2.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: 𝐳𝐞𝐡𝐫𝐚 𝐬𝐚𝐧𝐜𝐚𝐤

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 2.BÖLÜM

Siyah cip, sağanak yağmurun altında, gecenin karanlığını yarıp geçen bir hayalet gibi sessizce ilerliyordu.

Farların güçlü ışığına çarpan yağmur damlaları ince beyaz çizgilere dönüşüyor, şehrin soluk ışıkları ıslak asfaltın üzerinde parçalanıp geride kalıyordu. Motorun derinden gelen uğultusu ve sileceklerin sesi dışında, aracın içinde adeta nefes bile alınmıyordu.

Mira başını yanındaki soğuk cama yaslamış, dışarıda akıp giden belirsizliği izliyordu.

Camdaki buğu, dudaklarından dökülen sıcak nefesle her seferinde siliniyor, fakat birkaç saniye sonra inatla yeniden oluşuyordu. Tıpkı hayatı gibi... Bir anlığına netleştiğini sandığı her an, ardında daha büyük bir karanlık bırakarak yeniden bulanıklaşıyordu. Garip olan şey ise, artık canının yanmamasıydı. İnsan aynı gecede evini, çocukluğunu ve ailesini kaybettiğinde avazı çıktığı kadar ağlamalıydı belki, çığlık atmalı, isyan etmeli, onu bu noktaya getiren kaderine lanetler savurmalıydı ama Mira'nın içinde tek bir damla bile gözyaşı kalmamıştı. Kurumuştu. Çünkü insanı en çok düşmanlarının açık darbeleri değil; arkasında duracağına inandığı insanların sessizce geri çekilişi tüketirdi.

Babasının o titrek, çaresiz sesi hâlâ kulaklarında sinir bozucu bir yankıyla dönüp duruyordu:
"En azından... şimdilik Karan'ın yanına gitsen..."

Mira gözlerini sıkıca kapattı ve şakaklarını cama biraz daha bastırdı. O cümle, hayatı boyunca duyduğu bütün yalanlardan, uğradığı bütün ihanetlerden daha ağırdı. Babası sandığı adamın aslında korkularının arkasına saklanan sıradan, aciz bir yabancı olduğunu acı bir şekilde öğrenmişti. Artık onun için sadece Serkan Efser diye biri vardı. "Baba" kelimesi, o gece o adamın kendi ağzıyla teslim ettiği o cümlede ölmüştü.

"Abi..."

Ön koltuktan yükselen genç ses, aracın içindeki o kurşun gibi ağır sessizliği ilk kez böldü. Efe, şaşkınlığını ve heyecanını gizleyemeyerek dikiz aynasına doğru kaçamak bir bakış attı. "Ben hâlâ aklıma geldikçe inanamıyorum ya. Gerçekten, şaka gibi."

Direksiyon başındaki adam gözünü bir an bile yoldan ayırmadı. Yaşı Efe’den birkaç yaş daha büyüktü. Sert yüz hatları, kısa kesilmiş saçları ve yüzünde adeta donmuş olan o ifadesizlikle, konuşmaktan çok izlemeyi ve analiz etmeyi seven bir adamdı Yalçın.

Yan koltuktaki Efe ise onun tam zıddıydı; yerinde duramayan, aklına eseni saniyede diline döken ve yüzündeki ifadeyi gizlemeyi asla beceremeyen biri. Birkaç dakika önceki o gergin salonda bile gözlerindeki dehşeti saklayamamıştı.

Yalçın, dikiz aynasından arkadaki sessiz kadını kontrol edip mırıldandı. "Neye inanamıyorsun Efe? Kapat şu çeneni de yola bak."

Efe başını iki yana sallayarak arkasına döndü, Mira'ya doğrudan baktı.

"Kıza bak abi, kıza! Yani patrona diyorum... Salondaki herkesin, koskoca adamların dili tutulmuştu. Biz bile arkada nefesimizi tutmuş, tek kelime etmeye cesaret edemezken; bu kız çıktı 'vizyonsuz' dedi. Vizyonsuz ya! Karan Demir'e!"

Yalçın derin, uyarır gibi bir nefes verdi.

"Efe."

