8. bölüm · Karanlığın Varisi
Yedinci bölüm - Tatlı Zehir
En tehlikeli zehir, alıştığın acıdır.
Duman Zehir Volkov
Ben yılan sürüsünün, yani tüm düşmanlarımın cenazesine çiçek gönderecek kadar kibarım; ama o çiçeğin altına bomba koyacak kadar da acımasız.
Yüzüme gülerken arkamdan kuyumu kazanlar henüz farkında değil: Ben o çiçeğin kokusunu da, altındaki barutun kokusunu da kilometrelerce öteden alırım. Kendi kurdukları tuzağın fitilini ateşleyip o bombayı kucaklarına bırakacağım ve arkama bile bakmadan patlamayı izleyeceğim gün çok yakın.
İçtiğim sigaranın dumanı gözlerimi yakıyordu. Paketten sonuncusunu çıkardım ve yaktım. Çakmağı bir kere çevirdim. İlk dumanı derin çektim. Ciğerlerime kadar indi. Boğazım yandı, göğsüm yandı. İyi oldu. Dışarıdaki yangından daha az acıtsın diye.
Dumanı yavaş bıraktım. Havada daireler çizdi. Tavanı yaladı, sonra dağıldı.
Her nefeste bir isim sayıyordum içimden. Her nefeste bir hesap. Her nefes bir can.
Her ihanet, bin ölümdü benim için. Ama her ölüm, küllerimden yeniden doğmam için bir devaydı.
Kül tablası dolmuştu. Hepsi aynı marka. Hepsi aynı gece. Sigara parmaklarımın arasında erirken bakışlarım önümdeki dosyalara kaydı. Siyah kaplı dosya. İçinde flaş bellekler, sözleşmeler, mühürler...
Sigaranın son dumanını içime hapsettim. Gözlerimi kapadım. Açtığımda odada sadece koku kalmıştı. Barut ve tütün.
Yaman elindeki tespihi sallayarak odada tur atıyordu. Durdu, bana baktı. Yüzünde muzip bir gülüş vardı.
"Sen hakikaten garip bir adamsın, Zehir. O salonun kameralarına sızıp tekrar tekrar bakıyorum. O parayı herkesin gördüğü an yanındaki kız bile şaşırdı lan. Her kes bembeyaz kesildi. Tüm dünya seni konuşuyor. Bağışın üzerinden saatler geçti, ama sosyal medya hâlâ seni konuşuyor."
Ve bu, benim için daha büyük bir hiçti.
Ne dünyadaki şöhretim, ne de Türkiye’nin sayılı milyarderlerinden biri olmam içimdeki o eski yangını söndürebilirdi.
Benim tek bir amacım vardı: Babamdan intikam almak.
"Herkes masaya üç-beş milyar koyup büyüklük taslarken, sen çıktın, tek hamlede 500 milyar 200 milyon fırlattın," dedi Yaman, tespihini sertçe sıkarak.
"Herkesten katbekat üstün olduğunu gösterdin. Ama o küsurattaki 200 milyonu vermeseydin de olurdu. Adamların gururunu tamamen ezdin."
"O 200 milyon, onlara mesajdı," dedim soğuk bir sesle.
Yaman adımlarını durdurdu, gözlerini kıstı. "Ne mesajı?"
"Sizin tüm servetiniz, benim için sadece küsurattır."
Yaman başını yavaşça salladı. Yüzü çok ciddiydi. İkimiz de gülmeyi çoktan unutmuş, acıyla büyümüş iki adamdık. "Herifleri tamamen bitirdin," dedi. "Sen gerçekten kibar bir adamsın."
"Kibarım." Dedim az ve öz bir ses tonuyla. "Gerektiği yerde, hak eden insana göre kibarım."
"Babana olan hesabı unutmadın değil mi?"
Yaman, o adama karşı içimde beslediğim bu devasa nefretin bir an bile olsa azalmasından korkuyordu. Ama bilmiyordu ki, o nefret benim damarlarımdaki kandı.
Beni hayatta tutan, o salondaki kodamanların önüne 500 milyar 200 milyonu tek kalemde fırlatacak güce ulaştıran yegane şey o adamın bana borçlu olduğu intikamdı. İnsan kendi öz babasını unutabilir miydi? Seni yok sayanı, seni diri diri toprağa gömeni unutmak, kendine ihanet etmekti.
Ben o ihaneti kendime yapmayacaktım.
Acımı unutursam, kim olduğumu da unuturdum.
"Unutmadım." Sesim sakindi. Oldukça sakin.
"Hiç unutmadım."
Yaman derin bir nefes aldı. Cebindeki tespihi sertçe sıkıp adımlarını durdurdu. Gözlerimin içine baktı.
"Beyaz zambaklar yola çıktı," dedi Yaman göz kırparak. Bu bizim aramızdaki mesajdı.
Beyaz zambaklar yola çıkmıştı. En temiz görünen ama en ölümcül hediyemiz düşmanlara doğru gidiyordu. Bu da yakın bir zamanda başlayacak bir savaşın işaretiydi.
"Güzel," dedim. Sesim buz gibiydi. "Çiçekler adrese ulaşana kadar kimse bir şey hissetmeyecek. Her şey normal görünecek."
Yaman başını salladı. Tesbihi ile oynuyordu.
"Çiçeğin gittiği yerdeki o adam, senin bunca şeyden sonra korktuğunu, bir beyaz zambak gönderip barışmak istediğini sanacak. Kutuyu masasına koyacak. Kapağını açıp zambakların kokusunu içine çekecek. Ama o kokuyu hissettiği an..."
Sözünü kestim. Yüzüm hiç değişmedi. Aynı soğuk ses tonuyla lafı ağzından aldım.
"Altındaki barut kokusunu hissetmeye vakti olmayacak."
Yaman yutkundu ve başını salladı.
"Çiçeğin ellerine ulaşmaya kaç dakika kaldı?"
Dudaklarım usulca kıvrıldı.
