14. bölüm · Karanlığın Varisi
On üçüncü bölüm - Ölüm
Sevgili günlük,
Bugün bir çift harelere aşık olmuştum. Bugün aylardan Kasım günlerden dokuz ve ben aşık oldum.
İnsan âşık olduğunu ne zaman anlardı bilmiyorum. Belki kalbi hızlandığında, belki birinin adını duyduğunda yüzünde istemsizce bir gülümseme oluştuğunda…
Ben bugün anladım.
Gözlerine baktığımda etraftaki bütün sesler sustu. Sanki herkes bir anda kayboldu ve geriye yalnızca o kaldı. O gözler…
Ne vardı bilmiyorum içlerinde. Bir insanın gözleri nasıl olur da hem bu kadar tanıdık hem de bu kadar uzak gelebilirdi?
Bugün ilk kez, birinin gözlerine bakarken geleceği düşündüm.
Belki yarın yanımda olmayacaktı. Belki bir hafta sonra adını bile anmayacaktım. Belki de bu his, birkaç ay sonra hatırladığımda yüzümü kızartacak küçük bir anı olarak kalacaktı.
Ama bugün bunların hiçbirini bilmiyordum.
Bugün sadece âşıktım.
Ve galiba en güzel yanı da buydu.
Henüz hiçbir şey olmamıştı.
Ne bir söz verilmişti, ne bir el tutulmuştu, ne de birbirimize ait olduğumuzu söylemiştik.
Sadece ben vardım.
Bir de onun gözleri.
Takvimde dokuz Kasım yazıyordu.
Ben ise o günü hayatımın en güzel günü ilan etmiştim.
Ve ben bugün, kendi kalbime onun gözlerini yazdım.
Bir kitapta okumuştum. Aşk insanı ölüme sürükleyen tek duyguydu. O zamanlar bu cümle bana çok saçma gelmişti. Bir insan başka birini sevdi diye neden ölümü seçsin ki? Sevmenin nesi bu kadar tehlikeli olabilirdi?
Şimdi anlıyorum.
Aşk insanı öldürmezmiş aslında.
İnsan, aşk uğruna kendinden vazgeçermiş.
Gururundan, uykusundan, alışkanlıklarından, bazen de yıllarca kurduğu bütün duvarlardan...
Ben bugün daha hiçbir şey kaybetmeden, her şeyimi kaybetmeye hazır olduğumu fark ettim.
Onun bundan haberi bile yok.
Belki de hiçbir zaman olmayacak.
Belki bu günlükte onun için yazdığım sayfaların hiçbirini görmeyecek. Belki bir gün bu defteri kapatıp, aradan yıllar geçtikten sonra açtığımda kendi hâlime gülümseyeceğim.
Ama şu an gülmüyorum.
Çünkü kalbim ilk kez birini bu kadar sessiz seviyor.
Ve ben, onun gözlerinde kaybolmaktan korkmuyorum.
Asıl korktuğum şey, bir gün o gözlerin bana yabancılaşması. Yarın Kara Harp Okulundan mezun olacağım. Benim yanıma gelecek, beni tebrik edecek bir ailem yok. Çiçek getirecek, gururla omzuma dokunacak, "Seninle gurur duyuyorum." diyecek kimsem yok.
Ama onun gelmesini neden bu kadar istiyorum?
Bilmiyorum.
Belki yarın kalabalığın içinde bir tek tanıdık yüz arayacağım.
Belki herkes ailesine sarılırken ben uzaktan onları izleyeceğim ve onun da orada olduğunu bilmek, içimdeki boşluğu biraz olsun susturacak.
Yarın mezun olacağım.
Üzerimde üniformam, elimde diplomam olacak.
Vatan benimle gurur duyacak.
Ben de vatanımla.
Çünkü bu üniforma benim için yalnızca bir kıyafet değil. Üzerimde taşıdığım her dikiş, verdiğim her emeğin, çektiğim her yorgunluğun ve ettiğim yeminin bir parçası.
Yarın o üniformayı giydiğimde yalnızca bir okuldan mezun olmuş olmayacağım.
Bana emanet edilen bir sorumluluğu omuzlarıma alacağım.
Bu toprakların üzerinde özgürce yürüyebiliyorsam, bunun ne kadar büyük bir anlam taşıdığını biliyorum.
Ben bu ülkeye hizmet etmek için yıllarımı verdim.
Ve yarın, bütün o yılların karşısında dimdik duracağım.
Belki ailem yanımda olmayacak.
Belki tribünlerde benim için alkışlayan kimseyi göremeyeceğim.
Ama gökyüzünde dalgalanan bayrağa baktığımda kendimi yalnız hissetmeyeceğim.
Çünkü benim ait olduğum bir vatan var.
Ve ben, hayatım boyunca bu vatana layık olmak istiyorum. Dalgalanan şanlı bayrağımızın altında sevdiğim kadınla birlikte.
Yarın mezun olacağım.
Ve kim bilir?
Belki yarın kalabalığın içinde gözlerim önce bayrağı, sonra onu bulacak.
İkisini aynı anda görmek...
Sanırım bundan daha güzel bir manzara düşünemiyorum.
Asker Çelik Hazar
...