"Ne var abi, yalan mı? Ben olsam o telefondan Patronun sesini duyduğum an konuşmayı da, kelimeleri de unuturdum. Kız ise dimdik durdu. Ne özür diledi ne de söylediklerini geri almaya çalıştı. Sanki karşısındaki Karan Demir değil de sıradan biriymiş gibi konuştu."

Mira, gözlerini camdaki puslu karanlıktan ayırmadan, buz gibi bir sesle araya girdi. "Sana kötü bir haberim var."

İki adamın bakışları da aynı anda dikiz aynasında Mira’nın solgun yüzünde birleşti. Mira başını kaldırdı, bakışlarını aynadan Efe'nin gözlerine dikti. "Korkudan konuşamamak, konuşmanın sonuçlarına katlanmaktan çok daha kolaydır. Ben kolay olanı seçmedim, hepsi bu."

Aracın içinde aniden keskin bir sessizlik daha oluştu. Efe birkaç kez afallayarak gözlerini kırpıştırdı, duyduğu bu soğukkanlı cevap karşısında ne diyeceğini bilemedi. Yalçın ise ilk kez, dikiz aynasındaki o yansımaya sıradan bir emanete bakar gibi değil, dikkatle ve saygıyla baktı. Kızın sesinde ne yapay bir öfke vardı ne de kendini kanıtlamaya çalışan insanların o çiğ sertliği. Sadece gerçeği söylüyordu.

Efe hafifçe yutkundu, dudaklarının kenarında hayranlıkla karışık bir tebessüm belirdi. "Galiba patronun seni neden buraya getirttiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Sende garip bir şey var."

Mira bu kez cevap vermedi. Bakışlarını yeniden dışarıya, karanlığın içine çevirdi ve ruhunu saran o hissizliğe teslim oldu.

Yaklaşık kırk dakika sonra şehir ışıkları tamamen arkalarında kalmıştı. Araç, yüksek taş duvarlarla çevrili devasa bir arazinin girişine geldiğinde, sağanak yağmur burayı dış dünyadan tamamen izole etmiş gibi görünüyordu.

Duvarların üzerinde keskin jiletli teller uzanıyor, köşelerde durmaksızın dönen termal kameralar karanlığı tarıyordu. Belirli aralıklarla devriye gezen koyu renk üniformalı, ağır silahlı güvenlik görevlileriyle burası bir malikaneden çok, modern ve aşılmaz bir kaleyi andırıyordu.

Büyük demir kapılar, hidrolik bir uğultuyla ağır ağır iki yana açıldı. Siyah cip, ıslak çakıl taşlarının üzerinde çıtırdayarak içeri süzüldü.

Araç geniş, görkemli taş merdivenlerin önünde durdu. Motor sustuğunda, etraftaki koruma ordusunun varlığına tezat bir sessizlik çöktü. Efe hızla kapısını açıp dışarı fırladı ve Mira’nın kapısını açtı. "Geldik. İnebilirsin."

Mira tek kelime etmeden araçtan indi. Yağmur damlaları anında saçlarına ve omuzlarına kırbaç gibi çarptı ama o, tenine işleyen bu soğuğu hissetmeyecek kadar uyuşmuştu. Karşısında yükselen taş cepheli yapı, gecenin karanlığında devasa bir canavar gibi dikiliyordu. Yüksek sütunlar, dev pencereler ve loş ışıklandırma... İnsan kendini buraya adım atarken bir misafir gibi değil, giyotine yürüyen bir mahkûm gibi hissediyordu.

Yalçın öne geçerek yolu gösterdi. "Beni takip et."

Üçü birlikte ağır, cüsseli kapıya doğru yürüdüler. Kapı içeriden iki görevli tarafından açıldığında, yüzlerine vuran sıcak ve odun kokulu hava dışarıdaki yağmurun keskin kokusuna karıştı.

İçerisi dışarıdan da sessizdi. Duvarları kaplayan koyu renk abanoz ahşaplar, antika apliklerden yayılan sarı ışıklar ve göğe uzanan yüksek tavanlar, gösterişli bir zenginlikten ziyade mutlak bir otoriteyi haykırıyordu. Burada her ayrıntı tek bir amaca hizmet ediyordu: Bu evin sahibi gücünü bağırmak zorunda değildi, evin mimarisi zaten gücün ta kendisiydi.