"İki dakika,"
Yaman cebindeki telefonu çıkardı. Ekrandaki haritadan çiçeği taşıyan aracın konumunu kontrol ediyordu.
"Araç malikanenin kapısından içeri girdi," dedi, sesi buz gibiydi. "Güvenlik kutuyu teslim aldı. Şüphelenmediler. Doğrudan onun odasına çıkarıyorlar."
Keyfim daha da artıyordu. Zamanı ciğerlerime çektiğim o tütün dumanıyla, içimdeki nefretle sayıyordum.
"Son altmış saniye," dedi Yaman. Gözlerini telefondan ayırmıyordu. Geçen her saniye onların aleyhine işliyordu. Her saniye, onların ölüme bir adım daha yaklaşması demekti.
"Son otuz saniye," dedi Yaman. Sesi sertleşti. Ekrandaki haritaya bakarken nefesini tutmuştu. "Kutunun kapağını açtı. Zambaklara bakıyor."
"Son on saniye," dedi Yaman. Sesi bir bıçak gibi keskindi.
"Son üç... iki... bir..."
Zaman sıfırlandı.
Kilometrelerce uzaktaki lüks malikanenin kalbinde kıyamet koptu.
Cihangir Kurttekin’in evi tek bir saniyede cehenneme döndü.
Birkaç dakika odaya sessizlik çöktü. Saniyeler sonra Yaman'ın elinde duran telefon ardı ardına çalmaya başladı. Yaman'ın bakışları bana döndü. "Arayan Bora Kurttekin," dedi. "Cihangir'in oğlu."
"Bu sikik herifin nereden haberi oldu?"
"Bu ona aylar öndeden bir mesajdı." Devam ettim.
"Aç, hoparlöre al," dedim. Sesimde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu.
Yaman ekranı kaydırdı. Telefonun diğer ucundan, patlama yerindeki siren seslerinin ve yanan alevlerin gürültüsü arasından nefret dolu bir çığlık yükseldi. Küçük Kurttekin öfkeden çıldırmıştı.
"Duman!" diye bağırdı Bora. Sesi titriyordu. "Sen ne yaptın lan? Babamın evini havaya uçurdun!" Babası onun herşeyi idi. Babası onun en büyük zaafıydı.
"Zengin biri olman, güçlü olman umrumda bile değil! Seni bu şehire gömeceğim Duman! Her şeyin hesabını vereceksin"
Öfkesinden nefes nefese kalmıştı. Ama tehditleri bitmiyordu, bitmeyecekti.
"Sadece babamı değil, senin etrafındaki herkesi tek tek yok edeceğim!" diye kükredi Bora. Sesi hırstan titriyordu. "Tüm servetini, o milyarlarını o yanan evin küllerine gömeceğim! Seni doğduğuna pişman etmezsem benim adım da Bora Kurttekin değil! Karşıma çıkacaksın Duman, karşıma çıktığında sana ölmek için yalvartacağım!"
Öfkesinden nefes nefese kalmıştı. Ama tehditleri bitmiyordu, bitmeyecekti.
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı, keyfim bir kat daha arttı. Telefonun ahizesine doğru eğildim. Az ve öz bir sesle, kelimeleri üzerine basa basa söyledim.
"Benim karıma bakmayacaktı."
"Lanet olsun senin karına da sana da!" diye bağırdı Bora, gözü tamamen dönmüş bir halde. "Seni de o karını da öldüreceğim! O kadını senin gözlerinin önünde parça parça edeceğim! İkinizin de cesedini bu şehrin sokaklarında sürükleyeceğim!"
Yaman elini belindeki silaha götürdü, kaşları çatıldı. Ama ben gayet sakindim. İlk defa tehdit edilmiyordum.
Bora Kurttekin durmadı, içindeki tüm nefreti avazı çıktığı kadar bağırarak kusmaya devam etti.
"Seni bitireceğim Duman! Duydun mu beni? Ben senin o korkak adamlarına benzemem! Karını bu şehirden kaçıramayacaksın. Onu öyle bir yere kilitleyeceğim ki, ölmek için sana yalvaracak! Kendi ellerimle onun canını alırken sen sadece izleyeceksin! Benim canımı yaktın lan! Babamın evini yıktın! Şimdi sıra bende, senin yaşayan tek bir adamın kalmayacak! Bu şehirde Kurttekin soyadı bitmeden senin nefes almaya hakkın yok!"
"Bora... Ben o bombayı babanın odasına koydurmadım. Beyaz zambaklar şu an senin evinde, kendi yatak odanda patladı. Baban, Zehir Vakfı gecesinden sonra senin evine gitti. Ama senin karını kurtarmak için değil. Baban şu an yanan o odada, senin öz karınla yatakta yakalandığı için dışarı çıkamadı. Sen benim namusuma bakan babanın hesabını sormaya çalışırken, o senin namusunu çoktan kirletmişti. Ben sadece senin evindeki pisliği temizledim."
Hattın diğer ucunda bir anda ölüm sessizliği oldu. Bora’nın nefesi bıçak gibi kesildi. O gürleyen, tehditler savuran adam gitmiş, yerine ihanetin en büyüğüyle sarsılmış bir enkaz kalmıştı. Babası ve karısı ölmemişti belki ama canlı canlı cehennemi yaşıyorlardı.
"Şimdi," dedim, sesimi bile yükseltmeden. "Yanındaki adamların ihanet acısına şimdiden alışmaya başla Bora. Çünkü birazdan arkana dönüp baktığında, tetiği çekenin kim olduğunu bile göremeyeceksin."
Telefonu kapatıp masanın üzerine bıraktım. Bağlantıyı tamamen kestim. Karşımda bana hayran bakışlarla bakan Yaman vardı.
"Her şeyi anladım da Cihangir'in onun karısıyla yattığı ne malum?"
Dudaklarım usulca kıvrıldı. Gözlerimi penceremden dışarıya, güneş açan gök yüzüne baktım.
Yaman kaşlarını kaldırdı, elindeki tespihi durdurdu. Şaşkınlıkla bana bakıyordu. "Nasıl yani? Yalan mı söyledin?" Yaman benim yalan söylemeyeceğimi bilen nadir insanlardan biriydi.
