2. bölüm · Karanlığın Varisi
Birinci bölüm - Gözleri bir mezar
Bazen düşünüyorum.
Kurumuş topraklarda çiçek açar mıydı?
Ya da biz sadece çiçek açtığını sanan kurumuş insanlar mıydık?
21 Ocak 2021
Boğazımda aşlıştığım bir yanma hissiyle gözlerimi yarım açtım. Yani açmaya çalıştım. İki üç saat anca uyuya bildiğim için gözlerim açılmak istemiyordu sanki. Etrafa bakma gereği duymadan kusmamak için dişlerimi sıktım. Ne kadar dayana bilirdim ki? En fazla bir dakika ve ya birkaç saniye.
Yatakta doğruldum ve bana bırakılan mavi terlikleri giymeden çıplak ayaklarımla banyoya doğru gittim hızlı adımlarla. Kalbim hızlı çarpıyor, aldığım nefes boğazımda takılı kalıyor, ağzımın kenarından yine kan süzülüyordu.
Kapıya tutunarak banyoya girdim. Aksak adımlarım sendeleye sendeleye zorlasa olsa lavabonun karşısına geldi. Aynaya bakmadım yanında geçerken. Bakarsam gerçek olacağını biliyordum. Yaşanan herşeyin gerçek olduğunu biliyordum. Rüya değildi, kâbus da değildi, gerçekti.
Klozetin başına eğildim gibi tuttuğum şeyi bıraktım. Bu artık bir alışkanlık değildi. Bir refleks gibiydi. Vücudum benden önce karar veriyordu. Nefes almak istiyordum ama nefes, boğazımdan içeri girmeden geri dönüyordu. Ellerimi koyacak yer bulmuyor, ayaklarım yeni doğan kuş misali titriyordu. Durmadan. Tekrar. Ve tekrar.
Kusmam bittiğinde gözlerimi kapatarak sifonu çektim. Gözlerimin önünde sanki yıldız kayıyordu. Ama yıldız kaymaları dilek tutmak için değildi. Bir yıldız kayınca, bir kişi ölürmüş onu anladım ben. Bir yıldız, bir kaderi belirliyormuş. Yıllar önce bir masal kitabında okumuştum. Çocukken. Hâlâ saf, masum, sosyal olduğum zamanlarda. Hâlâ çok safım, çok merhametli biriyim. Hemen kaldırılacak, tekrar güvenecek kadar Bu yüzden kendimden nefret ediyorum. Bu alışkanlığımdan nefret ediyordum.
Ama şimdi ben o çocuğuda öldürdüm. Yani öldürmeye çalıştım. Ben çocukluğumun katiliyim. Yani olmaya çalıştım. Ama bir çok kez başarısız oldum. Ben yapamıyordum. Katil olamıyordum. Beceremiyordum. İçimde ne saflık kaldı nede masumluk belki ama ben elime bir silah alıp kimseyi vuramıyorum. Titriyorum. Ellerim titriyor. Bedenim titriyor ve ben vuracağım kişiyi vurmadan önce o beni vuruyordu. Herşeyi, bütün duyguları tek tek sildim hayatımdan. Yanı bunu birazcık yapmış olabilirim. Aile. Neydi bu aile kelimesi? Önemli miydi? Gerekli miydi? Anlamı neydi? Bilmiyorum. Çünkü ben o duyguyu hiçbir zaman tatmadım. Ama tatmak isteyeceğim en tatlı duyguydu belki.
Kendime gelmem için bir kez silkeledim bedenimi. Aklımı geçmişe kayıyordu, aklım geçmişi saklıyordu. Beynim çok doluydu. Artık bir şeyi dinlesem bile anlamıyordum. Bazen konuştuğum şeyin bile benim ağzımdan çıktığına tereddüt ediyorum. Dudaklarımın ucu kıvrıldı. Ya benim cezam unutmaktı, ya da hatırlamak. En çok hangisi acı verirdi? Geçmişini, kendini, aileni unutmak mı? Yoksa her anı saniyesine kadar hatırlamak mı? Bende her ikiside vardı. Hem unutmak, hem de hatırlamak. Ama en çok hatırlamak can yakardı. İnsanın geçmişini hatırlaması kanına karışan zehir gibiydi. Duman gibiydi. Kendiyle geçmişi arasında kalan duvar gibiydi.
Titrek ayaklarımla aynanın karşısına geçtim. Yine bakmaya başladım kendime. Uzun uzun baktım gözlerime ve çöken gözaltlarıma. Sonra saçlarıma, sonra yüzüme. Ne kadar solduğumu gördüm. Bir çiçek ona su verilmezse solarmış, bir insansa ona umut verilib sırt dönüldüğünde solarmış. Tüm hayatı o anda kalır. Ne zaman birine güvenmek geçse aklından, o insan ve vurduğu darbeler gelir aklına. İnsan sevdiyi adamdan darbe yiyince anlıyor bazı gerçekleri.
En büyük darbeyi hep aile dediklerimiz vurdu.
Düşman zaten belliydi. Ona hazırlıklıydık. Ama aile, o gülerek yakar, sarılarak bitirir seni.
Ben kimseye güvenmemeyi o an ögrendim.
Çünkü aile ihanetin en sessiz halidir.
Gülerek musluğu açtım ve ilk kanlı elini yıkadım. Sahi benim ölmeye kaç yılım kalmıştı? Neden geberip gitmiyorum? Canımdan can gidiyordu ama ölemiyordum. Belkide benim cehennemim yaşamaktı. Belkide yanmak için sadece yaşamak lazımdı. Belki beni o kara toprak bile kabul etmezdi. Belkide. Musluğun yanımda duran tavşanlı saç tokamı saçıma taktım. Sonraysa yüzümü yıkamaya başladım. Bu gün daha az kusmuştum. Yoksa iyileşiyor muydum? Kendi kendime düşündüğümü anlayınca bunu bir kenara bıraktım ve yüzümü kurulama gibi bir derte girmeden dişimi fırçalamaya başladım. Kan görmekten nefret eder hale gelmiştim. Titrek ellerim umrumda bile değildi. Alışmamıştım kana hâlâ. Hergün kusuyordum, kan kusuyordum. Sebebini ise bilmiyordum. Bilmek beni daha da öldürürdü. Hergün ellerim kana bulanıyordu. Tekrar. Ve tekrar. Ama yine her gördüğümde bayılacak raddeye geliyordum.
Birkaç dakika sonra işimi bitirdiğimde banyodan çıktım ve saçımdaki tokanı çıkardım dikkatlice. Yatağın yanında duran çekmeceden tarağı aldım ve saçımı taramaya başladım. Uzun zamandır bu hissi tatmıyordum. Bu his bambaşkaydı. Akıl kliniğinde kıyafetten başka bize verdikleri birşey yoktu. Sadece bembeyaza kıyafet ve yemek. Ve sessizlik.
Son tutamıda taradım ve tarağı geri yerine koydum. Saate baktığımda daha yedi olduğunu gördüm. Fazla dikkat çekmek istemiyordum ama ben dışarı çıkmak istiyordum. Deliler gibi koşmak, sarhoş olup saatlerce yağmurun altında dans etmek istiyorum. Sahilde gitar çalmak, bütün yapamadığım ne hayalim varsa yapmak için can atıyordum. Ama kafesimden çıkamıyordum. Takılı kalmıştım kuş gibi. Yemek verirlerdi, su verirlerdi ama özgürlük...o yoktu. Para, pul, servet herşey vardı, ama özgürlük yoktu. Babam izin vermezdi, kapatırdı beni yine dört duvarın arasına.
Bedenimi geçtim, ruhum acıyordu artık. Dur demek istiyorum bazen. Lütfen dur artık. Yetmedi mi bu kadar acı?
Yetti de arttı bence.
Daha fazla ayakta durmak canımı yaktığı için tarağın yanına koyduğum ilaçımdan dört tane ağzıma attım. Acılarım arttığı için ilaçların dozu da artmak zorunda kalıyordu. Buysa daha fazla acı demekti. Üzerimdeki kıyafetten kan kokusu burnuma dolunca kıyafet odasına doğrudan girdiğimde gözlerimi bir iki kez kırpmak zorunda kalmıştım. Burada kaç ışık vardı Allah aşkına? Gözlerim bu ışıklara hiçbir zaman alışmayacaktılar. Benim için en beyaz ışık beyaz duvarlardı. Başka yok. Olamazdı da.