Yalçın, salona sapmadan doğrudan geniş merdivenlere yöneldi. Hiç konuşmadan, sadece ayak seslerinin yankılandığı koridorları geçerek üst kata çıktılar. Koridorun en sonunda, diğerlerine göre çok daha heybetli duran, koyu renk çift kanatlı ceviz bir kapının önünde durdular.

Yalçın derin bir nefes alıp kapıyı iki kez tıklattı.

İçeriden birkaç saniye hiçbir ses gelmedi. O kısa boşlukta Mira, kalbinin göğüs kafesine vuran ritmini ilk kez hissetti. Ardından, odanın derinliklerinden, o odadaki tüm eşyaları titretecek kadar ağır, buz gibi bir ses duyuldu:

"Girin."

Yalçın kapıyı yavaşça araladı ve geri çekilerek Mira’ya yol verdi. Mira, ciğerlerini son bir kez o soğuk havayla doldurdu.

Ve ilk kez, Karan Demir’in kendi elleriyle yarattığı o karanlık dünyaya adımını attı.

Mira kapıdan içeriye girdiğinde, duyuları aynı anda harekete geçen üç baskın şey tarafından adeta ele geçirildi.

İlki, odanın sol köşesindeki devasa taş şöminede çıtırdayarak yanan meşe odunlarının çıkardığı o ritmik sesti. İkincisi; odaya sinmiş, insanda sarhoşluk hissi uyandıran yoğun kehribar ve pahalı tütün kokusuydu. Üçüncüsü ise... Odadaki her şeyi, hatta zamanın akışını bile gölgede bırakan, odanın tam merkezindeki o adamdı.

Karan Demir.

Geniş, çalışma masasının arkasında, loş aplik ışıklarının gölgesinde oturuyordu. Önündeki kalın, deri kaplı dosyaya gömülmüş durumdaydı; sayfaları acele etmeden, büyük bir sükunetle çeviriyordu. Mira’nın içeri girişini, odadaki diğer iki adamın gergin duruşunu fark etmesine rağmen başını hemen kaldırmadı. Dosyadaki son satırı dikkatle okudu, parmaklarının arasındaki dolma kalemle sayfa kenarına kısa bir not düştü ve kalemi ağırlığıyla masanın üzerine bıraktı.

Ancak o zaman, bakışlarını önündeki kağıtlardan ayırıp karşıya çevirdi.

Simsiyah, dipsiz bir kuyuyu andıran gözleri doğrudan Mira’nın gözlerine kilitlendi. O an, odadaki sıcak hava sanki birkaç derece birden birden düştü. Karan, karşısında duran genç kızı tek bir kelime bile etmeden, adeta ruhunun röntgenini çeker gibi uzun uzun inceledi.

Mira’nın saçlarından süzülen yağmur damlaları omuzlarına düşüyordu. Üzerindeki eski hırka sırılsıklamdı ve ıslak botlarının altından sızan çamurlu su, altındaki kusursuz, el işçiliği parkenin üzerinde lekeler bırakıyordu. Fakat Karan’ın dikkatini çeken şey bu sefalet görüntüsü değildi. Onun gözlerini alamadığı asıl şey; kızın omurgasındaki o kırılmaz, dik duruştu.

Saatler önce kendi ailesi tarafından gözünü kırpmadan bir pazarlık masasına meze edilmiş, saniyeler içinde bütün hayatı tepe taklak olmuştu. Yine de başı eğik değildi. Ne merhamet dilenen bir yalvarış vardı gözlerinde ne de çaresizliğini gizlemeye çalışan yapay bir meydan okuma. Sadece bakıyordu. Karşısındaki insanı çözülmesi güç bir bilmece gibi incelercesine... En zayıf, en kırılgan noktasını ararcasına sakindi.

Karan’ın dudaklarının kenarında, varlığıyla yokluğu belirsiz tekinsiz bir tebessüm dalgalandı.