"Ben yalan söylemem Yaman," dedim, bakışlarımı yavaşça ona çevirerek. "Cihangir de, karısı da o yanan evin içinde çoktan öldü. Benim zambaklarım ikisinin de nefesini aynı anda kesti. Ama söylediğim şey yalan değildi. Ben sadece Bora'nın henüz yeni öğrendiği bu gerçeği, kendi gözlerimle çok önceden görmüştüm."
"Nasıl yani?" diye sordu Yaman, sesindeki o derin hayranlığı gizleyemeyerek. "Sen bunu biliyor muydun?"
"Zehir Vakfı gecesinden önceydi," dedim az ve öz bir sesle. "Cihangir’in evindeki kameralara sızdığımda o iğrenç sahneye denk geldim. Babam dediği o adamla, kendi öz karısının öpüştüğünü kendi gözlerimle gördüm."
"Bora şu an canlı canlı cehennemi yaşıyor," diye devam ettim, sesimi daha da alçaltarak. "Babasının ve karısının öldüğünü zaten öğrenecekti. Onlar için yas tutacak, intikam yemini edecek ve bana karşı bilenecekti. Ama benden bu gerçeği duyduktan sonra, o iki cesede her baktığında içini bu şüphe ve utanç kemirecek. Onlara ağlayamayacak bile. Babasının tabutuna sarılmak isteyecek ama aklına benim söylediklerim gelecek. Ben onun sadece ailesini yok etmedim Yaman; onun geçmişini, anılarını, yas tutma hakkını ve şerefini elinden aldım. Kendini o kadar kirli hissedecek ki, bana doğrultacak tetiği bile tutmaya yüzü olmayacak."
"Sen gerçekten tehlikeli bir zehirsin, Duman," dedi Yaman. Elindeki tespihi cebine koydu. Gözlerini pencereden dışarıya, o uzaktaki kızıl yangına dikti.
"Fiziksel bir kurşun bedeni deler, geçer. Ama senin bu zeka oyunun o adamı içeriden çürütecek. Onun düşmanlığını bile elinden aldın."
Gözleri bana döndü.
"Bir düşmanı sadece öldürmek acemiliktir, Yaman," dedim. Sesimdeki sakinlik odadaki barut kokusu kadar ağırdı. "Ona nefret edecek bir hedef bırakırsan, intikam almak için yaşar. Ama onu kendi utancıyla baş başa bırakırsan, her nefesi kendi kendini yok etmek için harcar. Bora artık benimle savaşamaz. Çünkü o, önce aynadaki kendi yüzüyle savaşmak zorunda."
Yaman masaya doğru bir adım attı. "Peki şimdi ne olacak?" diye sordu. Gözlerinde en ufak bir şüphe ya da tereddüt yoktu. "Kurttekinlerin tüm adamları, mekanları... Lidersiz kaldılar."
"Kurttekinlerin tüm mal varlığı, limanları ve sevkiyat hatları zaten yasal olarak benim kontrolümde, Yaman," dedim. Sesimdeki sakinlik, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizlik gibiydi. "Zehir Vakfı gecesindeki o 500 milyar 200 milyonluk bağış sadece göz boyamak, onlara yeraltı dünyasındaki gücümü göstermek için değildi. Herkes benim o parayı çocuklara, depremzedelere bağışladığımı sandı. Doğru, bağışladım. Ama o paranın resmi olarak aktarıldığı vakfın asıl finansörü ve gizli ortağı kim, biliyor musun?"
Yaman elindeki tespihi sıkarak durdu. Gözlerini kıstı, zihnindeki parçaları birleştirmeye çalıştı ama benim zekamın sınırlarını tahmin etmek zordu.
"O vakfın tüm finansmanı, yeraltı dünyasındaki diğer büyük ailelerin ve baronların ortak kasasıydı," dedim, dudaklarımda hafif, tehlikeli bir tebessümle. "Cihangir Kurttekin, yıllardır masanın diğer baronlarının parasını o vakıf üzerinden aklayıp onlara paylaştırıyordu. Ben o gece masaya 500 milyar 200 milyonu tek kalemde bıraktığım an, o parayı yasal olarak o ortak kasaya soktum. Diğer ailelerin tüm kirli gelirleri, benim bu devasa resmi paramın altında ezildi ve kilitlendi. Yeraltının konseyi, benim bu hamlemle Cihangir’in tüm hesaplarına, holdingine ve silah hatlarına el koyma kararı aldı. Çünkü benim param, masanın tüm dengesini bozdu. Yani Yaman... O ev havaya uçmadan saniyeler önce, yeraltı konseyi Kurttekinlerin tüm imparatorluğunu yasal olarak benim üzerime çoktan geçirmişti. Benim zambakların altındaki bomba patladığında, Cihangir yeraltı dünyasında zaten beş kuruşsuz bir hiçti."
"Peki ya konseyin el koyduğu o şirketler ve limanlar ne olacak?" diye sordu Yaman. Sesi ilk defa bu kadar kısık çıkmıştı.
"Yeraltı konseyi o şirketleri ve limanları yarın sabah masada satışa çıkaracak," dedim, masadaki resmi mühre parmağımla basarak. "Ve o masaya oturup o mülkleri tek kalemde satın alabilecek tek bir temiz nakit para var bu ülkede. Benim param. Yarın öğlen olmadan, Kurttekin soyadının sahip olduğu her şey yasal olarak benim imzamın altına girecek."
Yaman ceketinin önünü ilikledi, başıyla beni onayladı. Sesi buz gibiydi.
"Zehir aklınla bir aileyi hiç silah sıkmadan tarihe gömdün," dedi, gözlerini kırpmadan. "Sen yeraltının kurallarını baştan yazan tek adamsın."
"Silinsinler," dedim, gözlerimi tekrar o uzaktaki kızıl yangına dikerek.