Adımlarım beni ilk hangi dolaba yöneldirse oraya gittim. Başımı kaldırıp baktığımda siyah eşofman takımı gözüme çarptı. Ayak parmaklarımın üzerine kalktım ve takımı aldım. Sırtım acıyordu. Şu anda sırtım gerildiği için mükemmel bir acı vardı sırtımda. Yüzüm buruştu istemsizce. Gözlerim acıdan sızlamaya başladı ve beni ağlamaya davet etti. Dolan gözlerimi tavana kaldırdım ve birkaç saniye orada sabit tuttum.
Kendime geldiğimi, keskin acının yerini sızı bıraktığında elimdeki takıma baktım. Güzel renkti siyah. Acıları, izleri gizlerdi siyah.
Benim hayatım gibi simsiyah.
Hızla üzerimi değiştirdim ve boy aynasından kendime baktım. Takımın uzun kolları sayesinde iğne izleri görünmüyordu. Geçirdiğim krizlerde hep tırnaklarımla derimi kazımıştım, hepsini kabuk bağlamıştı ama izleri gidecek gibi değildi. Daha çok kalacak gibiydi. Her akşam aktivite olarak kollarımı kaşıyordum. Kanatana kadar. Neden yaptığımı bende bilmiyordum. Kan görüp kusmama rağmen yine ve yine yapıyordum.
Daha fazla odada durmadım ve kapıyı açarak dışarı çıktım. Uzun kolidor, pahalı mobilyalar, vazolar ve daha niceleri. Hepsi gözümün önündeydi ama hiçbirini incelemeye heves dahi yoktu. Uzun kolidor un sonunda asansöre bile bakmadan merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Kapalı alanlardan nefret ederdim. Benim nefretlerim apaçık korkuydu.
Ben neyden korkarsam ondan nefret ederdim.
Baba tarafından nefret ederdim. Anne tarafını hiç tanımadığım halde. Ve seslere bakılınca onlar gelmiş gibi duruyordu. Nefret etmeminse tek sebebi vardı.
Yargılar.
Çünkü dinlemeden, anlamadan konuşuyordular. Hemde geri dönüşü olmayacak bir şekilde. Merdivenlerden inmeye devam ettim. Aşağıdan gelen sesler gittikçe belirginleşiyordu. Birkaç erkek sesi. Bir kadın kahkahası. Normal bir ev gibi. Ama bu ev dışarıdan ne kadar sıcak görünürse, içi bir o kadar soğuk olurdu. İnsanlar bunu anlamazdı. Gülüşleri görürlerdi. Kalabalığı görürlerdi. Aynı masaya oturan insanları görürlerdi. Sonra da buna aile derlerdi. Oysa aynı masaya oturmak, aynı tarafta olmak demek değildi.
Son basamağa geldiğimde durdum ve nefeslenmek zorunda kaldım. Ciğerlerim bu kadar hareketi kaldıramıyordu. Elimi korkuluğa koydum. Soğuk demir avucuma değdi. Derin bir nefes almaya çalıştım ama nefes yine yarım kaldı. Sanki ciğerlerimin bir kısmı çalışmayı çoktan bırakmıştı da ben bunu kabul etmek istemiyordum. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Başım dönüyordu. Midem bulanıyordu. Yorgundum. Ama bu, bir gecelik yorgunluk değildi. Yılların yorgunluğuydu. İnsanın kemiklerine işleyen türden.
Daha fazla olduğum yerde kalırsam daha da kötüleşecektim, bunun için hemen salona doğru addımladım. İçeri girdiğimde büyük koltukta babam oturuyordu tüm heybetliyle. Geniş omuzlarıyla koltukta dimdik oturuyordu. Simsiyah saçlarına ak düşmüştü. Ve yüz ifadesinden anlaşılır bir şekilde ciddi bir mesele konuşuyordu amcamla. Ellerinde yıllarca tuttuğu silahtan kalan nasırlar vardı. Bakışlar bana döndü ama hiç kimseni umursamama çalıştım ve tekli koltuğa oturdum.
" Günaydın Karaca." Dedi yamuk ağzıyla hala kızı. Ona hala kızı demekten bile utanıyordum. En büyük utanç duygusuydu. Dudaklarındaki botoks kendini o kadar belli ediyordu ki, cevap vermek gibi bir niyetimde bulunmadım. Başımı salladım sadece. Bu kadarı ona yeterdi bence. Takma kirpik, takma tırnak, takma saç, estetikler ve botokslar. Sanki benim çocukluğumun geçtiği o kız değildi, beni unutan kızdı. Dertlerime derman olan o kız gitmişti yerine yarama tuz basan o kız gelmişti.
" Onu çok şımarttın Turan." Dedi hala denen o kadın. İsmi Şebnemdi. İşte en nefret ettiğim şuydu, ağzımı bile açmadım ama onlar benim şımarık biri olduğumu düşündüler. Ve beklediğim şekilde sonuçlandı. Babam demeye bile korktuğum o adam sadece başını olumlu anlamda salladı. Sertti, ciddiydi, netti. Bu kadar. Benim babam şu üç kelimeden ibaretti. Gülmek istedim o an, kahkaha atmak istedim ama kendimi tuttum zorla. Çünkü deli derlerdi. Ben mi şımarık biriyim? Yıllarca klinikte yatan biri mi yoksa Şebnemin kızı İnci gibi mi? Kendimi hiçbir zaman onunla, onun gibi bir kızla kıyaslamazdım ama boynundaki inciler, kulağındaki mücevherler ve açık saçık giyimine bakılırsa, ben değil kendi kızı şımarıktı. Beni şımartan hiç kimse yoktu ki. Keşke olsaydı, ama yoktu işte.
Babamın sert bakışları bana döndüğünde tehdit bir tonla ' özür dile! ' der gibiydi. Başımı İnciye döndüm ve takma kirpiklerine bakarak, " özür dilerim, sana da günaydın." dedim. Boğazım acıdığı için sesim kısık çıkmıştı ama herkes duymuştu. Ellerim titremeye başlamıştı sebepsizcesine. Korkuyordum belki ama neden? Ben bu denli neyden korkuyordum. Bu adamdan yıllardır korkuyordum. Çocukken sesinden. Gençken bakışlarından. Şimdi ise neyin korkusu olduğunu bile bilmiyordum. Belki de alışkanlıktı.
İnsan uzun süre kafeste kalınca, kapı açılsa bile çıkmaya korkarmış.
Benim korkum da öyleydi. Turan Aksoy'un yanında oturduğum her saniye, sanki yeniden o kafese dönüyordum. İnci gözlerini devirerek saçını omzunun arkasına attı. "Önemli değil." Sesindeki küçümseme gizlenmeye çalışılmıştı ama başarısız olmuştu. Şebnem memnun bir ifadeyle gülümsedi. Sanki ortada çözülmüş büyük bir problem vardı. Ama benim için hâlâ yoktu.
Bakışlarımı yere indirdim ve pahalı halının desenlerini saymaya başladım. Tek tek hepsini saymaya başladım. Çünkü odada Özgür vardı. Özgür Aksoy. Kabusum olan o adam. Yıllardır hem psikolojik hemde fiziksel şiddet gördüğüm abim. Ve bir kez bile olsun sesimi çıkarmamıştım. Bir kez olsun babama söylememiştim. Hep susmuştum. Yine benim günahım olmuştu susmak. Ama mecburdum. Bir kişi yaşasın dile canımı feda etmeye mecburdum. Özgür babamın davamçısıydı. Babam kendinden sonra lider tahtına Özgürü yazacaktı. O zaman benim felaketim başlayacaktı. Babamdan sonra Serhan abim gelirdi. Ama o burda değildi. Belkide yıllar önce en doğrusunu yapan tek kişi oydu. Seneler önce gitmişti, bir mektup bırakarak. Bir vedayı bile çok görmüştü bana. Biliyordum bazı vedalar can yakar ama şu an ona çok ihtiyacım vardı.
Abimin kokusuna, sesine ihtiyacım vardı. Şu an ne yapıyordu, nasıldı bilmiyorum. Ama bir tek onu merak ediyordum.