Mira da bakışlarını kaçırmadan onu tartıyordu. Karşısındaki adamda dikkatini çeken ilk şey onun o heybetli fiziği ya da karanlık şöhreti değildi; yaydığı o mutlak sessizlikti. Odanın her köşesine sinmiş, insanı nefes almaktan alıkoyan görünmez bir ağırlık vardı. Sanki Karan Demir konuşmasa bile, etrafındaki herkes onun zihninden geçenleri tahmin etmek için ecel terleri döküyordu. İşte gerçek güç buydu.

Karan arkasına yaslandı, ses tonu odadaki çıtırtıları bastıracak kadar pürüzsüz ve derindi. "Demek..." dedi, gözlerini kısmadan. "...telefonda benim için 'vizyonsuz' kelimesini kullanan o dilin sahibi sensin."

Mira’nın ses tonu, üzerine titizlikle örülmüş bir duvar kadar stabil ve ifadesizdi. "Demek telefonda beni başından beri sessizce dinleyen, hattın arkasındaki kişi de sendin."

Arka tarafta duran Yalçın, duyduğu bu cüretkar cevap karşısında istemsizce nefesini tuttu. Efe ise bakışlarını hemen patronuna çevirdi. Karan ise öfkelenmek yerine, odada yankılanan kısa, keyifli bir kahkaha attı.

"Cesaret..." dedi Karan, masanın üzerindeki kalemi parmaklarının arasında hafifçe çevirirken. "...saf zekayla birleştiğinde ortaya gerçekten izlemesi keyifli, ilginç sonuçlar çıkarabiliyor."

"Ya da sadece," diye ekledi Mira, bir adım öne çıkarak. "İnsanların duymaktan hoşlanmadığı çıplak doğruları söylemeyi kolaylaştırıyor."

Karan hafifçe başını yana eğdi, bakışlarındaki merak dalgası iyice büyümüştü. "Peki sen şu an hangisini yaptığını düşünüyorsun? Bana meydan mı okuyorsun, yoksa doğruları mı fısıldıyorsun?"

"Buna ben değil, sen karar vereceksin. Sonuçta beni bu gece buraya zorla getiren sendin."

Karan yavaşça oturduğu koltuktan ayağa kalktı. Boyunun ve omuzlarının heybeti, loş oda aydınlatmasında duvarlara devasa bir gölge olarak yansıdı. Masanın etrafından ağır, hesaplı adımlarla dolaşarak Mira’ya doğru yürüdü. Aralarında yalnızca bir adımlık mesafe kalana kadar da durmadı. Mira, adamın teninden yayılan kehribar kokusunu artık çok daha net alabiliyordu.

"Baban..." dedi Karan, sesindeki o iğneleyici sakinliği koruyarak. "...hayatı boyunca yaptığı her yanlışın, attığı her hatalı adımın faturasını başkalarına ödetmeye alışmış bir asalak."

Mira’nın gözlerinde tek bir kırpışma bile olmadı ama çenesi gerildi.

Karan, onun bu sessiz direnişini izleyerek devam etti. "Önce ailesine ödetti o faturayı. Sonra kendi servetine... Ve en sonunda, bu gece, o faturayı senin önüne koydu. Bu gece burada, karşımda sırılsıklam bir halde duruyor olmanın tek bir sebebi var Mira: Serkan Efser’in ödeyemediği o devasa borç." Karan'ın sesi yükselmedi ama her bir kelimesi üzerine tonlarca ağırlık yüklenmiş gibi odada asılı kaldı. "Ve o borç tamamen kapanmadan, senin bu evdeki esaretin de kapanmayacak."

Mira ilk kez aralarındaki o mesafeyi eritmek ister gibi sordu. "Peki benden tam olarak ne istiyorsun? Beni bir bilgisayar gibi kullanmak mı niyetin?"

"Sana salonda teklif edilen şeyi. Yeteneğini bana satmanı. Benim için çalışmanı."

"Borcu ödeyene kadar yani?"

Karan başını hafifçe onaylar anlamda salladı. "O borç bitene kadar."

"Peki ya bittiğinde? Serbest kalacak mıyım?"

"O günü geldiğinde, o günün şartlarıyla konuşuruz," dedi Karan, geleceğe dair hiçbir açık kapı bırakmayarak.