Destan dokuz yaşında...
"Annemi, annemi istiyorum. Abi söyle babama annemi getirsin bana. Anne!" Küçük kız çocuğu bağıra bağıra annesini istiyordu. Ama şu an onu bu biz gibi depoda duyan yoktu.
Dokuz yaşındaki Destan’ın çığlıkları, deponun çıplak beton duvarlarında yankılanıp yine kendi kulaklarına dönüyordu. Titreyen elleriyle kollarına sarıldı, hıçkırıkları buz kesmiş havada küçük buhar bulutlarına dönüşüyordu.
Abisi Serhan yerde titreyen kıza yakınlaştı. Kardeşine, canı gibi sevdiği kardeşine yakınlaştı. Onunda gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Serhan yavaşça yere çömeldi ve kollarını sıkıca Destan’a doladı. Kardeşinin titreyen omuzlarını ısıtmaya çalışırken, kendi yaşlarını gizlemek için başını onun saçlarına gömdü.
"Şşş, buradayım kardeşim, ben yanındayım," diye fısıldadı sesi titreyerek.
Destan, abisinin sıcaklığını hissedince başını kaldırdı. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Küçük elleriyle abisinin montunun yakasına yapıştı.
"Abi, babam bizi duymaz mı? Annem neden gelmiyor? Burası çok soğuk, evimize gidelim ne olur..." dedi hıçkırarak.
Serhan ne diyeceğini bilemedi. Kardeşinin saçlarını okşadı.
"Babama söyle açsın kapıyı lütfen abi, çok korkuyorum. Özgür abim de yok. Babam ona ne yaptı?"
"Bilmiyorum abicim ama Özgür iyidir. Kendine iyi bakar o. Merak etme." Dedi Serhan ağlamamaya çalışarak ve montunu çıkarıp kardeşinin omuzlarına bıraktı.
Kendisi üşürdü ama kardeşinin soğuktan titremesine dayanamazdı.
"Ama Özgür abim karanlıktan çok korkar ki..." diye fısıldadı Destan. Gözlerini deponun karanlık köşelerine çevirdi. "Babam bize neden kızdı abi? Biz kötü bir şey mi yaptık? Annemde neden o kadar kan vardı abi? Çok mu canı yandı?"
Serhan’ın boğazı düğümlendi. Kardeşinin bu masum sorusuna verecek hiçbir cevabı yoktu. Sadece kendi ince kazağıyla kalmıştı ve soğuk rüzgar deponun kapı aralığından sızıp tenini ısırıyordu. Dişleri birbirine vurmasın diye çenesini sıktı.
Kardeşinin yanaklarındaki yaşları başparmağıyla sildi.
"Siz hiç kötü bir şey yapmadınız. Sen dünyanın en iyi kardeşisin," dedi ve güven vermek ister gibi gülümsedi. "Özgür abin de çok güçlüdür. Hatırlıyor musun, geçen hafta ağaçtaki kediyi kurtarmıştı? O çok cesur. Şimdi ikimiz de cesur olmalıyız."
"Annem? Ona ne olacak abi? Bir daha göre bilecek miyim onu? Annemi kurtar abi."
Gözlerinin önüne gelen o korkunç görüntüyü silmek ister gibi gözlerini sıkıca yumdu Serhan. Destan daha çok küçüktü, annesinin başına gelenleri ona nasıl anlatabilirdi ki?
"Annem..." dedi Serhan, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık çıkmıştı. Boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı. "Annem çok güçlü bir kadındır Destan'ım. Doktorlar ona yardım ediyordur şimdi. Canı yanmıyordur, merak etme."
Destan, abisinin göğsüne iyice sokuldu. Gözlerinden akan yaşlar abisinin kazağını ıslatıyordu. "Onu çok özledim. Keşke burada olsaydı, bize sarılsaydı. Burası çok soğuk abi, annemin kolları sıcacık olurdu," diye mırıldandı.
Serhan, kardeşini daha sıkı kucakladı. Kendi üzerindeki ince kazak artık soğuğu hiç engellemiyordu, elleri buz kesmişti ama bunu hiç umursamadı. Tek düşündüğü Destan'ı korumaktır.
"Göreceksin, onu yine göreceğiz. Ben seni anneme götüreceğim, söz veriyorum," dedi Serhan. Bu sadece Destan’a değil, kendi kendine verdiği bir yemindi.
Dediği an büyük depo kapısı açılmaya basladı. İçeriye üstünde doktor kıyafeti olan insanlar girmeye başladı. Destan korkuyla abisinin arkasına saklandı. "Abi, bunlar kim? Doktorlar annemi mi getirdi?" diye fısıldadı.
Serhan gelenlerin yüzündeki ciddi ifadeden ve ellerindeki dosyalardan durumu hemen anladı. Bu insanlar annesi için gelmemişti. Kendisi içinde gelmemişti. Doktorlar kardeşi için gelmişti.
Beyaz önlüklü adamlardan biri dizlerinin üzerine çöktü, sesini yumuşatmaya çalışarak, "Merhaba Destan, bizimle gelmen gerekiyor. Sana yardım edeceğiz," dedi.