Boş midem bulanıyordu, gece zorla da olsa uyumuştum. Keşke uyumasaydım. Uyumayınca canım daha az yanıyordu. Şimdi canım yanıyordu, her günkü olduğu gibi. Sırtımdaki kemer izleri acıyordu. Sigara yanığı acıyordu. Beni dövdükten sonra banyoda kan kusa kusa saatlerce ağlamıştım. Canım yandığı için ve bu işkencenin devam edeceği için. Özgürün ciddi derecede sinir problemleri vardı. Sinirlenince gözü kimseyi görmezdi. Özgür her işe karışıyordu. Her işte parmağı vardı. Kumar, alkol, madde. Ne ararsan vardı. Ve babam onunla gurur duyuyordu. Bu iğrenç işleri yaptığı için onunla gurur duyuyordu.
" Volkovlar bu kez çok ileri gittiler. Her sevkiyata burunlarını sokmaya başladılar." Amcamın sesi salondaki sessizliği böldü. Başımı kaldırmadan dinlemeye devam ettim. "Geçen ayki kayıp yetmedi. Bu sabah gelen haber daha kötü." dedi. Babamın çenesi hafifçe gerildi. Bu adamın sinirlendiğini anlamak için onu yıllarca tanımaya gerek yoktu. Sessizleşirdi. Ve babam diye tanıdığım adam sessizleştiğinde daha korkutucu oluyordu.
" Ne kadar?" Sordu çenesini sıkarak. Amcam önündeki dosyayı açtı ve dikkatlice okumaya başladı. "Seksen ölü adam bulmuşlar." Seksen. Sayı olarak söylenince kolaydı. Ama seksen insan demekti. Seksen aile. Seksen hayat. Ölmek ne kadar kolaydı değil mi? Seksen can babam için, onun pis işleri için can vermişti.
" Para?" Özgürün sesi salona yayıldı. Para denilince İnci bile telefonu kapatıp bir kenara bırakmıştı. Şebnem zaten en başından beri şüphesiz parayı bekliyordu ve ismi geçince salonda büyük bir ölüm sessizliği oturmuştu. Başımı hâlâ yerden kaldırmıyordum. Çünkü korkuyordum, babam ne kadar sinirlenirse, Özgür de sinirlenirdi. Ve Özgür sinirini yalnızca benim üzerimde atardı. Ben Özgürün sinirini attığı kum torbası gibiydim.
" Otuz beş milyon kayıp var. Parayı almamışlar, kameraların önünde yakmışlar hepsini." Bu kez salona farklı bir sessizlik çöktü. Öfke sessizliği değildi. Şaşkınlık sessizliği de değildi. İnsanın içinde kötü bir his uyandıran, sebebini bilmediği halde midesine oturan türden bir sessizlikti.
Başımı yerden kaldırmadım. Çünkü babamın yüzüne bakarsam ne göreceğimi biliyordum. Özgür'ün yüzüne bakarsam da. İkisinin de öfkesi aynıydı. Sadece biri bağırarak gösteriyordu. Diğeri sessiz kalarak. Ve nedense sessiz olan daha korkutucuydu. Çünkü ne yapacağını bilemezsin. " Kamera kaydı?" Babam kaşlarını çatmış bir şekilde amcamın gözlerinin içine baktı." Hepsinin yüzünde maske var. Ama bir tek Duman Zehir Volkovun yüzündeki iz görünüyor ama onuda kanıt olarak kullanamıyoruz."
Duman Zehir Volkov.
Kimdi bu adam? Neden herkesin dilinde 360 dönüyordu? Yeraltının en güçlü mafyasının oğluydu, bunun cesareti miydi? Babamdan bile üstündü belki cesareti. Babam düşünürdü, düşünerek zekice cevap verirdi. Ama Özgürden duyduğuma bakılırsa Duman'ın zihnide ismi gibi zehirdi.
Amcam önündeki dosyanın başka bir sayfasını açtı. Sayfa sesi duyduğum an yavaşça başımı kaldırdım. Salona baktım. Şebnem biraz daha kalsa baygınlık geçirecek gibiydi. İnci şaşkındı ve yüzündeki renk çekilmişti. Sararmıştı kız.
Sonra amcamın yüzüne baktım ama yüzündeki ifadeden hoşlanmamıştım. İnsanların yüz ifadelerini okumayı klinikte öğrenmiştim. Kim yalan söylüyor. Kim korkuyor. Kim üzülüyor. Kim öfkeli. Orada hayatta kalmak için öğreniyordun. Şimdi ise amcamın yüzünde ilk kez korkuya benzeyen bir şey vardı. "Bir şey daha var." Özgür kendine gelerek kafasını kaldırdı hızla. "Ne?"
Amcam birkaç saniye sustu. Sanki söylemek istemiyormuş gibi. Sanki kelimeler ağzından çıkarsa daha gerçek olacakmış gibi. " Yakılan paraların arasında bir şey bulmuşlar." Bu kez herkes dikkat kesildi. Şebnem bile. İnci bile. Babam bile. "Ne bulmuşlar?" diye sordu merakla İnci. Ama fazla merak zarardı. Fazla merak öldürürdü.
Amcam dosyadan küçük bir fotoğraf çıkardı ve altın masanın üzerine bıraktı. Kimse uzanıp almaya cesaret edemedi. Ben ise uzaktan bakıyordum. Yuvarlak gümüş bir metal paraydı. Tam ortasında uluyan bir siyah kurt vardı. Kurtun gözleri kırmızıyla işlenmişti. Ve yukarı bakarak uluyordu.
Fotoğraf olmasına rağmen rahatsız edici görünüyordu. "Bu ne?" Amcam yavaşça nefes verdi. " Gümüş Kurt Parası."
Salondaki hava değişti. Bir anda. Sanki biri camları açmış ve içeri kış girmişti. Özgür'ün yüzündeki renk çekildi. İlk kez. Hayatımda ilk kez onu gerçekten huzursuz gördüm. "İmkansız." Babam hiçbir şey söylemedi. Bu daha kötüydü. Çünkü babam konuşmadığında düşünüyordu. Babam düşündüğünde ise birileri zarar görüyordu.
"Bu paradan emin misiniz?" diye sordu Şebnem. Amcam başını salladı. "Laboratuvar doğruladı." Sessizlik. "Volkovlar bırakmış."
Sessizlik. "Her yanan para destesinin arasında bir tane vardı." Bir anda boğazım kurudu. Çünkü bu yalnızca bir işaret değildi.
Bu bir imzaydı.
Bir ressamın tablosunu imzalaması gibi.
Bir yazarın kitabına adını yazması gibi.
Volkovlar yaptıkları şeyi sahipleniyordu.
Saklanmıyorlardı. Kaçmıyorlardı. Korkmuyorlardı. Ve insanı rahatsız eden kısım da buydu. Normal suçlular iz bırakmazdı. Volkovlar ise iz bırakmak için uğraşıyordu. Babam sonunda konuştu.
Tek cümle. Ama salondaki herkesin gerilmesine yetti. "Kaç tane bırakmışlar?"
Amcam dosyaya baktı. Sonra cevap verdi.
"Tam seksen tane." Benim kalbim o an bir kez sert attı. Seksen. Ölen adam sayısı. Seksen. Bulunan para sayısı. Seksen. Seksen gümüş para ve seksen leş. Midem bu kez keskin bir şekilde bulanmaya başladı.
" Anne!? İyimisin anne?" İncinin endişeli sesini duyunca daldığım düşüncelerden sıyrılıp o tarafa baktım. Bayılmıştı kadın. Bembeyaz kireç gibi olmuştu yüzü. Yüzündeki bir ton makyaj bile onun ne denli korktuğunu saklayamıyordu. Özgür sert sesiyle konuştu. " Gülperi, kolonya getir hemen." Bende oturduğum koltuğa biraz daha sinmiştim. Özgürün mavi gözleri siyaha dönmüştü. Ve şimdi pür dikkatle bana bakıyordu. Hissediyordum. Onun gözlerine bakma gibi bir cesaretim yoktu ama o bakışı hissediyordum.
Tıpkı yaklaşan bir fırtınayı hissetmek gibi. Tıpkı depremden önceki sessizliği hissetmek gibi. Tıpkı yıllardır aynı evde yaşadığın insanın ne zaman patlayacağını bilmek gibi.
