmedi."
Mira'nın parmakları fincanının kulpunda durdu.
"Belki de yalnızca işimi yapabileceğimi düşündü," dedi temkinli bir sesle. "Sistemdeki açığı fark etmemiş olsaydım beni oraya zaten bırakmazdı."
"Olabilir." Mert itiraz etmedi. "Zaten sana körü körüne güvendiğini söylemiyorum. Karan'ın birine bir gecede güvenmesini beklemek, kışın ortasında bahçedeki çam ağaçlarından birinin kalkıp vals yapmasını beklemekle aynı şey."
Deniz gülümseyerek araya girdi. "Hatta çam ağacının vals yapma ihtimali biraz daha yüksek olabilir."
"Teşekkür ederim, anlatmak istediğim buydu."
Mira istemsizce gülümsedi ama Mert'in yüzündeki ciddiyet henüz kaybolmamıştı.
"Demek istediğim, sana bir alan bıraktı. Bu evde çok az insanın sahip olduğu bir alan. Kendi başına çalışmana, karar vermene ve ne bulduğunu kendi gözlerinle değerlendirip ona anlatmana izin verdi. Üstelik bütün bunları yaparken her an ensende birinin nefesini hissetmek zorunda kalmadın."
Mira'nın gözleri istemsizce Karan'a kaydı.
Adam konuşmaya katılmıyor, önündeki kahvesini içiyordu. Hakkında konuşulanları duymuyor gibi görünse de Mira, onun en ufak bir ayrıntıyı bile kaçırmadığından emindi.
"Bu, sana tamamen güvendiği anlamına gelmiyor," diye ekledi Mert. "Bunu söyleyip seni yanıltmak istemem. Ama en azından işini yapabileceğine inandı. Ve Karan gibi biri için bu, küçümsenecek bir şey değil."
Deniz de bu kez daha sakin bir sesle konuştu.
"Bazen güven, birine bütün sırlarını anlatmak değildir Mira. Bazen onun ne yapacağını bilmediğin hâlde önüne bir kapı açmak ve o kapıdan nasıl geçeceğine kendisinin karar vermesine izin vermektir."
Mira bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sabah sistem odasına girdiği anı düşündü. O sırada Karan'ın kendisine neden bu kadar rahat davrandığını sorgulamamıştı. Hatta odada tek başına bırakılmasını, onun işine karışmaması olarak yorumlamıştı. Şimdiyse bunun yalnızca bir kayıtsızlık olmayabileceğini düşünüyordu.
Belki de Karan onu gözlemliyordu. Belki bulduğu her şeyi nasıl değerlendireceğini, hangi ayrıntıları önemseyeceğini, kendisine neyi anlatıp neyi saklayacağını görmek istiyordu.
Ya da belki Mert'in söylediği kadar basitti: Karan, onun işini yapmasına izin vermişti.
Mira bu ihtimallerden hangisinin doğru olduğunu bilmiyordu. Fakat ilk kez, bu evdeki konumunun yalnızca bir yabancının geçici varlığından ibaret olmayabileceğini düşünüyordu.
Mert, onun düşüncelere daldığını görünce sırtını sandalyeye yasladı. Ardından yüzüne o tanıdık, muzip ifade geri döndü.
"Tabii bütün bunlar, seni sabahın köründen öğlene kadar o bilgisayarların başında bırakıp aç olduğunu fark etmemesini mazur gösterir mi, orası ayrı bir dava konusu."
Mira şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Deniz gülerek fincanını masaya bıraktı. "İşte sonunda asıl meseleye geldik."
"Kesinlikle." Mert, ciddi bir savcı edasıyla çatalını masaya bıraktı. "Güven başka şey, insanın karnını doyurmak başka şey. Karan sana dünyanın en hassas sistemini emanet edebilir, bütün sırlarını araştırmana izin verebilir, hatta başına tek bir güvenlik görevlisi bile dikmeyebilir. Ama senin saatlerdir bir şey yemediğini fark etmemesi yine de savunulması zor bir ihmal."
Karan soğuk bir bakışla ona döndü.
"Sabah kahvaltı için aşağı inmesi gerektiğini söyleyen kimse olmadı."
Mert iki elini masaya koyarak öne eğildi.
"İşte savunma makamının ilk hatası! İnsanların kendi ihtiyaçlarını hatırlayabilmesi gerektiğini varsayıyorsun. Mira'nın önünde senin sistemin var, Karan. Senin sistemin! Orada çalışmaya başladığında saatin kaç olduğunu bile unutması gayet olası. Bir de üstüne onu tek başına bıraktın. En azından arada bir gidip nefes alıp almadığını kontrol edebilirdin."
