3. bölüm · Karanlığın varisleri 1

Kızıl Gözlerin Gölgesi

Loyki Lorin

Leshak, taştan farksız olduğunu düşündüğü yataktan memnuniyetsiz bir ifadeyle doğruldu. Yarın yapacağı ilk iş bundan kurtulmak olacaktı.

Ağzı bir karış açılmasına engel olamazken hafiften yanan gözlerini ovuşturdu. Dili kurumuş damağında geziniyordu. Komodine uzanıp içi dolu bardağı aldı. Suyu tek seferde başına dikip dudaklarını büzüştürdü.

Suyun tadı bile garip.

Prens ayağa kalkıp bardağı umursamazca aldığı yere fırlattı. Bakır kupa tahta yüzeyde ileri geri gidip sonunda yere düştü. Metal çınlarken prens başını yavaşça iki yana salladı.

Düş, sende düş.

Genç adam gözlerini kırpıştırıp dikkatini sağ tarafına verdi. Duvarda dört küçük pencere, yerlere kadar inen uzun kadife perdeler ve küçük aralıklardan sızan ışık huzmeleri vardı. İyice yaklaşıp yumuşak kumaşı çekiştirdi. Kendisi için büyük bir boşluk aralayarak vitraylı camların kulpunu aradı.

Buz tutmuş demiri zar zor ittirirken soğuk rüzgârlar içeriye süzülmeye başladı.

Pencereyi tamamen açtığında bakışları yukarı kaydı. Dolunay tam tepeye çıkmış, yıldızlar belirginleşmiş, fırtına dinmişti. Dışarısı bir anlığına huzur verse de zihni bir kısır döngüye hapsolmuştu; odaklanamıyordu.

Hep o anıyı canlandırıyor, içten içe “Keşke yapmasaydım…” diyordu.

Belki o hatayı yapmasaydı, şu an dağ tepesindeki bir şatoda bir yıl geçirmek zorunda kalmaz; sarayda, kralın yanında ağabeyi yerine o olurdu. Prens dişlerini hırsla sıktı, intikam arzusu içinde öfkeyle kabarıyordu. Sarayın o sıcak koridorlarını, taht odasındaki o son büyük tartışmayı ve babasının yüzündeki o soğuk, dışlayıcı ifadeyi unutamıyordu.

Tam o sırada algısını tamamen darmadağın eden o olay gerçekleşti.

Avlu duvarlarının birleşim yerinde tekinsiz bir karartı vardı.

Prens gözlerini kısınca olduğu yerde donakaldı; sanki nefes alamıyor, taş kesiliyordu. O karartının içinde biri vardı.

Kızıl gözlere sahip biri.

“Agrona…” diye fısıldadı. Kelime ağzından kendiliğinden dökülmüştü.

Zihninde şimşekler çaktı; halk arasında duyduğu safsataların doğru çıkması onu hayli şoka uğratmıştı. Prens korkuyla geriye sendeledi. Avuçlarının içinde koruyucu bir ışık büyüsü uyandırmak istedi. Parmak boğumları hafifçe parıldadı ama içindeki ani panik, büyü enerjisinin henüz doğmadan sönüp gitmesine neden oldu.

Bir Agrona ile savaşmak… Bu, krallıktaki herkesin çekindiği türden bir kavgaydı.

Leshak, duyduğu endişenin etkisiyle ağabeyinin o sinir bozucu kahkahasını kulaklarında işitir gibi oldu. Aynı korkunç tınıyla zihninde onu aşağılıyordu:

“Her zaman olduğu gibi yine korkuyorsun… Taht varisi olabileceğini düşünmen bile komik.”

Prens derin bir iç çekti. Fark etmeden ellerini kulaklarına götürmüştü. Tepkisini kontrol edememesi sinirini bozsa da içindeki cesareti körükledi.

Tekrar camdan dışarı baktı fakat karaltı gitmişti; sadece iki taş duvarın köşesi görünüyordu. Başını sağa ve sola çevirerek etrafı kontrol etti ama herhangi bir işaret yoktu.

Agrona orada hiç var olmamış gibiydi.

Prens bir süre bekledi, geri gelebileceğini düşündü fakat yanılıyordu. Sessizlik sürüp gitti.

Leshak en sonunda pes edip şikâyet ettiği yatağa döndü. Yorganı başının üzerine kadar çekti. Göz kapakları ağırlaşmış, bedeni uyku için yalvarıyordu.

Tam zihni karanlığa teslim olmak üzereyken, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesen o ses yükseldi.

Rüyalar âlemi onun için aralanırken kulaklarını dolduran o acı çığlık, bu gecenin henüz bitmediğini haber veriyordu.