5. bölüm · Karanlığın Varisi

Dördüncü bölüm - Bir Varlığın Yokluğu

Gul Yağmur

Yerden metrelerce yüksekte, inşaatı yarım kalmış beton bloğun en ucunda dikilirken, rüzgar siyah gelinliğimin eteklerini vahşi bir öfkeyle savuruyordu.

Çıplak ayaklarım buz gibi, pürüzlü betona basıyor, parmak uçlarım doğrudan boşluğun sınırını çiğniyordu. Aşağıda uzanan şehir, milyarlarca göz kırpan ışığıyla beni yutmayı bekleyen devasa bir canavarı andırıyordu. Ama benim içimdeki fırtına, o uçurumdan çok daha derin ve çok daha karanlıktı.

Göğsüme, tam kalbimin üzerine binen o dayanılmaz ağırlıkla hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Annem öldüğünden beri tıkıldığım o steril akıl hastanesinin dört duvarı arasında kelimelerimi kaybetmiştim ben; şimdi ise acım, bedenime sığmayacak kadar büyümüştü.

Sol elimi sertçe kaldırıp göğsüme vurdum. Canımı acıtmak, içimdeki o kör düğümü çözmek ister gibi elini yüreğine vura vura ağlamaya başladım. Her darbede siyah gelinliğin taşları parmaklarıma batıyor, göğsümün içindeki o deli kuş her vuruşta biraz daha kanıyordu. Kumaşın sertliği avuçlarımı parçalarken, acının ritmi hıçkırıklarıma karıştı.

"Neden?" diye feryat ettim boşluğa doğru.

Elimi göğsüme her vuruşumda, kemiklerimin sızısı sabahın soğuk aydınlığında çatırdadı. "Neden ben hiç çocuk olamadım anne? Neden diğer kızlar gibi sokaklarda koşup oynamak yerine, o buz gibi koridorlarda kendi gölgemle konuşmak zorunda kaldım? Neden okuyamadım ben, neden ellerim mürekkep kokacağına hep o ağır ilaç kokularıyla sinerek büyüdüm? Suçum neydi benim? Sadece senin kızın olmak mı, yoksa bu canavarların kanını taşımak mı? Neden beni o dört duvarın deliliğine, o karanlık hücreye tıkıp üzerime kapıları kilitlediler?!"

Gözlerimden akan yaşlar yüzümdeki o ağır, düğün makyajını eritip yanaklarımdan aşağı süzülürken, zihnimdeki o karanlık koridorlar daha da karanlık olmaya başladı. Her saniye bana daha da yolumu kaybettirdi. Bakışlarımı sabahın o soluk, acımasız gökyüzüne dikerek yeniden tam karşımdaki o boşluğa, hayalimdeki annemin hayali siluetine sığındım. Canım öyle bir yanıyordu ki, göğsümün içindeki her kemik tek tek kırılıyor gibiydi.

"Yapamıyorum anne," diye hıçkırdım, elimi yüreğine vurmaya devam ederken. Göğsüm aldığım her nefeste bir yangın yerine dönüyordu. "Yaşayamıyorum. Senin o güzel kızın artık öldü anne,"

"Canım acıyor anne..." diye hıçkırdım, sesim boğazımdaki o katı hıçkırıkla birlikte parçalanarak çıktı. Canım çok yanıyor anne... Elimi yüreğime vura vura feryat ederken hıçkırıklarım hırıltılı bir nefese dönüştü. Gözyaşlarım sabah ayazının vurduğu yanaklarımı kavuruyordu. Zihnimdeki labirentin duvarları üzerime yıkılıyor, o steril akıl hastanesinin kimyasal kokusu yeniden burnuma geliyordu. O zaman da kimse beni duymamıştı, şimdi de kimse duymuyordu. Acım öylesine büyüktü ki, bedenim bu yükü taşıyamayıp dizlerimin üzerine çökmek istiyordu.

"Canım çok acıyor anne... Nefes alamıyorum. Sanki göğsümün tam ortasına koskoca bir taş oturmuş da her nefeste ciğerlerimi eziyor gibi. Her nefeste canımın acısını iliklerime kadar hissediyorum anne. Taşıyamıyorum artık bu ağırlığı, kalbimin sızısı tüm bedenimi kavuruyor. Neden kimse benim canımın nasıl yandığını görmüyor anne? Neden herkes beni biraz daha kanatmak, biraz daha yok etmek için yarışıyor? Ben sadece birazcık nefes almak, sadece birazcık acısız yaşamak istemiştim. Ama izin vermiyorlar. İçimdeki yangını söndürmek yerine üzerine katran döküyorlar. Dayanamıyorum artık anne, canım öyle bir yanıyor ki ruhum bedenime sığmıyor."

"Kurtar beni anne... Ya gel beni bu acıyla birlikte yanına al, ya da kalbimin bu amansız sızısını tamamen söküp at."

Ruhumun sızısı o kadar büyüktü ki, artık ne o hayali sesleri ne de bu dünyanın acımasız kurallarını umursayacak gücüm kalmıştı. Zihnimdeki o amansız duvarlar tamamen üzerime yıkılırken, annemden kalan son vasiyetin ağırlığı altında daha fazla ezilmek istemedim.Gözlerimi kapattım ve kendimi doğrudan uçurumun kollarına, o serbest düşüşün sonsuz hafifliğine bıraktım.

Bedenim yerçekimine yenik düşüp boşluğa doğru süzülürken, sabah rüzgarı siyah gelinliğimin kumaşını son bir kez vahşetle dövdü. Ölümün o buz gibi soğukluğunu yüzümde hissettiğim, her şeyin bittiğini ve nihayet o beyaz odanın sessizliğine kavuşacağımı sandığım o salisede, yukarıdan gelen yabancı ve bir o kadar da acımasız bir el havayı yardı.

Kumaşı yırtarcasına uzanan o el, rüzgarda savrulan bileğimi havada müthiş bir sarsıntıyla yakaladı.

Bütün bedenimin ağırlığı o tek bir bilekte toplanırken, kemiklerimin çatırdadığını hissettim. Havada asılı kalmıştım. Başımı acıyla yukarı kaldırdığımda, beni o ölümcül boşluğun sınırından söküp alan adamın hayalimdeki o insanlardan biri olmadığını gördüm. İnşaatın tepesinde, betonun tam ucunda tek eliyle beni tutan adamın gözlerinde yeraltı dünyasının en acımasız kanunları yazılıydı.

Beni ölümün kıyısından yakalayan o el, Duman Zehir Volkov’un eliydi.

Beni tek bir hamlede yukarıya, o güvenli ama buz gibi beton zemine doğru çektiğinde, siyah gelinliğimin etekleri inşaatın tozuna toprağa bulandı. Nefes nefese yerde yatarken, kalbimin ritmi göğüs kafesimi delmek ister gibi çarpıyordu. Boğazımdaki o hırıltılı nefes yavaş yavaş sakinleşmeye çalışırken, üzerime çöken o devasa, karanlık gölgeye doğru başımı kaldırdım.

Karşımda duran adamın gözleri, tıpkı ismi gibi duman rengi, puslu bir griydi. O gri gözlerin ardında yatan zeka ise etrafındaki herkesi tek bir hamlede felç edebilecek kadar tehlikeli bir zehirdi. Yüzünün alt kısmını kapatan siyah bir maske vardı; bu maske onun gizemini daha da körüklüyordu. Ancak asıl dikkatimi çeken, sol gözünün hemen yanından başlayıp elmacık kemiğine doğru inen o derin, kaba bıçak iziydi. O iz, yeraltı dünyasının vahşi geçmişinden kalan kanlı bir hatıra gibi duruyordu.

