20. bölüm · Karanlığın Varisi

On dokuzuncu bölüm - Destan

Gul Yağmur

Yatakta doğruldum. Ağlamaktan gözlerim şişmişti, boğazım kupkuruydu. Serum takılı elime baktım. Üzerinde Duman’ın kanı varmış gibi hissediyordum.

Dudaklarımı sıktım, gözlerimi kapattım. "İnanma," dedim kendi kendime. "O bir tilki, Destan. Sen bir tilkisin, Duman da bu ormanın en eski kurdu. O kurşunun kalbine gelmediğini biliyorsun. O yangın tüpünün yanındaki mesafeyi milimetrik ayarladın."

Ya gerçekten öldüyse?

Ya gerçekten o canavar babası onu yok ettiyse?

"Hayır," diye fısıldadım yatağın içinde dizlerimi kendime çekerek. "Ölmedi. O ölürse ben de nefes alamam, biliyorum. Yaşıyor."

Ayağa kalkmak için hamle yaptım. Kolumdaki serum iğnesini hiç acımadan tek bir hareketle çekip çıkardım. Tenimden ince bir kan sızdı, umursamadım. Çarşafın kenarıyla üzerini bastırdım. Yataktan yavaşça indim ve ayaklarım yere değdiği an başım hafifçe döndü. Doktorun bana verdiği o ilaçlar hâlâ vücudumdaydı.

Yavaş adımlarla pencereye doğru yürüdüm.

Perdeyi aralayıp dışarıya baktım. Burası çok büyük bir malikanenin üst katıydı.

Bahçede elleri tetikte bekleyen, takım elbiseli en az on tane koruma saydım.

Kaçmak, bu halimle, karnımdaki bir aylık bebeklerimle imkansızdı.

Duman?

Kocam?

İlk aşkım?

Çocuklarımın babası?

Neredesin sevgilim?

Biliyorum yaşıyorsun ama neredesin?

Canın yanıyor mu?

Çok mu uzaksın bana?

Affet beni sevgilim.

Yaptıklarım için affet beni sevgilim.

Yaşıyorsun, dedim kendi kendime, bu sefer daha emin bir sesle.

Yaşıyorsun ve beni bulacaksın. Ben de seni bulacağım.

Gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe sildim. Ağlamak bana bir şey kazandırmayacaktı. Bebeklerimi korumak ve Duman'a ulaşmak için güçlü olmak zorundaydım.

...

Bir damla daha yaş aktı gözümden.

Bütün haber kanallarında Duman Zehir Volkov'un ölüm haberi gidiyordu.

Televizyonun sesi odanın sessizliğini dolduruyordu.

“Volkov ailesinin lideri Duman Zehir Volkov'un bu gece düzenlenen saldırı sonucunda hayatını kaybettiği öğrenildi. Olayla ilgili henüz resmi bir açıklama yapılmazken—”

Kumandayı televizyona doğru fırlattım. Ekran bir anda karardı. Ama o cümle hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.

Duman Zehir Volkov öldü.

Öldü.

Öldü.

Öldü.

“Yalan...” diye fısıldadım. Yatağın kenarına oturdum. “Bu da yalan. Hepsi yalan.” Beni kandırıyorlardı. Bunun bir oyun olduğunu biliyordum.

Vladimir'in oyunu.

Bütün dünyaya Duman'ın öldüğünü söylemişti.

Nefes alamadığım için ayağa kalktım.

Bir ismin vardı; Destan.

Ama şimdi o ismin hiçbir anlamı kalmamış gibiydi.

Dizlerimin bağı çözüldü ve kendimi yavaşça parkenin soğuk yüzeyine bıraktım.

Çökmüştüm.

Bir çınar ağacının kökünden sökülüp devrilmesi gibi, paramparça olmuştum.

"Yalan..." diye mırıldandım tekrar. Ama bu sefer sesim bir fısıltıdan bile daha cılızdı. Kendi yalanıma kendim bile inanamıyordum artık. Televizyondaki o spikerin buz gibi sesi, Vladimir’in zafer çığlıkları gibi beynimin içinde dönüp duruyordu.

Duman Zehir Volkov öldü.

Ellerimi karnıma, bebeklerimin üzerine koydum. Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi, nefes alamadım.

Hani o ölürse ben de nefes alamazdım?

Alıyordum işte.

Bu amansız, bu zehirli hava ciğerlerimi yakarak içime doluyordu.

Yaşamak buysa, şu an can çekişiyordum.

"Duman..." diye ağladım, başımı dizlerime yaslayarak.

Odanın kapısı gürültüyle açıldı. Vladimir Volkov içeri girdi. Adımları odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Yerde, büzüşmüş bir halde ağlayan bana tepeden baktı. Gözlerinde en ufak bir acıma kırıntısı bile yoktu. Sadece iğrenç bir tatmin duygusu vardı.