"Benim dünyamda kuralları çiğneyenler, bedelini tüm varlıklarıyla öderler," dedim. "Cihangir Kurttekin yaptığı büyük hatanın faturasını canıyla ve tüm soyadıyla ödedi. Bora ise ömrü boyunca bu zehirli gerçekle ve kayıplarla yaşayacak."
Telefonunu masanın üzerinden alıp tek bir tuşa bastı ve yeraltı dünyasındaki adamlarımıza o beklenen, kesin emri verdi.
"Kurttekinlerin tüm hatlarını kapatın. Yarın sabahtan itibaren o holdinge giren tek bir kuruş bile Duman Volkov'un kasasına akacak. Karşı çıkan olursa acımayın."
Telefonu kapatıp cebine attı. Gitmek üzere kapıya doğru yürüdü. Tam kapı kolunu tutmuşken, aklıma gelen detayla bakışlarımı pencereden ona doğru çevirdim. Sesimdeki o soğuk ve mesafeli ciddiyeti hiç bozmadan sordum.
"Uraz'ın yarası nasıl oldu?"
Yaman kapının önünde durdu, omzunun üzerinden bana baktı.
"İyi," dedi yavaşça. "Dikişleri taze ama ayakta. Sabaha kadar dinlenir, işlerin başına geçer."
Başımı salladım. Başka tek bir kelime bile etmedim. Yaman da beni çok iyi tanıdığı için daha fazla açıklama yapmadı. Arkasını döndü, kapıyı açtı ve odadan çıktı. Kapı arkasından büyük bir sessizlikle kapandı.
Masanın üzerinde duran siyah dosyayı elime aldım. Yaman bu dosyayı Nil'e söylememişti. Nil kendi düşüncelerine güvenerek almıştı. Ama bilmiyordu bu dosya benim babama uzanacak kadar önemli bir dosyaydı. Dosyayı masanın altında duran kasaya bıraktım ve şifresini girdim.
19012000
Bir elimde tuttuğum çakmağı cebime koydum ve ayağa kalktım. Çalışma odamın ağır kapısını açıp koridora çıktım. Evin içi çok sessizdi. Koridorun sonuna doğru yürüdüm ve kardeşimin odasının önünde durdum.
Gerçek ismi vardı. Ama herkes ona Kuzgun derdi. Kuzgun lakabını kendi isminden çok severdi. Babamızın bize yaşattığı o geçmiş yüzünden, Kuzgun bana yıllardır küstü. Attığım her adımda benden biraz daha uzaklaşmıştı. Ben bunun farkındaydım ama sessiz kalmayı seçmiştim.
Kapıyı hiç ses çıkarmadan yavaşça açtım. İçeri girdim. Kuzgun yatağında uzanmış, derin bir uykudaydı. Tebessüm ettim. Karanlıkta asla uyuyamazdı. En büyük korkusu, babamdan sonra karanlık olmuştu. Odada sadece küçük bir gece lambası yanıyordu. Yanına doğru yürüdüm. Yüzündeki o sert hatlar tıpkı benimkine benziyordu. Biz aynı kanı taşıyorduk, ama benimle yıllardır konuşmuyordu, gözlerime bile bakmıyordu.
Yatağının kenarına yavaşça oturdum.
Eğildim. Kuzgun'un saçlarının arasından, alnına doğru sıcak ama sessiz bir öpücük kondurdum. Yıllardır yüzüme bile bakmayan, bana babamın bir kopyasıymışım gibi düşman gözlerle bakan kardeşimin kokusunu içime çektim. Yumuşacık saçlarına dokundu dudaklarım. Küçükken dibime kadar girib bana saçını okşatırdı. Şimdi yanına bile yaklaşamıyorum.
O, babamızın ona koyduğu o gerçek isimden, "Reha" isminden nefret ediyordu.
Eğer uyanık olsaydı ve ona bu isimle seslendiğimi duysaydı öfkeyle gözlerime bakardı. Ama bu isim benim için çocukluğum demekti. Benim nefesim demekti, canım demekti.
"Reham..." diye fısıldadım yavaşça, sesimi sadece o odadaki gece lambası duydu. O duyması için miyonlarımı verirdim. "Abim." Bir kez bile olsun onun ağzından abi kelimesini duymayı özlemiştim.
Bana neden küs olduğunu, benden neden nefret ettiğini çok iyi biliyordum. Elini yavaşça battaniyenin altına koydum. Üstünü iyice örttüm. Karanlıktan korkan o çocuk, benim gözümde hiç büyümemişti. Onun nefret ettiği bu isim, benim sığınacak tek limanımdı. O bana düşmandı ama benim bu dünyada canımı feda edeceğim tek kişi oydu.
Reha benim en masum tarafımdı. Onun mesafeli bakışlarına bile tamamdım.
Deli dolu bir kardeşim vardı. İyi ki babama benzememişti. O adamın bencil ruhundan tek bir zerre bile almamıştı. Temiz kalmıştı. İşte bu yüzden, o temiz kalsın diye tüm pisliği ben üstleniyordum. Adam öldürüyordu, ama eline silahı alıp istediği zaman vura bilirdi. Hiç kimsenin gücü ona istemediği bir şeyi yapmaya zorlayamazdı.
Elimi yavaşça yatağın kenarından çektim. Gözlerimi onun sakin nefes alışından bir an bile ayırmıyordum.
"Sen benden nefret etmeye devam et. Yeter ki senin kalbinde kalan o son masumiyet ölmesin. Bu dünyada senin yerine de günah işlemeye hazırım. Bir konuda haklısın. Ben babamın kopyasıyım. Onun gibi acımasızca insan öldürüyorum. Tek kelimeyle haklısın abim, ben o pisliğe dönüşüyorum."
Haklı söze ne denir ki. Ne yaparsam yapayım, o benim sığınacak tek limanımdı. Bana bir yabancı gibi baksa da.
Ayağa kalktım. Adımlarım her zamanki gibi sessizdi, odaya girdiğim gibi bir gölge gibi geriye çekildim. Kapıyı yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan çekip odadan çıktım. Koridorun karanlığında, kendi odama doğru yürüdüm.