"Ölmek için fazla değerlisin," dedi. Ses tonu maskenin altından boğuk, derinden ve insanı olduğu yere çivileyen bir güçle çıkmıştı.Yavaşça önümde diz çöktü. O koskoca, yeraltını titreten adam, sabahın o soluk ve kirli ışıkları altında, dizlerini benim yattığım tozlu betona bastı. Aramızdaki o amansız boy farkı kapanırken, o duman rengi gri gözlerini doğrudan benim darmadağın olmuş, yaşlı yüzüme dikti.

Bakışlarındaki zehir gibi keskin zeka, içimdeki o kavrulan yangını, kalbime vura vura akıttığım o sönmeyen acıyı tek bir saniyede okumuştu.

"Ben seni yaşatacağım, Destan," dedi Duman, sesi o kadar duralanmış ve net çıkıyordu ki içimdeki o panik dalgası anlık bir şaşkınlıkla duruldu. Yüzündeki o soğuk, sert kurt maskesinin ardından bana bakarken, her bir kelimesi sabah ayazında donan nefesim gibi havaya asılı kalıyordu.

"Ama senin de bana yardım etmen gerekiyor. Özgür’le Leon’un o kanlı ortaklığını, kurdukları o imparatorluğu tek tek çökerteceğim. Onları tamamen bitireceğim. Senden sadece benimle evlenmeni istiyorum. Ve bunun bedeli olarak... Seni o adamlardan, kendi canım pahasına koruyacağım. Sana bir daha kimse dokunamayacak. Canım pahasına seni o zindandan uzak tutacağım."

Duyduğum bu sözler, elimdeki o yönsüz pusula'nın ibresini aniden hiç bilmediğim buzdan bir yöne doğru çevirdi. Zihnimdeki o darmadağın labirentin, o çıkışı olmayan karanlık koridorların tam ortasında, bu adamın sesiyle yepyeni bir kapı aralanmıştı.

Bu adam bana şefkat vadetmiyordu; bana vadettiği şey mutlak bir koruma ve canımı yakan cellatlarımdan, o saçlarımı kökünden söken Özgür'den ve beni bir mal gibi pazarlayanlardan intikam alma şansıydı. Siyah gelinliğimin tozlu tülleri sabah rüzgarında vahşice savrulurken, o harabe binanın tepesinde, çıplak ayaklarım buz gibi betona kenetlenmiş bir halde kalakalmıştım.

Yüzünde kurt maskesi olan bu iki metrelik devasa mafya liderinin, ismi gibi duman rengi, puslu boz gri gözlerinin içine baka baka kalmıştım. Sol gözünün yanındaki o kaba bıçak izi, sabahın ilk ışıklarında yeraltının en acımasız kuralını fısıldar gibi belirgindi.Önümde diz çökmüş, yeraltını titreten o heybetli gövdesiyle benden bir cevap bekliyordu. Maskesinin altından sızan o buz gibi fısıltı, harabe binanın çıplak beton duvarlarında uğuldayarak zihnime bir mühür gibi kazındı.

"Şimdi söyle bana; o masada Leon'un esiri olarak ölmek mi, yoksa benim yanımda o adamların çöküşünü izleyerek yaşamak mı?"

Sabaha kadar süren o korkunç kaçış, elini yüreğine vura vura döktüğüm o kanlı gözyaşları ve annemin hayaliyle verdiğim o son psikolojik savaş, içimdeki tüm direnç kalelerini birer birer yıktı. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaki birer beton blok gibi üzerime çökerken, zihnimdeki o darmadağın karanlık koridorlar son kez karardı ve başım tamamen boşluğa doğru düştü.

Fakat bilincimin en derin dehlizlerinde, karanlığa tamamen teslim olmadan hemen önceki o muğlak sınırda, saniyeler önce karşımda diz çöken o iki metrelik devasa adamın hareketlendiğini hissettim. Duman Zehir Volkov’un o çelikten farksız, muazzam güçlü kolları, beton zeminde çaresizce uzanan gövdeme dolandı.

Beni belimden ve dizlerimin arkasından kavrayarak, bir tüy kadar zahmetsizce o pürüzlü topraktan çekip kendi göğsüne doğru yükseltti. O an, tamamen baygınlığın o dipsiz kuyusuna yuvarlanırken bile, bilinçaltımın sığınacak bir liman arayan o ürkek, asosyal yanı son bir refleksle harekete geçti.

Başım, onun o geniş, sarsılmaz göğsüne yavaşça yaslandı. Yüzüm siyah maskesinin hemen yanındaki o kaba bıçak izinin hizasına, boynunun sıcaklığına doğru düştü. Hayatım boyunca korumasız kalmış, akıl hastanesinin o steril dört duvarı arasında yalnızlığa terk edilmiş ruhum, ilk kez bu kadar mutlak ve tehlikeli bir emniyet hissiyle sarsılmıştı.

Son bir güçle, o zifiri karanlığın içinden sızan kokusunu derin bir nefesle içime çektim. O koku... Tıpkı ismi gibi yağmurdan sonraki o ağır duman kokusunu, sert bir tütünü, yeraltının o tekinsiz barutunu ve sadece ona ait olan o keskin, acı esansı barındırıyordu. O zehirli koku ciğerlerime dolduğu anda, içimdeki o deli gibi çırpınan, canı yanan küçük kız çocukluğu ilk kez sakinleşti.
...

İnsan bir kere bile mutlu olunca o anıyı zihninin en derin köşelerine kazırdı. Hiç unutmak istemezdi belkide. Her kötü anında, kendini yalnız hissettiğinde aklına gelirdi o anlar.

O küçük mutluluk kırıntısı, karanlık zamanlarda ruhu ısıtan gizli bir sığınağa dönüşürdü. Dünya üzerine gelse de, fırtınalar kopsa da kimsenin elinden alamayacağı bir hazine gibi saklanırdı içeride.

İnsan, geçmişteki o bir saniyelik gülümsemeden beslenerek yarınlara yürüme gücü bulurdu.

Çünkü hafıza, acıları büyütmeye meyilli olduğu kadar, gerçek sevinçleri de ölümsüzleştirmekte ustaydı. En umutsuz anlarda kalbe fısıldayan o ses, hep aynı şeyi hatırlatırdı.

"Bunu bir kez başardın, yine mutlu olabilirsin."

Ben mutlu olabilir miydim?

Başarmış mıydım?

Ben hiç mutlu olmamıştım oysaki...

Ben mutlu olabilir miydim? Başarmış mıydım? Hayır, hiçbir şeyi başarmamıştım. Ben sadece, başkalarının neşeyle koşturduğu bu dünyada görünmez bir gölge gibi nefes alıp vermiştim. Kendi hayatımın bile dışındaydım. Ben kendi hayatımda bile sadece yaşayan bir gölgeydim.

Ama o kuyunun dibine çarptığım an, içimde ilk kez bir şeylerin kırıldığını hissettim. Korku değil, hüzün de değil; bu pes etmenin getirdiği tuhaf bir hafiflikti. Madem arkamda sığınabileceğim, gücümü tazeleyecek hiçbir anım yoktu; o halde arkama bakmanın da bir anlamı yoktu.