"Hayır!" diye bağırdı Serhan, kardeşinin önüne etten bir duvar örerek. "O daha dokuz yaşında! Hiçbir yere gidemez, o deli değil! Bırakın kardeşimi!"
Destan, abisinin kazağını öyle sıkı tutuyordu ki küçük parmaklarının boğumları beyazlamıştı. "Abi beni bırakma ne olur! Gitmek istemiyorum!" diye ağlamaya başladı.
"Beni alın ama kardeşime dokunmayın!" Dedi hiddetle. Ancak arkalarından gelen babalarının soğuk sesi, deponun içini bir kez daha buz kesti.
"İkisini de dinlemeyin, işinizi yapın," dedi adam kapının eşiğinden bakarak. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir sevgi kırıntısı vardı.
"Hayır, baba yapma! Destan daha çok küçük!" diye bağırdı Serhan, bir yandan kardeşini arkasına itip diğer yandan adamlara doğru atılmaya çalışarak. "Beni götürün, ne isterseniz yaparım ama onu bırakın!"
Görevlilerden ikisi Serhan’ı kollarından tutup geriye doğru çekerken, diğer kadın doktor yavaşça Destan’a yaklaştı. Serhan ne kadar çırpınsa da güç yetiremiyordu. "Destan! Bırakın kardeşimi!" diye feryat etti. Ama kimse onu dinlemedi.
"Destan bana bak! Bırakın beni!" Diye bağırdı tekrardan. Kadın doktor Destan’ın yanına ulaştı ve küçük kızın titreyen ellerini şefkatle ama sıkıca tuttu. Destan ise gözlerini abisinden ayıramıyordu. Serhan’ın iki yetişkin adamın kollarında nasıl çırpındığını, kendisini kurtarmak için nasıl yalvardığını görüyordu. Serhan’ın sesi artık kısılmıştı, boğazı acıyordu ama durmadan haykırıyordu.
"Destan, korkma! Seni bulacağım! Söz veriyorum kardeşim, seni orada bırakmayacağım!"
Görevliler Serhan’ı deponun arkasındaki duvara doğru iterken, kadın doktor Destan’ı yavaşça ayağa kaldırdı. Dokuz yaşındaki küçük kız o kadar halsiz ve o kadar korkmuştu ki bacakları onu taşımakta zorlanıyordu. Yerde kalan abisinin montuna son bir kez baktı. O mont, az önce onu soğuktan koruyan tek şeydi. Şimdi ise tıpkı annesi gibi, tıpkı Özgür abisi gibi geride kalıyordu.
"Abi! Beni kurtar abi! Gitmek istemiyorum, annemi istiyorum!" diye ağladı Destan. Sesi o kadar çaresiz çıkıyordu ki deponun içindeki diğer görevliler bile kafalarını yere eğdi. Ama babaları kapının önünde dikilmeye, hiçbir şey hissetmiyormuş gibi soğuk gözlerle onları izlemeye devam ediyordu. Çocuklarının acısı onun kalbine hiç dokunmuyordu.
Kadın doktor Destan’ı kucağına aldı. Destan küçücük elleriyle kadının omuzlarına vurdu, kurtulmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Deponun büyük paslı kapısından dışarıya, gri ve soğuk havaya çıkarıldı. Dışarıda büyük, beyaz bir araba bekliyordu. Destan arabanın açık kapısını görünce daha çok korktu. "Serhan abi! Özgür abi! Baba yardım et lütfen." diye bağırdı bütün gücüyle.
Kapının önünde duran Özgür bile babasına yalvarmaya başlamıştı ama nafileydi.
Kadın doktor, Özgür daha bahçenin diğer ucundayken Destan’ı hızlıca beyaz arabanın içine bindirdi. Özgür arabaya doğru koşmak istedi ama babaları aniden onun önüne geçip kolundan sertçe yakaladı.
Arabanın içinde, arka koltukta iki görevli Destan’ı sıkıca tutuyordu. Küçük kız arabanın camına vuruyor, dışarıdaki abilerine bakıp "Abi! Bırakmayın beni!" diye ağlıyordu. Cama vuran küçücük elleri titriyordu.
O sırada kadın doktor elindeki küçük şırıngayı hazırladı. Destan’a şefkatli ama acıyan gözlerle baktı. "Geçti küçüğüm, her şey geçecek. Biraz uyuyacaksın sadece," diye fısıldadı.
Destan boynunda soğuk bir şey hissetti. Hemen arkasından küçük bir iğne acısı canını yaktı. "Anne.." diye mırıldandı son bir kez.
İğnenin içindeki ilaç saniyeler içinde etkisini gösterdi. Destan’ın ağlamaktan yorulan göz kapakları ağırlaştı. Arabanın camına dayalı duran küçük elleri yavaşça aşağıya kaydı. Başını koltuğa yasladı ve derin, karanlık bir uykuya daldı. Artık ne abilerinin çığlıklarını duyabiliyordu ne de deponun o buz gibi soğuğunu hissediyordu. Beyaz arabanın kapıları büyük bir gürültüyle kapandı ve motor çalıştı.
İşte o gün Destan'ın hem annesi öldü, hem de hoç yaşayamadığı çocukluğu.
...
