7. bölüm · Karanlığın Varisi

Altıncı bölüm - Beyaz Yalanlar

Gul Yağmur

Nil Aksu

İnsan bazen bir ömrünü tek bir ihtimalden kaçmak için yaşar. Benim bütün savaşım da bunun içindi. Bir gün ailemden birinin nefesi avuçlarımın arasından kayıp giderse, çaresizce izleyen kişi olmak istemedim.

Bu yüzden yıllarımı kitaplara, uykusuz gecelere ve bitmek bilmeyen nöbetlere verdim. Çünkü bazı insanlar doktorluğu bir meslek olarak seçer... Ben ise onu, sevdiklerimi hayatta tutabilmek için seçtim. Ve bu dünyada beni dizlerimin üzerine çökertebilecek tek şey, ailemin canına uzanan bir eldi.

O el, çocukluğumdan beri uykularımı kaçıran en büyük korkumdu. Dünyadaki her haksızlığa karşı göğüs gerebilirdim ama ailemin zarar görmesi düşüncesi, benim en zayıf noktamdı. İşte bu yüzden, o kalın tıp kitaplarının başında sabahladığım her gece, aslında sevdiklerimin etrafına görünmez bir kalkan örüyordum. Her nöbette, her yorgun adımda içimden hep aynı şeyi fısıldıyordum:

"Onları korumak zorundasın Nil. Aileni koru, onlar seni korudu. Onlara bir can borçlusun."

Çünkü benim için hayat, ailemin güvende olduğu kadardı. Eğer bir gün o korumaya çalıştığım canlara bir şey olursa, benim de aldığım nefesin hiçbir anlamı kalmazdı. Bu dünyada ne kadar güçlü durursam durayım, kalbimin anahtarı da, beni yıkabilecek tek güç de o insanların ellerindeydi. Ben sadece bir doktor değildim; ben, sevdiklerinin can nöbetini tutan bir kadındım.

Büyük bir vakıf binasının altındaydık. Yukarıda süslüyor elbiselerle, takım elbiselerle gezen insanlar vardı ama biz aşağıda, gizli bir odada büyük bir tehlikenin içindeydik. Amacımız çok basitti: Duvara monte edilen çelik kasayı bulmak ve açmak. İçindeki gizli dosyaları alıp kimse görmeden ortadan kaybolmaktı.

Elimde tuttuğum madeni gümüş paranı bir kez daha etrafında döndürdüm. Bakışlarım telefondan güvenlik kameralarına sızan Yaman'a kaydı. Ciddi bir yüz ifadesiyle işini yapıyordu. Parmakları hızlı bir şekilde ekrana dokunuyor, acele etmeden kameraları sıra dışı bırakmak için çabalıyordu. Bu işte profesyonel denilecek kadar iyiydi. Kulaklığına dokunup bize doğru döndü, yüzü aniden ciddileşti. "Kameraları kör ettim ama odanın kapısında bekleyen silahlı korumalar var. Bizi fark etmeleri uzun sürmez," dedi.

Yaman’ın bu cümlesiyle odadaki o ağır sessizlik bir anda bıçak gibi kesildi. Kalbimin göğüs kafesimi döven sesini kulaklarımda hissetmeye başladım.

İşte büyük gece şimdi başlıyordu.

Tam o sırada, yanımızda sessizce bekleyen Uraz elindeki siyah çantayı açtı. İçinden tam beş tane, yüzümüzü tamamen kapatacak asil görünümlü kurt maskesi çıkardı. Bizi bu binadan çıkaracak, yukarısı birbirine girdiğinde kimliğimizi gizleyecek olan en önemli parçaları en başta o getirmişti. Hiç konuşmadan ilk maskeyi bana uzattı, ardından Firuze’ye, Kuzgun’a, Yaman’a verdi. Son maskeyi de kendi yüzüne geçirdi.

"Hazırsanız, sahne bizim," dedi Kuzgun maskenin arkasından gelen o her zamanki rahat ve hafif sesiyle.

" Hazırım," dedik hepimiz bir ağızdan.

Uraz siyah eldivenlerini düzeltti. Belindeki susturuculu silahı kontrol etti. Ardından gözlerini bana çevirdi.

" Nil?"

" Efendim?"

" Kasadan bilgileri sen alıcaksın ve başara bildiğin kadar uzağa gideceksin. Karşına bizim arabalardan biri çıkacak. Ve malikaneye döneceksin." Keskin gözleri maskenin üzerinden parladı.

Hayır.

Onları yalnız bırakamam.

"Sizi yalnız bırakamam, benden bunu isteme." Kararlı sesim ile lahmacun yiyen Kuzgun bile başını kaldırmış bana bakıyordu.

"Nil..." dedi Uraz ağır bir nefes vererek, sakinliğini bozmadan devam etti. "Bu görev kişisel duygularla yapılacak bir görev değil."

"Ben de bunu söylüyorum." Sesim istemsizce yükseldi. "Hep birlikte geldik, hep birlikte çıkarız."

" İşte bu yüzden seni seçtik." Kaşlarım çatıldı. "Neden?"

"Çünkü biliyorduk." dedi sakince. "Böyle bir durumda önce bizi düşüneceğini biliyorduk." Sözleri boğazıma düğümlendi.

Haklıydı.

Kimin canı tehlikedeyse önce ona koşardım.
Kendi yaralarımı ise en sona bırakırdım.
Uraz birkaç adım yaklaştı. "Dinle beni." Gözlerimi ona çevirdim. "Bu dosyalar buradan çıkmazsa, aylarca uğraştığımız her şey çöpe gider."

"Eğer siz burada kalırsanız, o dosyaların hiçbir önemi kalmaz."

"Kalır."

"Hayır, kalmaz."

"Bu yüzden..." dedim yavaşça. "Ya birlikte çıkacağız..." Bakışlarımı Uraz'ın gözlerine diktim. "...ya da hiç birinizi burada bırakmayacağım."

"Bırakacaksın, Nil. Daha önce nasıl bıraktın şimdide öyle bırakacaksın. Hiç birimize birşey olmayacak, sanki yapmadığımız bir şey. Her gün çatışmalara giriyoruz, sence elli yedi kişinin üstünden gelemez miyiz?" Firuze yanıma gelerek destek verircesine oturduğu yerden ayağa kalktı ve yanıma gelip elimi sıktı.

"Her gün ölümle burun buruna yaşıyoruz." Parmağıyla göğsünü gösterdi. "Bu bizim işimiz."

"Bu dosyalar yanlış ellere geçerse..." Sesi ilk kez sertleşti. "...bugün burada verdiğimiz savaşın hiçbir anlamı kalmayacak."

"Ya size bir şey olursa?" Bu soruyla birlikte odanın içindeki hava ağırlaştı. Uraz birkaç saniye sustu. Sonra beklediğim cevabı vermedi. "Ölmeyeceğiz. Bize birşey olmaz."
Bunu öyle bir kesinlikle söyledi ki, istemsizce yüzüne baktım.

"Çünkü birbirimizin arkasını kolluyoruz."
Bir an duraksadı. "Ve sen de bizim arkamızı, o dosyaları çıkararak kollayacaksın."

Büyük bir yenilgiye başımı salladım. İçime hiç sinmeyen bir karardı bu.

Derin bir nefes aldım. "Tamam." dedim istemeyerek. "Ama tek bir şartım var." Uraz kaşını kaldırdı. "Neymiş o?"
"Eğer işler ters giderse...hiçbiriniz kahramanlık yapmayacaksınız." Firuze gülümseyerek kollarını göğsünde birleştirdi.

"Biz ne zaman kahramanlık yaptık ki?"
Başımı çevirip ona baktım. "Firuze..."

"Ne?"

"Daha geçen ay tek başına on kişinin arasına dalan sen değil miydin?" Firuze omuz silkti. "On kişi değildi." Yaman bilgisayardan gözünü ayırmadan konuştu. "On ikiydi."

Firuze gururlanmış gibi başını salladı.

"Bakın benim zeki abime, her yeri yerle yeksan ediyoruz o adamları sayıyor. Hafızan çok iyi."

Tam o sırada köşede sessizce duran Kuzgun elindeki lahmacun dan son lokmayı da ağzına attı. Hiç acele etmiyordu. Lokmasını yuttuktan sonra su şişesini açıp uzun bir yudum aldı. Hepimiz ona bakıyorduk.
O ise gayet sakin bir şekilde kapağı kapattı.

"Neye bakıyorsunuz?" Uraz güldü.

"Sen gerçekten ilginç adamsın."

"Nedenmiş?"

"Birazdan elli yedi kişiyle çatışacağız."

"Eee?"

"Sen hâlâ yemek yiyorsun." Kuzgun ciddi ciddi omuz silkti. "Aç karnına çatışmaya giremem." Firuze kahkahayı patlattı. "Ben sana demedim mi? Bunun midesi korkudan bile daha güçlü." Kuzgun eliyle karnını gösterdi. "Burası önemli." Sonra bana baktı.

"Nil, sen doktorsun."

İstemsizce kaşlarımı çattım. Bu soru ne zaman gelse doktor reflekslerim hemen devreye giriyordu. "Evet?"

"Aç adam savaşabilir mi?" Bu soruyu beklemediğim için gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Hayır."

"Bak!" İşaret parmağını havaya kaldırdı. "Bilim konuştu." Yaman başını iki yana salladı. "Sen bilimi yanlış kullanıyorsun."

"Neden?"

"Çünkü birazdan vurulursan seni tok karnına ameliyat edecek."

Odanın içindeki kasvetli hava bir anda dağılmış yerini kahkahalara bırakmıştı. Bir an hiç bitmesin istedim. O anın sonsuza kadar sürmesini istedim.

Kuzgun ellerini iki yana açtı. "Ne var canım? Doktor hanım beni yaşatacak sonuçta." Firuze kahkaha atarak başını iki yana salladı. "Sen gerçekten iflah olmazsın."
"Olmam." Kendinden emin bir tavırla omuz silkti.

" Plan çok basit." Diyince Yaman bile bakışlarını telefondan kaldırmıştı. " Nedir?" Firuze merakla sordu. Zaten plan hazırdı, bu şimdi nereden çıktı bilmiyordum.

" Ben önden gideceğim ve sonra üzerime beş on mermi gelir. Sonra doktor meleği Nil beni kurtarır. Değil mi Nil?"

" Sen ölmeyi bayılmak sanıyorsun herhalde." Ciddi ciddi baktım yüzüne. Ölümle dalga geçmesi beni katbe kat sinirlendirmişti. Kuzgun, maskesini gözünün altına doğru biraz kaldırıp rahatça omuz silkti. "Abartıyorsun."

"Abartıyor muyum?" Kaşlarımı kaldırdım.

"Az önce 'üzerime beş on mermi gelir' dedin."

"Eee?"

"Eee'si mi var bunun Kuzgun?" Sanki havadan sudan konuşuyormuşuz gibi öyle rahat duruyordu ki, insan sinirlenmeden edemiyordu. Kuzgun dudaklarını birbirine bastırıp düşünüyormuş gibi yaptı.

"Üç olsun."

"Üç mü?"

" Bir de pazarlık yapıyor." Firuze gülerek Kuzgun'un omzuna vurdu. Kuzgun onu aldırmadan cevap verdi.

"Evet."

"Üç mermi."

Bu kez Uraz bile dayanamadı, başını eğip güldü. "Gerçekten pazarlık yapıyor."

"Ne var?" dedi Kuzgun. "İndirim yaptım işte." Yaman telefonundan başını kaldırmadan konuştu. "Marketten domates almıyorsun."

"Ee?"

"Mermi sayısında indirim yapıyorsun." Kuzgun düşünceli bir ifadeyle başını salladı. "Doğru." Sonra bana döndü. "İkiye düşürelim." İstemsizce gözlerimi devirdim. "Bir tane bile yemeyeceksin."

"Neden?"

"Çünkü ben öyle istiyorum." Kuzgun birkaç saniye sustu. Sonra yüzünde yaramaz bir gülümseme belirdi. "Doktor hanım bana emir mi veriyor?"

"Evet."

"Dinlemezsem?"

"Önce ben vururum seni."

Aniden oda sakinleşti ve Kuzgun yine durmadan ayağa kalktı ve kollarını iki yana açtı. "Plan değişti." Hepimiz merakla ona baktık. "Nedir yeni plan?" Bu kez sesi fısıltıya döndü. "Kimse vurulmayacak." Firuze kahkahasını tutamadı. "Bravo."

"Harika plan."

"Değil mi?" Kendinden emin bir şekilde başını salladı. "Ben yapınca oluyor."

"Bir gün gerçekten başımıza bela olacaksın." Yaman'ın mırıldanmasıyla ona döndü.
"Oldum bile." Kuzgun kendinden emin bir ifadeyle konuştu. "Ama seviyorsunuz beni."
Yaman telefonundan gözünü ayırmadan,
"Katlanıyoruz." dedi. Kuzgun dramatik bir şekilde geri çekildi. "Katlanıyor musunuz?"
"Evet."

Uraz başını iki yana sallıyordu. "Bir insan nasıl bu kadar boş konuşabilir?"
"Yetenek." Kuzgun hiç bozuntuya vermedi. "Allah vergisi."

Gözlerim istemsizce tek tek hepsinin üzerinde dolaştı.

Firuze... En umutsuz anlarda bile gülmeyi başarabilen, kahkahasıyla bulunduğu her yere hayat veren kadın. Umudu çok büyüktü, bir hayat kadar. Durmayı beceremeyen bir kadındı, bir ortası yoktu. Ailesi yoktu. Durmayı bilmezdi. Ya sonuna kadar savaşırdı ya da başladığı işi bitirmeden geri dönmezdi. Onun için yarım kalmak diye bir şey yoktu.

Yıllar önce kaybetmişti hepsini. Ama buna rağmen hiçbir zaman sevgisiz bir kadın olmadı. Aksine, sevmeyi en iyi bilen oydu. Bizi ailesi yerine koymuştu. Bunu hiçbir zaman söylemezdi ama her hareketiyle hissettirirdi.

Yaman... Sessizliğiyle konuşan, tek kelime etmeden bile hepimizi koruyan, en büyük yükü omuzlarında taşıyan adam. Çünkü o konuşarak değil, düşünerek savaşırdı. Her zaman birkaç adım sonrasını hesaplar, bizim göremediğimiz ayrıntıları görürdü. Biz silahlarımızla çatışırken, o zekâsıyla önümüze çıkan engelleri tek tek kaldırırdı.