Bugüne kadar hep bir mucize beklemiş, bir gün mutlu olmanın sırasının bana da geleceğine inanmıştım. Yanılmıştım. Mutluluk bana bağışlanmayacaktı. Onu bir yerlerden hatırlayıp çıkaramazdım. Eğer o hissi tadacaksam, bunu hiç bilmediğim bir dilde bir şarkı besteler gibi, sıfırdan ve kendi ellerimle yapmak zorundaydım. Artık izleyici koltuğundan kalkma vakti gelmişti.

Gözümün üzerime tonlarca ağırlık oturmuş gibi hissettim.

Ne kadar süre o boşlukta kaldım, bilmiyorum. Ruhumun hiçbir şey hissetmediği, ismimin bile ağırlığını unuttuğum o mutlak sessizlik anı, belki de hayatım boyunca yaşadığım tek huzurlu andı.

Ama her karanlığın bir sonu vardı.

Şimdi, bilincim bir sis bulutunun arkasından yavaşça sıyrılıyordu. Şakaklarımda zonklayan keskin bir ağrıyla birlikte, ciğerlerime batan soğuk havayı hissettim.

Göz kapaklarım sanki birbirine mühürlenmiş gibiydi. Onları aralamaya çalışmak, tonlarca ağırlıktaki kayaları yerinden oynatmaktan farksızdı. Kirpiklerimin arasından sızan bulanık ışık gözlerimi sızlatırken, nerede olduğumu anlamaya çalıştım.

Bir kaç saniye parlak ışıktan dolayı açtığı gözlerimi kapatarak ışığa alıştırmaya çalıştım. Zihnim hâlâ tam olarak yerine gelmemişti ama bedenimin altındaki his hissettiğim o sert ve buz gibi zemin değildi artık. Sırtım, şaşırtıcı bir şekilde yumuşak ve geniş bir çift kişilik yatağın içine gömülmüştü.

Üzerimi örten örtünün hafifliği ve tenime değen kumaşın dokusu o kadar yabancıydı ki, bir an hâlâ baygın olduğumu ve bir rüyanın içinde gezindiğimi sandım. Çünkü hayatım boyunca bana ait bu kadar yumuşak, bu kadar konforlu tek bir köşe bile olmamıştı.

Derin bir nefes alıp gözlerimi yeniden, bu kez daha yavaşça araladım. Işık hâlâ parlaktı ama bu kez kaçmadım ondan.

Başımı hafifçe yana çevirdiğimde, yatağın çarşaflarının temiz ve düzenli kokusu burnuma doldu. Geniş, bembeyaz bir tavanın altında, bilmediğim bir odanın tam ortasındaydım.

Sol kolumda bir şey vardı. Baktığımda serum olduğunu gördüm. Serumun içindeki beyaz sıvı borudan geçerek damarıma dahil oluyordu.

İçime bir şüphe aynı zamanda panik dalgası yayıldı. Neredeydim? Kimin evi burası? Yoksa... Beni bulmuştu. Leon Kayıhan beni bulmuştu. Hızla bedenimi hareket ettirmeye çalıştım ama hareket etmem benim canımın daha çok acımasına sebep oldu.

Kolumdaki iğne, derimin altında soğuk bir sızıyla yerini belli ederken gözümü kararttım. Diğer elimle serum borusuna uzandım. Canımın ne kadar yanacağı umrumda bile değildi. Leon'un gölgesinin üzerime düşmesindense, etimin yırtılmasını tercih ederdim. Acıyla dişlerimi birbirine bastırıp serum iğnesini tek bir hamlede kolumdan çekip çıkardım. Damarımdan sızan küçük kan damlası beyaz çarşafın üzerine düşerken, başımın dönmesine aldırmadan bacaklarımı yatağın kenarından aşağıya bıraktım.

Bulunduğum yere kısa bir bakış attım.

Çift kişilik yatak, şömine, ve nice ilaçların olduğu büyük bir dolap.

Kemiklerim sayılacak kadar zayıf, çelimsiz bedenimle bu devasa odanın ortasında o kadar ufacık kalmıştım ki... Aynadaki o her zamanki yalnız, kimsesiz kızdım işte. Herkesi olan ama aslında kimsesi olmayan o kız. Kimsesi olmayan, sığınacak tek bir anısı bile bulunmayan o kızdım.

Hızlanan nefesimle, gözlerim kararmaya başladı. Titremekten bir an bile durmayan ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Sersem adımlarla düşmemek için yatağın en künc ucuna oturdum.

Ciğerlerime giren hava yetmiyor, göğsüm sıkıştıkça zihnim beni yeniden o karanlık baygınlığın eşiğine sürüklüyordu. Bedenime dokunan elleri hissediyordum, anne diye haykırışımı, göğsümdeki tarif olunamaz o acıyı, kemerin izleri, her şey bir anda jeton gibi aklıma geldi. Çelimsiz kollarımı bacaklarıma sarıp kendimi olabildiğince küçülttüm. Dünyada kapladığım alan zaten bu kadardı işte; yatağın ufacık bir köşesi.

Duman...o bana evlenme teklifi etmişti.

O bana uçurumun kıyısında, evlenme teklifi etmişti. Korktuğum adam, her kesin ismini bile duyunca tir tir titrediği adam bana evlenme teklifi etmişti.

Tam o sırada düşüncelerimin sesini bölen kapının açılma sesini duydum. Korkuyu yüreğimin kemiklerine kadar hissettim. Korku dolu bakışlarım kapıya doğru ilerledi. Açılan kapıya baktığımda elinde tepsi ile duran bir kız gördüm.

Kız ile bakışlarımız aynı anda denk düştü. O da beni ayakta gördüğü için hafif şaşırmış gibiydi ama sonra bakışları değişti. Yüzüne gülümseme ekledi ve elindeki tepsiyi yanındaki komodinin üzerine koydu.

Bana döndüğünde kipriğimin bile titrediğine yemin ede bilirdim. İlk gözleri yatağın üzerinde duran serum iğnesine kaydı sonrada bana.

"Uyanmışsın," dedi sesi şefkatli, yumuşak bir mırıltı gibi odaya yayılırken. Bana doğru ilk adımını atmak istediğinde, sırtımı ucunda oturduğum yatağın başlığına daha da sertçe yasladım. O an uyuşan bedenimin bir daha sızladığını hissettim. Ondan kaçabileceğim tek bir milim bile kalmamıştı ama bedenim benden bağımsız bir refleksle geriye doğru çekildi. Kelimeler boğazımda düğümlendi, dudaklarım mühürlendi; tek bir ses bile çıkaramadım.

Konuşmak istediğin anda konuşamamak berbat bir histi. Ağlamaman gereken yerde ağlaman, kendini anlatacak tek bir kelimenin bile olmaması fazlasıyla berbat bir histi. Can yakan bir histi. Boğazımdaki düğüm büyüdükçe nefes almak bile zorlaştı. Gözlerim istemsizce doldu. Nefes darlığım hâlâ devam ediyordu.

Ellerini bana zarar vermeyeceğini kanıtlamak ister gibi iki yanına açtı ve ses tonunu daha da yumuşatarak konuştu.
"Benden korkma," dedi gözlerimin içine samimiyetle bakarak. "Benim ismim Nil. Güvendesin. Volkov malikanesindesin."

Nil... Volkov malikanesi...

Güvende olmak.

İşittiğim kelimeler zihnimde asılı kalırken bakışlarım üzerimdeki kıyafete düştü. Üzerimde büyük siyah sarkan bir üst ve bol paça eşorfman vardı. Kaç gündür uyuyordum? Üzerimi kim değiştirmişti?

Sırtımda, bacağımda ve göğsümün üzerinde duran o beyaz tıbbi bez parçalarını, temiz sargıları gördüm.