Odanın karşısına geldiğimde yavaşça açıp içeri girdim. Destan yatağın en uç kenarında kıvrılmış uyuyordu. Uykusu derin değildi, kaşları çatılmıştı. Yatağa doğru yaklaştığımda, hemen elinin altında açık bırakılmış küçük bir defter gördüm. Bir günlük gibi bir şeydi bu.
Elinin altındaki defteri aldım ve örtü ile üzerini hafifçe örttüm. Gözlerim açık kalmış sayfaya döndü.
Sayfada siyah kurşun kalemle çizilmiş eski bir gitar resmi vardı. Altına ise tek bir satır yazı düşmüştü.
"Gitarın bile ses telleri var."
...
Destan Volkov
İnsan'ın içi ağlar mı?
Uyanıyorum içim ağlıyor, yemek yiyorum içim ağlıyor, gülüyorum içim ağlıyor, artık gözümden yaş akmıyor ama içim ağlıyor.
İçim çok ağlıyor.
Ruhum hâlâ o eski yaraların acısıyla sızım sızım sızlıyordu.
Acı içinde o kadar uzun kalıyorsun ki, acı, sana yabancı olmaktan çıkıp evin gibi oluyor.
Ve insan kendi evinden bile kaçamıyor. İstese bile olmuyor. Yapamıyor. Bu durum, insanın ruhunun çok yorulduğunu ve kendini dış dünyaya kapattığını gösterir. İnsan ağlamak ister ama ağlayamaz, çünkü içindeki acı o kadar büyüktür ki, gözyaşları bunu anlatmaya yetmez.
Acı insanın evi olduğunda, insan artık o acıdan kurtulmaktan korkar hale gelir; çünkü bildiği, tanıdığı tek duygu o olmuştur...
Sabah güneşi bahçenin üzerine yavaşça yayılmıştı. Bahçedeki kuşlar ötüyordu. Ferah bir hava ortama çökmüştü. Herkes bir işle meşguldü. Duman Kurayla önemli bir şey konuşuyordu. Onlardan uzaktım ama ciddi yüz ifadeleri bunu söylüyordu.
Nil çayları tazelemek için ayağa kalkmış, Firuze ona yardım ediyordu. İkisi bir araya gelince abla kardeş gibi oluyordu. Firuze gülerek bir şeyler anlatıyor, Nil dinleyip anlamaya çalışıyordu. Anladığında kahkahalarla gülüyordu.
Yaman elindeki telefona dikkatle bakıyordu. Son iki gündür elinden bırakmıyordu. Bir elinde telefona bakıyor, bir eliyle tespihini döndürüyordu.
Uraz sabah erkenden işleri için çıkmıştı. Hepsi fazla iyi insanlardı. Hepsinin farklı yaraları vardı elbet ama hepsi birbirinin yarasını biliyordu. Belki bu aile demekti. Benim annemden sonra ilk evim belki burası olmuştu. Sanki hep misafirdim. Sanki her an kapı gösterilecekmiş gibi.
Ama burası farklıydı.
İlk defa biri bana gitmem gereken yeri değil, kalabileceğim yeri gösteriyordu.
Bir elin önüme geçmesiyle irkilip geri çekildim. Başımı yavaşça yukarı kaldırdığımda, karşımda Kuzgun’u gördüm.
Önüme uzattığı elinde taptaze, bahçeden yeni kopardığı bir adet elma duruyordu.
"Al bakalım yenge hanım. Vitamin iyi gelir." dedi Kuzgun, gözlerini kırparak.
Sesi neşeli geliyordu. Elimi kaldırdım ve elmayı aldım. Sandalyelerden birini ters çevirip tam karşıma oturdu. Kollarını sandalyenin arkalığına dayadı.
"Bak, bu elmayı senin için özel olarak bahçenin en tepesindeki daldan kopardım. Sırf senin için hayatımı tehlikeye attım, ağaçtan düşüyordum az kalsın. Kıymetimi bil." Dedi elimdeki elmayı işaret ederek.
Dudaklarımı hafifçe kıpırdatarak gülümsedim.
"Teşekkür ederim Kuzgun." Dedim yavaşça.
"Rica ederim yenge hanım, görevimiz," diyerek sırıttı.
Sandalyede biraz daha öne doğru eğildi. Sesini iyice alçalttı. Sanki sır verir gibi konuşmaya başladı.
"Hem biliyor musun, senin şu uykulu halini dağıtmak lazım. Şöyle lunaparka gidip sabahtan, akşama kadar dönme dolapa binmek, çarpışan arabalarla oynamak lazım."
"Ben lunaparkları pek sevmem," dedim sesimi neredeyse kendim bile zor duyarak.
Kuzgun hayret etmiş gibi gözlerini kocaman açtı. "Hadi canım! Lunapark sevilmez mi hiç?" dedi, yüzündeki o oyuncu neşeyi hiç kaybetmeden. "Bak yenge, o rengarenk ışıklar, etraftaki o pamuk şeker kokusu... Hele o en tepede duran dönme dolap var ya, ona bineceksin aslında. İnsan o dönme dolabın en üstüne çıkınca aşağıda kalan hiçbir şeyi görmeyeceksin. Hatta mutlaka bir gün hatırlat seni oraya kendim götüreceğim. Kaçışın yok. Bilirsin ben dediğimi yapan bir insanın." Dedi göğsünü kabartarak.
Sustum. Önümdeki elmayı parmaklarımın arasında yavaşça çevirdim. Gitmek istemiyordum. Çocukluk hayalimi gerçekleştimek istemiyordum. Çünkü o hayali kuran küçük, masum kız çoktan ölmüştü. Oraya gitmek canımı daha çok yakardı.
Sandalyeden aniden kalktı, üzerindeki siyah ceketi eliyle silkeledi ve muzip bir şekilde göz kırptı.
"Hadi yenge hanım, elmanı ye de yüzüne renk gelsin. Ben kaçar, buralar sana emanet," dedi ve arkasını dönüp rahat adımlarla yürümeye başladı.