"Haberleri duymuşsun," dedi Vladimir, bastonunu yere sertçe vurarak. "Sonunda bitti Destan. Volkov hanedanlığı artık tamamen benim."

Ona bakacak, yüzüne bağıracak gücü bile bulamadım kendimde. Başımı yerden kaldırmadım. Saçlarım yüzüme dökülmüştü, gözyaşlarım parkeyi ıslatıyordu. Tamamen savunmasız, tamamen bitmiş bir haldeydim.

"Beni de öldür," diye fısıldadım.

Sesim acıyla kavrulmuştu.

"Onun olmadığı bir dünyada beni de yaşatma. Vur kafama bir kurşun, bitsin."

Vladimir acımasızca güldü. Eğildi ve çenemi saçlarımın arasından yakalayıp başımı zorla yukarı kaldırdı. Gözlerindeki nefret midemi bulandırdı.

"Ölmek o kadar kolay değil küçük tilki," diye tısladı yüzüme doğru. "Duman’ın cezasını sen çekeceksin. O karnındaki veletleri doğurana kadar bu odadan çıkışın yok. Onlar benim soyumun köleleri olacak. Sen de onların nasıl yok olduğunu izleyeceksin."

Çenemi sertçe bıraktığında başım tekrar yere düştü. Vladimir arkasını döndü, odadan çıktı ve kapıyı üzerime kilitledi.

Ağladım.

Çok ağladım.

Gecmişime ağladım.

Şu anıma ağladım.

En çok geleceğime ağladım.

Kimsesiz yarınlarıma ağladım.

...

"Hadi birşeyler ye güzel kızım."

Yaşlı, şefkatli bir kadın sesiydi. Malikanenin eski çalışanlarından biriydi.

Kadının gözlerinde bana karşı büyük bir acıma ve üzüntü vardı. Elindeki kaşığı çorbaya daldırdı ve bana doğru uzattı.

"Kendini böyle bırakma Destan," dedi kadın sessizce, kapıya doğru ürkek bir bakış atarak. "Sen böyle aç kalırsan, karnındaki o masum canlar ne yapacak? Onların suçu ne? Duman’ın emanetlerine böyle mi bakacaksın?"

Duman’ın emanetleri...

Bu söz içimde uyuyan bir şeyleri titretti. Gözlerimden yine bir damla yaş süzüldü. Haklıydı. Ben ölmek istiyordum ama karnımdaki bebeklerin yaşamaya hakkı vardı. Onlar Duman’ın parçasıydı.

"O gerçekten öldü mü?" diye fısıldadım, günlerden sonra ilk defa konuşarak. Sesim o kadar pürüzlü ve kısıktı ki, kendim bile tanıyamadım.

Yaşlı kadın derin bir iç çekti, gözlerini benden kaçırdı. Çorba kasesini ellerimin arasına sıkıştırdı. "Bize sadece televizyonda ne dedilerse onu bilmek düşer güzel kızım," dedi fısıltıyla. "Ama sen güçlü olmak zorundasın. Eğer Vladimir senin bu halini görürse daha çok üstüne gelir. Bebeklerin için, Duman’ın anısı için o yemeği bitir."

Kaseyi tutan ellerim titriyordu. Çorbadan sıcak bir yudum aldım. Boğazımdan aşağıya inen o sıcaklık canımı yaktı ama beni kendime getirdi.

"Ölmedi! Tamam mı! O ölmedi! Beni kandıramazsınız!

Elimdeki çorba kasesini komodinin üzerine sertçe bıraktım. Çorba kenarlardan döküldü ama umursamadım. Gözlerimi yaşlı kadının yüzüne diktim. İçimde günlerdir biriken o sessiz çaresizlik, bir anda yerini büyük bir öfkeye bıraktı.

"Beni delirtmeye çalışıyorsunuz!" diye bağırdım, sesim odanın duvarlarında yankılanırken. "Vladimir de, o haber kanalları da, hepiniz yalan söylüyorsunuz! Duman Zehir Volkov öyle kolayca ölecek bir adam değil! O beni bırakmaz. O bebeklerini bırakmaz!"

Yaşlı kadın korkuyla yerinden sıçradı.

Hızla kapıya doğru baktı, Vladimir’in korumalarının duymasından korkuyordu. Ellerini bana doğru uzatıp beni sakinleştirmeye çalıştı. "Şşşt, güzel kızım, ne olur sessiz ol... Duyacaklar," diye fısıldadı yalvarır gibi.

"Duysunlar!" diye haykırdım, gözlerimden yeni yaşlar boşanırken. Yataktan doğruldum, ayaklarımı yere bastım. "Gitsinler o Vladimir’e söylesinler. Karşısında diz çökmeyeceğim. Onun o sahte zafer çığlıklarına inanmayacağım. Duman yaşıyor. Kalbimde hissediyorum ben onu. Eğer ölseydi, bu sol yanımdaki sızı beni çoktan öldürürdü."