Şimdiki Zaman
Uzun bir masada oturuyorduk. Mafya liderleri arasında düzenlenen bir yemek vardı, aynı zamanda toplantı.
Bu masada hayatımı mahv eden, kökünden bir çiçek misali kopartıp solduran Serhan ve Özgür Aksoy, aynı zamanda Leon Kayıhan vardı.
Hayatımı mahv eden üçlü.
Özgür'ün saçlarında ak vardı. Genç yaşında o simsiyah saçlarının arasına beyaz teller doluşmuştu. Zaman sadece beni değil, onu da değiştirmişti. Ama onun saçındaki o beyazlar bana acı çektirmiyordu, çünkü onun benim vücudum da açtığı yaraları unutturmaya yetmezdi. Onun çektiği hiçbir acı, bana yaşattıklarının yanında bir hiç kalırdı.
Sırtımda, kollarımda ve en çok da ruhumda taşıdığım o izler, onların eseriydi. Bana acımayan bir adamın beyaz saçlarına acıyacak kadar zayıf değildim artık. Benim canımı yakan o eller, şimdi önlerindeki gümüş çatalları, bıçakları tutuyordu.
Yıllardır görmediğim Serhan abim... O da fazlasıyla değişmişti. Geniş omuzları, keskin çene hatları ve üzerine tam oturan pahalı takım elbisesiyle tam bir canavara dönüşmüştü. Yüzünde ne bir yumuşaklık ne de eski günlerin izi vardı. Gözleri tıpkı babamın o günkü gözleri gibi boş, duygusuz ve nefret doluydu.
Babam onları benden sonra vahşice yetişdirmiş gibi.
Beni o beyaz arabaya bindirirlerken arkamdan çırpınan Serhan gitmiş, yerine beni o cehenneme bizzat teslim eden adamlardan biri gelmişti. Özgür ile yan yana oturuyorlardı ve aralarındaki o sarsılmaz bağ, benim yıkımımla örülmüştü. Onların bu masadaki gücü, benim çalınan çocukluğumun üzerine kurulmuştu.
Bu salona ilk girdiğim an herkesin bakışları ilk saçlarıma değmişti. Serhan abimin tehdit ettiği saçlarım, bir zamanlar Özgür'ün rahatça çektiği saçlarım. Artık tehdit odağı olacak saçlarım yoktu. Bundan başka acı çekemezdim zaten.
Hiç kimse yemeğine dokunmuyordu. Sanki yemeklerin içinde birşey varmış gibi. Duman'ın yanında oturuyordum. Duman ellerimi tutumuş ve masanın üzerinde herkesin göreceği şekilde tutmuştu. Elleri sıcacıktı, benim elimin aksine.
Masaya bir tek ikimiz otumuştuk. Diğerleri işleri olduğunu söylemiştiler sadece.
Serhan abimin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Onun için sadece ellerimize bakıyordum. Onun bakışlarından kendimi fazlasıyla rahatsız hissediyordum.
Elimi hafifçe sıkarak onun dikkatini çektim ve kulağına doğru eğildim. Sesimin titrememesine gayret ederek, "Ben bir lavaboya gidip geleceğim, üzerimi düzeltsem iyi olacak," diye fısıldadım. Aslında tek istediğim o salondan, abimin beni boğan bakışlarından birkaç dakikalığına da olsa uzaklaşmak ve derin bir nefes almaktı.
Duman gözlerimin içine bakarak ne hissettiğimi hemen anladı. Masadaki adamlara belli etmeden hafifçe başını salladı ve elimi yavaşça bıraktı. "Çok gecikme," dedi alçak bir sesle.
Sandalyemi hafifçe geriye iterek ayağa kalktım. Ben hareket edince masadaki üç çift gözün, yani Serhan, Özgür ve Leon’un bakışlarının anında üzerime dikildiğini hissettim. Bir tek olar değil bütün liderlerin baktığı nokta gibi olmuştum. Hiçbirine bakmadan, dik duruşumu bozmadan salondan çıkışa doğru yürümeye başladım.
Salondan dışarıya, o boğucu havadan uzaklaşıp koridora çıktığımda derin bir nefes aldım. Kalbimin atışlarını düzene sokmaya çalışarak lavaboya doğru ilerledim. Tam köşeyi döneceğim sırada önüme aniden uzun boylu, sert yapılı bir adam çıktı ve adımlarım birden durdu.
Bu Kuzgun’du. Yüzünde kurt maskesi olan Kuzgun. Onu yeşil gözlerinden tanımıştım. Elinde iki tane silah tutuyordu.
"Yenge hanım nasılsınız?"
Ona şaşkınlıkla bakarken derin bir nefes aldım. "Kuzgun, bu halin ne?" Dedim.
Kuzgun sanki bu cevabı beklermiş gibi omuzlarını silkti ve silahlardan birini parmağının ucunda artistik bir şekilde döndürdü. "Aman yenge, içeridekiler zaten zombi gibi oturuyor. Kimsenin yüzü gülmüyor. Ben de sıkıntıdan dışarıda biraz tur atayım dedim. Koridorda tek başına yürümene gönlüm elvermedi," diyerek maskesinin arkasından göz kırptı.
"Benim çıkacağımı nasıl anladın ki?"
