17. bölüm · Karanlığın Varisi

On altıncı bölüm - Yıllar sonra

Gul Yağmur

Karaca Volkov

2032. Yıl

Yıllar geçti.

Zaman en derin yaraları bile kabuk bağlatmayı başardı.

Ölümün kıyısından dönmüştük. Ama o günden sonra her şey değişmişti. Hayatımızın altüst olan taşları yıllar içinde tek tek yerine oturmuştu.

Arabanın camına yasladığım başım ağrıyordu ama hareket etmedim.

Duman Zehir Volkov

Onunla ilk başta sadece bir anlaşma üzerine evlenmiştik. Bu evlilik benim dünyamda sadece bir kural, bir zorunluluktu. Ben, Duman Zehir Volkov'a, aşık olabileceğimi hiç düşünmezdim. Kalbimin bir erkeğin gülüşüyle atacağına asla inanmazdım.

Yıllardır annemin mezarını görmedim.

İçimde hiç kapanmayan, hep kanayan bir yaraydı bu. Kendimi hep eksik, hep suçlu hissediyordum.

Duman bu gün beni annemin mezarına götürüyordu.

Araba yavaşladı ve mezarlığın demir kapısının önünde durdu. Motorun sesi sustuğunda içeride derin bir sessizlik oldu. Duman direksiyonu bıraktı, bana doğru döndü. Gözlerindeki o sonsuz şefkati gördüm. Dışarıdaki o acımasız, sert adam gitmiş; sadece benim acımı hisseden, ruhumu iyileştirmek isteyen adam kalmıştı.

"Hazır mısın güzelim?" diye sordu yavaşça.

Başımı salladım ama kalbim göğsüme sığmıyordu. Arabanın kapısını açtık ve indik.

Duman yanıma geldi. Büyük, sıcak elini uzattı ve parmaklarımı sıkıca kavradı.

Güç aldım ondan. Birlikte, sessiz adımlarla yeşilliklerin arasındaki patika yoldan yürümeye başladık.

Duman yolu bildiği için bende onu takip ediyordum. Ne acı değil mi insanın annesinin mezarını bilmemesi? Ne kadar can yakıcı değil mi?

Bir mezarın başında geldiğimizde Duman'ın adımları yavaşladı. Karşıma baktım.

Melek Reyhan Aksoy

Annem.

Mezarı bilinmez haldeydi. Kimsesiz biri gibi. Üzerini yabani otlar sarmış, taşı eskimiş ve unutulmuştu. Koskoca dünyada sığınacak tek limanım olan kadının toprağı, burada tek başına ve sahipsizce duruyordu.

İçimde bir şeylerin koptuğunu, canımdan can gittiğini hissettim.

Ellerim titreyerek mezar taşındaki ismine dokundu.

"Anne?" Dedim. Ama cevap yoktu.

Duman'a döndüm beni annemle yalnız bırakmak için biraz uzağa gitmişti ama gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmıyordu.

Yavaşça mezarın yanına oturdum ve otları tek tek koparmaya başladım. Toprak tırnaklarımın arasına doluyordu ama umurumda değildi. Annemin üzerindeki o fazlalıkları, o unutulmuşluk hissini temizlemek istiyordum. Her otu koparışımda, içimdeki bir anı canlanıyordu.

"Anne, ben geldim," dedim. Sesim hıçkırıklarımdan dolayı çok kısık çıkmıştı. "Çok geç geldim, biliyorum. Beni affet. Kızını affet anne."

"Yıllarım hep kaçarak geçti anne. Hep korkarak, hep saklanarak... Arkama bakmadan koştuğum o kadar çok gün oldu ki, bir gün durup senin toprağına yüzümü süremedim. Canımı yakmak istediler. Beni en zayıf yerimden vurmak istediler. Ama ben pes etmedim. Hep senin bana öğrettiğin o güçlü kız olmaya çalıştım. Yine de içim hep eksikti. Sanki bir yanım hep o karanlık deponun içinde, ölümün kıyısında kalmıştı."