"Görüşürüz," diye fısıldadım arkasından.
Ama iki adım atar atmaz durdu. Her ne gördüyse onu şaşırtmış gibiydi. İçimdeki merakla başımı biraz öne eğdim ve neye baktığına baktım.
Karşısında bir kurt duruyordu.
Buz mavisi gözlerini Kuzgun’a dikmiş, hırıltısız bir asaletle öylece duruyordu. Köpek miydi? Kurt muydu bilmiyordum.
"Hassiktir. " Küfrü bahçede kankılandı.
"Vay arkadaş zamanlamaya bak ..." diye mırıldandı Kuzgun, elini yavaşça cebine atarken. Sesi hâlâ bana doğruydu ama gözleri kurttan ayrılmıyordu.
Herkes, ama evdeki herkes bir anda kafasını bana çevirdi. Benim vereceğim tepkiyi, nasıl çıldıracağımı merak ediyorlardı. Bakışları iliğime kadar hiss ettim.
Göğsüm sıkıştı, nefesim boğazımda düğümlendi. İçimde öyle büyük bir korku patladı ki, elimdeki elma parmaklarımın arasından kayıp masanın üzerine tıkırdayarak düştü.
"Yenge..." dedi Kuzgun. Sesi ilk defa bu kadar kısık, ilk defa bu kadar ciddiyetsiz ve panik doluydu. "Nefes al. Sakın hareket etme."
Ağlamak istedim ama ağlayamadım. Çığlık atmak istedim, sesim çıkmadı. Babamın da böyle vahşi bir köpeği vardı. Beni cezalandırmak için o odaya kilitlediğinde, o hayvanı üzerime salana kadar her şey bir kabustan ibaretti. O korkunç hayvanın nefesini hissettim. Ürperdim. Bakışlarımı ondan çekmeye çalıştım ama gözlerim ondan kaçamıyordu.
Göğsümdeki sıkışma canımı yakacak bir raddeye geldi. Gözlerimin önü kararıyordu.
Bu kadar mı berbat olur bir insanın geçmişi?
Bu kadar mı can yakar?
"Yer mi beni?" Dedim Kuzgun'un geniş sırtına bakarken.
"Emin ol yenge..." Sesi alçaktı. "Senden önce beni yemek ister." Kaşlarım hafifçe çatıldı. Ne demek istediğini anlamaya çalıştım.
Kuzgun gözlerini kurttan ayırmadan devam etti. "Çünkü bu evde en çok benim sinirimi bozuyor."
Masanın karşısında oturan Yaman'ın ayağa kalktığını, sandalyenin sesinden anladım.
"Sen kurda da mı laf yetiştiriyorsun?" Kuzgun omuz silkti. "Ben herkese eşit davranıyorum. Sonuçta o da bir insan."
Burada, bahçede değildim sanki. Uzaklarda o karanlık odada gibiydi beynim. Aklım benle oyun oynuyordu. Hemen buna son vermeliydi. Burada baba yoktu, o oda yoktu, köpek yoktu. Kapının açılmasını bekleyen kız yoktu Nefesim yeniden düzensizleşti. Elimi masanın kenarına koydum. Parmaklarımın titrediğini fark etmemeleri için elimden geleni yapıyordum.
Bir sandalyenin daha hafifçe geriye çekilme sesini duydum. Ses, beni bulunduğum yere geri getirdi. Bakışlarım oradan ayrıldı ve ses gelen tarafa doğru baktı. Duman ayağa kalkmıştı ve o kurda doğru gidiyordu.
Onu yemez miydi?
Bu düşünce zihnimden geçerken, Duman'ın hiç tereddüt etmeden kurdun karşısında durduğunu gördüm. Duman’ın adımları çok rahattı, hiç korkmuyordu.
Kurdun buz mavisi gözleri Kuzgun’dan ayrıldı ve Duman’a döndü. Hayvan ne hırladı ne de dişlerini gösterdi. Sadece sessizce Duman’a baktı.
Duman gözlerini kurttan ayırmadan elini yavaşça yukarı kaldırdı. Avucunu kurdun burnuna doğru uzattı. O an içimdeki korku daha da büyüdü. Gözlerimi kapatmak istedim. O vahşi hayvanın Duman’ın elini ısırmasından çok korktum. Çünkü geçmişte babamın köpeği üzerime atladığında da aynı korkuyu yaşamıştım. O karanlık oda ve zincir sesleri yeniden aklıma geldi. Nefes alamıyordum, ellerim masanın kenarını sıkıca tutmuştu.
Ama korktuğum şey olmadı.
Kurt, burnunu Duman’ın avcuna yavaşça dokundurdu. Onu kokladı. Sonra kafasını Duman’ın elinin altına doğru eğdi. Duman, parmaklarıyla kurdun kalın, boz tüylerini okşamaya başladı. O kurt o an sanki evcil bir köpek olmuştu.
Duman varken o bana birşey yapamazdı. Bir yanım Duman'a tamamen güvenmek istiyordu, bir yanımsa bekle diyordu. Yapma, teslim olma yine sırtından bıçaklanan sen olursun diyordu. Geçmiş bana en çok güvendiğim anlarda darbe almayı öğretmişti. Ne zaman birine sığınsam, o sığınağın duvarları üzerime yıkılmıştı.
Duman’ın bu gücü, yarın bir gün bana karşı dönecek bir silaha dönüşebilir miydi? Şimdi beni kurttan koruyan bu eller, ileride beni daha büyük bir acının içine fırlatır mıydı? İki duygu arasında sıkışıp kalmıştım. Bir tarafım teslimiyetin huzurunu arıyor, diğer tarafım ise tetikte bekleyen bir asker gibi savunma duvarlarını örüyordu. Güvenmek, benim gibi bir insan için uçurumun kenarında gözü kapalı yürümek demekti.
Ve ben düşmekten çok yorulmuştum.
Nil'in yanında duran Firuze bir an bile beklemeden adımlarını hızlandırarak yanıma geldi. Yüzünde sıcacık bir gülümseme vardı. Gözlerinde şefkat vardı.