Boğazım kurudu. Bakışlarımı yere indirdim tekrardan onun gözleriyle denk düşmemek için. Çünkü kaldırırsam onun gözleriyle karşılaşacaktım. Ve ben çocukluğumdan beri Özgür'ün gözlerinden nefret ediyordum.
İnsanların gözleri ruhunu yansıtır derlerdi.
Özgür'ün gözlerinde ise yalnızca öfke vardı. Bitmek bilmeyen bir öfke. Küçüklüğümden beri anlam veremediğim bir öfke. Sanki dünyadaki bütün suçların sorumlusu benmişim gibi bana bakardı. Sanki nefes almam bile onu sinirlendirirdi. Benim nefes almam bile ona batardı. Parmaklarımı birbirine geçirdim. Titriyordu ellerim.
Özgür babamın tahtına geçmek için herkesi ezerdi. O tahta bir kere oturmak için sayısız can alırdı. O taht önemsizdi bence. Değerli değildi. Ama bunu Özgür'e anlatamazdın.
Çünkü Özgür için güç her şeydi. Saygı. Korku. İtaat. Hepsini aynı şey sanıyordu. İnsanların ona saygı duymasını istemiyordu.
İnsanların ondan korkmasını istiyordu. İnsanların onun önüde diz çöküp elinden öpmesini istiyordu. Ve bunların aynı şey olmadığını hiçbir zaman anlayamayacaktı.
Gülperi'nin aceleyle salona girdiği adımlarından anladım. Başımı yarım bir şekilde kaldırdım ve onları görecek bir şekilde tuttum. Amcam ve Özgür Şebnemin etrafına yığılmış onu uyandırmaya çalışıyorlardı. Bedenimden soğuk bir dalga esintisi geçti. Babam ise seri adımlarla büyük pencerenin önünde durmuştu. Ellerini arkadan bağlamış, gözleri uzaklara dalmıştı. Bir şey tartıyor gibiydi.
Şebnem kendine gelmeye başladığında İnci'nin sesi tekrar yükseldi. "Anne, beni duyuyor musun?" Kadın gözlerini araladı. İlk yaptığı şey etrafa bakmak oldu. Korkuyla bakıyordu gözleri. Sonra bakışları masanın üzerindeki dosyaya kaydı. Ve yüzünün rengi tekrar attı. İnanamıyormuş gibiydi, sanki bunların hepsi bir rüyaydı şimdi uyandı ve herşey bitti sanacak ama bence herşey daha yeni başlıyordu.
Şebnem bakışlarını amcama çevirdi.
"Bunlar gerçek mi?" Sesi titrek çıkmıştı. Dokunsan ağlaycak gibi bir haldeydi şu an. Çünkü biliyordu Volkovlar bir adım attıysa bir daha geri durmazlardı. " İyi misin?" Amcam hep önceliği candı. Amcam Tufan Aksoy un önceliği nasılsın diye sormaktı. Klinikten kaçtığım gibi amcamın eline düşmüştüm ve sorduğu ilk soru ' nasılsın ' olmuştu. Ama bana senelerce hiç kimse nasılsın diye sormamıştı.
" İyiyim abi. Abi ölecek miyiz?" Keşke. Keşke ölsek. Keşke ölsem. " Korkma kardeşim, size bir şey olmasına izin vermeyeceğiz." Sesinde güven vardı, huzur vardı. İnsanların peşinden gitmek isteyeceği türden bir güven.
Ama ben o cümleyi duyunca nedense içimde hiçbir şey değişmedi. Belki de sorun buydu.
Ben artık güvene inanmıyordum.
Çünkü hayatım boyunca bana zarar veren insanların çoğu, önce güven vermişti.
Şebnem ellerini birbirine kenetledi.
Titriyordu. İlk defa bu kadar korkmuş görünüyordu. Ölmekten korkuyordu. Hemde deli gibi. Bir süre sonra amcam derin bir nefes verdi. " Güvenliği iki katına çıkaracağız." Babam başını salladı. Ve uzun suskunluğunun ardından ilk kez konuştu.
" Yetmez." Babam Turan Aksoy ilk defa bu kadar düşünceli çıkmıştı sesi. Sesindeki otoriter ses aynıydı ama artık eskisi kadar güçlü değildi.
" Bir hafta sonra yapacağız Can'ın düğününü." Can ve Yaren'in düğünü belki üç ay sonraydı. Ve hazırlıklar haftalardır gidiyordu. Yoksa babamın bir planı mı vardı? Babam konuştuğunda Şebnem ona anlamaz gözlerle baktı. " Nasıl yani? Bu kadar olay varken birde düğün mü yapacağız?" Babam tüm sakinliği ile konuştu. " Evet." Dedi. Ve bu sesin netliği Şebnemi susturmaya yetmişti. İnci annesinin koluna girmiş, dertli dertli parmağındaki yüzüğe bakıyordu. İncinin tüm derdi paraydı bence. Para için herkesi satardı çünkü.
"Tamam. Yapalım düğünü." Konu amcamın mırıldanmasıyla bitmişti. Babam önündeki kahveden bir yudum aldı. Sanki biraz önce seksen kişinin ölümünü konuşmamışız gibi.
Sanki otuz beş milyon euro kül olmamış gibi.
Pencerenin dışındaki kar yağışı durmuştu. Ama yerler bembeyazdı bence.
Gökyüzü griydi. Tam benim sevdiğim renk.
Ne siyah kadar karanlık. Ne beyaz kadar temiz. Arada kalmış.
Gri kirlenmiş bir beyaz mıydı yoksa iyileşmeye çalışan bir siyah mı?
...
28 Ocak 2021
Düğün günü
İnsanlar düğün günleri heyecanla uyanırmış.
Ben mide bulantısıyla uyandım. Ve kan kusarak devam ettim.
Aslında uyandım demek doğru değildi. Çünkü bütün gece doğru düzgün uyuyamamıştım. Gözlerimi her kapattığımda aynı şey oluyordu. Kan görüyordum. Hem kustuğum kanı, hem de siyah kurtun gözündeki renk tonu gibi.
Volkovlar...Babam Turan Aksoy' un ezeli rakibi. Ve yıllardır duyduğum tek şey şuydu:
Volkovlar ve Aksoylar.
Aksoylar ve Volkovlar.
Bitmeyen bir savaş. Bitmeyen bir hesap. Yıllarca yeraltında dolaşan iki soyad. Kimsenin tam olarak nasıl başladığını bilmediği bir düşmanlık. Ama herkes nasıl devam ettiğini biliyordu. Kanla. Başka çözüm yolu olamazdı. Volkovlar, yer altının yarısından fazlasına sahipti. Ve az kalan kısmı babamdaydı. Ve Volkovlar istediği şeyi alana kadar durmayacaklardı. Geri adım atmayacaktı. Çünkü Volkovlar para peşinde koşan insanlar değildi.
Para zaten onlara geliyordu.
İnsanların yıllarca çalışarak kazandığı serveti onlar bir öğle yemeğinde harcıyordu. Dünyanın farklı ülkelerinde şirketleri vardı. Bankaları vardı. Satın aldıkları insanlar vardı. Ve satın alamadıkları insanlar için başka yöntemleri vardı. İnsanlar Volkovları güçlü sanıyordu.
Yanılıyorlardı.
Güç yalnızca küçük bir parçaydı.
Volkovları tehlikeli yapan şey zekâlarıydı.
Çünkü onlar silah çekmeden önce düşünürdü. Tetik çekmeden önce plan yapardı. Ve bir insanı öldürmeden önce onu yalnız bırakırlardı. Bir dostunu satın alırlardı. Bir ortağını korkuturlardı. Bir kardeşini kendilerine çevirirlerdi. Sonra o insanı kendi hayatının ortasında tek başına bırakırlardı.
Volkovlar savaş kazanmazdı.
İnsanları kendilerine karşı savaştırırlardı.
Bu yüzden korkutucuydular. Çünkü kurşundan kaçabilirdin. Ama aklının içine yerleşen bir düşmandan kaçamazdın. Bir söylenti yayılırdı. Bir ortak ortadan kaybolurdu. Bir anlaşma bozulurdu. Bir dost ihanet ederdi. Ve aylar sonra insanlar bunun arkasında Volkovların olduğunu anlardı.