"Abilerim öldü anne. Kanımdan, canımdan olan insanlar öldü. Hiç üzülmedim biliyor musun? Ağladım evet ama çocukluğuma ağladım."

Durup derin bir nefes aldım. Gözyaşlarım toprağın üzerine birer birer damlıyordu. Uzaktaki Duman’a baktım, sonra tekrar mezara döndüm. Yüzümde acı dolu ama buruk bir gülümseme belirdi.

"Ama bak, bugün yalnız gelmedim anne. Beni buraya getiren adamı görüyor musun? O Duman. Duman Zehir Volkov... Biz onunla çok garip başladık. Sadece kağıt üzerinde bir anlaşmaydı bizimkisi. Bir kuraldı. Ben onun o buz gibi dünyasında kaybolacağımı sandım. Bir erkeğin gülüşüyle kalbimin yeniden atacağına asla inanmazdım. Ama o benim koruyucum oldu. Onunla koca bir aile olduk. Kuzgun’la bile barıştılar anne. Artık huzurluyuz."

En büyük yabani otu da kökünden söküp bir kenara fırlattım. Annemin mezarı şimdi tertemiz olmuştu. Ellerimi toprağın üzerine tamamen koydum. Sanki annemin sıcaklığını hissetmek ister gibi bastırdım.

"Ve anne... Asıl sana söylemek istediğim en güzel şey ne, biliyor musun?" dedim. Hıçkırıklarımın arasından yüzüme kocaman bir huzur yayıldı.

"Kızın anne oldu anne... Senin o küçük, korkak kızın şimdi iki dünya güzeli çocuğun annesi oldu."

"Hamileyim anne, hemde ikizlere. İki kızım olacak. İki küçük melek daha katılıyor aramıza."

"Kız mı erkek mi bilmiyorum ama rüyamda gördüm. Kızlar."

Bu sözleri söylerken ellerim istemsizce karnıma gitti. Okşadım.

"Anne ben ilk defa yaşadığımı hissediyorum. Anne olacağım, sevdiğim adam yanımda. Daha ne isterim ki?"

Eğilip annemin mezar taşını son bir kez öptüm. "Seni hiç unutmayacağım anne. Torunlarınla yine geleceğim," diye fısıldadım.

Yerden yavaşça destek alarak ayağa kalktım. Üzerimdeki tozları sildim. Uzakta, büyük ağacın altında beni bekleyen kocama baktım. Duman, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmamıştı.

Benim kalktığını görünce hemen benim yanıma gelmeye başladı. Kalbim güm güm atıyordu.

Aramızdaki mesafeyi büyük ve güçlü adımlarla kapattı. Tam karşıma geldiğinde durdu. Yüzünde, her an beni korumaya hazırmış gibi bakan o endişeli ama sevgi dolu ifade vardı. Büyük, sıcak ellerini hemen yanaklarıma yerleştirdi. Başparmağıyla gözümün kenarında kalan son yaş damlasını usulca sildi.

"İyi misin güzelim?" diye sordu. Sesi, dışarıya karşı kullandığı o buz gibi ses değildi. Sadece bana özel, yumuşacıktı.

Gülümsedim. Hiç konuşmadan onun o kocaman, güven veren ellerini tuttum. Yavaşça aşağı indirdim ve kendi karnımın üzerine koydum. Avuçlarını karnıma iyice bastırdım.

Duman şaşkınlıkla gözlerime baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kaşları hafifçe çatıldı, kalbinin atışının hızlandığını, göğsünün inip kalktığını görebiliyordum.

"Kocam..."

"Karım?"

"Hamileyim ben."

Hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi. Beni belimden kavradığı gibi havaya kaldırdı. Başını göğsüme gömdü ve bana sımsıkı sarıldı.

Mutluluktan gözleri dolmuştu.

Beni yere indirdiğinde bile ellerini belimden çekmedi. Alnını alnıma yasladı. Nefes nefeseydi, sanki dünyanın en ağır yükünü taşımış ama hiç yorulmamış gibi bakıyordu yüzüme. Duman Zehir Volkov gitmiş; yerine çocuksu bir sevinçle parıldayan, gözleri aşkla dolu bir adam gelmişti.