Kendi korkularını, kendi yorgunluğunu hep en derine gömerdi. Kimsenin yük olmasına izin vermez, herkesin yükünü sessizce kendi omuzlarına alırdı. Bazen onun da yorulduğunu düşünürdüm.

Hangi insan yorulmaz ki?

Uraz... Duygularını içinde saklayan, en zor anlarda bile mantığını kaybetmeyen, gerektiğinde kendi canını bile düşünmeden öne atılacak kadar cesur biri.

Ne güldüğünü sık görürdüm ne de öfkesini açıkça gösterdiğini. Ama onu tanıyan herkes bilirdi; sustuğu zaman en çok düşünürdü. Verdiği her kararın arkasında bizi koruma isteği vardı. Kendi hayatını hiçbir zaman önceliği yapmadı. Önce biz... Sonra kendisi. Hep böyle yaşadı.

Ve Kuzgun... Karanlığın tam ortasında bile şaka yapacak bir neden bulan, hepimizi güldüren, korkuyu birkaç dakikalığına da olsa unutturan o deli adam...

Kimseye belli etmezdi ama hepimizi tek tek izlerdi. Birimizin morali bozuk olsa ilk o fark ederdi. Birimiz sessizleşsek, saçma bir espriyle o sessizliği bozardı. Kendini hiç ciddiye almıyormuş gibi görünürdü ama iş ciddileştiğinde gözünü bile kırpmadan en öne geçen yine oydu. Gülümsemesi kaybolduğu an anlardık... Artık şaka bitmişti.
Kuzgun, bize sadece kahkaha vermedi. En karanlık gecelerde bile umut etmeyi öğretti

Belki de bu yüzden aile olmuştuk. Kan bağı değildi bizi bir arada tutan. Bir bir arada tutan birbirimizi canımızdan daha fazla sevmekti.

Tam o anda Yaman'ın telefonundan odanın içindeki gülüşleri susturacak bir ses yankılandı.

Yaman'ın yüzündeki gülümseme silinmişti.
Masanın üzerinde duran ikinci telefonu eline aldı. Parmakları ekranda birkaç kez hızlıca hareket etti. Birkaç saniye boyunca tek kelime etmedi. O kısa sessizlik bile içime kötü bir his düşürmeye yetmişti.

"Yaman?" diye seslendi Uraz. Cevap vermedi. Telefonu yavaşça masaya bıraktı, ardından dizüstü bilgisayarını kendine doğru çekti. Güvenlik kameralarının görüntüleri birbiri ardına ekrana düşmeye başladı.

Koridorlar...

Asansörler...

Merdivenler...

Lavaboların bulunduğu koridorlar...

Acil çıkış kapıları...

Hizmet asansörleri...

Otoparka açılan tüneller...

Binanın neredeyse her noktası aynı anda ekranın farklı köşelerinde görünüyordu.
Hiçbir yer boş değildi. Siyah takım elbiseli korumalar, kulaklıklarından gelen emirlerle aynı anda hareket ediyordu. Bazıları koşuyor, bazıları koridor başlarında mevzi alıyor, bazıları ise ellerini silahlarının kabzalarına götürerek çevreyi dikkatle inceliyordu.

Yaman görüntüler arasında hızla geçiş yaptı.
Birinci kat... İkinci kat...Çatı... Sonra parmakları bodrum katındaki kameralarda durdu. Ekrana biraz daha yaklaştı. Kaşları yavaşça çatıldı.

" Bir terslik var."

Parmakları hızla klavyenin üzerinde dolaştı. Ekrandaki görüntüyü birkaç kez büyüttü, ardından farklı açılardaki kameraları aynı anda açtı. Gözleri tek bir noktaya kilitlenmişti. "Ney var?" diye bu kez Firuze sordu. Yaman derin bir nefes aldı. "Şuna bakın."

Bilgisayarı hafifçe bize doğru çevirdi.
Hepimiz ekrana yaklaştık. İlk bakışta her şey normal görünüyordu. Koridor... Duvar boyunca dizilmiş siyah takım elbiseli korumalar... Ellerinde silahlar... Kulaklarında telsiz... Ama birkaç saniye daha dikkatli bakınca ben de fark ettim.

"Onlar..." diye fısıldadım. "...hiç hareket etmiyor."

"İşte mesele de bu." dedi Yaman.
"Bakın." Parmağıyla ekranın sağ köşesini gösterdi. "Üç dakikadır aynı yerdeler." Başka bir kameraya geçti. "Buradakiler de." Sonra bir başkasına. "Onlar da." Kuzgun'un yüzündeki gülümseme tamamen kaybolmuştu. Kollarını göğsünde birleştirerek ekrana baktı. "Bir şey bekliyorlar."

"Hayır." dedi Yaman.

"Birini." Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Uraz kaşlarını çattı. "Kimi?" Yaman cevap vermedi. Hızla başka bir kamerayı açtı. Bu kez görüntü ana girişteydi. Salonda hâlâ müzik çalıyordu. Masalarda oturan insanlar birbirleriyle sohbet ediyor, garsonlar ellerindeki tepsilerle misafirlerin arasında dolaşıyordu.

Yukarıdaki hayat normal akışında devam ediyordu. Hiç kimse, binanın alt katında saniyeler sonra kopacak fırtınadan habersizdi. Yaman görüntüyü tekrar bodrum katına çevirdi. Parmakları klavyede durdu.

" Artık eminim."

" Neyden?"

"Normalde bir ekip bir koridoru tarar, sonra diğerine geçer."

"Eğer bizi arıyor olsalardı sürekli hareket ederlerdi."

"Ama etmiyorlar." Parmağıyla ekrandaki kırmızı noktaları tek tek gösterdi. "Biri kuzey koridorunda bekliyor."

"Biri doğu çıkışını tutmuş."

"Diğer ekip servis asansörünün önünde."

"Acil çıkışın önünde de altı kişi var." Kısa bir duraksadı. "Yani..." Sesi daha da alçaldı. "...çıkabileceğimiz bütün yolları kapatmışlar." O an içime ağır bir sıkıntı çöktü. İstemsizce etrafıma baktım.

" Ve şu an ekranda tam elli beş koruma var, ikisi kayıp." Uraz kaşlarını çattı. "Kayıp derken?"

"Haritada görünmüyorlar." Yaman parmaklarını klavyenin üzerinde gezdirdi. Güvenlik kameraları birbiri ardına değişmeye başladı.

"Olmaları gereken yerde değiller." diye mırıldandı. Firuze ekrana biraz daha yaklaştı. "Belki kameraların kör noktasındalardır." Yaman başını iki yana salladı. "Hayır."

"Bütün kör noktaları biliyorum."

"Bu binanın kamera sistemini kırmadan önce her santimini ezberledim." Parmakları yeniden hızlandı. Binanın dijital planı ekrana geldi. Mavi çizgiler koridorları, kırmızı noktalar kameraları gösteriyordu.
İki küçük sarı nokta ise sürekli yer değiştiriyordu. Yaman'ın nefesi yavaşladı.
"Bulundular."

"Hani?" diye aynı anda sorduk. Parmağı ekranın sağ alt köşesine gitti. "İşte burada."
"Bu tünel..." Parmağını ekranın üzerinde gezdirdi, "...doğrudan bulunduğumuz odanın arka duvarına çıkıyor."

Yaman kulaklığını düzeltti. Bilgisayarda birkaç tuşa daha bastı. Sonra sesi neredeyse fısıltıya döndü. "Sanırım..." Gözlerini kapıya çevirdi. "...bizi aramıyorlar." Uraz yavaşça belindeki silahı çıkardı. "O zaman?" Yaman yutkundu. "...Bizi bekliyorlar."

Midemde inanılmaz bir kasılma yaşandı.

Sanki hepimiz şu anı bekliyormuş gibi siyah örtünün üzerinde duran susturucu silahları, kulaklıkları, yedek şarjörleri aldık. Firuze kısa saçlarını ensesinde sıkı bir topuz yaptı. Siyah eldivenlerini tek tek düzelttikten sonra kulaklığını taktı. Bana dönüp belli belirsiz gülümsedi.

Yanımızda duran Kuzgun ise her zamanki rahat tavrıyla susturuculu tabancasını eline aldı. Silahı çevirdi, namlusuna kısa bir göz attı, sonra iç çekerek başını iki yana salladı.
"Yine temizlemem gerekecek." Uraz kaşını kaldırdı. "Şu an düşündüğün şey bu mu?"

"Evet."

"Gerçekten mi?"

"Silahım kirlenince moralim bozuluyor." Firuze gözlerini devirdi. Kuzgun'un elinde tuttu silah kendi tasarladığı silahtı. Üzerinde karga deseni vardı. Kanatlarını açmış karga, namludan kabzaya kadar işlenmişti. Bu silah için aylarını vermişti.

"Bir gün senin kafanı açıp içine bakacağım."
Kuzgun sırıttı. "Bir şey bulamazsın."

"Neden?"

"Çünkü aklım yıllar önce tatile çıktı." İstemsizce gülümsedim. Böyle anlarda bile şaka yapabiliyordu. Belki de bu yüzden hiç kimse onun gerçekten ne hissettiğini anlayamıyordu.

Yaman dizüstü bilgisayarını kapatmadı. Son kez ekranlara baktı. Parmakları klavyenin üzerinde birkaç kez daha dolaştı. "Dört ekip yerini değiştirdi." dedi alçak bir sesle. "İki ekip kuzey koridorunda."

"Bir ekip servis girişinde."

"Diğeri..." Cümlesini bitirmedi. " Diğeri?" Uraz siyah masanın yanından ayrılıp Yaman'ın yanına gitti. Ekrana biraz daha yaklaştı. Kaşları yeniden çatıldı. "Kapının önündeler."

Bir saniye, iki saniye, üç saniye... Sonra kapıya sertçe vurulma sesi geldi. Beton duvar bile hafifçe titreşti. Siren gibi tiz bir alarm sesi odanın içinde yankılandı. Aynı anda kapının kilidi çözüldü. Kapı ağır ağır aralanmaya başladı.

Kapıdan giren ilk koruma ile Yaman daha yakın olduğu için o ilgilendi. Susturucu tabanca ile çevik bir şekilde adamı başından vurmuştu. Adam başından fışkıran kan ile yere yığıldı. Uraz adamın açık gözlerine bakarken sol elini kaldırdı. Bu bizim dilimizde 'dağılın' demekti.

Kuzgun yere yığılan korumanı önemsemeden üzerine basarak kapıdan çıktı. Firuze hemen onun arkasına topuklu ayakkabısını kana değdirmeden geçti. Yaman bilgisayarı tek hamlede kapatıp çantasına attı. "Sağ koridor temiz!" diye seslendi.

Kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı atıyordu. Derin bir nefes aldım. Sakinleşmeye çalıştım ama vakit yoktu. Elimdeki silahı biraz daha sıktım ve siyah örtünün üzerinde duran çantayı alarak koluma taktım. Odadan çıkan Yaman'ın peşinden silahımı uzun koridora doğrultarak çıktım.

Çıktığım gibi koşmaya başladım. Her iki tarafın silahlarında susturucu olduğu için mermi sesi yoktu, sadece başımın üzerinde süzülen mermiler vardı. Koridor boyunca yankılanan ayak seslerimiz birbirine karışıyordu. Tavan lambaları kırmızı alarm ışıklarıyla yanıp sönüyor, bütün bina uğursuz bir renge bürünüyordu. Kulaklığımdan peş peşe sesler geliyordu.

"Sol koridor."

"İlerleyin."

"Asansör devre dışı."

"Servis geçidini kullanın."

Yaman'ın sesi diğerlerinin arasından sıyrıldı.
"Nil, elli metre sonra sağa dön."
"Orada eski bir arşiv odası göreceksin."
"Kasaya giden gizli giriş onun arkasında."
"Anlaşıldı."

Bulunduğum yerden hızla çıktım ve elli metre sonra sırtımı duvara yaslayıp bir an duraksadım. O odanın önü mantıken boş olamazdı. Silahımı ileri doğrultarak saklandığım yerden çıktım. İlk görevli silahına doğru hamle yapınca. Aramızdaki mesafe birkaç adım kadar kalmıştı. Elimi ani refleks ile gevşemiş belindeki silahına vurdum ve silah bizden biraz öteye doğru yuvarladı. O anki boşluktan yararlanarak silahı elime aldığım gibi ikisine sıktım. Son anda kendimi geriye doğru attım ve aramızı kapatacak duvarın sağ tarafına çekildim. Kim ölmüş, kim yaralanmış bilemedim.

Tam arşiv odasının önüne tekrar geçmek istediğimde karşıma çıkan adamın tam göğsünden vurdum. Adam dengesini kaybedip duvara çarparak yere düştü. Hiç durmadan koşmaya devam ettim. Tam arşiv odasının kapısına ulaşacakken... Bir kol ansızın boynumun etrafına dolandı.

Nefesim kesildi.

Sırtım sertçe bir göğse çarptı. Silahı vardı belki ama vurmamıştı. Vura bilirdi, ama vurmadı. Kolunu boğazımın etrafına kilitlemiş, bütün ağırlığıyla beni geriye çekiyordu. Ayağım yerden kesilecek gibi oldu. Refleksle iki elimle kolunu tutup aralamaya çalıştım. Olmuyordu. Ciğerlerime hava gitmiyordu. Kulaklığımdan sesler birbirine karışıyordu.

Boğazımdan yalnızca kısık bir ses çıkabildi.
Adam dişlerini sıkarak beni çelik kapıdan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Dizlerim titremeye başlamıştı. Tam o anda aklıma Uraz'ın eğitim sırasında söylediği söz geldi.

"Paniğe kapıldığın an kaybedersin."

Boğazımdaki baskıya rağmen nefesimi düzenlemeye çalıştım. Uraz'ın saatlerce tekrar ettirdiği eğitimler birer birer zihnimde canlanıyordu. Adam sertçe kulağımdaki kulaklığı sökercesine çekmiş bizden bir hayli uzağa fırlatmıştı.

"Önce düşün."

"Sonra hareket et."

"Gücün değil, zamanlaman seni kurtarır."

Adam bütün dikkatini beni geriye çekmeye vermişti. İşte beklediğim an buydu. Vücudumu aniden gevşettim. Beklemediği bu hareketle dengesi çok kısa bir an bozuldu. O küçücük boşluk bana yetmişti.
İki elimle kolunu iterek aralanacak kadar yer açtım, ardından bütün ağırlığımı yana verdim.