"Ben herşeyi bilirim yengem. Özel güçlerim var." Güldüm sadece. Benimle olduğu zaman o da gülerdi başka zaman gülüyor mu bilmiyordum.
Tam o an bir şey patladı sanki. Korkuyla elim kulaklarıma doğru gitti. Aşırı sester her zaman ürkmüşümdür.
Kuzgun’un gözlerindeki o şakacı pırıltı bir saniyede kayboldu. Yeşil gözleri öfke ve ciddiyetle kaplandı. Hiç vakit kaybetmeden silahlardan birini beline taktı ve boştaki eliyle benim buz kesmiş bileğimi sıkıca kavradı.
"Oyun başladı. Yenge, hemen benimle geliyorsun, dışarı çıkıyoruz!" diye bağırdı, sesi deponun içindeki kargaşayı bastıracak kadar gür çıkmıştı.
Beni arkasına alarak koridorun ters yönündeki acil çıkış kapısına doğru hızla koşmaya başladı. Salon kapısından silah sesleri ve çığlıklar yükselirken, Kuzgun büyük demir kapıyı omzuyla iterek açtı. Kendimizi binanın arkasındaki karanlık, soğuk ve yağmurlu sokağa attık. Keskin soğuk havayı ciğerlerime çekerken, arkamızda bıraktığımız o yangın yerinden nihayet uzaklaşabilmiştik. Kuzgun beni güvenli bir duvarın arkasına çekerken gözlerini etrafta gezdirdi.
Etraf ormanlık alandı. Her yerde ağaçlar vardı. Kuzgun baş işareti verdi ve onunla birlikte ağaçların arasından yürümeye başladım. Ayaklarımızın altında ezilen kuru dalların sesi, uzaktan gelen silah seslerine karışıyordu.
Biraz ilerledikten sonra, loş ışıkta dalları meyveyle dolup taşan kocaman bir erik ağacı gördüm. Ağacın üzerindeki yeşil, kütür kütür erikleri görünce birden adımlarım yavaşladı. Ben eriklere bayılırdım, ne zaman görsem içim giderdi. Ama ortada küçük bir sorun vardı: Kuzgun’un eriklere karşı inanılmaz bir tiki vardı. Erik lafını duyması bile onun tüylerini ürpertmeye yetiyordu.
Durumu bildiğim halde muzipçe gülümsedim ve Kuzgun’un ceketini çekiştirdim. "Kuzgun, baksana... Şuradaki erik ağacını görüyor musun?" dedim.
Kuzgun "erik" kelimesini duyar duymaz maskesinin arkasından garip bir ses çıkardı, omuzları anında yukarı kalktı ve yeşil gözleri kocaman açıldı. "Aman yenge, gözünü seveyim yapma! Şunun adını bile anma, içim bir tuhaf oluyor," diyerek huysuzca titredi.
Onun bu haline hafifçe güldüm ama eriklerden de vazgeçmeye niyetim yoktu.
"Lütfen Kuzgun, benim için şuradan bir tane erik koparır mısın? Bak, o kadar yol yürüdük, çok acıktım," dedim çocuksu bir sesle.
Kuzgun, yüzündeki o ciddi kurt maskesiyle ağaca doğru sanki dünyanın en büyük düşmanına yaklaşıyormuş gibi temkinli adımlarla ilerledi. Parmaklarının ucuyla, tiksinerek en alttaki daldan yeşil ekşi eriklerden birini kopardı. Tam bana uzatacakken durdum.
"Kuzgun, bir tane yetmez," dedim gözlerimi parlatarak. "Dokuz tane koparır mısın?"
"Dokuz mu?" Kuzgun’un maskesinin arkasından adeta bir feryat yükseldi, omuzları tiksinçten dalga dalga titredi. "Yenge, sen beni öldürmek mi istiyorsun? Bir tanesine dokunurken ruhumu teslim ediyordum zaten!"
"Lütfen," dedim ısrarla. Dokuz yaşımda çalınan çocukluğumun adına, o depoda kaybettiğim her bir yıl için bir tane istiyordum aslında. Kuzgun bunu bilmese de gözlerimdeki o derin hüznü gördü ve şakacılığı bir kenara bırakıp derin bir nefes aldı. Dişlerini sıkarak ağaca döndü.
"Bir... iki... üç..." diye sayarak, her defasında tüyleri diken diken ola ola erikleri koparmaya başladı. Yüzünü ekşittiğini maskesinin arkasından bile görebiliyordum. Nihayet dokuzuncu eriği de kopardığında, avucundakileri sanki elinde canlı bir bomba tutuyormuş gibi hızla benim avuçlarıma bıraktı ve hemen ellerini üstüne başına sürterek temizlemeye çalıştı.
"Al yengem, al feda olsun. Dokuz canlı Kuzgun’u şu dokuz tane yeşil şeyle bitirdin ya, helal olsun sana," diyerek nefes nefese gülümsedi.
"Çok teşekkür ederim."
"Sana kurban olsun yengem." Dedi ve yürümeye başladık. Bir yandan erikleri yiyordum, diğer yandan arkamı kontrol ediyordum.
