1. bölüm · Karanlığın varisleri 1
Uçurumun Kıyısında
Mukan Sıradağlarının acımasız rüzgârları uğuldarken, Mihat ince kürküne daha sıkı sarıldı. Fakat işe yaramıyordu. Ölümcül soğuk çoktan derisinin altına sızmış, bacaklarındaki son hissi de söküp almıştı. Geceyi esir alan yoğun kar fırtınası ise yolculuğun onlara hazırladığı bir başka kötü sürprizdi.
Yola çıktıklarından beri hiç durmamıştı. Lapa lapa yağıyor, toprağı çiğ beyaz renge boyayıp kulaklarda bitmek bilmeyen bir uğultu ve tende yoğun kızarıklıklar bırakıyordu.
Mihat birkaç küçük adımdan sonra durdu. Boğazını kavuran acı, bedeninde gezinen keskin ağrı ve sulanmış gözleri onu mahvediyordu. Göğsü hızla inip kalkarken patika boyunca onları takip eden uçuruma baktı.
Dibi yok gibiydi, sadece sislerin arasından fırlayan sivri kayalar görünüyordu. Gözleri istemsizce ebedi çukura kilitlendi. Dünya bir anlığına o ve uçurum arasındaydı. Fakat hemen sonra dikkati dağılıverdi.
Kulaklardaki uğultular yeniden canlanırken taze karın ezilişini işitti, bedeni artık ona çarpan insanları hissediyordu. Yine de adımları gayriihtiyari kenara kaydı. Yavaşça ilerleyip o ince çizgide yürüdü. Aklının bir köşesinde bir fikir dalgalanıyordu.
Onu buraya getiren, tüm acılarını son erdirebilecek bir düşünce. İntihar. Genç adam bir süre bekledikten sonra ansızın başını iki yana salladı. O ne yapıyordu burada? Eliyle beresini düzeltip yutkundu. Işığın kitabında yazan kutsal metinleri nasıl unutmuştu? O iyi biriydi, bu şekilde ölmezdi. Yüzünde garip bir gülümsemeyle uçurum kıyısından uzaklaştı. Hayatı zor olabilirdi. Yine de ölüm… o farklıydı. Korkunçtu.
Gerçi savunduğu hayatı da pek güzel değildi ya; basit bir alt birlik askeriydi. Harcanmaya müsait, hatta kayıp bile sayılmazdı. Mihat ansızın sırıttı. Birkaç saatlik soğuk ona nasıl da her şeyi sorgulatmıştı. İleri doğru hızlanırken bu düşünceleri zihninden kovdu. Sonuçta sistem bozulmaz, güç otoriteyi sağlardı. Ve birazcık daha geride kalırsa gerçekten başı belaya girecekti.
Mihat nefes nefese koşarak kafileye yetişmeye çalıştı. Tam o anda birkaç metre ötede bir silüet fark etti. Onun boylarındaydı ama daha kısa ve sıskaydı. Ayrıca ayak ucunda bir şey duruyordu. İyice yaklaşınca onun kim olduğunu anladı. Can dostu Van’dı.
Van yolun ortasına dikilmiş, tahta sandığı andıran çantasını yere koyup ellerini içine üflüyordu. Mihat’ın çıkardığı hışırtıyla ters yöne döndü. Burnu ve yanağı kıpkırmızı olmuş arkadaşına sitemli bir bakış atıp çantasını tamamen yere bıraktı.
Hiçbir laf etmeden Mihat’ın yanına geldi. Ardından arkadaşının kolunu omzuna attı.
“Hiç gelmeyeceksin zannettim prenses, kök saldım şuraya.”
Mihat cevap veremedi. Yalnızca arkadaşına tebessüm etti. İçten içe pişmandı. Yetimhanede birlikte büyüdüğü, aynı okula gittiği, aynı bölüğe katıldığı arkadaştan öte kardeşi Van’ı nasıl terk etmeyi düşünmüştü?
Kurumuş dudaklarını keyifsizce yalarken Van başını ona çevirdi.
“Ayakta durabilir misin? Çantamı almam gerekiyor.”
Mihat derin bir iç çekip sırtını buz tutmuş kayaya yasladı. Muzip bir ifadeyle,
“Tabii, şövalyem. Kılıçlarına ihtiyacın var.” dedi.
Van’ın dudakları yukarı kıvrıldı. Ardından yere çömelip çantasının ipini boynundan geçirdi. İşini bitirip Mihat’a döndüğünde arkadaşı eliyle dur işareti yaptı.
“Kendim yürürüm. Sen ıvır zıvır çantanı taşı.”