Kollarımda abimin açtığı yaralar, yer yer yeşil, bazı yerler morarmıştı. Göğsümde ise elimi vura vura ağlamaktan oluşan kızarıklıklar hâlâ belirgindi. Sargı bezlerinin altından sızlayan o acı, bana yaşadıklarımın bir rüya olmadığını tekrar tekrar hatırlatıyordu.

Bedenimde sargı bezleri vardı. Ellerimin üzerinde yaralar ve çizikler. Tenime yapışan beyaz sargılar, her nefes alışımda hafifçe geriliyor; kaburgalarımın altındaki sızıyı yeniden uyandırıyordu.

Yavaşça parmak uçlarımla kolumdaki sargının kenarına dokundum. Canım yandı. Gerçekti. Hiçbiri bir kâbus değildi. Her şey gerçekti. Uçurum... Siyah gelinlik... Bir gelin kendi düğününde siyah giyer miydi? O düğün zorla bile olsa siyah gelinlik giyer miydi? Giymezdi.

Hiçbir gelin giymezdi. Annem diye attığım o çığlık... Ve beni ölümün tam kıyısından çekip alan o gri gözlü adam...

Hepsi yaşanmıştı.

Titreyen parmaklarımı yavaşça geri çektim.
Bu yaraları kim temizlemişti? Kim üzerimi değiştirmişti? Kim beni bu yatağa yatırmıştı? Boğazım düğümlendi. Yıllardır bana dokunan her el canımı yakmıştı. Bu yüzden üzerimdeki temiz sargılar bile içimde huzur değil, korku büyütüyordu.

Bakışlarım Nil'e kaydı. Hâlâ sabırla ayakta bekliyor, bana büyük bir anlayışla bakıyordu. "Üzerini ben değiştirdim Destan," dedi, içimi rahatlatmak istercesine. "Yaralarını ben temizledim, merhemleri ben sürdüm. Benden başka hiç kimse dokunmadı sana, merak etme." Kısa bir soluklanma verdi sonra benim konuşmayacağımı anladığında devam etti.

" Nasılsın Destan, gerçekten nasılsın?"

Nasılsın?

Zihnimin koridorlarında bu kelimeyi aradım. Tıpkı o mutlu anıyı aradığım gibi, geçmişimin tozlu sayfalarını tek tek çevirdim.

Bu zamana kadar hiç kimse bana nasılsın diye sormamıştı.

İnsanların gözünde ben sadece bir gölgeydim; varlığı fark edilmeyen, acıları önemsenmeyen, sadece katlanmak zorunda olan bir fazlalık. O siyah gelinliğin içinde, ölümün kıyısında yürürken bile kimsenin umurunda olmamıştı ruhumun ne halde olduğu.

Şimdi ise hiç bilmediğim bir malikanede, hiç tanımadığım bir kız karşımda durmuş, gözlerimin içine bakarak canımın acısını soruyordu. Gerçekten nasılsın diyordu. Duyuyordum. Kukaklarım beni yanıltmıyordu, hayal değildi.

Gerçekti.

Hepsi gerçekti.

Benim öz abim bile bana bu soruyu sormamıştı, kendi babam bile bana 'nasılsın kızım' dememişti. Babam bana hiç bir zaman kızım dememişti ki zaten.

Ruhumun bin bir parçaya bölündüğünü, her yere saçıldığını hissettim. Kimse benim nasıl olduğumu, canımın ne kadar yandığını merak etmemişti.

Bir darbe alsam direnirdim, canımı yaksalar susardım ama bu hiç bilmediğim şefkat karşısında ne yapacağımı bilemedim.

Dolu gözlerle gözlerine bakarken bir damla yaş süzüldü sessizce yanağımdan. Biraz daha süzüldü ve sertçe göğsümün üzerine damladı. Yüreğimin üzerine.

"Özür dilerim," dedi gözleri dolarak, benden bir adım daha geri çekilip bana nefes alacak alan bıraktı. "Seni incitmek istemedim, yemin ederim." Onun suçu yoktu ki. İncinmek benim zaten çoktan alışık olduğum, her gün nefes gibi içime çektiğim bir duyguydu.

Bana tehdit oluşturmayacak şekilde, çok yavaş ve temkinli adımlarla yatağa doğru yaklaştı. Avuç içlerini yukarıda tutuyor, her hareketini önceden tahmin etmeme izin veriyordu.

"Şu an sadece bedenini dinlendirmen gerekiyor, Destan," dedi sesi bir ninni kadar sakin ve güven verici bir tonda çıkarken. "Bedenin hâlâ çok yorgun. Günlerdir büyük bir savaş veriyor ve hücrelerine kadar bitkin düştün. Kendine zaman tanı. Konuşmak, anlatmak ya da bir şeyleri açıklamak zorunda değilsin. Sadece burada, bu yatakta güvende olduğunu ve dinlenmeye ihtiyacın olduğunu bil."

Aramızdaki mesafeyi neredeyse yarıya indirmişti ama hâlâ bana dokunmuyordu. Sınırlarıma saygı duyarak, çelimsiz gövdemin tekrar gerilmesini önlemek için durdu. Bakışlarındaki o derin anlayış, kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyordu.

"Zihnin gibi vücudun da ağır bir yükün altından kalkmaya çalışıyor," diye devam etti yumuşacık bir sesle. "İzin ver, en azından o sarsılan bedeninin toparlanmasına yardımcı olayım. Buralardayım, hemen yanındayım. Senin arkadaşın ola bilirim ve hiç kimse sana bir şey yapamaz. Korkma lütfen. Benden korkma."

'Arkadaş' kelimesi zihnimin o boş duvarlarına çarptı. Hayatım boyunca hiç sahip olmadığım, ne anlama geldiğini bile bilmediğim o kelime, Nil'in dudaklarından dökülürken içimde yabancı bir sızıya yol açtı. Bana uzatılan bu el, hayatımda ilk kez canımı yakmak için değil, beni korumak için oradaydı. Yine de içimdeki o vahşi savunma mekanizması tamamen teslim olmama izin vermiyordu.

Başımı yavaşça öne eğdim.

Yaren de bana anne oluyordu. Can'la tanıştığından beri bana annelik yapıyordu. Anneliğini dile getimiyordu ama gösteriyordu. Onun kızı olmaya bilirdim ama saçımı okşayışı, benimle konuşurken herkesin yüzüme haykırdığı 'lanetlisin' kelimesini o aklımdan siliyordu.

Bana annelik yaparken kendi evlatsız kaldı.
Yaren, kendi düğün gününde öldü. Keşke ben ölseydim, o yaşasaydı. Keşke ben de kendi düğünümde ölseydim. O gün benden çok ölmeyi isteyen yoktu. O gün...20 Nisan ben ölümün beni kucaklamasını ve yutmasını bekledim. Ama hiç birşey sandığım kadar olmadı.

En mutlu olması gereken o günde, beyazlar içinde bu dünyadan göçüp gitti. Benim o uğursuz, lanetli gölgem kimin üzerine düşse ondan geriye sadece ölüm ve kan kalıyordu.
Belki Yaren dünyanın en güzel annelerinden olacaktı.

Bunu da elinden almıştım işte. Hak etmediğim o şefkati, bir annenin sıcaklığını bencilce kabul ettiğim için evren beni en hassas yerimden cezalandırmıştı. O beyaz gelinliğin içinde, hayatının en güzel imzasını atmaya hazırlanırken kanlar içinde toprağa düşmüştü.