Ciğerlerime dolan ilk nefes, sanki yeniden hayata dönmek gibiydi. Hiç vakit kaybetmeden ondan uzaklaşmaya çalıştım. Yere düşen silahımı almak için eğildim, fakat adam da eğitimliydi. Bir adımda aramızdaki mesafeyi kapattı. Sert bir hamleyle kolumu yakaladı. Kurtulmaya çalışırken dengesini bozmayı başardım ama bu kez o da boş durmadı. Savurduğu yumruk yüzümün sol tarafına isabet etti.

Başım sertçe yana doğru savruldu. Dudağımın kenarında sıcak bir sızı hissettim. Acı canımı yakmıştı. Durmadım ve yere eğilmek için kolumu ondan kurtarmaya çalıştım. Bu kez aldığım darbe sayesinde migrenim devreye girdi. Öfkelendim. O an Uraz'ın sesi yine zihnimde yankılandı.

"Öfkeyle hareket eden, hata yapar."

" Öfkeyle kalkan, zararla oturur."

Başımı yavaşça kaldırdım. Bakışlarımı adamın gözlerine diktim. Silahı vardı ve benim işimi saniyeler içinde bitire bilirdi. Galiba bana acılı bir ölüm yaşatmak istiyordu. Ya da beni sahibine canlı teslim etmek istiyordu. İşte beklediğim hata buydu. Eğitimlerde Uraz'ın bize defalarca yaptırdığı hareketleri hatırladım. Güce karşı güç kullanmamayı, rakibin dengesini bozmayı öğretmişti.

Derin bir nefes aldım. Adamın kavrayışı bir anlığına gevşediği anda bütün ağırlığımı yana verdim ve adamın beklemedi anda bacak arasına sert bir tekme attım. Adam bunu beklemiyor olacak ki, kolumu bırakarak iki büklüm oldu. Ağzından dökülen inlemeyle yere eğildim ve iki silahı da alarak acımadan adamın göğsüne isabet edim ve onu vurdum.

Nefes nefeseydim. Kulaklığım çoktan yere düşmüş, koridorun zemininde birkaç metre öteye savrulmuştu. Artık kimseyi duyamıyordum.

Sadece alarmın keskin sesi ve kendi nefes alışlarım vardı. Başımı kaldırdım. Arşiv odasının kapısı tam karşımdaydı. Eldivenli elimle kapıyı açmaya çalıştım ama açılmadı.
"Harika..." diye mırıldandım dişlerimin arasından. Bir bu eksikti.

Eski arşiv odasının girişinde, duvara monte edilmiş elektronik bir panel gözüme ilişti.
Panelin üzerindeki yeşil ışık çoktan kırmızıya dönmüştü. "Evet..." diye fısıldadım. "Senin de canın sıkılıyor belli ki."
Eldivenli parmaklarımı hızla tuşların üzerinde gezdirdim. Şifre... Kart... Parmak izi... Ne denersem deneyeyim ekran aynı uyarıyı veriyordu. Elimdeki silahla iki kez kapıya sıktım ama bir şey değişmedi.

ERİŞİM REDDEDİLDİ.

Sinirle nefes verdim. "Mükemmel."

Düşün, Nil. Mutlaka bir yolu vardı. Her şeyin bir yolu vardır. Karşımdaki yol, çıkmaz bir sokağı andırıyordu. Ama her çıkmaz sokak, yanlış yerden bakanlar için çıkmazdı.

İmkansız gibi görünüyordu.

Ama imkânsız, yolun bittiği yer değildi. Sadece insanların yürümekten vazgeçtiği yerdi. Ben vazgeçmeyecektim. Çünkü bir yol yoksa, o yolu ben açardım.

Tam o sırada gözüm birkaç metre ötedeki güvenlik görevlisine takıldı. Yere yığılmıştı.
Belindeki kart, kırmızı alarm ışıkları altında belli belirsiz parlıyordu.

Hiç vakit kaybetmeden ona doğru koştum.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Eldivenli elimle kemerine takılı kartı çıkardım. Kartın üzerinde siyah zemin üzerine altın renkli bir amblem vardı. Altında ise tek bir kelime yazıyordu.

SEVİYE 7

Demek bu yüzden kapının önünde nöbet tutuyordu. Kartı sıkıca kavrayıp yeniden panele koştum. Alarm hâlâ susmuyordu.
Koridorun derinliklerinden gelen ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu.

Kalbim göğsümü yumrukluyordu.
"Nefes al..." diye fısıldadım kendi kendime.
Titreyen elimi kart okuyucuya uzattım.
Kartı yavaşça cihaza yaklaştırdım.
Bip... Kısa bir onay sesi duyuldu. Kırmızı ışık söndü. Yerine sarı bir ışık yanmaya başladı.
Ekrandaki yazılar bir anlığına kayboldu.
İçimde küçücük bir umut filizlenmişti.
"Tamam..." diye mırıldandım. "İlk engeli geçtik." Fakat o umut yalnızca birkaç saniye sürdü. Ekranda yeni bir uyarı belirdi.

YETKİ DOĞRULANDI.
İKİNCİ AŞAMA AKTİF.

Kaşlarım istemsizce çatıldı. "İkinci aşama mı?" Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Bu binayı yapan adamın hiç mi işi gücü yokmuş?" Sinirlenmek üzereydim. Tam o anda Uraz'ın eğitimlerde söylediği o cümle yeniden zihnimde yankılandı.

"Çıkış yolu her zaman vardır. Göremiyorsan, yanlış yere bakıyorsundur."

Gözlerimi ekrandan ayırmadım. Yanlış yere bakıyordum. Sistem bana cevabı gösteriyordu. Sadece ben göremiyordum. Derin bir nefes aldım. Satırları yeniden okumaya başladım. Kart doğrulanmıştı. Demek sorun kart değildi. Sorun... Kartın sahibiydi.

Bakışlarım yavaşça tekrar koridora kaydı.
Yerde hareketsiz duran güvenlik görevlisine baktım. Sonra yeniden panele... Ardından görevlinin eline... Bir anda zihnimde bütün parçalar birleşti. "Tabii ya..." Bu kart tek başına yetki vermiyordu. Sahibini de tanıyordu. Kartı avucumun içinde çevirirken panelin sağ tarafındaki küçük siyah camı fark ettim. İlk bakışta sıradan bir sensör gibi görünüyordu. Ama değildi.
Altında küçücük harflerle tek bir kelime yazıyordu.

BİYOMETRİK.

İçimden sessiz bir küfür geçirdim. Alarm sesi koridorun içinde yankılanmaya devam ederken ayak sesleri de giderek yaklaşıyordu. Her saniye aleyhime işliyordu.
Tam o sırada panelin ekranı kısa bir süreliğine değişti. Yeni bir uyarı belirdi.

YETKİLİ PERSONEL DOĞRULAMASI BEKLENİYOR.

"Evet..." Artık neyi beklediğini anlamıştım.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Bu kapı, sadece yetkili görevlinin açabileceği şekilde tasarlanmış."

Hızlıca görevlinin yanına giderek onu kapının yanına kadar sürükledim.
Adamın elini hızlıca panele yerleştirdim ve onaylanmasını bekledim. Kodlar birbiri ardına akarken panelden ince bir elektronik cızırtı yükseldi. Bir... İki... Üç saniye... Sonra bütün ışıklar aynı anda söndü.

Ve kapı açıldı.

Hiç vakit kaybetmeden içeri girdim ve kapıyı arkamdan ittim. Çelik kapı ağır bir gürültüyle yerine oturdu. Oda beklediğimden çok daha büyüktü. Duvarların tamamı çelikle kaplıydı. Mermi geçirmez duvarlar, tavandan odaya sarkan beyaz ışık.

Hızlıca düşünmeden duvara monte edilmiş kasanın yanına gittim, ayaklarım mahv olmuştu ama bir adım bile durmadım. Az önceki arbede yüzünden dizlerim titriyor, yanağım hâlâ zonkluyordu. Ama bunların hiçbirinin önemi yoktu. Duramazdım. Bir saniye bile kaybedemezdim. Kasaya yaklaştığım anda üzerindeki küçük ekran mavi bir ışıkla aydınlandı. Kalbim hızlandı. "Lütfen..." diye fısıldadım. "Lütfen bana zorluk çıkarma."

Odanın içindeki sessizlik öyle ağırdı ki kendi kalp atışlarımı bile duyabiliyordum.
Tam o sırada kasanın üzerindeki küçük ekran titredi. Bir anlığına karardı. Ardından tek satırlık bir yazı belirdi.

UZAKTAN ERİŞİM ONAYLANDI.

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Yaman..." Başımı iki yana salladım. "Bunu da düşünmüş." Çatışmada bile benim için zorlukları aşıyordu. Derinlerden gelen ağır bir mekanik ses odanın içinde yankılandı. Tak... İlk kilit çözüldü. Tak... İkinci... Tak... Üçüncü...

Son sürgü de geri çekildiğinde çelik kapağın kenarında ince bir boşluk oluştu. Elimi uzattım. Soğuk metale dokunduğum an parmak uçlarıma kadar ürperdim. Nefesimi tuttum. Kapağı yavaşça kendime doğru çektim. Çelik kapak ağır ağır açılırken yıllardır saklanan sırlar da benimle birlikte gün yüzüne çıkıyormuş gibi hissediyordum.
Kasayı açar açmaz gözlerim birkaç saniye boyunca içeriyi taradı.

Çantamı omzumdan indirip fermuarını sonuna kadar açtım. Yaman'ın ezberlettiği kodları tek tek hatırlayarak klasörleri ayırmaya başladım. "B-12..." Elime aldım. Çantaya koydum. "C-07..." Onu da aldım. Sonra kırmızı mühürlü kalın dosya... Tereddüt etmeden çantaya yerleştirdim.

"G-14..." Dosyayı aldım. Çantaya yerleştirdim. "H-03..., A-17" Onu da aldım. Siyah kaplı mat bir dosya dikkatimi çekti. Zihnimi zorladım, Yaman ve Uraz'ın konuşmalarını zihnimden bir daha geçirdim. Bu dosyayı benden istediler mi? İsimsiz dosyanı benden istemediler. Başparmağım kapağın üzerinde gezindi. Tam çantama koyacakken elim havada kaldı. Ya gereksizse? Ya sadece dikkat dağıtmak için buradaysa? Ya bu bir tuzaksa? Ya bu beni yavaşlatmak için önceden alınmış bir tedbirse?

Yaman'ın sesi zihnimde yankılandı.
"Kasada yüzlerce dosya olacak. Sadece verdiğim kodları al." Derin bir nefes aldım.
Haklıydı. Plan buydu. Dosyayı yavaşça yerine bırakacakken bu kez Uraz'ın sesi geldi.

"Görev sırasında karar vermekten korkma."

Elim yeniden dosyaya gitti. Bakışlarım kapağın üzerinde gezindi. Yaman'ın sesi tekrar duyuldu. "Planın dışına çıkmak zorunda kalırsan... Bunun gerçekten değeceğinden emin ol." Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Değer mi..." diye fısıldadım.

Alarm sesi, kapıya vurulan darbeler ve hızlanan kalp atışlarım birbirine karışıyordu. Yaman'ın son cümlesi zihnimde yankılandı. "Şüphe ediyorsan, bir sebebi vardır." Gözlerimi kapattım. Sadece bir saniyeliğine. Sonra yeniden açtım. Kararımı vermiştim. "Umarım haklısınızdır..." diye fısıldadım. Siyah dosyayı dikkatlice çantamın içine yerleştirdim ve fermuarı tek hamlede kapattım.

Çantamdan elime aldığım madeni gümüş paraya tekrar baktım. Soğuk metal, eldivenime rağmen avucumda ağırlığını hissettiriyordu. Başparmağımı yavaşça üzerinde gezdirdim. Karga... Diğer yüzünü çevirdim. Kurt... Duman Zehir Volkov'un simgesi. İçimde istemsiz bir gülümseme oluştu.

Boğazım, az önce yaşadığım boğuşmanın etkisiyle yanıyordu. Yumruğun değdiği dudağım sızlıyor, ağzımın içinde demir tadını hissedebiliyordum. Ama bütün bunlara rağmen elimde tuttuğum para, garip bir şekilde içimi sakinleştiriyordu.
Sanki bana tek bir şey söylüyordu.

Bitmedi.

Bu yalnızca bir madeni para değildi.
Bu, Volkov ailesinin sessiz imzasıydı.
Bir meydan okumaydı. Bir mesajdı.

"Buradaydık."

Çantamı omzuma geçirdim. Tam kapıya yönelecekken durdum. Hayır. Geldiğim koridordan çıkamazdım. Şu an kapının diğer tarafında en az onlarca koruma beni bekliyordu. Oradan çıkmaya çalışmak, kendi ellerimle ölüme yürümekten farksızdı.
Hızla etrafıma bakındım.

Tam umudumu kaybetmeye başlamıştım ki gözüm odanın en arka köşesine takıldı.
Tozla kaplanmış gri renkli çelik bir kapı...
Üzerindeki yazı yılların içinde silinmişti ama hâlâ okunabiliyordu.

SERVİS GEÇİDİ

"Güzel..." İçimden belli belirsiz gülümsedim. "Bunu da düşünmüşler." Hiç oyalanmadan o dar geçide yöneldim. Arkamda çelik kapıya inen darbeler giderek şiddetlenirken önümde uzanan karanlık tünele doğru koşmaya başladım. Artık tek hedefim vardı.
Belgeleri Duman abime ulaştırmak... ve bu binadan canlı çıkmak.

Servis tüneli beklediğimden daha uzundu.
Duvarlardan sarkan kalın kablolar omzuma çarpıyor, tavandan sızan su damlaları yere düştükçe tünelin içinde yankılanıyordu.
Koşuyordum. Nefesim göğsümü yakıyordu. Bacaklarım artık beni taşımakta zorlanıyordu ama durmaya cesaret edemiyordum. Arkamdaki kapının ne kadar dayanacağını bilmiyordum.

Belki birkaç dakika, belkide çoktan kırıldı.

Tünelin sonunda belli belirsiz bir ışık görünmeye başladığımda umutlandım. Başta gözlerimin bana oyun oynadığını sandım.
Ama birkaç adım daha atınca ışık büyüdü.

Bütün gücümü toplayıp son metreleri neredeyse koşarak geçtim. Paslanmış demir kapıya omzumla yüklendim. Kapı önce direndi. Sonra uzun zamandır açılmamış gibi gıcırdayarak aralandı. Yüzüme serin gece havası çarptı. İçime derin bir nefes çektim. İlk kez ciğerlerime gerçekten hava doluyormuş gibi hissettim. Ama rahatlamaya zamanım yoktu.