Mira gözlerini hafifçe kıstı, sesindeki güvensizlik elle tutulur cinstendi. "Bu yuvarlak cevap bana hiç güven vermedi, Karan Demir."

"Ben senden bana güvenmeni istemiyorum." Karan hiç duraksamadan, buz gibi bir netlikle araya girdi. "Ben sadece sonucu istiyorum. Bana vadedilen o kusursuz zekayı ve sistemi."

Mira ciğerlerindeki havayı kısa, alaycı bir nefesle dışarı üfledi. "Ya beklentini karşılayamazsam? Ya senin o aşılmaz sandığın duvarlarında boğulursam?"

Karan arkasını döndü, ağır adımlarla tekrar masasına doğru yürürken ellerini kumaş pantolonunun ceplerine yerleştirdi. "Babanın borcu ben istemediğim sürece ortadan kaybolmaz Mira. Serkan Efser benden aldığı o kirli parayı kuruşu kuruşuna geri ödemediği ya da sen o açığı kapatmadığın sürece, o borç bir gölge gibi ailenin üzerinde yaşamaya devam eder."

Odadaki sessizlik bir kez daha katılaştı.

Karan masasına ulaştığında tekrar ona döndü. "Şebnem'in bana anlattığı kadar iyi bir yazılımcı değilsen, o borcu kapatamazsın. Borç kapanmazsa da... Babanın o sümen altı ettiğim dosyası yeniden açılır. Bu kez kapısını çalacak olanlar sadece haciz memurları ya da elindeki kağıt parçaları olmaz." Karan’ın gözlerinde karanlık bir parıltı belirdi. "Kendi yaptığı o korkak tercihlerin, yeraltındaki gerçek sonuçlarıyla yüzleşir. Ve inan bana, o sonuçlar babanın kaldırabileceği türden şeyler değil."

Mira'nın dişlerini birbirine bastığı, boynundaki damarın iyice belirginleşmesinden belli oluyordu. Ses tonu ilk kez kontrolünü kaybeder gibi sertleşti. "Yani beni, onun
acizliğiyle ve hayatıyla tehdit ediyorsun."

"Hayır." Karan gözlerini kızın yüzünden bir saniye bile ayırmadı. "Sana sadece çıplak gerçeği söylüyorum. Baban o borcu kendi iradesiyle yaptı, sen ise onun leş hayatını kurtarmak için buraya gelmeyi kabul ettin."

"Kabul etmek zorundaydım! Başka seçeneğim yoktu!"

"Biliyorum," dedi Karan. Sesi beklenmeyecek kadar anlayışlı ama bir o kadar da acımasızdı. "Ama zorunda olman, gerçeğin ağırlığını değiştirmiyor. Burada bulunduğun, klavyenin başına geçtiğin her gün o borçtan bir parça eksilecek. Ama başarısız olursan, eksilen tek şey benim sabrım olur. Ve benim sabrım bittiğinde, kaybeden sadece sen olmazsın. Baban da kaybeder, o sığındığın ev de kül olur. Ben sonuçlarla konuşurum, Mira. O gün geldiğinde, pazarlık edecek hiçbir şeyin kalmaz."

Şömineden sıçrayan küçük bir kıvılcım çıtırdayarak söndü. Karan masanın üzerindeki dosyayı kapatırken son emrini verdi. "Yarın sabah erkenden sistem odasına ineceksin. Orada, bana anlatılan o dahi kız mısın, yoksa yalnızca iyi pazarlanmış bir hikâye
misin, kendi gözlerimle göreceğim."

Mira birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Odanın içindeki o ağır baskıyı göğsünde eritti. Ardından, dudaklarının kenarında küçücük, keskin bir tebessüm belirdi. Bakışlarını Karan’ın gözlerine dikti. "Bir şeyi yanlış hesaplıyorsun, Karan Demir."

Karan’ın koyu kaşlarından biri hafifçe yukarı kalktı. "Neyi?"

"Ben buraya senin tehditlerinden korkup, bir şeyleri kaybetmemek için gelmedim." Mira’nın sesi, odadaki ahşap zemine basan ıslak botlarının çıkardığı tok sesle birlikte yankılandı. Masaya doğru cesur bir adım attı. Çenesini dikleştirip, gözlerini Karan’ın dipsiz bakışlarından bir an bile ayırmadı. "Ben sadece üzerime düşeni, buraya geliş amacım olan şeyi yapacağım. Ve o lanet borç bittiğinde, arkama bile bakmadan çekip gideceğim."