Taa ki boynumun arkasına sert bir darbe gelene dek. Son erik ellerimden kaydı, ve gözlerimin önüne siyah perde inerken kendimi tutamadım ve yere düştüm.
Düşerken başım yerdeki sivri ve büyük bir taşa çok sert bir şekilde çarptı. Karanlığa tamamen gömülmeden hemen önce kulağımda çınlayan son şey, Kuzgun’un dehşet içinde "Destan!" diye bağıran feryadı ve taşa çarpan başımdan sızan o sıcak kanın kokusu oldu.
Tıpkı annemin o günkü kan kokusu gibi...
...
İzel Derin
Etrafımızda bize silah doğrultmuş onlarca koruma vardı. Ve onların arasında Hakan'ın adamları vardı. Hepsinden uzaktaydım. Ama adamların oluşturduğu çemberin içindeydim.
Bize pusu kurmuşlardı ve Firuze bir daha bana hayal kırıklığı ile bakmıştı. Benim yaptığımı düşünüyordu ama hiçbir şeyden haberim dahi yoktu. Eğer Hakan bugün ailemden birinin canına zarar verecekse, onu kendi ellerime öldürürdüm.
Bugün birinin canı yanacaksa ben olmalıydım.
Başımı yavaşça kaldırdım. Her tarafta silah vardı. Kimse kıpırdamıyordu. Duman abim yoktu, Kuzgun ve Destan kaçırılmıştı. Çatışma çıkmıştı, yaralanan adamlar vardı. Her taraf kan olmuştu.
Herkes birbirini bekliyordu. Sanki küçücük bir hareket bütün bu sessizliği parçalayacaktı. Ağaçların arasından bir ses bile gelmiyordu, her taraf ölüm sessizliğine bürünmüştü.
Firuze hâlâ bana bakıyordu. O bakışı içimi acıtıyordu. Bana güvenmiyordu. Belki de onu suçlayamazdım. Çünkü dışarıdan bakıldığında her şey benim suçummuş gibi görünüyordu. Bizi buraya getiren bendim. Konumuma ulaşılmıştı. Hakan tam olarak nerede olacağımızı biliyordu.
Ama ben hiçbir şey yapmamıştım.
Bize silah doğrultmuş adamların içinden birinin çıktığını gördüm. Bu Hakan'dı. Yavaş adımlarla adamlarının arasından ilerledi. Etrafındaki herkes ona yol verdi. Gözleri doğrudan bana çevrilmişti. Yüzündeki sakin ifade, etrafımızdaki silahlardan bile daha ürkütücüydü.
Bir an nefesimi tuttum.
Tam o sırada Çelik, Uraz, Kutay ve Yaman aynı anda öne çıktı. Dört adam, aramızda bir duvar oluşturur gibi önümde durdu.
Çelik omuzlarını dikleştirirken Uraz bir adım daha öne geçti. Kutay'ın bakışları Hakan'a kilitlenmişti. Yaman ise etrafımızdaki adamları tek tek süzüyordu.
Bir anda arkamda değil, önümde dört kişi vardı.
Hakan bana bakarak konuştu. "Yanıma gel sevgilim." Dedi. İğrendim, midem bulandı. Ayaklarım yere çakılmıştı.
Bir adım atmam gerekiyordu ama bedenim beni dinlemiyordu. Gözlerim Hakan'daydı, onun gözleri de bende.
Çelik hafifçe başını geriye çevirip bana baktı.
Ben ise sadece başımı çok küçük bir hareketle iki yana salladım.
Gitmek istemiyordum.
Hakan'ın yanına yaklaşmak istemiyordum. Ama onun sesini tekrar duymaktan daha çok korkuyordum. Hakan birkaç saniye daha bekledi. Sonra yüzündeki o sakin ifade değişti.
"İzel, sevdiğin bir kuş öldü, biliyor musun? Fazla cesaretlendi ve daha uçmadan öldü."
Ne demek istediğini anlamak için yüzüne baktım ama gözlerindeki o soğuk ifade cevabı zaten veriyordu. Çelik demek istiyordu. Ben onların yanında biraz daha durarsam ölecekti demek istiyordu.
Tam bir adım atacaktım ki, önüme geçen bir el ile durmak zorunda kaldım. Önüme geçen elin sahibi Çelik'ti. Onun gözleri ise yalnızca Hakan'daydı.
"Sen kimi tehdit ediyorsun, orospu çocuğu?" Diyerek bir adım öne çıktı. Hakan omuz silkti sadece. "Sadece karımı yanıma çağırıyorum. Sana ne oluyor?"
"Bana hiçbir şey olmuyor Hakan piçi! Hakikaten ebesini siktiğim piç herif karını almak istiyorsan ala bilirsin, bizden uzak dur."
Hakan sakin bir tavırla kahkaha attı.
"Yıllar sonra elime düştünüz, basit basit kurtulacağınızı falan mı düşünüyorsunuz?"
"Ne istiyorsun lan o zaman? Karın burada işte, al git! Bizim seninle bir işimiz kalmadı Hakan!"
"İşiniz kalmadı demek ha? Ailemi öldürürken öyle değildi ama!"