Başımı hızla sağa sola çevirdim. Burası vakıf binasının arka tarafındaki eski servis otoparkıydı. Projektörlerin ışığı ön bahçeyi tarıyordu. Buraya ise yalnızca uzaktan yansıyan solgun ışıklar ulaşıyordu. Tam o sırada karanlığın içinden kısa far selektörü yapıldı.

Bir kez, iki kez ve durdu. Sonra bir kez daha yaptı. Bu Yaman'ın korumalara öğrettiği bir dildi. Hemen büyük adımlarla oraya doğru gittim. Arabanın içinde oturan koruma beni görünce dışarı çıktı. Ve benim geçmem için kapıyı açık tuttu.

Çevresini son kez kontrol ettikten sonra sürücü kapısını açarak geri çekildi. "Yol temiz, Nil hanım." Başımı hafifçe salladım. "Ellerine sağlık." Koruma hiç vakit kaybetmeden anahtarı avucuma bıraktı.

Arabaya bindiğim gibi kapısını sertçe kapattım. Çantayı yan koltuğa bıraktım.
Elim direksiyonu kavradığında bütün yorgunluğuma rağmen içimi garip bir sakinlik kapladı. Kontağı çevirmeme gerek kalmadan çalışan motor boğuk bir homurtuyla beni karşıladı. Derin bir nefes aldım.

Dikiz aynasını kendime göre ayarladım. Karanlıkta bile yüzüme bakmaya çalıştım. Dudağımın kenarından akan kan çenemde kadar süzülmüş kurumuştu. Başımı daha dönerek yanağıma baktım. Morarmaya başlayan yanağıma. Parmak uçlarımı usulca üzerine götürdüm. Canım yandı. Ama acı, çoktan alıştığım bir misafirdi.

Tüm bedenim durmaksızın sızlıyordu.

Boğazım hâlâ az önceki boğuşmanın izlerini taşıyordu. Boğazımın sağ tarafında belirginleşmeye başlayan morluklar aynada bile seçiliyordu. Parmak izlerini andıran kızarıklıklar tenime işlemişti. Adamın kolu boğazımı öyle bir sıkmıştı ki, her nefes alışımda ince bir yanma hissediyordum. Yutkunmak bile canımı acıtıyordu.

Parmak uçlarımı usulca boğazıma götürdüm. En ufak dokunuşta bile sızının bütün boynuma yayıldığını hissettim. Derimin altında nabzım hızla atıyor, sıkılan yerler zonkluyordu. Birkaç saat sonra morlukların daha da koyulaşacağını biliyordum. Ama buna aldıracak hâlim yoktu. Şu an canımı en çok yakan şey boğazımdaki izler değil, geride bıraktığım insanların akıbetini bilmemekti.

Direksiyonu sıkan parmaklarımın eklemleri bembeyaz kesilmişti. Yavaşça nefes verdim.

" Yaşıyorum..." Diye soludum. Ama onlar yaşıyor mu? Ben iyiydim. Onlar iyi mi? Boğazıma sert bir yumru oturdu. Az önce aynı odadaydık. Az önce hepimiz bir binanın bodrum katındaydık.

Şimdi ise aramızda yalnızca birkaç kilometre değil... Kocaman bir belirsizlik vardı. "İyiler..." diye fısıldadım kendime. "İyi olmak zorundalar." Çünkü başka bir ihtimali düşünürsem... Direksiyonu bile tutamazdım.
Uraz söz vermişti. "Hiçbirimize bir şey olmayacak." Söz vermişti. Sözünü tutmak zorundaydı.

Çünkü ben o söze güvenerek gitmiştim.
Onları orada bırakıp gitmeyi kabul etmiştim.
Alt dudağımı dişlerimin arasına sıkıştırdım.
Ya yanıldıysak? Ya plan düşündüğümüz gibi gitmediyse? Ya ben bu dosyaları kurtarayım derken... Onları kaybettiysem?

"Hayır..." Başımı sertçe iki yana salladım. "Hayır, böyle düşünme." Ama düşünceler durmuyordu. Kafamın içinde peş peşe aynı sorular dönüp duruyordu. Şimdi neredeydiler? Çatışma bitmiş miydi Yaralanan olmuş muydu? İçeri çöken ağırlıkla nefes almak bile zordu.

Bu görevi tamamlamam için beni göndermişlerdi. Eğer şimdi durursam... Onların bana duyduğu güvene ihanet etmiş olurdum. Derin bir nefes aldım. Göğsüm sızladı. Gözümden süzülen bir damla yaşa engel olamamıştım.

Yanaklarımdan ağır ağır süzülürken elimle hemen sildim. "Şimdi değil..." diye fısıldadım kısık bir sesle. "Şimdi ağlama, Nil." Ağlamak için doğru zaman değildi.

Onların geri döneceğine inanmak zorundaydım. Çünkü umut etmekten vazgeçtiğim an, gerçekten kaybetmeye başlayacaktım. Gözlerimde kalan yaşları elimin tersiyle sildim. Direksiyonu iki elimle yeniden kavradım.

"Söz verdiniz..." diye fısıldadım. "Ben de o söze güvenerek gittim." Ayağımı gaz pedalına biraz daha bastım. "Şimdi sıra bende..."

"Sizi bekleyeceğim."

...

Malikanenin yüksek demir kapıları görüş alanıma girdiğinde ayağımı gaz pedalından yavaşça çektim. Motorun güçlü sesi gecenin sessizliğinde giderek azaldı. Sonunda frene bastım ve araba durdu.

Çantamı yan koltuktan aldım. Omzuma taktığım anda ağırlığını hissettim. Artık arabadan nefes alamadığımı hissettiğim anda kapısını açarak sertçe indim. Adımlarım ağırdı ama durmadım. Karanlığın içinde dizilen korumalar beni gördüğü anda baş eğdiler. Ne kadar onlara bunu yapmamalarını söyledim bilmiyorum. İstemiyordum kimsenin benim için baş eğmesini. Baş eğilecek kadar değerli biri olduğumu düşünmüyordum.

Her adımda üzerimdeki yorgunluğu daha fazla hissediyordum. Ayakkabılarımın taş zemine vuran sesi, gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Bahçenin girişine geldiğimde iki koruma kapıyı açtı. İçeri girerken gözüm bir kez daha etrafı taradı.

Duman abinin geldiğini anlamak için büyük garaja baktım. Gözlerim tek tek büyük arabaların üzerinde gezdi. En sonunda bir tanıdık araba ile durdu. Gelmişti, abim gelmişti. İçimden taşan sevinç ve rahatlama hissi ile hızlıca kapıya doğru yürüdüm.

Kapının önünde duran Miraç abiden anahtarı alarak hızlıca içeri süzüldüm. Miraç abi herkesin güvenini kazanmış, Duman abimin en yakın sağ eliydi. Ben buraya adım attığım günden beridir onu görüyorum. Sol eli ise Yaman'dı.

İçeri girdiğim gibi adımlarıma bir an bile duraksama vermeden abimin çalışma odasına doğru yol aldım. Omzumda taşıdığım çantanın ağırlığı kendini fazla belli ediyordu. Siyah dosyada kalmıştı aklım. Gerekli miydi? İlk defa bana söylenmeyen bir dosyanı almıştım. Karar verirken içimde oluşan o tereddüt hâlâ geçmemişti. Belki de yanlış yapmıştım. Belki de almamam gereken bir şeyi almıştım. Ama içimde bir ses, onu orada bırakmamam gerektiğini söylemişti. O sese güvenmiştim.

Boğazımdaki yangın hâlâ durmadan kendini belli ediyordu. Nefessiz kalmıştım, belki ölümün bir kenarından dönmüştüm.

Dudağımdan akan kanı silmeye vakit bulamamıştım. Parmak uçlarımla kuruyan kanı temizlerken acıyan yere dokundum ve yüzümü buruşturdum. Canım yanıyordu.
Ama artık acıya şaşırmıyordum. Başımı çevirerek adamın tuttuğu koluma baktım. Parmaklarının izi kolumda mühür gibi çıkmıştı.

Başımı kaldırdım. Çalışma odasının bulunduğu koridorun sonuna gelmiştim. Kapının önünde durdum. Elimi kapı koluna uzatmadan önce derin bir nefes aldım ve kapıyı iki kez tıklattım. Ardından tanıdık bir ses yükseldi. "Gel." Sesi her zamanki gibi sakindi. Ve bir o kadar insanın içine işleyen türden soğuk. Ama o tek kelimenin içinde bile bir şeylerin ters gittiğini anlayacak kadar onu tanıyordum.

Yavaşça kapıyı açtım ve içeri girdim. Kapıyı yavaşça kapattım ve ona döndüm. Bir saniye... Sadece bir saniye bana baktı. Ama o bir saniyede her şeyi gördü.

İlk gözünden tehlikeli bir ifade geçti, O an Duman abinin gözlerindeki değişimi gördüm. Kızgınlık değildi sadece. Daha derin bir şeydi. Endişe. Ama Duman Zehir Volkov gibi biri, endişesini kolay kolay göstermezdi.

Daha fazla ayakta duramadım ve masanın yanına giderek titrek ellerimle çantayı bıraktım. Daha sonra dolu gözlerimle abime döndüm. Duman abi oturduğu yerden kalktı ve yanıma gelmeye başladı. Şu an onun için önemli dosya değildi. Onun için önemli benim aldığım yaralardı. Fiziksel yaradan bahsetmiyorum.

Gözlerimde biriken yaşları saklamaya çalışsam da başaramadım. İçimde tuttuğum bütün korkular, bütün yorgunluklar o an ağır gelmeye başlamıştı. Hiç düşünmeden aramızdaki mesafeyi kapattım ve Duman abiye sarıldım. Kollarımı sıkıca sardım beline ve başımı göğsüne yasladım. Bir anlığına zaman durdu.

Sonra gizleyemediğim göz yaşlarım dışarı akmaya başladı. Böyleydi göz yaşlarım benim için. Güvendiğim kişinin yanında ağlardım, gülerdim. Güvendiğim kişiden bile öteydi bana sarılan adam. Benim olmayan abim gibiydi. Beni koruyan, kollayan bir kişiydi. Yaralarıma önem veren kişiydi.

Yavaş bir ağırlıkla elini kaldırdı ve sırtıma yasladı. Bana yalnız olmadığımı söylüyordu bu hareketiyle. Teselli için kelimeler yetmezdi. Kelimeler böylece eksik kalırdı. Çünkü bazen bir insanın yanında olduğunu anlatması için tek bir cümle bile gerekmezdi. Bir elini kana bulanmış saçımda yavaşça gezdirmeye başladı.

" İyi misin abim?" Sesi kulaklarıma dolduğu anda daha fazla ağlamaya başladım. Değildim işte. İyi değildim. Ailem, kalbimin bir parçasını orada bıraktım. Kendimi berbat hissediyordum. Her şey bir anda üzerime gelmiş gibiydi.

"Abi..." diyebildim sadece. Sesim titriyordu.
Başımı biraz daha göğsüne yasladım. "Ben... iyi değilim. Onları orada bıraktım. Ya bir şey olursa?"

"Onlar kolay kolay düşmez, Nil."

" O kadar emin konuşuyorsun ki abi..."

" Çünkü onları tanıyorum," gözlerimin içine bakarak devam ettirdi. "Ve senide tanıyorum."

Sustum. Ve nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Ama başaramadım. Ellerimle abimin t-shirt'nü sıkmaya başladım. Parmak uçlarım acıyorudu.

Duman abi yavaşça geri çekildi ve beni bileğimden tutarak masanın yanındaki koltuğa oturttu. Bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. Ben ise ellerime bakıyordum. Parmaklarım hâlâ titriyordu. İçimdeki korku, aklımdaki düşünceler bir türlü susmuyordu. Duman abi masanın üzerinden su bardağını aldı ve bana uzattı.
"İç." Sesindeki ton her zamanki gibiydi. Net ve kararlıydı.

Titreyen elimle suyu aldım. Ellerim titrediği için su hafifçe sallandı. Birkaç yudum aldıktan sonra bardağı masaya bıraktım. Suyu içerken dudağımdaki acı daha da artmıştı.

"Şimdi gidip duş alacaksın." Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Abi?"

"İtiraz etme." İlk defa sesinde hafif bir ağabey sertliği vardı.

" Sonra biraz dinleniceksin, Yaman haber verdi. Hepsi iyi, merak etme."

Sanki saatlerdir nefesimi tutuyormuşum gibi hissettim. Gözlerimi kapattım. Üzerime saatler sonra mutluluk hissi çöktü. Gülümsedim. Dudağımdaki acıya rağmen gülümsedim. "İşte böyle." Dedi ve bir kez daha elini saçlarımda gezdirdi.

"Git şimdi, duş al ve dinlen. Kendine yüklenme." Net sesi ile başımı sallayarak ayağa kalktım.

" İyi geceler abi."

" İyi geceler kardeşim."

Tebessüm ederek sessizce odadan çıktım.

Bakışlarım odanın önündeki kapıya kalktı. Destan... Yaralı ceylan. Onun nasıl olduğuna bakmak için yanına gitmek kararı aldım. Ama ilk attığım adımda duraksama yaşadım, üzerimdeki elibise kana bulanmıştı. Saçlarımda dahil kan olduğum için korkacağını düşündüm. Aynaya baksam ben bile kendi hâlimden ürperirdim. Destan bunu görürse... Korkardı. Zaten yeterince şey yaşamıştı. Bir de benim bu hâlimi görmesini istemiyordum.

Onun yanına gitmek için ilk kendi odama gidip duş alıcaktım. Saat çok geçti ama bu saatlerde Destan çoğu zaman kabus gördüğü için uyumazdı.

Güzel bir kızdı. Güzelliği insanı büyüleyen tarzdandı. Onu ilk gören herkes güzelliğine hayran kalırdı. İnsanları etkileyen, dikkat çeken bir yanı vardı. Duruşunda, bakışlarında, sessizliğinde bile insanları kendine çeken bir şey vardı. Ceylan bakışları vardı, kendine has sıcaklığı...

Tek kaldığında sessizleşirdi. Saatlerce tek kelime etmeden oturabilir, düşüncelerinin içinde kaybolabilirdi. Acısını göstermeyi sevmezdi. Hatta bazen acısı yokmuş gibi davranırdı. İğneden korkardı mesela. Ama bunu belli etmezdi. Yüzüne hiçbir şey yansıtmamaya çalışırdı. Sanki korktuğunu gösterirse zayıf düşecekmiş gibi... Bazen kendime soruyordum. Bir insan, korkularını saklamayı öğrenecek kadar ne yaşamış olmalıydı? Onu hangi noktadan kırmışlardı ki, artık canı yandığında bile sessiz kalmayı seçiyordu?