Hafifçe eğildi, ellerimi sıkıca tuttuğum masanın kenarından aldı. Avuçları sıcacıktı.
"Canım benim, korkma artık geçti," dedi Firuze. Sesi o kadar yumuşak ve rahatlatıcıydı ki, göğsümün sıkışması biraz azaldı. "Bak, Duman abi burada, biz buradayız. Korkma Pus sana birşey yapmaz. O aylardır bizimle, korkma."
Firuze ellerimi bırakmadan beni hafifçe yukarıya doğru kaldırdı. "Hadi bakalım, şimdi bu masadan kalkıyoruz," dedi tatlı bir kararlılıkla. "Seni çok huzurlu bir yere götüreceğim. Biraz kafan dağılır, ne dersin?"
Cevap vermemi beklemeden beni yavaşça ayağa kaldırdı. Bacaklarım hâlâ tam olarak beni taşımak istemiyor gibi titriyordu ama Firuze koluma girerek bana destek oldu.
Ayağa kalktığımda bakışlarım istemsizce Duman’a kaydı. Elini hâlâ kurdun tüylerinin arasından çekmemişti. Gözleri üzerimdeydi. Gitmemi engellemedi. Aksine Firuze’nin beni oradan uzaklaştırmasının en doğrusu olduğunu biliyor gibi sessizce başını salladı. Firuze kolumu yavaşça sıkarak, "Yürü bakalım bebeğim, gidelim," diye fısıldadı ve beni bahçenin arka tarafına doğru yürütmeye başladı.
Bahçenin arkasındaki patika yoldan geçtik. Az sonra karşımıza büyük, ahşap ve çok güzel bir ahır çıktı. İçeriye girdiğimizde burnuma taze saman ve ahşap kokusu geldi. Burası çok sakin ve huzurlu bir yerdi. İçeride yan yana sıralanmış at locaları vardı. Atların her biri çok asil görünüyordu.
Firuze beni locaların önünde yavaşça yürütürken konuşmaya başladı. "Burada herkesin bir atı var," dedi yüzündeki o neşeli gülümsemeyle. İlk locanın önünde durduk. İçeride simsiyah, çok güçlü bir at vardı. Firuze elini ata doğru uzattı. "Bu Duman abimin atı, adı Kıyı. Tıpkı onun gibi çok güçlü ve sessizdir. Çağırmadığın sürece kimseye gitmez."
Bir sonraki locaya geçtik. İçeride rengi bal sarısına benzeyen, çok tatlı bir kısrak duruyordu. Firuze onun burnunu sevdi. "Bu da benim atım, adı Bal. Çok uysaldır," dedi. Sonra yan locadaki hareketli, yerinde duramayan küçük atı gösterdi. "Bu Bıcırık, Kuzgun'un atı. Sahibi gibi bir saniye bile rahat durmaz. Şu an bu kapıyı açarsak mâlikaneden bile kaça bilir."
Sırayla diğer atları da bana tanıtmaya devam etti. Gri tüyleri olan, sis bulutu gibi duran atı gösterip, "Bu Kutay'ın atı, adı Sis," dedi. Hemen yanındaki güçlü duruşlu at için, "Bu Uraz'ın atı, adı Direnç," diye ekledi. Yaman'ın atı kapkaraydı ve gölge gibi görünüyordu, adı zaten Gölge'ydi. Nil'in atı ise bembeyaz, insana huzur veren bir hayvandı. Firuze onun adının da Umut olduğunu söyledi.
Herkesin atı sanki kendi karakterini yansıtıyordu.
Tam o sırada ahırın en uç köşesinden sert ve öfkeli bir kişneme sesi geldi. Bir at huysuzca ayaklarını yere vuruyor, ahşap parmaklıkları tekmeliyordu. İçimdeki merak duygusuyla yavaşça o tarafa doğru yürüdüm. Locanın içinde kapkara, gözleri adeta çakmak çakmak parlayan devasa ve vahşi bir at vardı. Yanına yaklaşmaya çalışan seyisi bile ısıracak gibi hamle yapıyor, sürekli başını sağa sola sallayarak öfkesini kusuyordu.
Firuze derin bir iç çekerek o atı işaret etti. "İşte bu atla bu zamana kadar hiç kimse başa çıkamadı," dedi üzgün ve çaresiz bir sesle. "Çok hırçın, çok hırslı bir hayvan. Kimseyi sırtına bindirmiyor. Duman abi bile onu tam olarak sakinleştirmeyi başaramadı. Bir ismi bile yok, çünkü kimse ona yaklaşamıyor, dokunamıyor bile."
Ben ata doğru merakla bir adım attığımda Firuze birden önüme geçti. Kolumdan sıkıca tutarak beni hafifçe geriye doğru çekti. Yüzündeki o neşeli ifade gitmiş, yerine büyük bir korku gelmişti.
"Dur, yaklaşma sakın!" dedi Firuze endişeyle. "Çok tehlikeli. Her an bir şey yapabilir, sana zarar verir. Seyisleri bile kaç kere ısırmaya kalktı. Lütfen uzak duralım."
Firuze'nin bu aşırı telaşı beni durdurmadı. Aksine, o ata daha çok çekildiğimi hissettim. Firuze'nin yüzüne bakıp sakin bir ses tonuyla konuştum.
"Firuze, sen git istersen," dedim gözlerimi o attan ayırmadan. "Ben birkaç dakikaya geleceğim. Biraz burada kalıp yalnız başıma sakinleşmek istiyorum."
Firuze önce kararsız kaldı, gitmek istemedi. "Ama Destan, ya bir şey olursa? Canım benim, aklım sende kalır," diye mırıldandı endişeyle. Ona güven veren bir şekilde kafamı sallayınca derin bir nefes aldı. "Tamam, hemen arkadaki çardakta seni bekliyorum. Dikkatli ol lütfen," dedi ve yavaş adımlarla ahırdan dışarı çıktı.