Ama iş işten geçmiş olurdu. Babamın en büyük korkusu onların adamları değildi. Paraları da değildi. Babamın korktuğu şey onların sabrıydı. Çünkü Volkovlar acele etmezdi. Bir avcı gibi beklerlerdi. Aylarca. Yıllarca. Sonra tek hamlede bütün dengeyi değiştirirlerdi. İşte bu yüzden insanlar onların adını duyunca seslerini alçaltıyordu.
İşte bu yüzden siyah kurt paraları masaya bırakıldığında kimse konuşamamıştı. Çünkü o para yalnızca bir sembol değildi.
Bir mesajdı. Ve Volkovların mesajları hiçbir zaman boş çıkmazdı. Onlar söz vermezdi.
Hatırlatırdı.
Ve hatırlattıkları şey genellikle insanların mezar taşlarında son bulurdu.
Bunları Özgür sayesinde biliyordum. Beni döverken söylerdi. Sinirle bağırırdı ve söylediklerini beynime kazırdı. Volkovlardan gelen her darbenin acısını benden çıkarıyordu.
Ben fotoğraflarda unutulan bir detay gibiydim her zaman. Kimsenin özellikle fark etmediği, bakınca görülen ama eksikliği hissedilmeyen bir ayrıntı. Kalabalıkların içinde vardım, ama sanki gerçekten orada değildim. İnsanlar konuşurken seslerini duyardım, gülüşlerini işitirdim, fakat hiçbirinin arasında kendime ait bir yer bulamazdım. Bir pencerenin kenarında duran eski bir saksı, duvarda asılı kalmış soluk bir tablo ya da masanın üzerinde unutulmuş bir kitap gibi...
Varlığım kimsenin düzenini değiştirmiyordu.
Belki de bu yüzden sessizliği sevdim. Çünkü sessizlik benden hiçbir şey beklemiyordu. Ne daha fazla gülmemi, ne daha fazla konuşmamı, ne de olduğumdan farklı biri olmamı istiyordu. Sessizlik sadece vardı. Ben de onun içinde kayboluyordum.
Bazen bir fotoğrafa uzun uzun bakardım. Herkes objektife gülümserken gözlerim hep kenarda kalan kişiyi arardı. Çünkü bilirdim; en çok o kişi hissediyordu görünmez olmayı. En çok o kişi eve döndüğünde içindeki boşlukla baş başa kalıyordu.
İnsan zamanla alışıyor sanıyor. Fark edilmemeye, unutulmaya, isminin daha az anılmasına...
Ama alışmıyor.
Sadece canı eskisi kadar belli etmiyor.
Yine de içimde küçük bir umut vardı. Bir gün birinin kalabalığın içinden bana bakacağını, gerçekten bakacağını düşünürdüm. Gözlerimin ardındaki yorgunluğu, sustuğum cümleleri, yarım bıraktığım hayalleri görecek birinin çıkacağını...
Belki o zaman ilk kez bir fotoğrafın arka planında değil, tam ortasında hissederdim kendimi.
Belki o zaman unutulan bir detay olmaktan çıkıp, bir hikâyenin en önemli parçası olurdum.
Ama bu konuda hiç umudum yoktu. Birazcık bile. Tamam saf ola bilirdim ama bir kere kırılırsam bir kez daha yüzlerine bakmazdım. Ama galiba ben hâlâ fazlasıyla saftım. Mesela, Özgür'den dün gece dayak yedim. Ama bu kez ağlamadım, güldüm. Canım yandığı için değil. Artık canımın yanmasına alıştığım için de değil.
Sadece komik gelmişti. Bana deli gibi kahkaha attıracak kadar komik gelmişti çektiğim işkence. Bir insanın bu kadar nefret edilmeyi hak etmek için ne yapması gerektiğini düşünüyordum. Ve aklıma hiçbir şey gelmiyordu.
Gülümserken dudağımın kenarındaki yara tekrar açılmıştı. Metal tadı dilime yayılmıştı ama umursamamıştım. Beni hisseden, gören, dinleyen hiçbir zaman olmazdı ki zaten. Bu yüzden ne babama kızıyorum, ne de Özgüre. Bir insana bile doğru düzgün kırıla bilmiyordum. Ben ya nefreti anlamıyordum, ya da sevgiyi.
İkisinin arasında sıkışıp kalmış gibiydim.
Çünkü sevgi dedikleri şey buysa neden bu kadar acıtıyordu?
Nefret dedikleri şey buysa neden hâlâ gitmiyordum? İnsan kendisine zarar verenlerden uzaklaşmak istemez miydi?
Ben istemiyordum.
Belki korkaktım. Belki yalnız kalmaktan korkuyordum. Belki de bir gün değişeceklerine inanacak kadar aptaldım.
Yatağımın kenarında otururken dizlerimi kollarımla sardım. Sanki biri bana sarılıyormuş gibiydi ama ben kendim kendime sarılıyordum.
Komikti.
Ama yapıyordum işte.
Kendime sarılıyor, kendimi teselli ediyor, kendi yaralarımı kendim kapatıyordum. Sanki içimde iki kişi vardı.
Biri sürekli kırılan küçük bir çocuk. Diğeri ise onun başını okşayıp "Geçecek." diyen yorgun bir yabancı.
Ve ikisi de bendim. Ne kadar tuhaf.
İnsan kendisinin hem yarası hem de merhemi olabilir miydi?
Galiba oluyordu. Çünkü başka kimsem yoktu. Başımı dizlerime yaslayıp boşluğa baktım. Bir süre hiçbir şey düşünmedim.
Sonra aklıma çocukluğum geldi.
Okulda annem yok diye dışlandığım, veli toplantısına kimse katılmadı diye diye insanların bana acıyarak baktığı günler geldi aklıma. Sınıfın kapısında tek başıma beklediğim zamanlar...
Diğer çocuklar annelerinin ya da babalarının elini tutup koridorda yürürken, benim gözlerimi yere indirip kimseyle konuşmamaya çalıştığım günler... Öğretmenlerin yüzündeki o ifadeyi hâlâ hatırlıyordum.
Acıyarak bakıyordular bana. Ama ben acınmak istemiyordum. Öğretmen veli toplantısı olduğu söyleyince bütün sınıf kaynaşırdı. Bütün sınıf heyecanla ailesinden bahsederdi. Kimin annesi gelecekti, kimin babası gelecekti...
Ben ise sessizce sıramda oturuyordum.
Çünkü hiç kimsenin gelmeyeceğini biliyordum. Neyse dedim içimden bininci kez. Buda geçer, buda biter. Allah hiçbir kuluna çekemeyeceği bir acı vermezmiş.
Ben de buna tutunuyordum. Belki gerçekten öyleydi. Belki de insan bazı günleri anlamak için değil, sadece atlatmak için yaşıyordu. Bende o insanlarda sadece bir tanesiydim.
Ellerimi dizimden çözerek ayağa kalktım. Ani kalkmam nedeniyle başım döndü ve hafifçe yerimde sendeledim. Dakikalarca kusmuştum. Ve midem aç olduğu için her an bayılacak gibiydim.
Bugün düğün günüydü.
Can ve Yaren evleniyordu bugün ama ne kadar gitmek istemesem de babam herkesin herkesin katılacağını zorunlu bir şekilde söylemişti. Daha kendim bile karar vermeden elbise alınmıştı. Siyah, kısa ve daracık bir elbise alınmıştı.
Özgür yapmıştı. Çünkü bir tek o biliyordu en çok yaranın ayaklarımda olduğunu. Ve tam da bu yüzden seçmişti sanki. Sanki acımı bilen tek kişi oymuş gibi, onu en çok hissettirecek şeyi seçmişti. Elbiseyi giyerken aynaya baktım.
Kendime yabancıydım.
Sanki bu beden bana ait değildi de biri beni içine zorla koymuş gibiydi.
Ayaklarımda ki yaraları kapatmak için bile bir çözüm bulmuştu. Sabah erkenden odama hizmetçi girmiş ve elindeki dört tane kapatıcı vermişti. Sanki normal birşey verirmiş gibi. İzleri görmüştü ama susmuştu.
Elime verilen o kutulara baktım bir süre. Soğuktu. Ağırdı. Ama en çok da anlamsızdı.
Çünkü bazı yaralar kapatıcıyla değil, dokunulmayan bir hayatla iyileşirdi.