"Bilgisayar başında nefes alıp almadığını kontrol etmek mi?"
"Evet. Son derece makul bir öneri."
"Senin makul olanla ilişkin her geçen gün daha da zayıflıyor."
"Benim değil, senin insanlarla ilişkin zayıf Karan."
Deniz gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken Mira da başını hafifçe eğdi. Bu kez gülümsemesinin ardında başka bir düşünce vardı.
Mert'in söyledikleri, Karan'ın kendisine güvenip güvenmediğine dair kesin bir cevap vermemişti. Zaten böyle bir cevabın bu kadar kolay verilmesini de beklemiyordu.
Ama bir şeyi anlamıştı: Karan, onu sistemin başına oturtmuş ve kendi kararlarını vermesine izin vermişti. Onu denetlemek için bir ekip göndermemiş, her hareketini kontrol etmemişti. En azından şimdilik, işini yapabileceğine inanmıştı.
Ve Mira için, böyle bir adamın yanında bu kadar özgür bırakılmak, sandığından çok daha büyük bir anlam taşıyordu.
Tam o sırada Karan ilk kez araya girdi, ses tonu ortamdaki duygusallığı bölmek ister gibi düzdü: "Konuyu fazla büyütüyorsunuz."
Mert hızla ona döndü. "Hayır, büyütmüyoruz."
"Sadece işini yaptı," dedi Karan, gözlerini Mira'dan ayırmadan. "Görmem gereken bir şeyi gösterdi."
"İnsanlar işlerini yaparken bile arkalarından binbir yalan çeviriyor Karan, bunu en iyi sen biliyorsun."
Karan omuz silkti. "Bu durum onun problemi değil." Bakışlarını tamamen Mira’ya kenetledi. "Gördüğünü net bir şekilde söyledin. Bilmediğin şeyleri de kıvırmadan, 'bilmiyorum' dedin." Kısa bir duraksamanın ardından, sesindeki ton neredeyse takdir eder bir hâl aldı. "Günümüzde bilmediği konuda kesin konuşmayan, haddini ve sınırını bilen insan bulmak zor."
Mira birkaç saniye ne diyeceğini, nasıl bir tepki vereceğini bilemedi. Bu... Hayatında duyduğu en sıra dışı, en köşeli iltifatlardan biriydi. Ancak Karan'ın karakterini düşündüğünde, bu cümlenin onun ağzından çıkabilecek en büyük takdir ifadelerinden biri olduğunu sezebiliyordu.
Mert tabii ki bu anı kaçıramazdı, gözleri parlayarak doğruldu. "Durun bir dakika, herkes dursun!" Masadakilere sırayla baktıktan sonra parmağıyla Karan'ı işaret etti. "Az önce... Bu adam..." Sonra parmağını Mira'ya çevirdi. "Sana resmen iltifat mı etti?"
Karan ifadesizce çayından bir yudum aldı. "Etmedim."
"Bal gibi de ettin."
"Hayır Mert, sadece durum tespiti yaptım."
"Deniz, sen şahitsin, iltifat etti değil mi?"
Deniz omuz silkti, keyifli bir gülümsemeyle arkasına yaslandı. "Bence de düpedüz iltifat etti."
"İkiniz de yanılıyorsunuz, kulaklarınızı kontrol ettirin."
Mert kahkahayla gülerken cebinden telefonunu çıkardı ve ekranda parmağını hızla oynatmaya başladı. "Tarihe not düşüyorum arkadaşlar. Bugün, bu saatte... Karan Demir ilk kez bir insanı, hem de bir kadını sözlü olarak takdir etti. Kıyamet alameti resmen."
Karan soğukkanlılığını zerre bozmadan, gözlerini Mert’e dikti. "O telefonunu kırarım Mert."
"Veriler buluta yedekli canım, kıramazsın."
"O zaman bulutunu da kırarım."
Mert bu tehditle daha da coşarak kahkahayı bastı. "İşte benim bildiğim, özlediğim zalim Karan geri döndü!"
Mira başını hafifçe eğerek fincanını dudaklarına götürdü. Gülmemek için yanağının içini ısırıyordu ama masadaki bu samimi enerjiye karşı koymak imkânsızdı. Dudaklarının kenarında beliren o küçük, korumasız tebessümü fincanın arkasına saklamaya çalışırken, bunu fark eden tek kişi yine Karan oldu. Adamın keskin bakışları sadece bir saniyeliğine Mira’nın dudaklarındaki o kıvrımda asılı kaldı. Sonra hiçbir şey olmamış, o tebessümü hiç görmemiş gibi önündeki tablete geri döndü.