Göğsüme gözle görülmeyen ama ağırlığı hissedilen bir taş oturdu. Ben daha kimin ölümüne sebep olacaktım? Ben daha kimin geleceğini yaşamasına izin vermeden toprağa verecektim.

Yalnızdım. Hep yalnız kalmalıydım. Eğer Nil’e tek bir adım atarsam, eğer onun bana uzattığı o "arkadaş" elini tutarsam, onun da sonu Yaren gibi olacaktı. Benim uğursuzluğum, bu odadaki temiz kokan çarşafları bile kirletecek kadar zehirliydi, kirliydi.

Kirlenmiştim ben; abimin kemer izleriyle, sevgisizlikle ve sevdiklerimin kanıyla kirlenmiştim.

Nil ise beni haketmeyecek kadar temiz ve saftı.

Adımları o kadar kararlı ama bir o kadar da incitmekten korkar gibi hafifti. Yatağın kenarına, tam yanıma ulaştığında çelimsiz gövdemin tekrar gerilmesine fırsat vermeden, yumuşacık ellerini o titreyen omuzlarıma koydu.

Yıllardır canımı yakmak için dokunan o ellere inat, Nil’in dokunuşu kuş tüyü kadar hafifti. Bilerek mi yapıyordu bilmiyordum. Güven veripte, sırtımdan mı vuracaktı bilmiyordum. Tek birşey biliyordum kötü bile olsa bu kadar merhametli davranmazdı. İnsanın içindeki kötülük, ne kadar saklanmaya çalışılırsa çalışılsın, en ufak bir göz temasında ya da bir dokunuşta kendini belli ederdi. Oysa Nil’in gözlerinde sadece pürüzsüz, derin bir iyilik vardı.

Bir tarafım inanmak istedi, ama çökmüş tarafım inanmak sözünün yanından bile geçmek istemedi. Çünkü benim dünyamda inanmak, arkasından gelecek en büyük ihanete davetiye çıkarmaktı. İnandığım her dağ üstüme yıkılmış, sığındığım her insan canımı yakmıştı.
" Dinlen," diyordu Nil. "Güvendesin," diyordu. Ama zihnim o kadar kolay teslim olmuyordu.

"Şimdi sadece dinleniyorsun," diye fısıldadı kulağıma doğru. Omzuma doğru hafif bir baskı yaptı ve beni yatağın ortasına belim yatak başlığına gelecek bir şekilde yatırdı. Karşı koyacak tek bir dermanım bile kalmamıştı zaten. Arkama koyduğu yumuşak yastıklar, hırpalanmış sırtımı incitmeden beni dik tutmaya çalışıyordu.

Nil, komodinin üzerinde duran tepsiyi yavaşça aldı ve benim yanıma gelerek yakın bir şekilde oturdu. Aramızdaki mesafe iyice kısalmıştı. Kaşığı kasenin içine daldırıp yavaşça üfledi, dumanın sıcaklığı yüzüme doğru hafif bir esinti gibi vurdu. Kaşığı çatlamış dudaklarıma doğru uzatırken, gözlerimin içine bakıp sessizliği bozdu.
Benimle konuşmak, kafamı dağıtmak istiyor gibiydi.

"Biliyor musun, bu çorbayı ben yaptım," dedi çok basit, sıradan bir şeyden bahseder gibi gülümseyerek. "Tuzu biraz az olmuş ola bilir ama sağlıklı. Sıcak sıcak içsen iyi olur."

Tereddütle, ürkerek dudaklarımı araladım. Sıcak sıvı ağzımdan içeri süzüldü. O an içimde bir yerler titredi. Hayatımda ilk defa biri bana çorba içiriyordu. İlk defa biri bir kaşığı benim için üfleyip dudaklarıma uzatıyordu. O evde hastalandığımda, canım yandığında hep yalnız kalırdım. Kimse mutfağa gidip benim için ocağın altını yakmazdı. Kimse bana "iç de şifa olsun" demezdi. Kendi çorbamı hep kendim yapmak zorundaydım; düşe kalka, ağlaya ağlaya.

Sonrada ağlaya ağlaya o yemeği yerdim.

Gözyaşlarım tabağın içine damlardı da o yemeğin tadı bile acı olurdu. Kendi hıçkırıklarımla boğula boğula, kimse görmesin diye mutfağın en karanlık köşesinde, kimsenin görmediği, duymadığı o yerde kaşıklardım o çorbayı. Açlıktan değil, sadece hayatta kalmak zorunda olduğum için yutardım her lokmayı. Lokmalar boğazıma batardı, canımı yakardı.

Nil sabırla ikinci kaşığı uzattı. Sıcaklık boğazımdaki o taşlaşmış, sert düğüme değdikçe içimdeki buzlar çok hafifçe erir gibi oldu. Bu o kadar tuhaf, o kadar yabancı bir histi ki... Göğsüme oturan o koca taşın altından sızan bir sıcaklıktı bu.

"Ağlama," dedi Nil çok kısık bir sesle.

Ağlıyor muydum?

Nil söyleyene kadar ağladığımın bile farkında değildim. Kaşığı tabağın kenarına koydu. Elini bana doğru uzattı ama korkup geri kaçacağımı bildiği için dokunmadı. Sadece öylece havada tuttu elini.

"Geçti. Hepsi geçti Destan."

Geçmedi. Hiçbir şey geçmedi.

Üçüncü kaşığı istemediğimi belirtmek için başımı yavaşça iki yana salladım. Midem kasılmıştı, boğazım tamamen kapanmıştı. Nil beni hiç zorlamadı. Tepsiyi yanımızdaki komodinin üzerine bıraktı. Yüzünde ne bir bıkkınlık ne de bir kızgınlık vardı. Tam tersine, gözleri bana büyük bir anlayışla bakıyordu.

"Burada kocaman bir bahçemiz var, biliyor musun?" dedi, sesini daha da yumuşatarak, konuyu değiştirme amacıyla. "Çok güzel ağaçlar var. Renk renk çiçekler var. Çay bahçemiz var. İleride biraz iyileştiğin zaman seninle o bahçeye çıkarız. Çimenlerin üzerine oturup gökyüzünü izleriz. Kuşların sesini dinleriz. İster misin?"

Konuşamadım.

Konuşursam hıçkıra hıçkıra ağlardım. Kendimi tutamazdım.

Boğazımdaki o devasa düğüm canımı yakarken dudaklarımı birbirine bastırdım. Sadece gözlerimin içine kadar dolan yaşlarla Nil’e bakmaya devam ettim. Nil, konuşursam içimdeki o fırtınanın kopacağını, tamamen darmadağın olacağımı anladı. Bakışlarındaki o koruyucu ifade daha da derinleşti. Benim daha fazla hırpalanmamı istemiyordu.

"Tamam," dedi usulca, yüzüne beni rahatlatmak isteyen küçük bir gülümseme kondurarak. "Şimdi hiç yorma kendini. Konuşmak zorunda değilsin."

Yavaşça ayağa kalktı. Sırtımdaki, göğsümdeki sargıların acısını bilir gibi çok dikkatli bir hareketle omuzlarımdan tuttu. Beni incitmeden, adeta boşlukta kaydırır gibi yatağın içine doğru yatırdı. Başım yeniden o bembeyaz, yumuşak yastığa gömüldüğünde, üzerimdeki o büyük siyah üstün gevşek yakasını düzeltti. Yorganı göğsüme kadar çekip beni iyice sarmaladı.