Aynadaki görüntüme baktım bir süre. Siyah elbise bedenime yapışıyordu. Ayaklarım hâlâ sızlıyordu ama artık kimsenin görmemesi gerekiyordu. Sırtımdaki kemer yaraları kendini belli ediyordu. Hemde fazlasıyla. Bir kollarımda yara yoktu. Çünkü kollarımda zaten fazlasıyla iz vardı. İğne izleri, kendi kendime yaptığım izler. Hepsi birebir aynı gibi duruyordu. Ve kollarıma bakınca seviniyordu. Gülüyordu. Ve kollarıma vurmamak için büyük bir çaba harcıyordu. Çünkü gözüme sokmak istiyordu benim yaptığım yaraları. Çektiğim acıları. Ama ben kendi yaptığım yaralarım la ne gurur duydum, ne de sevindim.
Daha fazla ayakta bekleyemedim ve yavaşça yatağıma oturdum ve yaraların hepsini tek tek üzerini kapatmaya çalıştım.
Kaç dakika geçmişti emin değildim ama baya bir vakit geçmişti bütün izlerimi kapatana kadar. Saate baktığımda daha yeni yedi olduğunu gördüm. Gece hiç uyuyamamıştım onun için gözaltlarım büyük ihtimalle morarmıştı ve onun için makyaj yapılmıştı. Tekrar aynanın karşısına geçtim ve bir tur etrafımda döndüm aynadan ayaklarına dikkatle bakarak. Hiçbir yaranın açık kalmasını istemiyordum. Sonra kollarıma baktım.
Her yeri, bütün yaralarımı, sanki acılarımı bile kapatmıştım.
Aynaya doğru bir kaç adım yaklaştım ve yüzümdeki ağır makyaja baktım. Dudağım patlamıştı ama kıpkırmızı ruj sayesinde hiçbir şey görünmüyordu. Profesyonel makyajcı yapmıştı galiba makyajımı çünkü hiçbir şey belli olmuyordu. Gerçekten hiçbir şey belli olmuyordu.
Son olarak saçlarımda ki tokayı çıkarım ve omuzlarıma dökülmesine izin verdim. Dalgalı saçlarım elbisenin açıkta kalan omzunu gizliyordu. Sanki saklamak istediğim şey sadece izler değilmiş gibi…
Vücudumun kendisi bile bir perdeye dönüşmüştü. Böylede kalsın istedim.
Odadan dışarı adım attığım an karşımda telaşla bir o tarafa, bir bu tarafa koşturan hizmetçiler vardı. Çok korkuyordum. Düğünden değil, o beyazlı düğünün kanlı bir şekilde biteceğinden. İçimde yıllar sonra anlayamadığım bir his vardı. Sanki, bugün birşey olacaktı. Gülümsemeler solacak, kahkahalar yarım kalacak, kalpler son kez çarpacaktı. Bugün söylenen bazı sözler, bazı insanların son sözleri olacaktı.
Bu his boğazıma düğümlenmişti.
Ne kadar yutkunursam yutkunayım gitmiyordu. Koridor boyunca yürümeye devam ettim. Ayaklarımda ki koca topuklu sayesinde düzgün bir adım atamıyordum, ama acıyan bedenime rağmen yürüyüşümü düzgün hâle getirdim. Bugün, sadece bu gün dövülmek istemiyordum. Onun için bu acıya bile katlandım.
Zorla uzun merdivenleri bitirdiğim için şükür ettim ve karşımdaki insan kalabalığına baktım. Gelin buradaydı. Ve onun ailesi. Yavaş adımlarla dikkat çekmemek için İncinin yanına adımladım.
İnci üzerinde upuzun kırmızı elbise giymişti, ayaklarındaysa benim topuklulardan daha büyük bir şey vardı. Onunla ayakta nasıl kala biliyordu anlamıyordum. Yüzünde ağır bir siyah makyaj vardı, saçlarıysa sımsıkı toplanmış, topuz yapılmıştı. Elinde son model pahalı telefonunu tutuyor, omzundaysa inci çantası sarkıyordu.
Güzel kızdı İnci. Bana ihanet edene kadar. Bana değil, çocukluğuma ihanet etti. Bir tane deli raporuna inandı. Bir kâğıt parçasına. Birkaç imzaya. Birkaç yabancının fikrine. Ama bana inanmadı. Hiç kimse bana inanmadı. Yıllarca aynı sofrada oturduğu çocuğa inanmadı. Düştüğümde elimi tuttuğu çocuğa inanmadı. Gülüşünü ezbere bildiği çocuğa inanmadı. Beni tanıdığına inanıyordum. Meğer hiç tanımamış.
" Biliyor musun çok iğrenç görünüyorsun." İncinin kısık sesi kulaklarıma doldu. Başımı salladım
' biliyorum ' anlamında. Sustum. Birşey demeye dilim varmadı. Sadece kabullendim.
Babam, amcam ve babamın eşi koltuklarda oturuyordu ve gülerek sohbet ediyordular. Babamın eşi, annem değildi o kadın. Benim annem mezardaydı, benim annem toprağa karışmış en güzel cennet meleğiydi. Melek gibi bir kadındı. Sesini unuttum. Hafızamda ona bir yoktu sanki. Unutmuştum nasıl göründüğünü bile.
İnsan annesini unutur muydu?
Bu soru kafamda dönüp durdu. Unutmuş olamazdım. İmkânsızdı. Ama hatırlayamıyordum da. Bu ikisinin arasında sıkışıp kalmak daha kötüydü. Ne kadar zorlasamda kendimi ben annemi hatırlamıyordum. Salondaki seslerin hepsi birbirine karışmıştı. En son herşey babamın ayağa kalkmasıyla son bulmuştu.
...
Arabadan inince geldiğimiz mekana baktım. Fazla kalabalıktı, burada iki binden çok insan vardı. Bu kadar insana ne gerek vardı diye düşündüm. Beni kendime getiren ses Şebnem olmuştu.
" Gelsene birde seni mi bekleyeceğiz." Başımı sallayarak peşlerine takıldım.
İçeri girdikçe gürültü daha da artıyordu. Etrafta bir sürü simsiyah giymiş korumalar vardı. İnsanlar gülüyor, konuşuyor, birbirlerine sarılıyorlardı. Buradaki insanlar sayılmayacak kadar fazlaydı. Sanki herkes burada olmaktan mutluydu. Bir tek ben yanlış yerdeymişim gibi hissediyordum.
Etrafıma göz gezdirdim. Büyük avizeler tavandan sarkıyordu. Salonun her köşesi ışıl ışıldı. İnsanların üzerindeki pahalı kıyafetler gözümü alıyordu.
"Şuna bak anne. Sanki zorla getirmişler." İncinin dediklerine Şebnem dudak büktü. "Onu her yere zorla getiriyorlar zaten güzel kızım." İkisi de güldü. Ben hiçbir şey demedim. Bakışlarımı yere indirdim. İnsanların arasından geçerken kimseye çarpmamaya çalışıyordum.
"Şu elbiseyi de mi kendin seçtin?" dedi İnci aşağılayıcı bir tonla. Omuz silktim. "Bilmem."
"Bilmemmiş." diye alay etti. "Bir insan biraz kendine bakar." Şebnem başını salladı. "Haklı. Senin yaşındaki kızlar ne kadar bakımlı. Bir de sen..." Sonunu söylemedi ama ben anladım zaten. Gerek yoktu söylemesine. Dolan gözlerimi saklamak için yere bakmayı sürdürdüm.
Dolan gözlerime rağmen gülümser gibi yaptım.
Canımın acıdığını bilmelerini istemiyordum.
Sahneden bir alkış koptu. Başımı kaldırıp baktığımda gelin ve damat sahneye çıkmıştı. Bütün her yer beyazdı. Beyaz çiçekler. Beyaz örtüler. Beyaz ışıklar.
Kalabalık ayağa kalkarken alkışlar biraz daha yükseldi. Can sahneye ilk çıkan kişiydi. Üzerindeki siyah takım elbise kusursuz görünüyordu. Birkaç saniye sonra Yaren göründü. Kalabalığın içinden hafif bir hayranlık sesi yükseldi.
Bembeyaz gelinliğinin etekleri merdivenlerde süzülüyordu. Uzun duvağı arkasında dalga gibi uzanıyordu. Saçları zarif bir şekilde toplanmıştı. Yüzünde ise sakin bir gülümseme vardı. Yaren benim için abladan öteydi. Bir anne gibiydi...