Odanın içindeki hava, her an kopmaya hazır bir yay gibi gerildi. Yalçın ve Efe sessizce birbirlerine baktılar; gözlerinde aynı endişeli uyarı vardı. Mira, bastığı mayın tarlasının farkında değil gibiydi.

Karan’ın yüzünde en ufak bir kas bile oynamadı. Sigarasının dumanı, yüzünün hatlarını daha da gölgelendirirken donuk gözleriyle Mira’yı tarttı.

"Gitmek mi?"

Sadece iki kelimeydi. Ama odadaki sıcaklığı bıçak gibi kesip birkaç derece düşürmeye yetmişti.

Karan ağır, ölçülü adımlarla oturduğu koltuktan kalktı ve Mira'nın tam karşısına geldi. Aralarında yalnızca tek nefeslik bir mesafe kalmıştı. Boy farkından doğan gölge, Mira'nin üzerine çöktü.

"Sen hâlâ ayak bastığın bu yerde kuralların nasıl işlediğini, kimin yazdığını anlamamışsın," dedi. Sesi ürkütücü bir sakinlikle çıkıyordu. Ne bağırıyor ne de gözdağı veriyordu; sadece değişmeyecek, sert bir doğa kanununu fısıldar gibiydi.

"Bu eve kendi özgür iradenle, bir tercih hakkın varmış gibi gelmedin Mira."

Araya zihni tırmalayan kısa bir sessizlik bıraktı. Eğilip bakışlarını Mira’nın göz hizasına sabitledi.

"Ve buradan da ben izin vermeden, bu kapıdan dışarı tek bir adım bile atamazsın."

Mira’nın çenesi istemsizce kasıldı, yumruklarını sıkmamak için kendini zor tuttu ama tek kelime etmedi. Geri adım atarsa tamamen ezileceğini biliyordu.

"Borcun biter, görevin biter, süren dolar... Bunların ne zaman ve ne şekilde olacağına sadece ben karar veririm." Karan’ın kara gözleri, genç kızın yüzündeki her bir mimiği ezberlemek ister gibi taradı. "Sen sadece sana verilen işi yap. Geri kalan ihtimalleri, sonrasını düşünmek senin boyunu aşar."

Yalçın, ciğerlerinde hapsettiği nefesi yavaşça dışarı üflerken, Efe farkında olmadan sertçe yutkundu. Bu odada nefes alan herkes aynı acı gerçeği çok iyi biliyordu: Karan Demir bir sınır çizdiyse, o sınır tartışmaya kapalıydı. Ve o evden kimin canlı, kimin ölü çıkacağına karar verecek tek kişi oydu.

Karan, Mira’ya uzun, dipsiz bir sessizlik boyunca bakmaya devam etti. Mira’nın gözlerindeki o kırılmayan, inatçı parıltıyı izledikçe yüzündeki o taş gibi sert ifade belli belirsiz esnedi. Dudaklarının kenarında, karanlıkta seçilmesi neredeyse imkansız, tehlikeli bir memnuniyet çizgisi belirdi.

Zifiri bakışları, Mira'nın meydan okuyan yüzünde birkaç saniye daha asılı kaldı. Genç kızın gözlerindeki o inatçı, kelimesiz sessizlik, bu odada görmeye alışkın olduğu o ezik korkuyu sunmamıştı ona. Normalde otoritesine karşı yapılan en ufak bir direnç Karan Demir'in canını sıkmaya, hatta o odada kan dökmeye yeterdi; fakat bu kez içeride büyüyen şey öfke değil, kontrol edemediği tuhaf bir meraktı.

Aralarındaki o görünmez ipi germekten vazgeçip sessizliği yine kendisi bozdu. Bakışlarını Mira'dan ayırmadan seslendi.

"Yalçın."

Yalçın, hemen arkasında beklediği hazırolda dikleşerek anında yanıt verdi. "Efendim, patron."