Ahırda o atla baş başa kalmıştım. Garip bir şekilde içimde en ufak bir korku yoktu. Gözlerimi o attan alamıyordum. O da tıpkı benim gibiydi. Kimsenin canını yakmasına izin vermemek için herkese saldırıyor, herkesi kendinden uzaklaştırıyordu. O at vahşi değildi, sadece kendi ruhunu korumaya çalışıyordu.
Ata doğru cesur bir adımla yaklaştım. Elimi yavaşça, hiç acele etmeden demir parmaklıklara doğru uzattım. At önce öfkeyle geriledi, kulaklarını arkaya yatırdı ve gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Her an saldıracakmış gibi soluyordu.
Ben yaklaştıkça o daha çok hırçınlaştı.
Başını sertçe yukarı kaldırıp kişnedi, nallarını ahşap zemine vurarak yeri sarstı. Simsiyah tüyleri öfkeden gerilmişti, gözleri çakmak çakmak parlıyordu.
"Şşşt... Tamam, sakin ol," dedim, sanki ona değil de kendi içimde ağlayan o küçük kıza sesleniyordum. "Sana zarar vermeyeceğim. Canını yakmaya gelmedim."
At, sesimi duyduğunda aniden durdu. Kulaklarını dikti, başını hafifçe yana eğerek bana baktı. Hâlâ burnundan sert nefesler veriyordu ama o eski saldırgan hali kalmamıştı.
Avucumu yukarıya bakacak şekilde açtım. At önce korkuyla ve öfkeyle geriledi. Benden bir darbe bekliyor gibiydi. Canın yanmasından kaçıyordu.
"Seni çok iyi anlıyorum," dedim, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. Sırf o görsün, niyetimi anlasın diye elimi havada tutmaya devam ettim. "Canını yakmışlar senin de. Yaralamışlar. O yüzden böyle öfkelisin, o yüzden kimseyi yanına yaklaştırmak istemiyorsun. Kendini korumak için herkese saldırıyorsun. Eğer insanları kendine yaklaştırmazsan, seni tekrar incitemezler sanıyorsun. Duvarlarını bu yüzden bu kadar kalın ördün, değil mi?"
At, söylediğim her kelimeyi anlıyormuş gibi gözlerini gözlerime dikti. Yavaşça bana doğru bir adım attı. Sonra bir adım daha... Aramızdaki mesafeyi kapatırken o sert soluması yavaş yavaş dindi.
"Biz seninle çok benziyoruz," diye fısıldadım, yüzümü parmaklıklara biraz daha yaklaştırarak. "Benim de içim böyle avaz avaz ağlıyor işte." Kısılan sesim yüzünden susmak zorunda kaldım.
Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımdan süzülüp ahırın saman kaplı zeminine düştü. Konuşmak istiyordum ama boğazımdaki o büyük düğüm izin vermiyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Derin bir nefes almaya çalıştım ama içimin sızısı nefesimi yine yarıda kesti.
At, susmamla birlikte kocaman gözlerini kırpmadan bana bakmaya devam etti. O öfkeli bakışları gitmiş, yerine beni dinleyen derin bir sessizlik gelmişti. Aramızdaki demir parmaklıklara iyice yaklaştı. Burnundan çıkan sıcak nefesi ıslak yanaklarıma çarptı.
Biraz kendimi toparlayıp derin bir nefes aldım. Sesimi tekrar bulduğumda, parmaklıkların arasından ona doğru biraz daha eğildim.
"Seni de çok incitmişler, değil mi?" dedim, parmaklarımı demirlerin arasından geçirirken.
"Etrafına bu koca duvarları örmüşsün ki kimse senin canını yakamasın. Çünkü biliyorsun; gelirlerse, sana dokunurlarsa yine canın yanacak. Çok haklısın. Keşke ben de senin gibi yapabilseydim. Keşke beni o odaya kilitlediklerinde, üzerime o hayvanı saldıklarında, hakaret ettiklerinde, aşağıladıklarında, şiddet uyguladıklarında, senin gibi güçlü durabilseydim. Herkese kafa tutup canavarları benden uzaklaştırabilseydim. Ama ben yapamadım. Sadece sustum, içime kapandım."
"Sana vahşi diyorlar, kimse seninle başa çıkamıyor," diye devam ettim, gözyaşlarım yeniden akarken. "Ama sen vahşi değilsin. Sadece kalbin kırılmış senin. Sen de benim gibi çok yorulmuşsun. Canını o kadar çok acıtmışlar ki, artık yeni bir yara almaktan korkuyorsun. Benim sana zarar verecek gücüm de yok, niyetim de."
Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Devasa, simsiyah kafasını yavaşça demirlerin arasından uzattı ve elimin altına, avcumun tam içine bıraktı. Parmaklarım onun alnındaki yumuşak, siyah tüylerle buluştuğunda içimde bir yerlerde bir buz kütlesi kırıldı. Onu incitmekten korkarak alnını, gözlerinin kenarlarını yavaşça okşamaya başladım. Ben dokundukça gözlerini hafifçe kapattı, derin ve rahatlamış bir nefes aldı. O koca gövdesiyle bana sığınıyordu.
"Senin adın Asi olsun," diye fısıldadım, gözyaşlarımın arasından burukça gülümseyerek.
" Söz veriyorum bundan sonra sana hiç kimse dokunmayacak."
Asi, verdiğim bu sözü anlamış gibi derin ve rahat bir nefes daha aldı. Sıcak soluğu avcumun içini tamamen kapladı. Koca kafasını elime daha çok bastırdı. Sanki "Sana inandım," diyordu.
O an hissettiğim duygu içimdeki o ağlayan kızı biraz olsun susturdu. İlk defa kendim dışında birini koruma arzusuyla dolmuştum. Kendim tam olarak güvende hissetmiyordum belki ama bu asil hayvanı korumak, onu bu dünyadan saklamak için her şeyi yapabilirdim.
Başara bildiğim kadar Asi'ni kendimden bile koruyacaktım. Ona zarar gelmesini önleyecektim. Bir daha canının yanmasına izin vermeyecektim. Yaşaya bildiğim kadar.
...