Birkaç dakika sonra ikisi de nikâh masasındaki yerlerine oturdu. Kalabalık sessizleşti. Müzik sustu. Fotoğraf makinelerinin flaşları peş peşe patlamaya başladı. Nikâh memuru mikrofonu eline aldı. Resmî konuşmasına başladığında insanların çoğu dikkatle dinliyordu.
"Bugün burada iki insanın hayatlarını birleştirmek için toplandık." Alkışlar duyuldu. Yaren başını çevirip Can'a baktı. Can da ona. Bir anlığına etraflarındaki herkes kaybolmuş gibiydi. Sadece ikisi vardı. Onlar için şu an sadece kendileri vardı. Herkesi unutmuş gibiydiler.
Nikâh memuru gerekli belgeleri kontrol ettikten sonra doğrudan Can'a döndü. "Can Aksoy." Bütün kalabalık sessizleşti. Can yerinde dikleşti. "Burada bulunan Yaren Demir'i eş olarak kabul ediyor musunuz?" Can hiç düşünmedi. Bir saniye bile. "Ediyorum." Salonu alkış sesleri doldurdu. Yaren istemsizce gülmeye başladı. Gözleri dolmuştu. Dokunsan ağlaycak gibiydi. Nikâh memuru bu kez ona döndü. "Yaren Demir." Yaren derin bir nefes aldı. Parmakları hafifçe titriyordu. Heyecandan.
"Burada bulunan Can Aksoy'u eş olarak kabul ediyor musunuz?" Can'ın bakışları bir an olsun ondan ayrılmamıştı. Yaren gülümsedi. Ve net bir sesle konuştu. "Ediyorum." Bu kez alkışlar daha da yükseldi. İnsanlar ayağa kalktı. Kameralar peş peşe flaş patlatıyordu. Nikâh memuru gülümseyerek önündeki evrakları uzattı. "Bende sizi karı ve koca ilan ediyorum. Mutluluklar. Öyleyse imzalarınızı alalım."
İmzalar atıldı. Her taraftan tebrik nidaları dökülmeye başladı. Sonra sahneye biri çıktı. Seçil Aksoy. Babamın eşi. Üzerindeki elbise muhtemelen küçük bir servet değerindeydi. Ama nedense ben onu her gördüğümde aklıma ilk gelen şey kıyafetleri olmuyordu.
Yapaylığı oluyordu.
Sanki gülüşü bile başkasından ödünç alınmış gibiydi. Masadan aldığı mikrofonu dudaklarına yaklaştırdı. " Öncelikle bugün burada olduğunuz için hepinize teşekkür etmek istiyorum." Salondan alkış sesleri yükseldi. Seçil gülümsemeye devam etti. " Bugün bizim için çok özel bir gün." Can'a baktı. Sonra Yaren'e.
Seçil konuşmaya devam etti. " Ailemiz adına ikinize de bir ömür boyu mutluluk diliyorum." İnsanlar yeniden alkışladı. Can sadece başını eğerek teşekkür etti. Dudaklarındaki kusursuz gülümsemeyle sahnenin ortasına yürüdü.
Bir görevli hemen yanına kadife bir kutu getirdi. Kutunun kapağı açıldığında içerideki altınlar ışıkların altında parladı. Seçil kutunun içinden kalın bir altın bilezik çıkardı. Sonra Yaren'e doğru döndü. "Ailemize hoş geldin kızım." Yaren'in yüzünde mahcup bir gülümseme oluştu.
Ayağa kalktı. Seçil elindeki bileziği dikkatlice onun bileğine taktı. Salon yeniden alkışlarla doldu. Ama Seçil bununla yetinmedi. Kutudan ikinci bir bilezik daha çıkardı. Ardından üçüncü. Dördüncü. Yaren'in ince bileğine kalın altınlar üst üste dizilmeye başladı.
Sonra Seçil görevliye yeniden işaret etti.
Bu kez daha büyük bir kutu getirildi.
Kutunun açılmasıyla birlikte salondan şaşkınlık sesleri yükseldi. İçinde ağır bir altın kolye seti vardı. Işık vurdukça parlıyor, neredeyse göz alıyordu. Seçil kolyeyi eline aldı. Yaren saçlarını yana çekti. Seçil kolyeyi onun boynuna takarken salondaki alkışlar yeniden yükseldi. Kutunun içinde olan altın kemeri aldı ve dikkatlice Yaren'in beline takmaya başladı.
Etrafıma baktığımda İncinin olmadığı gördüm. Daha doğru yanımda hiç kimse yoktu. Bakışların babamın ve Yaren'in babasının oturduğu masaya kaydı. Levent Demir yani Yaren'in babası ve Turan Aksoy yani benim babam hiç biri oturduğu masada yoktu. Amcamı görmek için yuvarlak masanın etrafında bakmaya başladım ama o da yoktu. Ne olmuştu birden bire?
Şebnem en ön sırada kızıyla birlikte röportaj veriyor, Seçil yanındaki Yarene altınlarını takıyor ve insanlar onu hayranlıkla izliyordu. Sonra hafif bir müzik sesi yükseldi. Etraftaki herkes çiftler olarak ayrıldı ve dans etmeye başladılar. Büyük sahneye baktım, Can elini Yarene uzattı ve elini tutarak onu pistin ortasına bir tez beyaz ışığın vurduğu noktaya getirdi. Etraftaki ışıklar bir bir kapandı. Bir tek ortada dans eden Can'la Yaren görünüyordu.
Can bir elini Yaren'in beline attı, bir eliylede Yaren'in elini tuttu ve dans etmeye başladılar. Müzik eşliğinde yavaşça herkes dans etmeye başlıyordu. Bu gün onların en mutlu günüydü. Can Yaren'in kulağına yaklaştı ve birşeyler söyledi. Kulağına bir şeyler söylerken Yaren'in açık kalan omzundan öpmeyi ihmal etmemişti. Her ne söylediyse Yaren'in gözlerinin içi gülmüştü. Yaren yavaşça Can'a yaklaştı ve onun yaptığı gibi omzundan öptü. Bu yaptığına Can kahkaha atmıştı. En sonda ikiside alınlarını birleştirdiler ve dans etmeye devam ettiler.
Müzik yavaş yavaş başımı ağrıttığı için dışarı çıkmaya karar verdim. Sabah azda olsa yemek yiye bildiğim için mutluydum. İnsanlara dokunmadan, yavaşça aralarından süzülerek dışarı çıktım. Bütün heryer tıklım tıklım insan doluydu. Kahkahalar yükseliyor, çocuklar koşuşturuyor, garsonlar ellerinde tepsilerle masaların arasında dolaşıyordu.
Boş bir yer aradım gözlerimle.
En sonda biş bir köşe gördüğümde çimenlere basarak oraya gitmeye başladım. Köşede bir ağaç vardı ve arkasında deniz vardı. Dalgalar kıyıya yavaşça vuruyordu. İlk kez o gün gerçekten nefes alabildiğimi hissettim.
Gökyüzünde güneş yoktu.
Kalın bulutlar göğü baştan sona kaplamıştı.
Sanki biri bütün maviliği silmişti.
Denizin üzerindeki gri renk ufka kadar uzanıyordu.
Dalgalar ağır ağır kıyıya vuruyor, ardından geri çekiliyordu.
Rüzgâr biraz daha sert esmeye başlamıştı.
Saçlarım yüzüme gelirken elimle onları kulağımın arkasına sıkıştırdım.
Gözlerimi kapattım.
Sonra bir ses duyuldu, kulakları sağır edecek gibi bir ses. Hızla gözümü açarak etrafa baktım. Çığlık atarak koşturmaya başlayan insanlar, sesler bir birine karışmıştı. Bir yerde patlama olmuştu. Bir kaç saattir titremeyen ellerim titriyor, titrek bakışlarım etrafta dolanıyordu. Düğün salonunun arka tarafında patlama olmuştu büyük ihtimalle çünkü orada büyük bir duman çıkıyor ve galiba bir yerler yanıyordu.
Korkuyla aldığım nefes kursağımda kalmıştı. Sadece bir kaç saniyelik bir patlama olmuştu. Neden? Nasıl? Elimle ağacın küçük dalını tuttuğumun bile şimdi farkına varıyordum. Bir elim göğsüme gitti, nefes alamıyordum.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki kaburgalarımı kırıp dışarı çıkacaktı.