Güçlü kızdı. Yaşadıklarına rağmen ayakta durmayı beceren bir kızdı.

Tam arkamı dönüp gideceğim sırada kapı açılma sesiyle yerimde durdum. Başımı yavaşça o tarafa çevirdim. Karşımda... Destan vardı.

Davetten geldikten sonra duş almış, üzerine beyaz pijamasını giymişti. Saçlarını kurutmayı pek sevmediği için onu her zaman ıslak saçla görürdüm. Gülümsedim ona doğru ama beni korku filimlerinden çıkmış gibi sana bilirdi. Saçım dağılmış, yüzümdeki makyaj akmış, üzerimde kanlı elbise... Daha ne kadar korkutucu ola bilirim diye düşündüm.

Destan'ın gözlerinin önce yüzümde, sonra üzerimde gezindiğini gördüm. Ne kadar içindeki korkuyu gizlemeye çalıştısa siyah gözleri onu ele verdi.

" Nil..." Diye fısıldadı. Galiba üzerimdeki kanın benim olduğunu düşünüyordu.
"İyiyim Destan, sadece küçük bir operasyon geçirdik."

" Diğerleri nerede?"

" Hepsi iyi, sadece işleri biraz uzun sürdü."

Bir tek beni değil, hepimiz düşünecek kadar büyük bir kalbi vardı. Destan'ın kalbi sandığımızdan çok daha büyüktü.
Kendi yaralarıyla uğraşırken bile başkalarının yaralarını düşünüyordu.
Kendi acısını içine atıp, başka insanların iyi olup olmadığını soruyordu.

Bakışlarım istemsizce açıkta kalan koluna kaydı. Açıkta kalan kolunda eskiden yaptığı çizik izleri vardı. Kriz geçirirken tırnaklarıyla kolunu kaşırdı. Ve yaptığı izler bedenine tutunurdu. Kendi kendine yapmıştı ama o farkında değildi.

Destan benim baktığım yere bakınca hemen kolunu arkasına gizledi. Yaralarından utanıyordu. Abisi gibi bir şerefsizin umursamadan açtığı yaralarda, Destan utanıyordu. Gözlerime bakamadı, hemen gözlerini kaçırarak yere baktı.

Konunun üzerinde daha fazla durmadım ve kafasını dağıtmak için, daha fazla içine kapanmaması için,"İlaçlarını aldın mı?"
Dedim. Bu soruyla birlikte bakışları bir anlığına değişti. Küçük bir duraksama yaşadı. Ve o duraksama bana cevabı verdi. "Destan." Sesimi biraz daha ciddi yaptım.
Başını eğdi. "Unuttum." Derin bir nefes verdim. Kızgın değildim. Sadece endişeliydim.

Unutmamıştı. Bilerek içmiyordu, kendini ölüme sürüklüyordu. Kendi acısını görmezden gelmek, kendini ikinci plana atmak onun için neredeyse bir alışkanlık hâline gelmişti neredeyse. Hayatı, sağlığı, geleceği önemli değilmiş gibi davranıyordu.

Çünkü onu tanıyordum. Kendi ihtiyaçlarını en sona bırakırdı. Başkalarının acısını kendi acısından daha önemli görürdü. "Ne zaman aldın en son?" Sessiz kaldı. En başından beri içmiyordu.

" Bak," dedim yanına yavaşça yaklaşarak.
" Gel seninle bir anlaşma yapalım, her gün aralıksız ilaçlarını alacaksın. İlaç kutusunun içinde yirmi sekiz ilaç var. Yirmi sekiz gün sonra eğer tam iyileşirsen ve ilaçlar biterse sana bir hediyem olacak. "

Destan başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde kısa bir şaşkınlık vardı. Sanki "hediye" kelimesi ona yabancı gelmişti. Belki de gerçekten yabancıydı.

"Bu günden sonra ilaçlarını düzenli içmeni istiyorum, her gün kontrol edeceğim. Anlaştık mı?" Destan birkaç saniye sonra çok hafif bir şekilde başını salladı.

Bu onun için en büyük adımdı. Çünkü Destan'a göre kendi ihtiyaçları hep en son sıradaydı. Gülümseyerek ona baktım. Çünkü Destan'ın küçücük bir kabulü bile, onun gibi biri için büyük bir değişimdi.

"İyi geceler, Destan." Dedim. Destan bana baktı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sadece gözleriyle cevap verdi sanki. Sonra çok hafif bir şekilde başını salladı. Sessizlikle karşılık verdi.

Yavaşça geriye doğru adım attı ve odasına girerek odanın kapısını kapattı. Bakışlarım Duman abimin çalışma odasına döndü. Duman abi hepimize Destan'ın eski sevgilisi olduğunu söylemiş ve hepimizi şaşkın bırakmıştı. Çünkü asla böyle bir adamdan aşık olmasını baklemiyorduk. Abisinin Destan'a yaşattığı her şey için geçmişi unutmuş ve yeni sayfa açacağını söylemiş, onunla evlenmişti.

Soğukluğu, sertliği ve kimseye göstermediği duyguları vardı. Ama konu Destan olduğunda her şey değişiyordu.

Duman...

Onun ismini ilk duyduğumda bile içinde saklı bir anlam olduğunu hissetmiştim.
Duman, ateşten sonra geriye kalandı.
Bir şeylerin yaşandığını, bir savaşın verildiğini ve geride izler bırakıldığını anlatırdı.

Duman Zehir Volkov da öyleydi. İnsanlar onun sadece karanlık tarafını görürdü. Soğuk bakışlarını, sert duruşunu, kimseye yaklaşmayan hâlini... Ama ben onun sessizliğinin ardında ne sakladığını biliyordum. Duman, sadece karanlık değildi.

O, içinde hâlâ sönmemiş bir ateş taşıyan biriydi.

Yandığı yerlerden güç almayı öğrenmişti.

Kırıldığı hâlde ayakta kalmayı, kaybettiklerine rağmen korumayı seçmişti.

Belki de bu yüzden ismi ona bu kadar yakışıyordu. Çünkü bazı insanlar duman gibidir. Onlara uzaktan baktığında sadece gölgelerini görürsün.

Ama yaklaştığında, o karanlığın içinde saklanan sıcaklığı fark edersin.

Destan...

Onun adı ise bir hikâyeydi.

Sadece anlatılan değil, yaşanan bir hikâye.

Yıkılsa bile yeniden ayağa kalkmak, kaybetse bile yürümeye devam etmek demekti.
Destan Karaca Volkov da tam olarak buydu.
Herkes onun güçlü olduğunu söylerdi.
Ama kimse, o gücün hangi acılardan doğduğunu bilmezdi.

O, yaralarını saklamayı öğrenmişti. Ama bütün yaşadıklarına rağmen kalbini kaybetmemişti. Hâlâ sevebiliyor, hâlâ önemseyebiliyor, hâlâ başkalarının acısını kendi acısından önce düşünebiliyordu.

Belki de onun asıl destanı buydu. Kırıldığı hâlde kötüleşmemesi... Kaybettiği hâlde sevgisini kaybetmemesi...

Duman ve Destan...

Destan; mücadele demekti.

Yıkılsa bile ayağa kalkmak, bütün yaralarına rağmen savaşmaya devam etmek demekti.

Duman; iz demekti.

Yaşanan yangınların, verilen savaşların ve saklanan duyguların geride bıraktığı gölgeydi.

Biri yaşadığı savaşlarla kendi destanını yazıyordu.

Diğeri ise geçmişinin dumanlarını taşıyordu.

...

"Amca yalvarırım öldürme onu, yaşayamam. Alma onu elimden lütfen. Efil lütfen bana bak ablacım, ne olur bana bak. Nefesim bana bak. Korkma. Sakın korkma." Bağırdım. Sesimi ona duyurmak için daha fazla bağırdım. Ama kendi sesimi kendim bile duyamıyordum bu zifiri gecede. Çırpınıyordum beni tutan ellerden kurtulup kardeşimi kurtarmak istiyordum ama o eller beni bırakmıyordu.

" Ağlama, kurban olurum göz yaşlarına ağlama."

" Abla ben ölecek miyim?"

Başımı deliler gibi salladım.

"Hayır..." Sesim titriyordu. "Hayır Efilim. Sakın böyle konuşma. Ölmeyeceksin canım benim, bırakmayacaksın ablayı." Dudaklarım titriyordu ama ona belli etmemeye çalışıyordum. Çünkü onun karşısında güçlü olmak zorundaydım.
Ben ablasıydım.
Onun korktuğu zaman elini tutacak, ağladığında gözyaşlarını silecek kişi bendim.

Efil'in yüzüne baktım.

Normalde hep gülen o küçük kızın yüzünde şimdi sadece korku vardı. Dolu gözlerinden ardı kesilmez yaşlar akıyordu.

"Abla ben ölmek istemiyorum." Kalbim paramparça oldu. "Korkma ablacım, ölmeyeceksin," dedim. Sesim içimdeki yangına inat sıcacıktı şimdi. Kendimi tutan ellere karşı çırpınmayı bıraktım. Gücümü beni tutanlara değil, sadece ona ulaştırmak istiyordum.

"Sen benim nefesimsin Efil. İnsan nefesi olmadan yaşayabilir mi? Yaşayamaz. Ben seni bırakır mıyım hiç?"

Gözlerimi bir an bile onun gözlerinden ayırmıyordum. Aramızdaki o birkaç metrelik mesafe sanki dünyalar kadardı. Ama bakışlarımla ona sarılmaya çalışıyordum.

"Bak bana," dedim usulca. "Sadece bana bak. Etrafındaki hiç kimseyi görme. Sadece ablanı duy."

Küçük omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. O kocaman, korku dolu gözleriyle bana bakarken, amcamın gölgesi üzerimize bir karabasan gibi çökmüştü. Amcam elinde tuttuğu silahı Efil'in göğsüne isabet almıştı. Ve benim acımdan zevk alıyordu.

"Amca..." dedim bu kez çaresiz çıkan bir sesle. "Bırak onu. Ne istersen bana yap ama kardeşime dokunma. O daha çok küçük. Onun hiçbir suçu yok."

"Abla," diye fısıldadı bu kez. Sesi o kadar çaresiz, o kadar masumdu ki. "Canım acıyor."

"Canın acımasın ablacım, ne olur acımasın... Keşke senin yerine benim canım yansaydı," dedim. Sesim bir fısıltı gibi çıktı, boğazımdaki o devasa düğüm nefesimi kesiyordu. Dünyanın en ağır yükü, canınızdan çok sevdiğiniz bir çocuğun acıyla kıvranışını izlemek ve elinizden hiçbir şeyin gelmemesiymiş. O an anladım. Dizlerimin bağı çözüldü, kara toprağa çöktüm. Beni tutan eller eti mi koparırcasına sıkıyordu ama hissetmiyordum.

Benim canım Efil'in gözyaşlarında yanıyordu.

"Abla..." dedi Efil. Gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülürken sesi o kadar kısık, o kadar incinmişti ki kalbimin cam gibi kırılıp içime battığını hissettim. "Ben... ben daha çok küçüğüm değil mi? Ölecek kadar büyük değilim ki..."

"Küçüksün birtanem, çok küçüksün. Daha büyüyeceksin," dedim, gözlerimdeki yaşları ondan saklamaya çalışarak. Ama hıçkırıklarım göğsümü yırtıyordu. "Ben seni yaşatacağım Efilim, söz veriyorum."

"Abla, ben ölmek istemiyorum ki..." diye hıçkırdı, omuzları sarsıla sarsıla. "Ben daha büyüyeceğim. Sen bana söz vermiştin, beni okula ilk gün sen götürecektin. Önümüzdeki yıl önlüğümü sen ütüleyecektin. Unuttun mu?"

"Unutmadım, unutmadım güzel gözlüm," dedim hıçkıra hıçkıra ağlarken. Sesimi güçlü tutmak artık imkansızdı. Ruhum çekiliyordu sanki. "En güzel önlüğü alacağım sana. Söz veriyorum, her sabah saçlarını ben öreceğim. Yeter ki bırakma kendini, yeter ki bana bak."

"Abla, ben büyüyünce doktor olmak istiyorum. Doktor olacağım ki, çocukların canı hiç acımasın. Büyük amcalar çocukları hiç ağlatmasın... Ben herkesi iyileştireceğim abla. Ama... ama şimdi benim canım çok acıyor. Beni kim iyileştirecek abla? Sen beni iyileştiremez misin?"

"Ben iyileştiririm seni, ben senin yaralarını öperim Efil!" diye bağırdım, beni tutan adamların kollarında deli gibi çırpınarak. "Amca yalvarırım bırak onu! Bak duymuyor musun, doktor olacakmış o! Daha büyüyecekmiş! Yalvarırım dokunma kardeşime! Beni öldür, ne olur beni parçala ama ona kıyma!"

Elif elindeki zincirlere rağmen ayağa kalkmak istedi ama amcamın sert eli Efil'i geriye doğru itti. Küçücük bedeni toprağa düştü. Canının acısıyla incecik bir çığlık attı.

O an gökyüzü başıma yıkıldı sandım.

"Yapma, dokunma ona. Ama çok küçük o, yalvarırım yapma." Bir kez daha bağırdım. Sanki gökyüzü bile beni duyuyormuş gibi şiddetli bir şekilde yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlaları yüzüme çarpıyor, gözyaşlarıma karışıyordu. Gökte şimşek çakıyor, ışıklarını bizim üzerimize vuruyordu.

Efil zincirlerini birbirine vurarak bana doğru emeklemeye çalıştı.

"Abla..." diye ağladı. "Çok soğuk. Canım çok acıyor abla..."

"Efilim!" diye haykırdım, dizlerimin üstünde ileriye fırlamak istedim ama arkamdaki adamlar saçlarımdan geriye doğru çekti.

Canım yandı ama ruhumun acısından bunu hissetmedim bile.

"Bırakın beni köpekler! Kardeşim üşüyor diyorum size! Bırakın!"

Efil'e doğru baktım. "Geçecek küçüğüm, geçecek ablam, geçecek meleğim," dedim. Sesim artık tamamen kısılmıştı, hıçkırıklarım boğazımı parçalıyordu. "Ablan seni kurtaracak, söz veriyorum."

Ama kurtaramıyordum. Beni tutan eller bir mengeneyle sıkıştırılmış gibi sabitti. Bir abla olarak kardeşimin gözlerimin önünde erimesini izlemekten başka hiçbir şey yapamıyordum. Çaresizlik içimi bir kor gibi yakıyordu.