"Şimdi uyuma vakti Destan," dedi, ses tonu bir ninni gibi odaya yayılırken. "Bedeninin de zihninin de sadece dinlenmeye ihtiyacı var. Sen gözlerini kapat, hiçbir şeyi düşünme."

Sonra arkasını döndü ve komodinin üzerinde duran, az önce yerinden söküp attığım serum borusuna uzandı. Elindeki temiz bir pamukla kolumdan sızan o tek damla kanı incitmeden sildi. Cebinden çıkardığı yeni, steril iğneyi hazırlarken gözleri yeniden gözlerimi buldu.

"Bunu tekrar takmam gerekiyor," dedi çok sakin ve düz bir sesle. "Biliyorum, canın yandı ve korktun. Ama bu serum senin toparlanmana yardım edecek. Söz veriyorum canını yakmayacağım. Sadece uyu, gerisini bana bırak."

Ona güvenen yanım gözlerini yavaşça kapattı. Ama hâlâ tetikte durmaya devam etti. Sol kolumdaki ilk önce alkollü pamuğu hissettim sonraysa iğneyi. İğne bedenime girdiği anda bedenim irkildi.

Acıya yabancı değildim, ama canımın yanmayacağına dair verilen o ilk sözün hemen ardından gelen bu küçük sızı, içimdeki o çökmüş tarafı yeniden uyandırdı. Dişlerimi birbirine bastırdım. Nil, irkildiğimi fark edince parmak uçlarıyla elimin arkasını çok hafifçe okşadı.

"Geçti," diye fısıldadı, sesi uzaklardan gelen bir uğultu gibiydi artık. "Bitti bile. Bak, ilaçlar canını yakan her şeyi uyuşturacak şimdi, rahatlayacasın." Serum borusundan geçen o soğuk sıvının damarlarıma yayılışını hissettim. Buz gibi bir his, kolumdan başlayıp göğsüme, abimin kemer izleriyle sızlayan sırtıma doğru yayıldı. Ama bu soğukluk garip bir şekilde canımı yakmıyordu; aksine, içimdeki o cayır cayır yanan yangını sakinleştiriyor, şakaklarımdaki keskin zonklamayı dindiriyordu.

Göz kapaklarımın üzerine çöken o tonlarca ağırlık bu kez kaçamayacağım kadar büyüktü. Zihnim, Yaren'in kanlı beyaz gelinliği ile düğün salonun ortasında yatışını, uçurumun kenarında bana evlenme teklifi eden Duman Volkov'un gri gözleri arasında son bir kez gidip geldi.

Kimsesizliğim, uğursuzluğum, ardımda bıraktığım Leon Kayıhan... Hepsi yavaş yavaş o şifalı beyaz sıvının içinde eriyip silindi.

Derin, kapkaranlık ve sığınacak tek bir mutlu anımın olmadığı o tanıdık uykunun kollarına bıraktım kendimi. Bu devasa odada, Volkov malikanesinin koruyucu duvarları arasında bilincim tamamen kapandı.

...

İlahi bakış açısı.

Koskoca Volkov malikanesinin içinde açılan kapının sesi yankılandı. İçeri giren ayak sesleri çok ağırdı. Hepsi büyük sevkiyattan yeni dönmüşlerdi. Üzerlerinde tozlu siyah takım elbiseler vardı. Yüzlerinde ise o korkutucu kurt maskeleri duruyordu. Siyah takımlarına barut kokusu çökmüştü.

Salona ilk giren Nil Aksu oldu. Onları karşılamak için bekliyordu. Firuze Saner yüzündeki maskeyi hızla çıkarıp hızla masanın üzerine bıraktı. Nil'e taraf yürürken bal sarısı saçlarını geriye doğru savurdu hızla. Nil ve Firuze, yaşanılan o zorlu gecenin yorgunluğuyla hemen birbirlerine sıkıca sarıldılar.

Biri sevkiyatın yorgunluğunu gidermek için ablasına sarıldı, diğeri bir kızın ömürlük yaralarını gördüğü için acıyla kardeşine sarıldı.

"Çok şükür bitti, sağ salim döndünüz," dedi Nil, Firuze’nin sırtını sıvazlayarak. Firuze derin bir nefes alıp geri çekildi. "Çok zordu Nil. Ama malı hiçbir kayıp vermeden, tam zamanında indirmeyi başardık," dedi.

O sırada Uraz, Kutay ve Yaman da yüzlerindeki siyah kurt maskelerini çıkarıp koltuklara oturdular. Kutay üstündeki siyah gömleğini gevşetirken, "Polisler neredeyse yolu kapatıyordu ama Uraz durumu son anda çözdü," diye ekledi.

Yaman da başını sallayarak, "Büyük bir sevkiyattı, hepimiz çok gerildik ama değdi," dedi. Nil hafifçe gülümseyerek onlara döndü. "İyisiniz,değil mi? Birinize birşey olmadı." Cevabında Firuze tebessüm ederek cevap verdi. " İyiyiz ablam, hepimiz turp gibiyiz."

Cevabı Nil'in içindeki huzursuzluğu bir anda yok etmişti. Nil bir anda üzerinden yükler kalkmış gibi hissetti. Çünkü Nil ailesine bir şey olmasından çok korkardı. Nil ailesi için canını bile vermeye hazırdı. Nil ilk defa bir aileye sahip olmuştu ve kaybetmeye hazır değildi.

Duman Zehir Volkov ise salonun en baş köşesindeki tekli koltuğa oturdu. Yüzündeki maskeyi yavaşça çıkardı. Yavaş hareketleri insanı delirten cinstendi. Altından çıkan gri, dumanlı gözleri yorgun ama her zamanki gibi buz gibiydi. O sırada odanın köşesinden büyük, gri siyaha çalan tüyleri olan bir kurt yavaşça ayağa kalktı.

Kurt, ağır adımlarla yürüyüp Duman'ın ayaklarının dibine çöktü. Duman elini aşağıya uzatıp kurdun tüylerini sertçe okşadı ama hiç konuşmadı. Konuşmazdı çoğunlukla, ama sevgisini diliyle değil, hareketleriyle hissettirirdi.

Sessizliği, grubun en gamsızı ve şakacısı olan Kuzgun Volkov bozdu. Maskesini koltuğun bir kenarına fırlatıp sırıttı. Sevkiyat muhabbetinden hemen sıkılmıştı. Gözlerini Nil’e dikerek asıl merak ettiği konuyu sordu.

"Eee Nil, sevkiyatı boş verin şimdi. Bizim şu meşhur yenge ne alemde? Yukarıdaki odada durumlar nasıl, uyandı mı bizimki?"

Nil’in yüzündeki o hafif gülümseme Kuzgun’un bu sorusuyla anında soldu. Bakışları hüzünle aşağıya kaydı. Derin bir nefes alarak salondaki kalabalığa doğru yaklaştı.

"Uyanmıştı," dedi Nil, sesi üzgün ve yorgun çıkmıştı. "Ama durumu hiç iyi değil. Psikolojisi tamamen darmadağın olmuş." Duman, elini ayak ucunda duran kurdun başından çekmeden dikleşti. Devasa cüssesiyle koltukta kıpırdandığında, salondaki o ağır hava biraz daha basık bir hal aldı.

Gri, dumanlı gözlerini Nil’e dikti.

"Konuştu mu?" diye sordu Duman, sesi çok derinden ve kalın geldi. "Hayır abi, tek bir kelime bile etmedi," dedi Nil başını iki yana sallayarak. "Beni gördüğünde korkudan tir tir titredi. Sanki onun canını almaya gelmişim gibi benden kaçmaya çalıştı. Abi ilk adımı attığımda bile gözlerindeki o korku metrelerce uzaklıktan okunuyordu. Canı yanıyor ama tek kelime etmiyordu."