Hayır.
Hayır.
Hayır.
İçimdeki o kötü his.
Sabah uyandığım andan beri peşimi bırakmayan o his.
Haklı çıkmıştı.
İnsanlar koşuyordu. Hiç kimse arkasına bakmadan mermilerden kaçmak için farklı yönlere koşuyordu.
Bazıları düğün salonundan dışarı çıkmaya çalışıyor, bazıları ise içeride kalan yakınlarına ulaşmaya çalışıyordu.
Her taraftan bağırışlar yükseliyordu.
Kimse kimseyi duymuyordu.
Korku, kalabalığın içine bırakılmış görünmez bir zehir gibi yayılıyordu.
Titreyen bacaklarıma rağmen olduğum yerden ayrıldım. Çimenlerin üzerinde sendeleyerek birkaç adım attım. Sonra birkaç adım daha. Nefes almakta zorlanıyordum. Ciğerlerim daralıyor gibiydi. Gözlerim istemsizce düğün salonunun olduğu tarafa kaydı. İnsan seli kapılardan dışarı taşıyordu. Korumalar bağırıyordu.
Telsiz sesleri havada yankılanıyordu. Korumaların bağırma sesleri, vurulan insanların inleme sesleri etrafı bürüyordu.
Ama hiçbir kelimeyi seçemiyordum. Kulaklarım hâlâ uğulduyordu. Patlamanın bıraktığı o tekdüze ses beynimin içinde dönüp duruyordu.
Bir adım daha atacaktım ama adımlarımın buz gibi kesilmesinin sebebi kafamın üzerimden uçan mermilerdi. Önce patlama, sonra çatışma başlamıştı.
İlk silah sesi duyulduğunda olduğum yerde donup kaldım. İkinci silah sesi geldi. Sonra üçüncü. Sonra sayılarını ayırt edemeyeceğim kadar fazlası. Çığlıklar yükseldi. Çocukların ağlama sesleri, annelerin feryatı bir bine karışmıştı. Ne olmuştu bir kaç dakikada? İnsanlar kendilerini yere atıyordu. Bazıları koşuyordu. Bazıları ne olduğunu bile anlayamadan oldukları yerde kalmıştı. Ben de onlardan biriydim. Bacaklarım hareket etmiyordu.
Nefesim göğsüme sıkışmıştı. Bir mermi yakındaki ağacın gövdesine saplandı. Çıkan sesle irkildim. O an aklım yerine geldi. Burada kalırsam öleceğimi anladım.
Korku bütün bedenimi ele geçirmişti.
Düşünemiyordum. Sadece kaçmak istiyordum. Titreyen ayaklarımla geriye doğru sendeledim. Sonra dönüp koşmaya başladım.
Koşmak denirse.
Daha çok düşmemeye çalışan birinin çaresiz çırpınışlarına benziyordu.
Ayaklarım çimenlere takılıyor, nefesim kesiliyor, kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Arkamdan gelen seslere bakmaya cesaret edemiyordum.
Bir patlama daha duyuldu. Bu kez daha uzaktan. Yere eğilerek kulaklarımı kapattım. Başım dönüyordu. Deliler gibi korkuyordum. Gözlerimin önünde siyah noktalar uçuşuyordu. Geçmişim geliyordu aklıma, o karanlık depo. Silah...ölüm... Başımı salladım ' hayır ' anlamında. "Kalk..." Sesim titreyerek çıktı. "Kalk..." Kendime söylüyordum.
Gözümden bir damla yaş süzüldü.
Hayır şimdi ağlayamazdım, şimdi ağlamanın sırası değildi. " Ağlama, göz yaşlarını sil." Arkamdan gelen buz gibi bir sesle bütün dengem yerle bir oldu. Donup kaldım. Sanki ciğerime bıçak batmış gibi hissettim. Zorluklada olsa ayağa kalktım yavaşça.
Arkama dönüp baktığımda kalbimin duracağını hissettim. Durmuştu galiba. Uzun saçlarım önüme geliyordu. Gözlerimden durmaksızın yaş akıyordu. Ellerim titriyor, her an bayılacak gibi hissediyordum.
Karşımda onlar vardı. Volkovlar. Ve tüm asaletiyle karşımda duran Duman Zehir Volkov.
Yüzlerinde maske vardı. Ve hepsinin kalplerinin üzerinde duran uluyan bir kurt. Siyah bir kurt. Başını gökyüzüne kaldırmış, ay yokmuş gibi uluyan bir kurt. Korkudan uyuşmuş bedenimi hissetmiyordum. İnleyen insanların sesi vardı kulaklarımda. Ve karşımda aramızda birkaç adım kala Volkovlar vardı.
Duman Zehir diğerlerinden farklıydı. Sanki etrafındaki herkes onun gölgesiydi. O ise ışığın kendisi değil… Işığı söndüren şeydi. Bana bakıyordu, sadece bana. Bakışları soğuktu. Boyu belki iki metreyi aşacak kadar uzundu. Ben ona bakmak için başımı bir hayli kaldırmak zorundaydım.
Birkaç adım. Ellerinde silahlar vardı. Ama Duman Zehirin yanımda duran adamın elinde Oreo vardı. Evet. Bir paket Oreo.
Sanki burada değildi. Sanki yanlışlıkla bir sahneye düşmüş gibiydi. Hiç acele etmeden bir tanesini ağzına attı. Çiğnedi.
Sanki etrafında patlayan bir dünya yokmuş gibi.
Sanki insanların çığlıkları onun için arka planda çalan bir müzikti. Ve hiç takmadan onu yiyordu. Sanki bir sahil kenarında oturmuş piknik yapıyordu. Sonra bakışlarını benim gözlerime çıkardı.
Gözleri, gözlerindeki ton belki dünyada bile zor bulunurdu.
Bir an bana baktı sonraysa yavaşça elindeki oreo'nu bana uzattı.
"İster misin? Rengin atmış gibi."
Duyduğum cümlenin absürtlüğü zihnimde yankılanırken, sırtımda, tam belimin ortasında kör bir acı patladı.
GÜM.
Her şey bir salisede oldu. Çatışmadan seken ya da doğrudan beni hedef alan o amansız mermi, belime saplandı. Acı bir dalga halinde omurgamdan beynime doğru tırmanırken acıyla inledim.
Bacaklarımın bağı tamamen çözüldü. Sarı elbisemin etekleri çimenlerin üzerindeki sert, sivri taşların üzerine serilirken, dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerim kararırken, ellerimle toprağı tutmaya çalıştım.Yeraltının yarısına hükmeden o devasa adamın, Duman Zehir Volkov’un tam önünde, kanlar içinde diz çökmüştüm.
Siyah kumaş, belimden sızan sıcak kanla yavaş yavaş boyanırken, her an kapanacak olan gözlerim onun postallarına dikildi. Taşların acımasız soğukluğu dizlerimden sızıp bütün bedenimi ele geçirirken, etraftaki o kıyamet gürültüsü, insanların çığlıkları ve silah sesleri birer birer boğuklaşarak sustu.
Acının göğsümü daralttığı o son anda, zihnimden geçen tek şey buydu. Artık beni kimsenin kurtarmasını istemiyorum. Burada, bu soğuk taşların üzerinde, kendi kanımın gölünde öylece ölmek istiyorum. Hayatım boyunca nefes alamamıştım, bırakın bari burada son nefesimi özgürce vereyim.
Ölümden çok korkuyordum, o karanlığın bilinmezliği içimi ürpertiyordu ama yine de ölmek istiyordum. Çünkü biliyordum ki, beni bu taşlardan kaldıracak her el, beni o masadaki pazarlıklara, babamın ve abimin kanlı oyunlarına geri fırlatacaktı.
Yaşamak, bu ölümden çok daha korkunçtu.
Ve dünya benim için ikinci kez sustu.
Gözleri bir mezardı onun; içimi daraltan o ölümden çok korkuyordum ama babamın sıcak ihanetindense, düşmanımın o soğuk mezarında can vermek ruhuma daha hafifti.
Gözleri bir mezardı; ben o mezara diri diri gömülmekten deli gibi korkuyordum ama yine de babamın cennetinde köle olmaktansa, düşmanımın karanlığında can vermeyi seçiyordum.
Ben ölmeyi, yaşamaktan daha üstün tutuyordum.