"Amca!" dedim, sesim artık bir yalvarıştan çok bir hırıltıya dönmüştü. "Ayaklarını öpeyim amca. Ben senin yeğenin değil miyim? Bana kıy, beni parça parça et. Efil daha çok küçük, o senin de kanın. Nasıl kıyacaksın ona?"

Amcam yüzüme bile bakmadı. Gözleri sadece yerdeki o çaresiz, küçücük bedendeydi.

Efil silahı görünce daha çok ağlamaya başladı. Zincirlerini sürüyerek toprağın üzerinde bana doğru bir santim daha yaklaştı.

"Abla, o elindeki şey canımı çok yakacak mı?" diye sordu. Sesi o kadar masum, o kadar çocukcaydı ki. "Ben iğneden bile çok korkarım biliyorsun değil mi? Doktor olunca çocuklara hiç acıtmayan iğneler yapacaktım... Abla, amcam beni vurursa çok acır mı?"

"Acımayacak nefesim, acımayacak," dedim hıçkırıklarım boğazımı yırtarken. Yalan söylüyordum. Dünyanın en acı yalanını kardeşimin gözlerinin içine bakarak söylüyordum.

"Ablan seni korur, acıtmazlar senin canını. Korkma birtanem."

"Söz mü abla?" dedi Efil, gözlerini kırpıştırarak yağmur damlalarından kaçmaya çalıştı. "Ölünce anneme gidiliyor değil mi? Eğer... eğer ben ölürsem anneme seni anlatacağım abla. Ablam beni çok korudu, hep elimi tuttu diyeceğim. Ama şimdi tutamıyorsun... Anneme söyleyeceğim sana kızmasın olur mu?"

"Efil, sus ne olur sus! Konuşma öyle!" diye çığlık attım. İçimdeki acı o kadar büyüktü ki, nefes alamıyordum. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi vuruyordu. "Amca vurma! Vurma yalvarırım vurma! Kulun, kölen olayım amca yapma!"

"Abla, büyümek çok güzel bir şey olacaktı değil mi?" diye sordu Efil, zincirini hafifçe kımıldatarak. "Senin gibi boyum uzayacaktı. Doktor önlüğümü giyip sana koşacaktım. 'Bak abla, başardım' diyecektim... Şimdi hiç büyüyemeyecek miyim ben?"

"Büyüyeceksin birtanem, büyüyeceksin," dedim, hıçkırıklarım sesimi boğarken. "Ben seni büyüteceğim. Kimsenin sana dokunmasına izin vermeyeceğim."

"Ben büyümek istiyordum abla," dedi Efil. Sesi o kadar çaresiz, o kadar inceydi ki içim yandı. Soğuk yağmur damlaları bile içimdeki yangını söndüremedi. "Önlüğüm bembeyaz olacaktı. Sana söz vermiştim, ilk maaşımla sana o pembe elbiseyi alacaktım. Unutmadın değil mi abla?"

"Unutmadım Efilim, unutmadım meleğim," diye haykırdım. Çamurlu toprağı tırnaklarımla kazıdım. "Alacaksın o elbiseyi bana. Beraber giyeceğiz. Ne olur bırakma kendini. Amca bak ne diyor! Küçücük o, hiçbir şey bilmiyor! Yalvarırım vurma!"

Efil titreyen elini zincirlerin elverdiği kadar havaya kaldırdı. Sanki uzaktan yüzüme dokunmak istiyordu.

"Abla," diye fısıldadı. "Boynumdaki zincir çok ağır. Artık taşıyamıyorum. Canım acıyor abla... Ama en çok şurası acıyor." Küçük elini kalbinin üzerine koydu. "Seni burada yalnız bırakacağım diye çok acıyor. Ben gidince sen kime sarılacaksın abla? Kim senin saçlarını sevecek?"

"Sen seveceksin Efil! Sen sarılacaksın bana!" Sesim yırtıldı, boğazımdan kan tadı geldi. "Kimse sevemez beni senin gibi! Gitme, ne olur gitme!"

"Ölmeyi bilmem ki ben... Toprağın altı çok soğuk olur, ben orada yalnız başıma ne yaparım abla?"

"Ölmeyeceksin Efilim, ölmeyeceksin meleğim!" diye haykırdım. Çamurlu toprağı tırnaklarımla kazıdım. "Ben seni o soğukta bırakır mıyım hiç? Kendimi siper ederim sana. Ne olur bırakma kendini. Amca yalvarırım bak yüzüne, daha bebek o! Hiç mi vicdanın yok!"

"Abla, ben rüyamda annemi gördüm dün gece," dedi Efil. Sesi o kadar kısık, o kadar titrekti ki hıçkırıkları yağmurun sesine karışıyordu. "Beyaz bir elbise giymişti. Bana elini uzatıyordu. Abla... Annem beni yanına mı çağırıyor? Ben daha onun yanına gitmek için çok küçük değil miyim?"

"Küçüksün birtanem, çok küçüksün!" diye haykırdım. Çamurlu toprağı tırnaklarımla kazıdım. Beni tutan eller etimi koparırcasına sıkıyordu ama hiçbir şey hissetmiyordum.

Efil derin bir iç çekti, o minicik göğsü kalktı ve indi. "Abla," dedi, bakışlarını tekrar bana çevirerek. "Ben sana bir şey itiraf edeceğim. Hani geçen hafta senin en sevdiğin o mavi tokanı kaybettim demiştim ya... Aslında kaybetmedim. Çok güzeldi, dayanamadım, odamdaki o küçük kutunun içine sakladım. Bana kızmadın değil mi?"

"Kızmadım Efilim, kızmadım güzel gözlüm," dedim, çamurlu suyu yutarak ağlarken. "Bütün tokalarım, bütün elbiselerim, her şeyim senin olsun. Bütün canım sana feda olsun."

"Abla," dedi Efil, sesi yağmurun hışırtısı altında iyice kısılarak. "Çok üşüyorum. Canım çok acıyor."

"Geçecek Efilim, geçecek çiçeğim," dedim. Hıçkırıklarım boğazımı parçalıyordu. Ses tellerim yırtılana kadar bağırmak, dünyayı başlarına yıkmak istiyordum. Ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ben Nil'dim. Her zaman onu koruyan, her düştüğünde dizini öpen ablası Nil... Şimdi ise kollarımı kilitleyen o adamların arasında bir hiçtim. Kardeşini koruyamayan bir hiç.

"Nil," dedi amcam, alaycı bir ses tonuyla gülerek. "Şu haline bir bak. Hani sen bu kızın koruyucu meleğiydin? Hani ona hiçbir şey olmasına izin vermezdin? Bak, sırılsıklam çamurun içindesin ve elinden hiçbir şey gelmiyor."

"Amca yalvarırım yapma!" diye bağırdım, ses tellerim yırtılana kadar çığlık attım. "Bırak onu, ne istersen bana yap! Alay etme ne olur, benim canımı al!"

Amcam kahkaha attı. Yağmur damlaları yüzünden süzülürken eğleniyormuş gibi başını salladı. "Büyük laflar ediyordun Nil. 'Kardeşime dokunamazsınız' diyordun. Şimdi ne oldu? Kim kurtaracak seni? Kim kurtaracak o küçük bebeği? Bak, bir abla olarak hiçbir işe yaramıyorsun."

"Amca ne olur bırak! Bak daha hiçbir şey bilmiyor o! Nil kurban olsun sana Efil, gitme ne olur gitme!"

Amcam silahın horozunu yavaşça geriye doğru çekti. Çıkan o metalik ses, gök gürültüsünü bile bastırdı. Amcam bana doğru eğildi, gözlerindeki alaycı ifade daha da derinleşti. "Ağla Nil," diye fısıldadı nefretle.

"Ağla ki, çaresizlik neymiş ömrün boyunca unutma."

Parmağı tetiğe kapandı.

Gecenin karanlığını iki el patlama sesi böldü. Arka arkaya iki el kurşun sesi... Gökyüzünü, yağmuru, dünyadaki tüm feryatları yutan o iki korkunç ses kulaklarımda patladı.

Efil’in küçücük bedeni toprağın üzerinde iki kez şiddetle sarsıldı.

"Efil!" diye çığlık attım. Boğazımdan kan gelircesine, ses tellerim yırtılana kadar bağırdım.

Beni tutan eller, işleri bitmiş gibi beni çamurun içine fırlattı. Dizlerimin üstünde yere yığıldım. Sürünerek, tırnaklarımı çamura geçire geçire o iki adımlık mesafeyi geçtim. Sonunda ulaştım ona. Küçücük, ağırlaşan bedenini kollarımın arasına aldım. Göğsünü göğsüme öyle bir bastırdım ki, sanki onu içime saklamak, o mermileri onun göğsünden söküp kendi kalbime saplamak istiyordum.

Efil’in gözleri hâlâ hafifçe açıktı. Dudakları titredi. Son bir güçle, titreyen minicik ellerini ıslak giysilerime geçirdi. Başını göğsüme doğru iyice yasladı, yüzünü boynuma gömdü ve derin, titrek bir nefes aldı. Boynundaki, ellerindeki zinciri çekiştirdim, ama olmadı. Parmaklarım kanadı, tırnaklarım kırıldı ama o lanet olası kilit yerinden bile oynamadı. Ağırdı zincir, çok ağırdı; küçücük bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağır, benim çaresizliğim kadar ağırdı. Efil son nefesini verirken bile o soğuk demirler tenini acıtmaya devam ediyordu.

Efil, başını omzuma yasladı. Korkudan titreyen o minik elleriyle sırtıma tutundu. "Abla," dedi sesi titreyerek. Sesi o kadar hafif çıkıyordu ki onu duymak için kulağımı dudaklarına yaklaştırdım. Bende onun kokusunu çektim. İçime. Başımdan öptüm, omzundan, güzel kokan saçlarından. "Senin yanın dünyanın en güvenli yeri gibi. Kokun bana evimizi hatırlatıyor. Korkum geçiyor sanki." Kekeliye kekeliye konuşmuştu. Nefes alamıyor gibiydi.

Canımın içi gidiyordu.

Canımdan can kopuyordu.

Beni bu koskoca dünyada bir başına bırakıp gidiyordu.

"Geçti meleğim, bitti hepsi, acıların geçecek." Dedim, hıçkırıklarım göğsümü yırtarken. Kollarımla onu öyle bir sardım ki, sanki canımdan can katmak, akan kanını durdurmak istiyordum. "Ablan burada. Bak, sımsıkı tutuyorum seni. Asla bırakmayacağım. Elini tutacağım. Söz veriyorum."

Kardeşime verdiğim hiçbir sözü tutamamıştım.

"Seni her şeyden koruyacağım," demiştim ona daha küçücük bir bebekken. "Korktuğun her an arkana bak, ben hep tam arkanda olacağım,"

Efil boynuma biraz daha gömüldü. Islak ve sıcak nefesi tenime değdikçe içim parça parça oluyordu. Küçücük elleri sırtımdaki kıyafetimi öyle bir sıkıyordu ki, hayata tutunmak ister gibiydi.

Ölüyordu, kardeşim ölüyordu.

" YARDIM EDİN!" Diye bağırdım.

"YARDIM EDİN! KİMSE YOK MU? YARDIM EDİN!" diye bağırdım. Sesim yağmurun feryadına karıştı. Kimse duymadı bizi. Dünyanın en kalabalık yerinde, küçücük bir çocukla yapayalnız kalmıştık. Hiç kimse yardıma gelmiyordu.

"Nil abla..." dedi Efil birden. İsmimi nadiren söylerdi. Gidiyordu değil mi? Bana son kez ismimle seslenip gidiyordu. Sesi içimi titretti. Bakışları bulanıklaşmıştı, beni göremiyordu sanki. Sonra küçücük bedeni kollarımın arasında aniden sarsıldı. Boğulur gibi acıyla öksürmeye başladı. Boğazındaki kalın zincir bile onu boğuyor gibiydi. Elimle zinciri kaldırmak istedim ama gücüm yetmedi.

"Efil! Efilim, meleğim ne oldu? Bak ablana, lütfen," diye feryat ettim. Onu daha rahat nefes alsın diye kollarımın arasından kaydırıp yavaşça dizlerime yatırdım. Başını çamurlu topraktan korumak ister gibi bacaklarımın üzerine koydum.

Efil göğsünü tutarak bir kez daha, daha şiddetli öksürdü. O an zaman durdu. Minik dudaklarının arasından sızan kıpkırmızı, sıcak kan çenesine, oradan da dizlerime aktı. Efil, kollarımın arasında kan kusuyordu. Amcamın o acımasız kurşunları kardeşimin içindeki bütün yaşamı söküp dışarı fırlatıyordu.

"Hayır, hayır, hayır!" diye çığlık attım. Titreyen ellerimle dudaklarındaki kanı silmeye çalıştım ama durmuyordu. Kan ellerime bulaşıyor, yağmurla birlikte dizlerime yayılıyordu. "Efil, ne olur yapma! Bak bana, ablana bak küçüğüm!"

Kardeşim can çekişiyordu ve ben sadece dizlerimde onun kanının soğumasını izliyordum. Çaresizlik boğazıma sarılmış bir yılan gibiydi, beni boğuyordu.

"Abla..." diye fısıldadı Efil, kanlı dudakları titrerken. Sesi artık o kadar az çıkıyordu ki, dudaklarının hareketini sadece boynumda hissettiğim o kesik nefesinden anlıyordum. "Çok yoruldum... Canımın acısı geçti ama çok uykum var. Beni uyutsana abla."

"Uyumayacaksın meleğim, sakın kapatma gözlerini!" diye hıçkırdım, ellerimle yüzündeki kanı ve çamuru temizlemeye çalışarak. "Bak, yardım gelecek. Birazdan geçecek hepsi. Söz veriyorum geçecek."

"Abla..." dedi Efil, göz kapakları tamamen kapanmak üzereydi ama son bir güçle bana bakmaya çalıştı. "Hani ben küçükken geceleri korktuğumda başımı dizine koyardım... Sen de saçlarımı okşayıp bana o ninniyi söylerdin ya. O ninniyi söylesene bana. Ben o ninniyle uyumak istiyorum abla. Söz, hemen uyanacağım."

O an kalbimin bin bir parçaya ayrıldığını, her bir parçanın ciğerime battığını hissettim.

Ölüyordu, kardeşim dizlerimin üzerinde son nefesini veriyordu ve benden son isteği onu ninniyle uyutmamdı.