"Hamilesin.." diye fısıldadı. Sesi titriyordu. "Bebeğimiz mi olacak yani?"

"Hem de iki tane."

"İki tane..." diye tekrar etti. Sesi bu kez daha da kısık, daha da derinden çıkmıştı.

"Evet," dedim, gözlerimden akan sevinç gözyaşlarının arasından gülümseyerek. "İkizlerimiz oluyor sevgilim. İki küçük melek katılıyor hayatımıza."

Alnını alnımdan hiç ayırmadan, dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Beni öyle bir öptü ki, içimdeki tüm geçmiş acıların, korkuların o an tamamen silindiğini hissettim.

Beni usulca bıraktığında, dudakları hala dudaklarımın çok yakınındaydı. Gözlerini açtı ve doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışları sırılsıklam aşk doluydu. Nefes nefeseydik ama elleri hala belimde, beni sımsıkı tutmaya devam ediyordu.Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. Yavaşça önümde diz çöktü.

Büyük, titreyen ellerini yavaşça karnımın üzerine koydu. Avuçlarını tenimin sıcaklığına bastırdı ve başını karnıma yasladı. Gözlerini kapattığını, dudaklarını kumaşın üzerinden karnıma değdirdiğini hissettim.

"Hoş geldiniz babacığım," diye fısıldadı karnıma doğru. Sesi titriyordu ama bir o kadar da kararlıydı. "Sizi de, annenizi de canım pahasına koruyacağım. Bu dünyadaki en mutlu çocuklar siz olacaksınız. Söz veriyorum."

Onun bu halini izlerken kalbim göğüs kafesime sığmıyordu.

Duman ayağa kalktı. Elimi sımsıkı, bir daha hiç bırakmayacak gibi kavradı. Annemin mezarına döndük.

"Müsterih ol anne. Emanetin benim nefesimdir. Onlara çok güzel bir gelecek vereceğim."

...

Dudaklarıma sürdüğüm rujdan dolayı midem bulanıyordu. Hamileliğin o ilk ve en zorlu belirtileri kendini iyice göstermeye başlamıştı. Rujun kokusu burnuma geldikçe içim altüst oluyordu. Yüzümü hafifçe buruşturup elimi ağzıma götürdüm.

"Ama böyle yapmayın bebeklerim. Sadece çiçek kokusu." Diye fısıldadım.

Odanın kapısı tıkladı. Baktığımda Kuzgun gelmişti. Gülerek yanına çağırdım. Bu gün tüm aileye sürprizimiz vardı.

Mutluydum.

"Yengem nasılsın?"

"İyiyim seni sormalı."

"Bomba gibiyim yengem."

"Çok sevindim," dedim aynanın önünden çekilerek. "Duman nerede, gördün mü?"

"Aşağıda, adamlarla konuşuyordu yenge. Birazdan yukarı çıkar," dedi Kuzgun. Odanın içindeki o neşeli havayı o da hissetmişti. "Sen bugün bir farklı görünüyorsun. Yüzünde garip bir neşe var. Bir şey mi oldu?"

Mide bulantımı tamamen unutmuştum. Elimi istemsizce karnıma götürecektim ama son anda kendimi durdurdum. Sürprizi hemen açık etmek istemiyordum. Akşamki büyük aile yemeğini beklemeliydim.

"Çok güzel bir gün, ondandır," dedim gizemli bir şekilde gülerek. "Kuzgun, akşama herkes evde olsun tamam mı? Çok önemli bir yemek yiyeceğiz."

Kuzgun kaşlarını hafifçe kaldırdı, meraklanmıştı. "Hayırdır yenge? Büyük bir iş mi bağladık, yoksa kutlama mı var?" diye sordu.

"Kutlama var," dedim gözlerimin içi parlayarak. "Ama ne olduğunu akşam öğreneceksiniz."