Canı yanıyor ama tek kelime etmiyor...

Salonun ortasındaki devasa avizenin loş ışığı altında sessizce bekleyen adamların üzerinde hâlâ o tozlu siyah takım elbiseler vardı. Duman, gri ve dumanlı gözlerini salondakilerin üzerinde gezdirdi. Evin içindeki fırtına öncesi sessizlik herkesin nefesini kesiyordu.

Kuzgun oturduğu deri koltukta iyice yayıldı, bacak bacak üstüne atıp her zamanki ciddiyetsizliğiyle gülümsedi. "Valla abi, kız haklı," dedi ceketinin yakasını düzelterek. "Sevkiyatta kaç tane adam devirdik, ruhumuz bile duymadı. Ama sen gittin, o binaların arasından ürkek bir serçe bulup getirdin. Karşısında Nil’i görünce bile kalbi duracak gibi oluyorsa, bence sen odaya girmeden önce kapıya bir yere peluş ayı falan bırak. Yoksa o asık suratını ve şu boyunu posunu görünce kız direkt yatağın altına saklanır, benden söylemesi." Dedi ve elini siyah pantolonunun cebine atarak çekirdek çıkardı. Bu kadardı işte Kuzgun Volkov, bu kadar ciddi ola biliyordu.

Firuze Saner öfkeyle masasındaki boş bardağı sertçe bıraktı. "Kuzgun, yemin ederim seni bu salonda çiğ çiğ yerim! Kes sesini artık! Şu bardağı başında kırmamam için sadece sus!" diyerek. Duman'a döndü.
" Duman abi, kızın durumu gerçekten çok ağır. Korku iliklerine kadar işlemiş. Kendini dünyaya tamamen kapatmış durumda."

Uraz Karahan, elindeki siyah tesbihi sertçe masaya bıraktı. Tesbihin çıkardığı o keskin ses Kuzgun’u anında susturdu. Tesbihin masada yankılanan sesi Kuzgun'a konunun düşündüğünden daha ciddi olduğunu anlatmıştı. Uraz, "Sustuğu her saniye, içindeki o yangını büyütüyor demektir," dedi buz gibi bir sesle. Ne kadar soğuk sesle konuşuyorsa da kalbi o kadar sıcak ve derindi. Uraz Karahan yıllar boyunca bu aileye sığınarak kendini şiirlere, silahlara atan adamlardan sadece biriydi. "Başına ne geldiyse, acıyı tek başına çekmeye alışmış. Ağlarken bile sesini çıkarmıyorsa, bu kızın dünyasında çığlık atmak bile yasaklanmış demektir."

Kutay Arslan pencerenin kenarında kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde dikiliyordu. "Ben bahçeyi tamamen sağlama aldım," dedi askeri bir netlikle. "Adamları malikanenin dört bir yanına dizdim. Kuş uçurtmuyoruz. Kimse bu kapıya yaklaşmaya cüret bile edemez."

Hiç kimse... Yer altında hiç kimse, hiç bir mafya lideri ya da tonlarca toprağa sahiplik yapan ağalar, hiç biri Volkov ailesine bulaşmak istemezdi. Çünkü Volkovlar, düşmanlarını yalnızca öldürmezdi.
Onlara uzanan elleri haritadan siler, isimlerini mezar taşlarına bile yazdırmazdı.

Onların gazabı tek bir kişide son bulmazdı. Kan bağı olan herkes, aynı hükmün altına girerdi. Bir Volkov'a dokunan, yalnızca kendisinin değil; soyunun, düzeninin ve ardında bıraktığı her şeyin sonunu hazırlardı.

Yeraltında herkes aynı gerçeği bilirdi:
Volkovlarla savaş başlamazdı. Çünkü o savaşın kazananı olmazdı. Sadece Volkovların ayakta kaldığı bir katliam olurdu.

Yaman Korhan da başını sallayarak Kutay’ı onayladı. "İçerisi tamamen güvende," diye ekledi. "Nil kıza çok iyi bakıyor zaten. Kız biraz toparlanıp uyandıktan sonra asıl konuşmayı Duman yapacak. Sonuçta o uçurumda kıza o yüzüğü uzatan Duman'dı."

Nil sakin ve profesyonel bir duruşla Duman’ın tam karşısına geçti. Sesi gayet netti. "Durumu çok kritik," dedi. "İçeri ilk girdiğim andan beri gözlerindeki o korku, o büyük şok hiç geçmedi. Kendini o kadar çok hırpalamış, o kadar derin bir travmanın içine gömmüş ki... Şu an bu evdeki her şeyden, hepimizden, kendi gölgesinden bile korkuyor. Ona yaklaşmak, zihnine ulaşmak şu an imkansız gibi. Onun hayata tutunması mucize gibi bir şey."

"Bu, uzun süre maruz kalınmış ağır psikolojik ve fiziksel travmanın sonucu. Savunma mekanizması tamamen çökmüş durumda. Beyni, hayatta kalabilmek için dış dünyayı bir tehdit olarak algılıyor."

Derin bir nefes aldı.

"Onu zorlayamayız. Sorular soramayız. Üzerine gidemeyiz. En ufak bir baskı bile onu yeniden o karanlığın içine iter."

Duman Volkov, Nil'in ağzından çıkan her bir kelimeyle birlikte yumruklarını daha da sıktı. Parmak eklemleri beyazlamıştı. Elini ayak ucunda yatan kurdun tüylerine daha sert, daha gergin bir şekilde bastırdı. Onun bu ani öfkesini ve gerginliğini hisseden gri kurt, hafifçe hırlayarak başını Duman'ın dizine yasladı.

Bu vahşi hayvana Pus adını vermişlerdi. Çünkü o da tıpkı sahibi Duman gibi kimseye boyun eğmez, acımasız, karanlık ve heybetiyle düşmana korku salan bir güç gibi dolanırdı bu koca malikanenin içinde. Duman'dan başka hiç kimse ona dokunamaz, onun vahşi ve kudretli doğasını sakinleştiremezdi.

Uraz Karahan oturduğu yerde dikleşti, gözlerini Duman'a dikti. "Plan ne Duman abi?" diye sordu, sesi her zamanki gibi buz gibiydi. "Kızın peşindekiler rahat durmayacak. Eğer bu malikanenin sınırlarına yaklaşırlarsa ne yapacağız? Kayıhanlar geri çekilmeyecekler. Bu işin içinde bizim olduğumuzu anladıkları an savaş açmak için anı kollayıcaklar."

Duman, elini yanına gelen ve bacağına yaslanan sadık kurdu Pus'un başına koydu. Tüylerini sertçe okşarken Uraz'a döndü. "Bu kapıdan içeri adım atamayacaklar Uraz. Eğer öyle bir hata yaparlarsa, bu malikanenin bahçesi onların son durağı olur. Kutay, adamların yerleşimini bir kez daha kontrol et."

Kutay Arslan hemen başıyla onayladı. "Emredersin abi. Bahçe duvarının dışındaki kör noktaları da termal kameralarla izliyoruz. Pus bile bahçeye sızmaya çalışan bir yabancıyı bizden önce sezer zaten. İçerisi tamamen bir kale gibi."

Firuze Saner derin bir nefes alarak ayağa kalktı. "Peki Destan?" diye sordu, bakışlarını arkadaşından öte gördüğü abisine çevirerek. "Kız uyandığında ne olacak? Nil'in dediklerini duydun, kız kendi gölgesinden korkuyor. Bizimle, özellikle de seninle nasıl konuşacak?"