Yemek odasındaki sohbet yeniden kendi doğal, gürültülü akışına kavuşurken Mira istemsizce tek bir şey düşündü: Belki de bu evdeki insanlar, dışarıdan göründükleri kadar tek renkli ve acımasız değillerdi.
Kahvaltı, Mert'in bitmek bilmeyen absürt yorumları ve Deniz’in ona laf yetiştirmesiyle bir süre daha devam etti. Bir ara Mert, önündeki son zeytini çatalına takıp havaya kaldırarak büyük bir dramla konuştu:
"Hayattaki en büyük varoluşsal korkum ne biliyor musunuz?"
Deniz kahvesini tazelerken kaşını kaldırdı. "Neymiş o büyük dert?"
"Bir gün Nermin teyzenin emekli olması ya da bizi terk etmesi."
Deniz gülerek kafasını salladı. "Gerçekten hayattaki en büyük korkun bu mu Mert? Bir savcı olarak?"
"Kesinlikle! Düşünsenize... Buraya başka bir aşçı geliyor ve her sabah önümüze o lezzetsiz, tatsız tuzsuz diyet otlarını koyuyor. Düşüncesi bile tüylerimi ürpertiyor."
Karan usulca önündeki tableti kapatıp masaya bıraktı. "O zaman dışarıdan söyleriz Mert, dünyadaki tek aşçı o değil."
Mert sanki kutsal bir şeye hakaret edilmiş gibi dehşetle Karan’a baktı. "Hayır, asla! Nermin teyzenin yemeğiyle dışarıdaki o fabrikasyon yiyecekler aynı şey mi? Sen gerçekten bir duygusuzsun."
Deniz gülümseyerek Mert'in omzuna vurdu. "Sen gerçekten tıbbın henüz çözemediği ayrı bir vakasın dostum."
"Bunun bir iltifat olduğunu varsayıyorum Denizciğim."
"Çok yanlış bir varsayım."
Mira bir kez daha güldü. Günler sonra ilk kez, içten ve rahatlamış bir şekilde güldüğünü kendisi de yeni fark ediyordu. Sabah uyandığında göğsünü bir balyoz gibi ezen o ağır stres, bu masadaki birkaç dakikalık samimiyet sayesinde hafiflemişti. Garipti; daha düne kadar adını bile bilmediği, tehlikeli olarak kodladığı insanlarla aynı masada oturuyor, onların çocukça atışmalarını sanki ailenin bir parçasıymış gibi dinliyordu. Ve daha da garibi, bu durum ona sandığı kadar büyük bir rahatsızlık vermiyordu.
Tam o sırada, Karan'ın masanın üzerinde duran telefonu kısa ama keskin bir titreşimle sarsıldı.
O saniyede odadaki tüm hava, bıçakla kesilmiş gibi aniden değişti. Karan ekranına baktığı anda, yüzündeki o az önceki nispeten gevşek ve sakin ifade tamamen buharlaştı. Yerine, Mira'nın ilk karşılaştığı o buz gibi soğuk, ulaşılmaz ve karanlık adam geri gelmişti.
Bu ani değişimi sadece Mira değil, Mert ve Deniz de saniyeler içinde fark etmişti. Mert'in yüzündeki o neşeli tebessüm yavaşça silindi, omuzları dikleşti. "Kötü bir haber mi var?"
Karan gözlerini telefondan ayırmadan, tek ve buz gibi bir kelimeyle cevap verdi: "Liman."
Bu tek kelime, masadaki herkesin ne olduğunu anlaması için yetmişti. Mert arkasına yaslanarak derin bir nefes aldı. "Anladım."
Deniz fincanını sessizce, hiç ses çıkarmadan masaya bıraktı. Birkaç saniye sonra Karan, masadaki tüm otoriteyi yeniden üzerine giyinerek ayağa kalktı. "Toplantı odasında. On dakika sonra."
Ses tonu yeniden mutlak bir emre dönüşmüştü. Mert de hemen doğruldu, üzerindeki o çocuksu neşe tamamen yok olmuştu. "Geliyorum."
Deniz sandalyesini geriye iterek ayağa kalktı. "Ben de revire geri döneyim."
Karan kapıya doğru birkaç büyük adım attıktan sonra aniden durdu. Başını hafifçe arkaya çevirip doğrudan Mira'ya baktı. "Bulduğun o eski kayıtları incelemeye devam et."
Mira başını ciddiyetle salladı. "Tamamdır."
