2. bölüm · Karanlığın varisleri 1
Sessiz kabul
Leshak, kulakları yana düşmüş, her adımda yavaşlayan atından indiği an postalları buz tutmuş zemine değdi. Parkelerin soğukluğu, kalın deri tabanını hızla aşıp genç prensin ayaklarına ulaşırken bacakları hafiften titredi. Kolları saatlerdir eğer tutmaktan ağrımış, yüzündeki mimikler hareket edemez hâle gelmişti. Bacakları ise yolu sanki kendi yürümüş gibi sızlıyordu. Yolculuğun başında yumuşacık olan postu bile artık ketum bir keçeyi andırıyordu.
Dudaklarını büzüp başını iki yana salladı. Kesinlikle annemi dinlemeliydim, diye düşündü öfkeyle. Abim olacak o mahlukatın birtakım işler çevirdiği belliydi. Fakat iş işten geçmişti. Şu an sürgündeydi.
Tam o sırada yüzüne çarpan sert rüzgâr, onu zihnindeki taht kavgalarından çekip çıkardı. İleriye doğru yürüyüp atını onu bekleyen uşaklara verdi. İki adamdan biri, önünde kilitlediği ellerini açıp yuları aldı. Başlarını eğik tutmaya devam ederlerken kuru birer selam sundular. Ardından da sessizce kayboluverdiler.
Prens, uşakların arkasından huzursuz bir bakış attı. Altın Saray’da kimse efendisi izin vermeden huzurdan çekilmezdi. Belki aptalca bir kuraldı ama prensin alıştığı düzen buydu. Yine de Leshak bunu fazla umursamadı. Aldığı her nefes havaya buhar olup karışıyordu; biraz daha avluda oyalanırsa donacaktı.
Taş basamaklara doğru ilerleyip askerlerin arasından sıyrıldı. Merdivenlere tırmanıp kapıya ulaştığında son bir defa dışarıya baktı. Askerleri yorulmuş gibiydi; yoksa onu tek temasta titreten bu zemine oturur muydu insan? İçleri buz tutarken şikâyet etmezler miydi?
Leshak cevapları bilmiyordu. Bugün öğrenmeyi de düşünmüyordu. Zihni yalnızca dinlenmeye odaklanmıştı.
Kapının kulpunu tutup çekti. İçeriye girdiğinde bedeni anında gevşedi. Giriş salonunun köşesinde duran şömine etrafı ısıtıyor, yanan odunların çıtırtısı kulaklara sakin bir melodi gibi geliyordu. Havaya sinen hafif is kokusu bile huzur vericiydi.
Prens eldivenlerini çıkarıp kemerine sıkıştırdı. Dışarıdaki tekinsiz, kötü koşullar şimdi daha katlanılabilir geliyordu; hatta fena sayılmazdı. Salon genişti, ileriye doğru uzuyordu. Duvarlar gri, renksiz taşlardan ibaret değildi. Boy boy yağlı boya tablolar, uzun kadife perdeler ve çeşitli bayraklar vardı. Üstelik yerler temiz, oturacak koltuklar da oldukça düzgündü.
Leshak memnun bir ifadeyle yürüdü. Kirli postalları yaldızlı kırmızı halıyı kirletirken, odanın sonunda cilalı ahşap merdivenlerin yanında yer alan görevli masasını buldu. Gözleri doğrudan arkada asılı duran onlarca küçük anahtara takıldı. Bu şato ne kadar büyük olabilirdi?
Genç adam, ardında bıraktığı izlerle görevli kızların kötü bakışlarını üzerine çekti. Fakat hemen ardından gözlerindeki sertlik eridi. Kızlar prensin altın güneş armasını fark etmişlerdi. Karşılarındaki, kaç gündür bekledikleri Işık Krallığı’nın oğlu, Prens Leshak’tı.
Hizmetçiler dizlerini hafifçe kırıp eteklerini narince kaldırdılar. Prens, başıyla onaylayarak reveranslarını kabul etti.
“Hoş geldiniz, prensim.”
Leshak belli belirsiz başını salladı. Galiba kraliyet nizamına bu kadar bağlı kalmamalarını tercih ederdi.
“Odam hazır mı?”
Kızlar önce birbirleriyle göz göze geldiler. Ardından kısa saçlı, esmer olanı gülümsedi.
“Tabii ki, efendim. Abiniz tarafından özel olarak ayarlandı. Eşyalarınız çoktan yerleştirildi.”
Küçük prens giriş masasından birkaç adım geriye çekildi. Kolundaki kaşıntı nüksederken gözleri öfkeyle parıldıyordu. Sağ eli içeri doğru kıvrılıp yumruk oldu. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Dişlerinin arasından,
“Burada da rahat vermeyeceği kesin…” diye mırıldandı.
Onunla konuşan genç kadın prensi korkuyla süzdü.
“Efendim, iyi misiniz? Bir sıkıntınız mı var?”
Leshak gözlerini devirdi.
“Var! Çözebilecek misin?!”
Kız, prensin tepkisi karşısında yutkundu. Telaş içinde eteğini sıkarken kapı bir kez daha aralandı. İçeriye uzun boylu, oldukça yapılı bir adam girdi. Birkaç küçük adım atıp durdu.
“Prensim, neden hâlâ ayaktasınız?”
Prens, tanıdık sesle ters yöne döndü. Kimin geldiğini anlamıştı. Brükles sonunda ortaya çıkmaya karar vermişti. Sağ kolunu göz ucuyla tartıp hizmetçi kızları rahat bıraktı. Brükles yanına gelirken homurdandı.
“Kutsal ışık aşkına, Brükles, iki saniyede nereye kayboldun?”
Brükles kısa bir nefes verip uzun bir açıklama yaptı. Devamını da anlatacaktı ki Leshak araya girdi.
“Tamam, tamam… Anladım nerede olduğunu. Hem altı üstü bir şakaydı.”
Adam yine hiçbir karşılık vermedi. Taş gibi surat ifadesi ve soğuk bakışları aynı şekilde yerindeydi.
Leshak ikinci kez göz devirdi. Askerinin omzuna yavaşça vururken,
“Daha az korkutucu olmayı deneyebilirsin, Brükles. İnsanların senden kaçmasını istemezsin,” dedi.
Ardından basamaklara ilerledi. Merdivenlerden yukarı çıkmadan hemen önce arkasından bir ses duydu.
Brükles, hafif bir tebessümle iyi dileklerini sundu:
“İyi uykular, prensim.”
Genç prens kısa bir kahkaha attı. Brükles’i en son ne zaman güldürdüğünü hatırlamıyordu. Ama o adamı gerçekten seviyordu. Tabii onun hakkında bazı gerçekler ürkütücü olsa da…