"Söylerim birtanem, söylerim çiçeğim," dedim. Sesim hıçkırıklarımdan dolayı paramparçaydı ama onun korkmaması için kendimi zorladım.

" Uykudan uyanmış, gülermiş bakarmış..."

" Annesi onu çok öpermiş, severmiş..."

" Okula gidermiş, yazmış, çizermiş..."

" Babası onu çok öpermiş, severmiş..."

Babam bizi hiç öpmedi ki... Oysa ninnide her şey ne kadar güzel, ne kadar yalandı.

Sesim titriyor, hıçkırıklarım boğazımı deliyordu. Gözyaşlarım yüzümden sel gibi akıp Efil'in yanaklarındaki kanlara karışıyordu.

Efil ninninin sesini duyunca göğsü acıyla ama huzurla son kez kabardı. Gözleri yavaşça kapandı. Dudaklarının kenarında, ölümün tam ortasında küçücük, çok masum bir tebessüm belirdi. Sırtımı tutan parmakları hafifçe gevşedi.

"Ablası onu çok öpermiş, severmiş..." dedim, hıçkıra hıçkıra ağlayarak devam ettim. "Efilim çok tatlıymış... Uyurmuş da büyürmüş..."

Ninninin son kelimesini söylerken, Efil’in sırtımdaki o küçücük, titreyen elleri tamamen serbest kaldı. Parmakları kıyafetimden kaydı ve çamurlu toprağın üzerine düştü.

Kardeşim uyumuştu. Benim ninnimle, kucağımda, bir daha asla uyanmamak üzere sonsuz bir uykuya dalmıştı.

"Efil..." dedim, sesim boğazımda can çekişen bir fısıltı gibi çıktı. "Ablacım? Uyudun mu hemen?"

Cevap vermedi. O her gün evde arkamdan koşan, cıvıl cıvıl gülen küçük kız, şimdi kollarımda sessizce yatıyordu. Göz kapakları tamamen kapanmıştı ama yüzünde, ölümün o korkunç soğukluğuna inat, ninnimi duyduğu anki o masum tebessüm kalmıştı.

Onu göğsüme öyle bir sıktım ki, kemiklerim sızladı. Başımı o çamurlu, kanlı saçlarının arasına gömdüm. O çok sevdiğim kokusunu son kez, ciğerlerim parçalanana kadar içime çektim. Yağmurun ve kan kokusunun altından, hâlâ o hiç büyümeyen küçük bebek kokusu geliyordu.

Bizim evimizin, güzel günlerimizin kokusu...

"Efilim..." diye hıçkırdım, dudaklarımı soğuyan alnına bastırdım. Uzun uzun öptüm oradan. "Çok güzel uyuyorsun meleğim. Ama burası çok soğuk, hadi kalk evimize gidelim."

Titreyen parmaklarımla yüzündeki çamurları sildim. Islak yanaklarından öptüm, boynundan öptüm. Moraran minik dudaklarına bakınca yüreğim darmadağan oldu. Ben öptükçe sanki teni yeniden ısınacak, gözlerini açıp yine bana "Abla" diyecekmiş gibi defalarca, deliler gibi öptüm her yerini. Kanı ellerime, yüzüme, üstüme bulaştı; ama hissetmedim.

Benim canım zaten onunla birlikte ölmüştü.

Onun toprağa düşen o minik, buz gibi elini aldım, kendi yanağıma koydum. Sıkıca tuttum, hiç bırakmak istemedim. Sıcaklığımla o eli ısıtmaya çalıştım ama parmakları her saniye daha da kaskatı kesiliyordu.

"Sen benim bu dünyadaki en güvenli yerimdin," dedim, hıçkırıklarım artık bir hırıltıya dönüşürken.

"Şimdi buralar çok soğuk, çok karanlık Efil. Ne olur gitme... Ya da beni de götür yanında. Anneme de ki, Nil ablam gelmek istiyor. O tek başına kalamaz, çok korkar de..."

Bakışlarımı yüzünden çekip o minicik göğsüne indirdim. Yüreğim orada, o saniyede ortadan ikiye bölündü. Amcamın sıktığı o iki acımasız kurşun, senin o küçücük kalbini delip geçmişti. Göğsünden sızan o sıcak, kırmızı kan, üzerindeki incecik kıyafeti tamamen boyuyordu.

Canından can gidiyordu ve ben sadece o kanayan göğsüne bakıp kalıyordum. Elimden hiçbir şey gelmiyordu, onu koruyamıyordum. İçimdeki o devasa acı göğsüme sığmadı. Boğazım yırtılırcasına, bütün gücümle başımı yukarıya kaldırdım.

"Allah'ım!" diye haykırdım, hıçkırıklarım boğazımda bir düğüm olurken. "Kurban olayım yarattığın dünyaya, duy sesimi! Sen her şeye kadirsin, sen mucizelerin sahibisin. Yalvarırım sana, bu küçücük canı benden koparma. O daha tomurcuk bir çiçek Allah'ım, dünyaya ait hiçbir kötülüğü görmedi, günahsız o. Eğer bir can alacaksan, bak buradayım, benim canımı al! Beni parçala, benim nefesimi kes ama kardeşimi bana bağışla!"

Gözyaşlarım yağmura karışıp akarken ellerimi göğe açtım, dizlerimin üstünde çamura battım.

"Merhamet et Allah'ım! Sen dertlilere deva, çaresizlere umutsun. Benim şu an senden başka sığınacak hiçbir yerim yok. Ne olur onun göğsündeki bu kanı durdur, o minik kalbe yeniden hayat üfle. Beni bu karanlıkta tek başıma, yapayalnız bırakma. Ya ona bir nefes ver ya da benim de ruhumu şimdi burada, onun yanında teslim al!"

Ama gökyüzü o kadar sessizdi ki...

Feryatlarım boşlukta kaybolup yine bana dönüyordu. Ne yağmur dindi ne de içimdeki o yangın söndü. Kollarımda can çekişen kardeşimin akan kanına baka baka, göğe bakıp ölmeyi diledim.

Kollarımın arasındaki o dünya güzeli melek, tamamen ağırlaştı. Buz gibi oldu.Kardeşim ölmüştü. Son nefesinde kokumu içine çekerek, dizlerimin üstünde can vermişti.

"Efil..." dedim, sesim artık çıkmıyordu. İçimde bir dünya yıkıldı, bütün ışıklar söndü.

Onun o soğuyan, cansız bedenine sımsıkı sarıldım. Başımı o kanlı göğsüne koydum.

Gitmişti. Canımdan çok sevdiğim kardeşim ölmüştü. Masum bir can, suçsuz bir çocuk veda etmişti bu gün dünyaya.

Bugün 23 Nisan'dı.

Onun en sevdiği, her yıl sokaklarda neşeyle koştuğu o çocuk bayramı, bugün Efil'in doğum günüydü.

Bütün çocuklar sokaklarda ellerinde balonlarla gülerken, benim kardeşim pastasının üzerindeki 10 tane mumu üflemek yerine, göğsüne saplanan iki kurşunla hayata veda etmişti. O her zaman "Abla, ben doğduğum gün bütün dünyadaki çocuklar bayram yapıyor" diye sevinirdi. Meğer o bayram, bugün onun ölüm günü, benimse bitmek bilmeyen yasım olacakmış. Efil, pastasının mumları yerine kendi hayat ışığı söndürülen o küçücük kız olmuştu bugün.

"Andım olsun," diye fısıldadım kendi kendime. Sesim yağmurun uğultusunu, gök gürültüsünü delip geçti.

"Andım olsun ki Efilim... Senin o yarım kalan hayatının, göğsünden sızıp canını yakan o her damla kanın hesabını bu dünyaya soracağım.

"Sen artık korkma, rahat uyu güzel gözlüm, meleğim, güneşim... Ablan senin bıraktığın yerden, senin ciğerlerine sığmayan o yarım kalmış nefesinle ayağa kalkıyor. Sana söz veriyorum; o canileri kendi ellerimle bu çamura, diri diri gömeceğim. Onların yaşayacağı her gün, benim onlara getireceğim cehennem olacak."

"Duyun beni!" diye fısıldadım karanlığa doğru. Sesim yağmurun sesini, rüzgârın uğultusunu kesti. "Duyun beni, çünkü bu gece burada günahsız bir çocuk öldü. Daha büyümeyecek olan o 10 yaşlı çocuk."

"Duyun beni, çünkü o çocukla birlikte içimdeki bütün merhamet de öldü," diye devam ettim, gözlerimi amcamın kaçtığı o karanlık yola dikerek.

"Bizi duymayan gökyüzü de duysun, bizi bu çamurda bırakan dünya da duysun. Efil’in canını alanlar, beni bu arazide tek başıma nefessiz bırakanlar saklanacak yer arasın artık. O tetiği çeken elleri tek tek kırmadan, amcamın o iğrenç gülüşünü yüzünden söküp almadan bana durmak yok. Bu dünyayı onlara dar edeceğim."

Dizlerim çamura batıyordu ama ruhum o kadar ağırlaşmıştı ki, artık hiçbir fiziksel acıyı hissetmiyordum. Kimseden adalet dilenmeyecektim. Kimseden merhamet beklemeyecektim.

Efil’le birlikte kendimi o sırılsıklam, buz gibi çamurlu toprağın üzerine bıraktım. Yan yana, yüz yüze uzandık yerdeki çamurun içine.Bir elimi onun başının altına koydum, diğer kolumla minik gövdesini sımsıkı sardım. Bacaklarımı bacaklarına doladım. Onu göğsüme öyle bir kenetledim ki, aramıza tek bir yağmur damlası bile giremezdi artık. Yüzümü yüzüne yapıştırdım. Yanağımı yanağına sürttüm bir kedi misali. Her zaman Efil'e yapardım bunu. Ben yaptıkça huylanırdı. "Abla yapma, gıdıklanıyorum," derdi. Sonra o minik elleriyle beni ittirmeye çalışırdı ama aslında daha çok sokulurdu göğsüme.

Şimdi yine yanağımı yanağına sürttüm usulca.

Ama Efil gülmedi.

Burnunu kırıştırmadı.

Beni ittirmek için o küçük ellerini kaldırmadı.

Yanağı, yağan o dondurucu yağmurdan bile daha soğuktu. Çamur her yerimize bulaşıyordu; saçlarımıza, kirpiklerimize, kıyafetlerimize... Ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece onun teninin o korkunç, canımı alan soğukluğunu hissediyordum.

"Hadi gıdıklansana ablacım," diye fısıldadım kulağına doğru. Sesim yağmurun sesinin altında kaybolup gitti. "Hadi bana kızsana yine... Bak, saçların sırılsıklam oldu. Eve gidince kuruturuz, söz veriyorum. Bu kez üşümene hiç izin vermem, korurum seni."

Cevap vermedi. Gözleri kapalıydı, göğsü artık hiç hareket etmiyordu. Kollarımın arasındaki o dünya güzeli kardeşim, bir daha hiç uyanmayacak bir uykuya dalmıştı.Gözlerimi kapattım ve onu kendime daha da sertçe çektim.

Gözlerimi kapattım. Kulağına doğru, sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltıyla mırıldandım. "Bak Efilim... Yanındayım ablacım. Uzandık bak beraber. Korkma artık, kimse dokunamaz bize. Kimse ayıramaz bizi."

"Efilim," dedim usulca. "Uyan hadi. Bak, amcamlar gitti, tehlike bitti. Artık kimse canını acıtamaz senin."

Cevap alamadıkça içimdeki o son umut kırıntısı da eridi.

Dünyanın en korkunç gerçeği, kollarımın arasında kaskatı kesilmiş bir halde yatıyordu. Başımı gökyüzüne kaldırdım, yağan her bir yağmur damlası yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Gözlerim benden bağımsız kapanmaya başladı. Daha fazla direnemedim ve kalbime sarılarak uyudum.

İnsan her şeyi unutur da, canı kollarında ölürken hiçbir şey yapamadığı o çaresiz anı asla unutamazmış. Efil benden sadece bir ninni istemişti, ben ona yarım kalmış bir hayat bıraktım.

O gece o çamurlu toprakta sadece iki kurşun patlamadı; amcam Efil'in bedenini, benimse ruhumu kurşuna dizdi.

Ben Nil. Umudu bir çiçek misali sönen Nil.

...

Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey soğukluk oldu.

Üzerimdeki ince örtü yana kaymıştı. Gece boyunca fark etmeden hareket etmiş olmalıydım. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım.

Odamdaydım.

Başımı kaldırıp komidinin üzerinde duran saate baktım. Saat 4:30. Şaşırmadım.

Ben on bir yıldır her gün bu saatte uyanıyordum. Bazen bir anda gözlerimi açıyor, bazen kabustan nefes nefese uyanıyordum.

11 yıl...

En yorgun olduğum günlerde bile bir dakika geçmeden bu saatte uyanıyordum. Saatlerce uyumamış olsam bile. Gözlerim ağırlaşsa, bedenim artık dayanamayacak hâle gelse bile. 04.30 geldiğinde gözlerim açılırdı. Sanki içimde görünmeyen bir saat vardı. Ve o saat, yıllardır hiç şaşmadan aynı zamanı gösterirdi.

Yavaşça nefes verdim.

Yatakta yavaşça doğruldum. İki saattir uyuyordum. Büyük gecenin yorgunluğunu hâlâ atmış değildim. Silah sesleri uykumda bile kulağımda patlıyor gibiydi.

Yataktan ayaklarımı sarkıtıp, kendimi toparlayarak ayağa kalktım. Ayaklarım beni direkt Firuze'nin odasına yönlendirdi. Uykusuna düşkün biri olduğu için çatışma bile olsa uykusundan başını kaldırmazdı. Bu yüzden çatışma bile olsa, alarm çalsa bile, uykusunu almadan kolay kolay uyanmazdı. Dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme oluştu.

Şu saate kadar gelmişlerdir diye umdum. Gelmişlerdir herhalde.

Kapının önünde duran terliklerimi giydim. Adımlarımı yavaşlatarak dışarı çıktım. Kimseyi uyandırmak istemiyordum. Sessiz bir şekilde yere basarak bir an önce Firuze'nin odasına ulaşmak istedim. İyi olduğunu kendi gözlerimle anlamak istiyordum.

Onun kapısının önüne geldiğimde düşünmeden kapıyı açıp içeri girdim. İçeri girdiğim an gördüğüm manzara karşısında ne yapacağımı bilemedim. Ellerim aynı anda boşaldı, dizlerim ayakta durmakta güçlük çekti. Yavaşça onun yatağına yaklaştım.