Yaşlı kadının gözleri doldu. Yanıma gelip titreyen elleriyle omuzlarımdan tuttu. Beni tekrar yatağa oturtmaya çalışırken, "Destan... İnanmak istemiyorsun, canın çok yanıyor biliyorum. Ama kendini böyle paralarsan bebeklerine zarar vereceksin. Vladimir’e karşı durmak istiyorsan, önce yaşamalısın," dedi.

Derin derin nefes aldım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu.

"İnanmıyorum, anlıyor musun? Dünya yıkılsa, o televizyonlar her gün aynı şeyi söylese de inanmıyorum."

Yaşlı kadın ellerini omuzlarımdan yavaşça çekti. Yüzümdeki bu ani değişim onu korkutmuş gibiydi.

"Ben Duman'ı tanıyorum," dedim, yataktan yavaşça ayağa kalkarak. Adımlarım bu kez daha sağlamdı. Başımın dönmesini umursamadım.

"O kurdun kafasına silah dayasanız bile öleceği zamanı kendisi seçer. Vladimir gibi bir pisliğin kurşununa kurban gitmez o."

Komodinin üzerindeki çorba kasesine baktım. Yemek? Deliriyordum. Bu duvarlar, bu koku, bu insanların sahte acıması beni çıldırtıyordu.

"Yemek mi?" diye bağırdım birden. Sesim odanın içinde bir fırtına gibi koptu. "Bana yemek mi veriyorsunuz? Kocamın kanı ellerinizdeyken bana burada iyilik mi taslıyorsunuz?"

Gözüm tamamen dönmüştü. Komodine doğru bir adım attım ve üzerindeki tepsiyi ellerimle kavrayıp fırlattım. Porselen kase duvara çarpıp büyük bir gürültüyle tuzla buz oldu. Sıcak çorba duvarlardan aşağıya, yerdeki halıya döküldü. Ama hırsımı alamamıştım. Komodini tekmeledim, üzerindeki her şeyi yere fırlattım.

"Yalan söylüyorsunuz! Hepiniz yalan söylüyorsunuz!" diye çığlık attım. Saçlarımı ellerimle geriye doğru çekerken nefes alamıyordum. Göğsüm sıkışıyordu. Odadaki sandalyeyi devirdim, yatağın örtülerini hırsla yere fırlattım. Hayatımda hiç bu kadar büyük bir kriz yaşamamıştım.

Kendime zarar vermek umurumda değildi, etrafımdaki her şeyi yıkmak, bu malikaneyi Vladimir'in başına yıkmak istiyordum.

Yaşlı kadın korkuyla köşeye sindi, çığlık atarak kapıya doğru koştu. "Yardım edin! Doktoru çağırın! Delirdi, kendine zarar verecek!" diye bağırdı.

"Çıkın dışarı!" diye haykırdım. Yere düşen porselen kırıklarından birini elime aldım. Ellerim titriyor, gözlerim hiçbir şeyi net görmüyordu. Her yer bulanıktı, odadaki eşyalar üzerime geliyordu. Duman’ın sesi kulaklarımda çınlıyordu ama onu göremiyordum. "Duman! Neredesin! Gel kurtar bizi!" diye bağırdım, sesim hıçkırıklara boğulurken.

Kapı hızla açıldı. İçeriye Vladimir’in iki iri yarı koruması ve hemen arkalarından elinde şırıngayla beyaz önlüklü doktor girdi.

"Bırakın beni! Dokunmayın bana!" diye debelendim. Korumalardan biri arkamdan gelip kollarımı sıkıca kavradı. Elindeki porselen kırığı yere düştü. Ne kadar çırpınsam da, karnımdaki bebekleri korumak için ne kadar güç harcasam da adamın demir gibi kollarından kurtulamadım.

Doktor hızla yanıma yaklaştı. Yüzündeki o soğuk, profesyonel ifadeyi gördüm. "Sakin ol Destan Hanım, bebekleriniz için bunu yapmak zorundayım," dedi.

"Hayır! Hayır, yapma!" diye yalvardım ama dinlemedi.

Doktor, elindeki şırınganın iğnesini hiç acımadan omzuma sapladı. Sakinleştirici ilaç saniyeler içinde damarlarıma yayıldı. Vücudumdaki o deli gibi dönen öfke, bir anda yerini ağır bir halsizliğe bıraktı.

Kollarım iki yana düştü. Başım arkaya doğru kaydı. Beni tutan koruma beni yavaşça yatağın üzerine bıraktı. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaymış gibi kapandı.

Karanlığa gömülmeden önce gördüğüm son şey, odanın zeminindeki o dökülmüş, dumanı tüten çorbaydı.

Ben Destan. Uzun yaşayamayacağımı hissediyordum.

Ben Destan. Anne olacak kadın.

Ben Destan. Ömrüm olacak adamı kaybettiğim.

Ve ben Karaca. Hiçbir oyun ben bitti demeden bitmezdi.

Bitemezdi.