"Aile dediğin baştan aşağı vatan haini çıktı, işimizi yaptık biz. Sizin gibi pislikleri temizledik. Gerçekler canını yakıyor değil mi Hakan? Yukarıdan emir kesin gelmişti. Raporda ne yazıyorsa biz onu uyguladık. Kendini kandırma, senin ailen birer suçluydu!"
"O yalan raporları yazan elleri de, o emri veren dilleri de tek tek koparacağım," dedi Hakan. Gözlerinde ne öfke vardı ne de nefret; sadece mutlak bir kararlılık parlıyordu.
"Hakan yeter." Diyerek öne çıktım. Ama Hakan belindeki silahı çıkarıp saniyeler içinde Çelik'e doğruttu. Kalbim sıkıştı. Öldürmeyeceğim demişti. Çelik'in yüzünde hiç bir duygu yoktu. Tam bir askere yakışacak şekilde ölümü dik bir duruşla karşılıyordu. Ellerimizde silah olmadığı için birşey yapamıyorduk.
Hakan’ın parmağı tetiğe baskı uyguladığı an, beynim düşünmeyi bıraktı. Sadece bedenim hareket etti. Çelik’in önüne doğru fırladım, kendimi namlu ile onun arasına attım.
O an göğsüme bir şey saplandı.
Müthiş bir sıcaklık, tam kalbimin üzerine yayıldı. Kulakları sağır eden o patlama sesi ormanda yankılanırken, zaman tamamen durdu.
Göğsümde dayanılmayacak bir ağrı başladı. Dünya dönmeye başladı. Bacaklarımın bağı çözüldü. Yere doğru yavaşça kayarken, Çelik’in güçlü kolları beni havada yakaladı. Kendimi tamamen onun kucağında buldum. Sırtım onun göğsüne yaslanırken, Çelik beni sıkıca sarıp yere, dizlerinin üzerine çöktü.
"İzel!" diye bağırdı Çelik. Sesindeki o sarsılmaz, duygusuz asker duruşu bir anda yerle bir olmuştu. Sesi ilk defa paramparçaydı. Titreyen eli hemen göğsüme, kanın hızla yayıldığı yere kapandı. "İzel, aç gözlerini! Bırakma kendini! Nil, Nil sen doktorsun yardım et!"
Nefes almak çok zordu, göğsümün üzerindeki o sıcaklık her saniye beni biraz daha aşağıya, karanlığa çekiyordu. Bakışlarım bulandı ama gözlerimi Çelik’in gözlerinden ayıramadım. Hayatım boyunca sakladığım, içimde büyüttüğüm o büyük sır, dudaklarımdan dökülmek üzere olan son nefesle birlikte dışarı çıkmak istiyordu.
Çelik, benim ilk ve son aşkımdı. Kalbimin tek sahibi oydu ve ben son nefesimi, hayatımı feda ettiğim o adamın kucağında veriyordum.
"Ç-Çelik..." diye fısıldayabildim, ağzımdan sızan kanın sıcaklığını hissederken. Sesim çok kısık, çok yorgundu.
"Buradayım, buradayım güzelim. Konuşma, yorma kendini. Kurtaracağım seni," dedi Çelik. Sesini zar zor duyuyordum. Göğsüme bir şeyin bastırıldığını hissettim. Gözümden yaşlar akıyordu, buğulu gözlerin bir tek Çelik'in gözlerindeydi.
"Ç-Çelik..." diye fısıldadım yeniden. Sesim artık kendi kulaklarıma bile bir uğultu gibi geliyordu. "Çok... soğuk."
"Değil, sıcak kalacaksın. Kapatma gözlerini İzel, bana bak!" diye bağırdı Çelik. Sesindeki o yırtılma, göğsümdeki kurşun yarasından daha çok canımı yaktı.
Sarıldı, beni ısıtmak içinin sarıldı bana. Nefes alamıyordum ama onun kokusu içime kaçmeye çalıştım. Son nefesim, onun kokusuyla dolsun istedim.
"Burdayım, burdayım kurban olduğum. Gitme benden."
"Artık... Zamanım geldi. Ö-öleceğim Çelik."
"Hayır! Hayır, sakın söyleme o kelimeyi!" Çelik başını iki yana salladı.
"Ölemezsin İzel! İzin vermiyorum, duydun mu beni? Ben seni bulmak için kaç cehennemden geçtim, haberin var mı senin? Gitmene izin vermiyorum!"
Çok uzaktan ailemin sesini duydum. Ambulans kelimesini duydum, Nil'in, Yaman abimin sesini. Onlara veda edemeyecektim.
"Çok geç..." diye fısıldadım. Elimi kaldırmak istedim ama parmaklarım taş gibi ağırlaşmıştı. Çelik bunu anlayınca hemen benim kanlı elime uzandı, iki eliyle birden sımsıkı kavrayıp kalbinin üzerine bastırdı. "Bak... Kalbin nasıl da hızlı atıyor. Benimki... Benimki yoruldu artık."
"Ben sana kalbimi veririm! Canımdan can veririm, yeter ki kapatma gözlerini!"
Gözlerim yavaşça buğulandı, artık yüzünü net seçemiyordum ama o tanıdık, canımdan çok sevdiğim kokusu hala burnumdaydı. Ciğerlerime batan o keskin acıya rağmen gülümsedim.