Duman, gri gözlerini salonun tavanına doğru kaldırdı, zihninde o uçurum kenarındaki dumanlı an belirdi. "Zamanla," dedi kısık ama sarsılmaz bir sesle. "Korkması normal."

Ağır bir sessizlik çökmüş salonda Kuzgun iki elini havaya kaldırıp ağır bir iç çekti. Kimse konuşmuyor, herkes kendi düşüncelerinin içinde kayboluyordu. Fakat bu sessizliğe en fazla on saniye dayanabilen kişi ise yine Kuzgun oldu.

"Yemin ediyorum bu evin enerjisi insanın ömründen ömür götürüyor." Kimse cevap vermedi. O ise hiç umursamadı ve devam etti.

"Kuzgun..."

"Dur, daha yeni başlıyorum." Dedi ve ayağa kalkarak Pus'un olmadığı bir yöne doğru adımlamaya başladı.

"Yalnız bir şeyi yıllardır çözemedim." Salondakiler istemsizce ona döndü. Ama abisi hâlâ dışarı bakıyordu. Ama bir yandan da mutluydu. Dışarı yansıtmıyor ola bilirdi ama kardeşinin bu halleri onun hoşuna gidiyordu.

"Bu evde gerçekten en tehlikeli kim?" Firuze kaşını kaldırdı. "Ne saçmalıyorsun yine Allah aşkına?"

"Hayır, ciddi soruyorum." Parmaklarıyla tek tek saymaya başladı. "Silah desen var." Bir parmak daha kaldırdı. "Adam desen var." Bir tane daha. "Kurşun desen tonlarca." Sonra yavaşça koltuğun önünde yatan Pus'u gösterdi. "...Ama ben hiçbirinden korkmuyorum." Bir an durdu. "Ben bundan korkuyorum."

Pus, ona bakıldığını anında hissetmiş gibi ağır ağır başını kaldırdı. Kuzgun onu görünce iki adım geri çekildi. "Bak... yine başladı." Ellerini iki yana açtı. "Ben size söylüyorum, siz inanmıyorsunuz." Pus'u göstererek konuşmaya devam etti. "Bakın, siz bunun kurt olduğuna inanıyorsunuz."

Başını iki yana salladı.

"Ben inanmıyorum." Salondakiler merakla ona baktı. "Bence bu normal bir insan." Bir an durdu. "Vergi vermemek için kurt taklidi yapıyor." Firuze kahkahasını tutamadı. Uraz başını öne eğerek güldü. Kutay bile yüzünü pencereye çevirmek zorunda kaldı. Kuzgun bunun üzerine iyice coştu.

"Hatta kimliği bile vardır bunun." Parmağıyla Pus'u işaret etti. "Adı da Pus falan değildir." Düşünüyormuş gibi çenesini kaşıdı. "Bence nüfusta... Necati." Salondan yine gülüşmeler yükseldi. "Sabah biz uyurken gidiyor." Eliyle kapıyı gösterdi. "Berbere uğruyor." İkinci parmağını kaldırdı. "Marketten yoğurt alıyor." Üçüncü parmağını kaldırdı. "Sonra geri geliyor."

Kendince kalın bir ses çıkardı.

"Sonda bir şüpelenmiyelim diye de 'biraz kurtluk yapayım.' diyor." Nil kahkahasını bastırmak için elini ağzına götürdü. Kuzgun hızını alamıyordu. "Geçen gün bahçede buna seslendim." Boğazını temizledi. "'Pus!' dedim." Omuz silkti. "Dönmedi." Bir an durdu. "Sonra yanlışlıkla 'Necati!' dedim..." Gözlerini büyüttü. "Yemin ederim kulakları dikildi!" Firuze bu kez koltuğa yaslanıp gülmeye başladı.

"Ben buna hiç güvenmiyorum." Pus'u gösterdi tekrardan. "Kesin geceleri herkes uyuyunca arka ayaklarının üstünde yürümeye başlıyor." Nil gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.

Bir anda evdeki boğucu hava yok olmuş gibiydi. Herkes yukarı katta hiçbir şeyden habersiz yatan kadını birkaç dakikalık olsa bile unutmuştu. Hatta en ciddi yüzlerin bile dudak kenarına istemsiz bir tebessüm ilişmişti.

İşte böyleydi Destan'ın varlığı...

Ya vardı... Ya da yok.

Ortası hiç olmamıştı.

Varlığı, bir odaya girdiği an hissedilecek kadar güçlü değildi. Yokluğu ise insanın içine sessizce çöken bir boşluk gibiydi. Hayatı boyunca ne sesini duyurabilmişti ne de acısını gösterebilmişti. Hep kendi yaralarını kendi sarmış, kendi gözyaşlarını kendi silmişti.

O, insanların en kolay unuttuğu insanlardan biriydi.

Ve Destan en çok unutulmaktan korkardı.

Çünkü insan, sevmediği kadar unutmazdı.
Unutmak, bazen hiç yaşanmamış gibi davranmaktı.

Belki de bu yüzden çocukluğundan beri hep biraz daha sessiz olmuştu. İnsanların hayatında yük olmamak için kendini küçültmüş, dikkat çekmemek için varlığını gölge gibi yaşamıştı. O konuşmadıkça kimse onu sormuyor, o sustukça dünya dönmeye devam ediyordu.

Ve zamanla buna inanmıştı.

Bir gün kaybolursa, kimse arkasından dönüp bakmayacaktı.

En büyük korkusu ölüm değildi.

Bir gün, onu hatırlayan son insanın da adını unuttuğu o andı.

Çünkü insan gerçekten öldüğünde değil...
Hatırlanmaktan vazgeçildiğinde yok olurdu.

Ve Destan onun da annesi gibi unutulacağından ölesiye korkuyordu.

Çünkü unutulmanın nasıl bir şey olduğunu en iyi o biliyordu. Önce fotoğraflar kaldırılırdı. Sonra adı daha az anılırdı. Ardından sesi zihinden silinirdi.

En sonunda ise, sanki o insan hiç yaşamamış gibi hayat kaldığı yerden devam ederdi. Destan bunu annesinde görmüştü. İnsanlar yaşamaya devam etmişti. Gülmüşlerdi. Yeni anılar biriktirmişlerdi.

Ama annesi... Zamanın içinde yavaş yavaş bir hatıraya, ardından da birkaç solgun anıya dönüşmüştü.

İşte Destan'ın asıl korkusu buydu.

Bir gün gözlerini sonsuza dek kapattığında, arkasında bırakacağı tek şey sessizlik olacaktı.

Belki birkaç gün ağlanacaktı.
Her kes onun öldüğüne şükür edecekti.

Belki birkaç hafta adı anılacaktı.
Öldüğü an bir avuç kara toprakla unutulacaktı.

Mezarına bırakılan çiçekler kuruyacak...
Ayak izleri yağmurla silinecek...
Doğum günü unutulacak...

Ve bir gün, adını son kez fısıldayan insan da sustuğunda, geriye ondan hiçbir iz kalmayacaktı.

Sonra hayat yine devam edecekti. Ve bir gün...

Onu hatırlayan son insan da adını son kez düşündüğünde, Destan bu dünyadan ikinci kez silinmiş olacaktı.

Çünkü bazı insanlar ölmekten değil...
Hiç yaşamamış gibi unutulmaktan korkardı.
Destan da onlardan sadece biriydi.