Tam da bu manzarayı görmeyi bekliyordum. Firuze yatağının kenarında yorganını başının altına kadar çekmiş derin bir uykudaydı. Gülümseyerek yatağının kenarına yaklaştım. Altın sarısı saçları yüzüne dökülüyordu. Yatağın kenarına geldiğimde yavaşça yere dizimi koyarak ona yaklaştım.

Bir süre hiçbir şey yapmadan onu izledim.
Sadece nefes alışını dinledim. Göğsüne hava dolmasını izledim sadece. Bana bu yeterdi.

Elimi yavaşça kaldırdım. Uyandırmamaya dikkat ederek yüzüne düşen altın sarısı saç tutamlarını parmak uçlarımla nazikçe kenara çektim. Saçları ipeksi bir şekilde parmaklarımın arasından kaydı.
Yüzü tamamen ortaya çıktığında onu daha net görebildim. Hâlâ derin bir uykudaydı.

Elimi geri çektim. Dünya başına yıkılsa bile, birkaç saatliğine her şeyi unutup uyuyabilecek kadar kendi içinde huzur bulabilen biriydi. Yorganının kenarını hafifçe düzelttim.

Yanağına tüy gibi bir öpücük kondurdum ve hemen geri çekildim. Onu daha fazla rahatsız etmek istemedim. Dün onlar için yorucu bir gün olmuştu. Dinlenmesi gerekirdi.

" Uyu, iyi geceler ablam." Diye fısıldadım.

Sessizce ayağa kalktım. Adımlarımı yavaşlatarak kapıya doğru ilerledim. Yüzümde büyük tebessüm vardı. Mutluydum.

Elimi kapı koluna uzattım ve yavaşça kapıyı açtım. Koridora çıktığım anda sessizlik yeniden beni karşıladı. Kapıyı arkamdan dikkatlice kapattım. Tam adımlarımı atmaya başlamıştım ki... Duraksadım.

Koridorun sessizliğini bozan çok hafif bir ses duydum. Önce ne olduğunu anlamadım. Ama birkaç saniye sonra tekrar geldi.

Kısık bir inleme...

Bakışlarım hemen yan taraftaki kapıya kaydı. Uraz'ın odası. Yüzümdeki tebessüm yavaşça kayboldu. İçimdeki rahatlığın yerini yeniden endişe aldı. Çünkü bu ses normal değildi. Birkaç saniye boyunca kapının önünde öylece kaldım.

Yara mı almıştı?

Ve bana söylememişti.

Canı yanmıştı ama bana söylememişti.

Daha fazla duramadım ve hızlı adımlarla odasının önünde durdum. Elimi kaldırarak iki kez çaldım kapıyı.

Birkaç saniye bekledim. Cevap yoktu. Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Uraz?" Sesimi biraz daha yükselttim. Birkaç saniye sonra kapıda Uraz belirdi. Üzeri çıplaktı. Ve karnında yara vardı. Bıçak yarası.

Sessiz mermilerden kurtulup, bir bıçağa mı yenilmişti?

"Uraz..." Dedim fısıltıyla. Sesimdeki endişeyi gizleyemedim. O ise sanki çok sıradan bir şeymiş gibi omuz silkti. "Bir şey yok." Bu cümleyle kaşlarım daha da çatıldı. "Bir şey yok mu?" Sesim biraz sert çıktı.

"Sen buna bir şey yok mu diyorsun?" Uraz cevap vermedi. Sadece bakışlarını kaçırdı.
Bu da cevabın kendisiydi. Derin bir nefes aldım. "Bir dakika." Dedim kesin bir sesle. "Burada bekle." Daha fazla tartışmasını beklemeden arkamı döndüm. Koridorda hızlı adımlarla ilerlerken aklımda tek bir şey vardı.

Yarasını gizleyecekti ama ben buna izin vermeyecektim.

Odama geldiğim gibi dolabın içindeki küçük sağlık çantasını aldım. Çantayı elime aldığım gibi yeniden koridora çıktım. Adımlarım tekrar Uraz'ın odasına yöneldi. Kapının önüne geldiğimde bu kez hiç beklemeden içeri girdim.

Uraz yatağa oturmuş ifadesiz bir şekilde bana bakıyordu. Hissiz bir şekilde bakıyordu. Belkide gerçekten hissetmiyordu. Bir elinde sigarası vardı. Ona bunu içmemesini binlerce kez söylemiştim ama beni dinlemiyordu.

Elimde tuttuğum çantayı onun yanına adımlayarak yatağa bıraktım. Fermuarını açtım. İçindeki malzemeleri hazırlarken gözüm yeniden yarasına kaydı. Yüzümdeki ifade istemsizce ciddileşti. "Ne zamandır böyle?" Diye sordum. Uraz cevap vermedi. Başımı kaldırıp ona baktım. "Uraz."

Sesimi biraz daha sertleştirdim. Birkaç saniye sonra derin bir nefes verdi. "Önemli değil." Dudaklarımı birbirine bastırdım.

" Senin için hiçbir şeyin önemi yok zaten, benim için önemlisin, anla artık."

Benim söylediklerim normal bir cümleymiş gibi bana bakmadan elindeki sigarayı kül tablasına bastırdı. Daha da çıldırdım bu haline. "Bak, kendi canının bir önemi olmaya bilir ama bizim için önemlisin. Sen bizim ailemizin bir parçasısın. Yapma böyle."

Derin bir soluk döküldü dudaklarının arasından.

"Dün sabah gittiğimiz çatışmada."

Beynimden vurulmuş gibi oldum. Kaç saattir bu açık yarayla geziyordu. Hiç mi canı acımadı? Hiç mi durup birine söylemeyi düşünmemişti? Bakışlarım yeniden yarasına kaydı. Yani saatlerdir bu açık yarayla dolaşıyordu. İçimdeki korku doldu ve taştı.

Ama o yine hiçbir şey olmamış gibi elindeki sigara paketinden bir tane aldı. Tam yakacakken elim hızlıca hareket etti. Sigarayı parmaklarının arasından aldım. Şaşkınlıkla bana baktı.

"Nil."

"Hayır." Sesim netti. "Şimdi uzan." Uraz bana baktı. "Nil, gerek yok."

"Uraz." Sesimdeki ısrarcı tonu duyunca sustu. "Uzan." Birkaç saniye boyunca bana baktı. Belki de ilk defa biri ona bu kadar net karşı çıkıyordu. Sonunda derin bir nefes verdi ve sırtını yatak başlığına dayadı.

Gerekli malzemeleri alıp yanına giderek oturdum. Ellerim alışkanlıkla hareket ediyordu ama içimdeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Gözüm tekrar karnındaki yaraya kaydı. Saatlerdir böyleydi. Saatlerdir acıyı taşıyordu ve bunu kimseye söylememişti.

"Canın yanıyor mu?" Diye sordum.

Uraz yüzüme bile bakmadan cevap verdi.

"Hayır." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kim olsa acırdı, ama gizliyordu. Acısına yok diyerek geçiremezdi.

"Şimdi biraz sakin kalman gerekiyor. Ama bu konuyu tamamen kapatmış değilim, yarın başında kuş gibi döneceğime emin olan bilirsin. İğne yapacağım uyuyacaksın. İtiraz asla istemiyorum."

Bakışları kısa bir anlığına yüzümde kaldı.

Sonra yine kaçırdı. Elimdeki iğneye baktı. "İstemiyorum." Dedi. Sesi sakindi. Ama kararlıydı. Bir an durdum. "Neden?" Uraz cevap vermedi. Birkaç saniye sonra kısık bir sesle konuştu.

"Acıyı hissetmek istiyorum."

Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Ne demek bu?"
Gözlerini kapattı. "Uyuşmak istemiyorum."
Sesi çok sakindi. "Ne olduğunu bilmek istiyorum."

Canının yandığını bilmek istiyordu.

Bu cümle içimde garip bir ağırlık oluşturdu. Çünkü mesele gerçekten yara değildi. Mesele iğne değildi. Mesele Uraz'ın kendisine nasıl davrandığıydı. Sanki acı çekmek onun hakkıymış gibi konuşuyordu.

Acıya alışmıştı. Belki de acı onun için yabancı değildi. Ama buna izin vermeyecektim.

" Burada doktor benim, yaralanan sen. Bu yüzden bugün benim dediğim olacak. "

"Nil..." Dedi uyarır gibi. Başımı hafifçe salladım. "Hayır, Uraz." Elimdeki malzemeyi hazırlamaya devam ettim. "Bu sefer beni dinle lütfen."

Uraz derin bir nefes verdi. "Acı hissetmek istiyorum dedim."

"Duymadım sanma." Dedim. "Ama senin acı çekmeni izlemeyeceğim, ağabey. Şimdi sakin dur." Dedim. "İzin ver bana." Bir süre sessizlik oldu. Sonra çok hafif bir şekilde başını salladı.

Bu kez beni durdurmaya çalışmadı. Gülümsedim. "Nil." Dedi kısık bir sesle.

"Evet?"

"Bana çocuk gibi davranma." Dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu.
"Sen de çocuk gibi inat etmeyi bırak."
Bu cevabım karşısında birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra gözlerini kapattı. İlk defa gerçekten kendini bana bıraktı. Ben de dikkatlice gerekeni yaptım. Her hareketimde onun yüzündeki değişimleri izliyordum.

İğneyi koluna uyguladıktan sonra uyumasını beklemeye başladım. "Tamam." Dedim sessizce. "Bu kadardı." Uraz cevap olarak gözlerini kapalı tuttu. Yüzündeki gerginlik yavaş yavaş azalıyordu. Normalde hiç izin vermediği bir huzur, yavaşça yüzüne yerleşiyordu. Sanki bedeni sonunda "artık yeter" diyordu. Çatık kaşları her düzenli nefeste düzeliyordu.

Tam uykuya daldığını anlamam için kısa bir dürttüm onu. "Gerçekten uyuyor musun?"
Bu kez dudaklarının kenarında çok hafif bir hareket oldu. Gözlerini açmadan konuştu. "Hayır." Sesi her zamankinden daha kısıktı. Gülümsememi engelleyemedim. "Uyuyorsun."

"Hayır." Dedi yine. Ama sesi o kadar yorgundu ki söylediklerine kendisi bile inanmıyordu. Başımı hafifçe salladım.
"Tamam uyumuyorsun ama hemen uyusan iyi edersin. Yarana bakmak istiyorum."

Başını salladı usulca. "Ona kadar say benim için."

Sorgulamadan saymaya başladı.

"Bir..." Uraz'ın nefesi yavaşlamaya başladı.
"İki..." Yüzündeki gerginlik biraz daha azaldı. "Üç..." Her sayı arasında birkaç saniye bekliyordu. Sanki sadece sayıları değil, ona güvende olduğunu da hatırlatıyordum. "Dört..." Uraz'ın parmaklarının gevşediğini fark ettim. "Beş..."
Dudaklarının kenarında çok hafif bir hareket oldu. "Gülüyor musun?" Diye fısıldadım. Cevap vermedi.

Ama yüzündeki o küçük ifade kaybolmadı. "Altı..." Sesi daha da alçaldı. "Yedi..."
Göz kapakları artık daha ağırdı. "Sekiz..." Nefesi tamamen düzene girmişti. "Dokuz..."
Bir saniye durdum. "On..." Son sayıyı söylediğimde gözlerini açmaya çalıştı. Ama başaramadı.

Kendini tamamen uykuya teslim etmişti ama hâlâ uyumamak için çabalıyordu.

"Nil?" Uyumadığına daha da şok oldum. İğnenin dozu normalden biraz fazlaydı ve hemen uyuması gerekirdi. Ama şaşkınlığım uzun sürmedi, Duman abimin yanında eğitim görmüştük hepimiz. Zor eğitimlerden geçmiştik. Sadece fiziksel olarak değil. Zihinsel olarak da. Acıya dayanmayı, korkuyu kontrol etmeyi, en zor anlarda bile kendini kaybetmemeyi öğrenmiştik.
Bedenimiz yorulsa bile devam etmeyi, zihnimiz vazgeçmek istese bile ayakta kalmayı. Hemen uyumasını ondan beklemiyorum.

"Efendim?"

"Babamı görüyorum."

Hüzünlü bir tebessüm ettim. İçimde küçük bir sızı hissettim. Çünkü Uraz'ın babası onun için sadece bir baba değildi. Onun hayatındaki en büyük izlerden biriydi.

"Gör, konuş onunla, hasret gider."

" Özlemişim..." Diye fısıldadı.

" Çok özlemişim..." Diye tekrar fısıldadı.

"Biliyorum, hadi uyu ve babanla konuş. Eminim o da seni çok özlemiştir."

Yanımda duran ışığı açtım ve yarasının üzerine tuttum. Mikrop kapma ihtimali büyüktü. Yaranın hâli düşündüğümden daha kötüydü. Bunca zaman bunu nasıl sakladığını anlamıyordum.

Elime beyaz eldiven giyerken ona baktım. "İnatçı adam..." Diye çok kısık bir sesle mırıldandım. "Bir kere de kendini düşünsen ne olurdu?" Cevap vermedi. Artık tamamen uykuya dalmıştı.

Fazla kan kaybetmişti. Kan kaybını dengelemek için elime aldığım serumu dikkatlice koluna yerleştirdim ve bağlantıyı kontrol ettim.

Dikkatimi işime verdim. Yarasını temizleyip gerekli bakımı yaptıktan sonra kapatılması gereken bölgeyi dikkatlice hazırladım.
Her hareketimde kontrollü olmaya çalışıyordum.

Önce gerekli kontrolleri yaptım. Böyle bir yaranın sadece dışarıdan görünen kısmıyla yetinemezdim. Daha derinde bir hasar olup olmadığını anlamak için dikkatli davranmalıydım. Nefes alışını ve durumunu kontrol ettim. Şimdilik iyiydi.

Derin bir nefes aldım ve işime devam ettim.
Yarasını dikkatlice kapattım. Ardından temiz bezi hazırlayıp yaranın üzerine yerleştirdim ve sıkıca sardım. Son kez kontrol ettim.
Her şey yolundaydı. Eldivenleri çıkarırken ona baktım.

" İyi uykular, ağabey. Ama unutma yarın kafanı yemeden durmayacağım." Gülümseyerek üzerine ince bir örtü çektim. Ateşine baktım. Yoktu. Seruma baktım. Bitmesine daha çok vardı.

Yatağın üzerindeki malzemeleri alıp bir kenara bıraktım. Kendim ise boş kalan kısmında kıvrıldım. Uyku artık bana zor gelirdi.

Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapadım.

Yarın büyük gün olacaktı.