"Seni... Hep çok sevd-dim sevgilim," dedim, dudaklarımdan sızan son kan damlasıyla birlikte.
Alnını alnıma dayadı, titreyen dudaklarıyla yüzümün her yerini öpüyordu. "Ben seni çok sevdim güzelim... Ben seni bir an bile unutmadım. Ne olur bırakma beni sol yanım..."
Gözümden bir damla yaş süzüldü şakağıma doğru. Kalbimin üzerindeki o korkunç sızı hafifliyordu ama bu, ölümün beni tamamen teslim aldığının resmiydi. Elimi çok büyük bir acıyla, son gücümü toplayarak kaldırdım. Titreyen, kanlı parmaklarımı onun ıslak yanağına koydum. Son kez gülümsedim ona.
"Ağlama... Ne olur ağlama güzel gözlüm," dedim, sesim artık bir fısıltıdan farksızdı. "Ben... Ben çok mutluyum. Çünkü son nefesimi... Hayatım boyunca sevdiğim adamın... Senin kucağında veriyorum. Bu bana yeter..."
"Yetmez! Bana yetmez!" diye bağırdı Çelik, sesindeki o tarifsiz yırtılma insanın yüreğini bir parça ediyordu. Benim yanağındaki elimi yakaladı, iki avcunun içine alıp deliler gibi öptü, kalbinin üzerine bastırdı.
"Yaşa sevgilim... E- evlen, çocukların o-olsun. Mutlu ol. Söz ver b-bana..." dedim, son gücümü harcayarak. Sesim artık bir esintiden, yorgun bir fısıltıdan farksızdı. "Benim için... yaşa... Çelik'im... Bizim yaşayamadığımız h-hayatı benim için yaşa..."
"Veremem! O sözü veremem İzel!" diye hıçkırdı, alnını alnıma dayayarak. İkimizin gözyaşları birbirine karışıyor, yanağımdaki soğukluğu onun sıcak gözyaşları eritmeye çalışıyordu. "Sen yoksan ben bir ölüyüm zaten. Beni bu dünyada bir başıma, bu kapkara cehennemde bırakıp gitme kurban olduğum... Gitme..."
Gözlerim benden bağımsız kapanmaya başladı. Bedenim haraketsiz kaldı. Dünyadan göçüyordum. Ruhumun bu fani bedenden süzülüp gittiğini, acının bittiğini hissettim.
"Sen yoksan nefes almak günah bana! Ben sensiz nasıl bakarım bu gökyüzüne? Nasıl yaşarım lan bu kahpe dünyada!"
"Söz v-ver..."
"Söz lan söz yeter ki girtme benden! Nerede kaldı siktiğimin ambulansı!" Bağlarımın koptuğunu hissediyordum. Ama bu dünyadan ayrılmadan önce ona söylemem gereken son bir şey vardı.
"A-affet beni sevdiğim..." diye fısıldayabildim.
Seni bu kapkara cehennemde yapayalnız bıraktığım için, göğsüne bu ömürlük yangını mühürleyip gittiğim için affet beni sevgilim...
Gözyaşları sicim gibi yanaklarımdan süzülürken, buğulu gözlerimin gördüğü son şey onun acıyla yanan gözleri oldu.
Ruhum bedenimden usulca sıyrılırken, son nefesimi onun o hasret kaldığım kokusuyla doldurdum. Göğsüm son bir kez yavaşça indi ve bir daha hiç kalkmadı. Elini tutmaya çalışan parmaklarım gevşedi. Başım, onun omzuna doğru usulca devrildi. Bakışlarım tamamen karardı, dünyanın bütün ışıkları benim için söndü.
Onu ilk askeri üniforması üzerindeyken aşık olmuştum. Geçmiş hatıralar geldi aklıma,
Onu ilk gördüğüm o gün canlandı gözlerimin önünde. Üzerindeki o ilk askeri üniformasıyla ne kadar heybetli, ne kadar gururlu duruyordu. O gün, o kumaşın sertliğine inat bana bakan gözlerindeki o sımsıcak şefkati gördüğüm an aşık olmuştum ona. Çocukça bir heyecanla kalbimin göğüs kafesimi zorladığı, heyecandan ellerimin titrediği o ilk gençlik günlerimiz...
Mahalledeki o koca çınar ağacının altında, "Ne olursa olsun birbirimizi bırakmayacağız," diye birbirimize verdiğimiz o çocuksu ama çelikten sert sözler tek tek geçti gözlerimin önünden.
Zaman ne çabuk geçmişti, bizi ne ara böyle savurmuştu zalim hayat? Şimdi ise yollarımız, kaderin en acımasız oyununda, yine o çınar ağacının gölgesinde birleşmişti.
O koca asker, ölü bedenimin üzerine kapandı. Saçlarımı öpüyor, yüzümü gözyaşlarıyla yıkıyor, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Kalbim durmuştu ama ruhum hep onun yanında, o çelikten askerin kalbinin tam içinde kaldı.
Ve o çelikten asker, kucağındaki buz kesmiş son aşkına sarılırken ilk defa anladı; ölüm sadece benim nefesimi kesmişti, onun ise bütün ömrünü.