Van emin olmasa da kafasıyla onayladı. Zaten yanındaki yük fazlaydı. Kendisi bir büyü mühendisiydi ve her tarafa iki kiloluk malzeme sandığıyla gidiyordu. Hatta bazen Mihat’ı da yanına katıp ona da bir tane taşıtıyordu. Neyse ki bugün tek çanta vardı ve yalnızca onunla uğraşmak zorundaydı. Ağırlığı fazla olup taktığından beri omzunu çürütse de ağzını kapalı tuttu. Sessizce yürüdü.
İkili kalın kara bata çıka ilerledi. Sonunda sislerin arasından dışarıya süzüldüklerinde yüzlerine yamaçtaki gaz lambaları vurdu. Van’ın ağzı açık kalarak lambaların üzerine abandı. Yamaca sabitli cam fanusla uğraşırken,
“Mihat şuna bak! Hayatımda ilk defa katılaştırılmış ışık büyüsü görüyorum.” dedi.
Mihat ise Van’ı duymadı. Gözlerini karşısındaki yapıdan alamıyordu. Önünde yılların Mukan Şatosu vardı. Bu eski ama görkemli mimaride nereyi seyredeceğini bilemedi.
Devasa taş surlar, sivri burçlar, gökyüzünü delen gözcü kuleleri ve vitraylı camlardan sızmakta olan altın ışık…
Mihat hayran kalarak eliyle şatoyu gösterdi.
“Bence asıl şuna bakmalısın.”
Van lambanın camına nazikçe tıklayıp biraz daha izledi. Ardından ileriyi kısa bir anlığına süzdü. Şatonun içindeki sarı ışığı gördüğü an hevesi kursağında kaldı. Geçmişte Mihat ile katıldıkları ödül törenini anımsadı. Aynı o zamanki gibi şatafatlı bir yerdi. Ve yine uğraşacak kraliyet üyesinin olduğunu söylüyordu.
Homurdanarak Mihat’a cevap verecekti ki biri onlara seslendi.
“Hey! Siz oradakiler! Yürüyün, kapılar az sonra kapatılacak!”
Bu uyarı ikisini de kendine getirdi. Onca yoldan sonra dışarıda kalmak pek hoş olmazdı. Hemen onları çağıran askerin yanına gittiler. Asker onların aksine oldukça donanımlıydı. Postu kalındı. Kat kat giyinmiş, ayaklarında postallar ve başında yünden bir şapka bulunuyordu.
Mihat bir kendini bir de Van’ın çantasını açan adamı inceledi. İçinden “Vay be!” diye düşündü. Ardından arkadaşının işinin bitmesini bekledi.
Van ise yüzü düşmüş, sert bir ses tonuyla eşyalarını açıklıyordu. Adamınsa karşısındakini kale aldığı yoktu. Elini istediği eşyaların içinde gezdiriyor, keyfine göre konuşuyordu. Çantayı darmadağın ettiğinde yüzünde pişkin bir ifadeyle geriye çekilecekti ki sandıkta cilalanmış, ahşap bir kutu dikkatini çekti. Sormadan kilidi kırıverdi. Van’ın balina kemiğinden yapılmış alet takımı yere saçılırken Van sinirle bağırdı:
“Ne yapıyorsun be adam! Bunlar balina kemiğinden özel olarak yapılıyor.”
Asker burnunu kıvırarak kutuyu sandığa attı. Mihat’sa arkadaşının yanına gelip düzenlemeye yardım etti. İkili malzemeleri doğru sıraya koydu ve taş basamaklara yöneldi.
Karların biriktiği, kıvrımlı merdivenlerden yukarıya tırmandılar. Şanslıydılar; önlerini aydınlatan ışıkları vardı. Yoksa gökyüzündeki aydan medet ummaları gerekecekti. Garip olan durumsa o gece epey aydınlıktı etraf. Yoğun kar bulutları havayı sarmalasa da Dolunay şatonun yukarısından parıldıyor, yıldızlar ayın yanından göz kırpıyordu. Pek ışıkları görünmüyordu belki ama oradaydılar.
Mihat taş basamaklara lanet okuyup şatonun büyük, geniş kapısına ulaşınca bir küfür mırıldandı. Küçük aralıktan içeriye girerken diğer askerler çoktan avluya ulaşmıştı. Kimi yere oturmuş, kimi duvardan destek alıp sırtını dayamıştı. Anlaşılan bu hafta kimse için kolay geçmemişti.
Mihat öksürerek matarasından bir yudum aldı. Gözleri Van’ın çantasındaydı. Onu arkadaşından çekip altına aldı. Üstüne otururken,
“O kadar taşıdık, azıcık işe yarasın.” dedi.
Van başını hafifçe sağa sola salladı. Arkadaşını görmezden gelerek kollarını göğsünde kavuşturup şatoya döndü. Tam o sırada gözüne bir şey çarptı. Şatonun çatısında, karanlıkta, bir çift kırmızı göz parıldıyordu.