"Yeni bir şey, en ufak bir şüphe bulursan..." Karan sözünü yarıda kesti, gözlerini Mira’nın gözlerine dikti. "...önce bana geleceksin. Sadece bana."
Mira onun neyi kastettiğini çok iyi anlamıştı. Adam sadece sistemdeki köstebeği kastetmiyordu; dün sistem loglarında gördüğü ama henüz kimseye açmadığı o diğer detayları da kastediyordu. Bakışlarını kaçırmadan, aynı kararlılıkla cevap verdi: "Anlaşıldı."
Karan birkaç saniye daha Mira’yı süzdü, zihnindeki tilkileri tarttı ve ardından arkasını dönüp odadan çıktı. Deniz de onun peşinden giderken Mira'ya küçük, teselli eder gibi bir gülümsemeyle başını salladı. "Görüşürüz Mira."
"Görüşürüz Deniz."
Kapıya yönelen Mert ise birkaç adım attıktan sonra aniden durdu, sanki hayati bir detayı unutmuş gibi hızla Mira’ya geri döndü. Mira merakla ona baktı.
"Bu arada, küçük bir tavsiye," dedi Mert, sesini adeta bir devlet sırrı veriyormuş gibi fısıltı seviyesine indirerek.
"Nedir?"
"Şu içerideki somurtkanı, yani Karan'ı... Bazen zorla da olsa yemek yemeye ikna edebilirsen bana mutlaka haber ver. Büyük bir sevaba girersin."
Mira şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı, bu teklif karşısında afallamıştı. "Neden ben? Ne alaka?"
"Çünkü beni asla dinlemiyor, biliyorsun."
"E Deniz var, o doktoru?"
"Deniz'i de profesyonel olarak deaktive ediyor adam, dinlemiyor."
Mira istemsizce gülümsedi. "Peki benim sözümü dinleyeceğini nereden çıkardınız Mert Bey?"
Mert, kapının önünde sabırsızlıkla bekleyen Karan'ın gölgesine göz ucuyla baktıktan sonra Mira’ya göz kırptı. "Henüz mantıklı bir sebebim yok." Sonra o muzip sırıtışı yüzüne geri döndü. "Ama içimde, bir savcı olarak garip bir his var diyelim."
Karan arkasını dönmeden, sabırsız ve sert bir sesle seslendi: "Mert. Uzatma."
"Tamam patron, tamam!" Mert ellerini havaya kaldırarak kapıya doğru geri geri yürüdü. "Sustum, gidiyorum."
Ağır ahşap kapı kapandığında, devasa yemek odası bir anda derin bir sessizliğe gömüldü. Mira, masadaki boşalan fincanlara ve sandalyelere baktı. Az önce kahkahaların, eski anıların havada uçuştuğu o canlı masa şimdi tamamen ıssız kalmıştı. İçinde tarif edemediği, tuhaf bir boşluk hissi oluştu.
Bu evde geçirdiği ilk yirmi dört saat boyunca korku, öfke, yoğun bir merak ve şüphe arasında savrulup durmuştu. Şimdi ise tüm bu karmaşık duyguların arasına, anlam vermekte zorlandığı yepyeni bir his daha ekleniyordu. Bu kesinlikle buraya ait hissetmek değildi; bunun için henüz çok erkendi ve durum fazlasıyla tehlikeliydi. Ama ilk kez... Tamamen yalnız olmadığını hissetmişti.
Bu karmaşık düşüncelerle sandalyesinden kalktı. Yemek odasından çıkıp uzun koridora adım attığında, yüzündeki o hafif tebessüm de yerini yavaş yavaş eski ciddiyetine bıraktı. Çünkü zihninin en kuytu köşesinde, tüm bu neşeli sohbet boyunca tek bir isim hiç susmamış, adeta pusuda beklemişti.
D-17.
O dijital kod hâlâ oradaydı. Sessizce, bir yılan gibi sistemin derinliklerinde süzülüyordu ama kaybolmamıştı. Mira odasına doğru yürürken farkında olmadan adımlarını hızlandırdı. Birileri Karan'ın sisteminin içinde fink atıyordu. Birileri içeriden hayati bilgi sızdırıyordu. Ve o kişi, muhtemelen şu an bu malikânenin kalın duvarları arasında, onlarla aynı havayı soluyarak dolaşıyordu.
Malikânenin yüksek pencerelerinden içeri giren parlak güneş ışığı, uzun koridoru baştan başa aydınlatıyordu. Ancak Mira çok iyi biliyordu ki; bazı karanlıklar, en parlak ışığın altında bile kendilerini saklamayı kusursuzca başarırdı.
Bölüm etkileşimi