"Kendisine odasını göster. Üzerindekileri değiştirsin, kurunsun." Karan'ın sesi, sanki az önce odadaki havayı donduran adam o değilmiş gibi her zamanki sakinliğine geri dönmüştü. "Yarın gün doğmadan, eksiksiz bir şekilde çalışma odasında olmasını istiyorum. Geç kalmasın."

"Anlaşıldı, patron." Yalçın öne doğru bir adım atıp başıyla koridorun ucunu, Mira'ya işaret etti. "Benimle gel."

Mira, Yalçın'ın hareketine rağmen Karan'dan bir an bile gözlerini kaçırmadı. Sanki gözleriyle son bir kez birbirlerinin sınırlarını çiziyor, birbirlerini tartıyorlardı. Genç kız, bu sessiz düellonun ardından tek bir kelime bile etmeden safi bir asaletle arkasını döndü.

Islak botlarının cilalı parke üzerinde bıraktığı o ritmik adımlar, odanın duvarlarına çarparak yankılanıyordu. Kapıya ulaştığında adımları ne tek bir saniye tekledi ne de arkasında nasıl bir enkaz bıraktığına bakmak için başını çevirdi.

Kapı, arkasından ağır ve tok bir sesle kapandığında, odanın içinde az önceki fırtınanın yerini sadece şömineden yükselen odunların çıtırtısı almıştı.

Efe, Mira'nın çıkıp gittiği kapıya birkaç saniye boyunca şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir ifadeyle bakmaya devam etti. Sonunda odadaki ağır havayı delmeye karar verip, ses tonunu iyice ayarlayarak temkinli bir tonda konuştu.

"Patron..."

Karan, bakışlarını hâlâ kapının kapandığı o boş noktadan ayırmamıştı. Zihni o kapının ardındaki adımları takip ediyor gibiydi. "Evet?" dedi, sesi mesafeliydi.

"Hiç korkmadı," diye fısıldadı Efe, şaşkınlığını gizleyemeyerek. "Karşınızda ilk defa birinin böyle durduğunu gördüm."

Karan'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz, ne anlama geldiğini çözmenin imkansız olduğu tehlikeli bir kıvrım, silik bir tebessüm oluştu.

"Korktu," dedi Karan, sesindeki o mutlak eminlikle.

Efe anlamayarak kaşlarını hafifçe kaldırdığında, Karan gözlerini nihayet kapıdan çekip Efe'ye dikti.

"Korktu Efe... Ama korkusunun, alacağı kararları yönetmesine izin vermedi."

Odanın içinde kısa ama derin bir sessizlik oldu. Şömineden kopan küçük, kor bir kıvılcım çıtırdayarak taş zemine düştü ve saniyeler içinde karararak söndü; tıpkı odaya girip Karan'ın dünyasına kıvılcım bırakan o kız gibi.

Karan, ağır ve düşünceli adımlarla yeniden büyük masasının arkasına geçti. Deri koltuğuna yerleşip önündeki kalın kapaklı dosyayı açtı. Gözleri sayfadaki siyah satırlara odaklandı, fakat dakikalar geçmesine rağmen tek bir kelime bile zihnine ulaşmıyordu. Cümleler birbirine karışıyor, yerini Mira'nın dik çenesine ve o nemli, meydan okuyan gözlerine bırakıyordu.

Yıllardır bu masanın karşısına çıkan, bu odaya adım atan herkes tek bir şeyi mükemmel bir şekilde yapmıştı: Boyun eğmiş, diz çökmüş ya da canını kurtarmak için yalvarmıştı.

Hayatında ilk kez biri, kaybedecek neredeyse hiçbir şeyi kalmamış olmasına, uçurumun kenarında durmasına rağmen onun gözlerinin tam içine, pervasızca bakmayı seçmişti.

Bu durum Karan Demir'in hoşuna gitmemeliydi. Düzeni bozan bu aykırılık onu rahatsız etmeliydi.

Ama gitmişti. Ruhunun karanlık, tehlikeli bir köşesinde bu meydan okuma tuhaf bir haz uyandırmıştı.

Yine de bunu kendine yüksek sesle itiraf etmeye... Henüz hiç niyeti yoktu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 9beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.