16. bölüm · Karanlığın Varisi

On beşinci bölüm - Ölüm Çizgisi

Gul Yağmur

Duman Zehir Volkov

Karın ve kardeşin elimde.

İzel öldü.

Gelmezsen kardeşin son bir saat içinde ölecek.

Güzel bir karın var.

Firuze ve Nil kaçırıldı.

Çelik iyi değil.

Uraz vuruldu.

Ben neredeyim?

Kardeşimin yaşamak için sadece bir saati kalmıştı. Sadece altmış dakika. Düşmanım beni en zayıf yerimden vurmuştu. Beni can evimden yakalamıştı.

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp içimdeki o eski, acımasız adamı uyandırdım. Yumruklarımı sıktım. Artık içimde korku yoktu. Sadece saf, yakıcı bir nefret vardı.

Oraya körü körüne, sadece bir saatlik sürenin korkusuyla koşturduğumu düşünüyorlardı.

Yanılıyorlardı. Hem de çok büyük yanılıyorlardı.

Evet, canım yanıyordu. Evet, İzel’in ölümü içimi kavurmuştu. Evet, korumaya yemin ettiğim kardeşim ölüyordu. Ve evet ben yıllar sonra ilk kez düşünemiyorum.

Ama ben Duman Zehir Volkov’dum. Ben duygularıyla hareket eden bir aptal değildim. Eğer düşmanın sana bir süre veriyorsa ve seni bir yere çağırıyorsa, orası onun en güçlü olduğu yerdir.

Oraya gitmek intihardır.

Arabadan indiğim gibi karşımdaki binaya baktım.

İçeride beni bekliyorlardı, biliyordum.

Fiziğe meraklı adamlar bir kutunun içindeki kediden bahseder. Schrödinger’in kedisi derler buna. Kutuyu açana kadar kedi hem canlıdır hem de ölüdür. İki ihtimal de aynı anda gerçektir.

Şu an benim durumum da tam olarak buydu. Bu binanın kapısından içeri adım atmadığım sürece, ben onlar için hem çaresiz bir kurbandım hem de onları yok edecek bir canavardım. İki ihtimali de ceplerinde tutuyorlardı. Ama ben kutuyu kendi ellerimle açıp onlara hiç beklemedikleri üçüncü bir ihtimali sunacaktım.

Sol gösterip sağ vuracaktım. Benim gibi manipülatif bir adamdan intikam baskını bekliyorlardı. Silahlarla içeri dalacağımı sanıyorlardı. Rehavete kapılacakları an tam olarak buydu.

Silahımı arkama, belime sakladım. Yüzüme en sakin, en yenilmiş ifademi yerleştirdim. Üzerimdeki toz toprakla tam bir çaresiz gibi görünüyordum.

Büyük demir kapıyı ittim ve binaya girdim.

Tam da düşündüğüm gibi Vass'ın kendisi buradaydı.

Beni gördüğü an gözlerindeki o kibirli parıltıyı seçebiliyordum. Hayatı boyunca bu anı beklemiş gibi bir hali vardı. Beni, Duman Zehir Volkov’u diz çökmüş, bitmiş bir halde görmek onun en büyük rüyasıydı. Şimdi bu rüya gerçek oluyordu.

Ya da o öyle sanıyordu.

İçeride en az yirmi silahlı adam vardı. Hepsinin namlusu göğsüme çevrilmişti. Sol tarafta, sandalyelere zincirlenmiş halde Firuze ve Nil’i gördüm. Firuze’nin gözlerinde korku yoktu, beni çok iyi tanıyordu.

Nil ise köşede, boynuna bağlanmış dijital saatli bir bombayla duruyordu. Zaman daralıyordu. Saatin kırmızı ışığı yüzüne vuruyordu.

"Erken geldin Duman," dedi Vass, oturduğu deri koltukta arkasına yaslanarak. Elindeki viski bardağını bana doğru kaldırdı. "Zamanın daha vardı. Yoksa pes mi ettin?"

Yüzüme tam bir yenilmişlik maskesi taktım. Omuzlarımı düşürdüm, gözlerimi yere eğdim. Çaresiz görünmek benim en büyük silahımdı.

"Kazandın Vass," dedim. Sesimi bilerek titrettim. "İmparatorluğumu yıktın. Buraya savaşmaya gelmedim. Anlaşma yapmaya geldim."

Vass kahkaha attı. Adamları da ona katıldı. Binanın içi onların alaycı gülüşleriyle yankılandı. Rehavet, bir virüs gibi hepsinin damarlarına yayılmaya başladı. Silah tutan elleri gevşedi. Namlular hafifçe yere doğru kaydı.

İşte Schrödinger’in kutusu şimdi açılmıştı. Benim çaresiz olduğuma tamamen inanmışlardı. Tehlike ihtimalini kafalarından silmişlerdi.

"Benimle ne anlaşması yapacaksın?" dedi Vass, ayağa kalkıp bana doğru yürüyerek. "Her şeyin zaten benim elimde. Canın bile."

"Her şeyim senin olabilir," dedim ve ellerimi yavaşça ceketimin cebine doğru götürdüm. Adamları hemen hareketlendi ama Vass eliyle onları durdurdu. Benden hiçbir tehlike beklemiyordu.

Cebimden bir flash bellek çıkardım ve ortadaki masanın üzerine bıraktım.

"Bu bellekte, Avrupa’daki tüm gizli hesaplarımın şifreleri var," dedim gözlerinin içine bakarak. "Sana tüm servetimi, tüm limanlarımı veriyorum. Karşılığında karımı ve kardeşimi alıp bu şehirden gideceğim. Bir daha beni görmeyeceksin."

Vass masaya yaklaştı. Belleği eline aldı, inceledi. Tam o sırada gözü benim arkamda, belime sakladığım silahın kabzasına takıldı. Sırıttı. "Arkadaki oyuncağı unuttun herhalde?" dedi.

"Silahı buraya kendimi korumak için getirmedim Vass," dedim, sesime karanlık bir ton katarak. "Eğer kabul etmezsen, kendimi vurmak için getirdim. Çünkü onlar ölürse, benim yaşamamın bir anlamı kalmaz."

Bu cümle Vass'ın egosunu tavan yaptırdı. Bir canavarı tamamen evilleştirdiğini sandı. Masanın üzerindeki kalemi bana fırlattı. "Önce şu devir sözleşmesini imzala," dedi önündeki kağıtları göstererek.

Masaya doğru bir adım attım. Kalemi aldım. Sözleşmeyi imzalamak için eğildiğimde, masanın altındaki demir aksama belimdeki cihazı çoktan yapıştırmıştım bile.

Bu cihaz bir bomba değildi. Bu cihaz Nil'in boynundaki bombanın sinyalini bir saniyede kopyalayan ve tetikleyiciyi benim saatime bağlayan bir sinyal aktarıcıydı.

Artık o bombanın kumandası Vass’ın elinde değildi. Benim kalbimin ritmine bağlıydı.

Eğer ben ölürsem, hepimiz havaya uçacaktık.

Kalemi kağıda bastırdım ve Vass’ın yüzüne bakarak gülümsedim. "Sol gösterip sağ vurmayı severim demiş miydim Vass?" dedim.

Tam o sırada Vass'ın alnından giren kurşun arkasındaki duvarda kırmızı bir leke bıraktı.

Vass, gözleri faltaşı gibi açılmış halde, tek bir kelime bile edemeden yere yığıldı. Cansız bedeni parkeye çarptığında odada ölümcül bir sessizlik oldu.

Tetiği ben çekmemiştim. Benim adamlarım henüz içeri sızmamıştı. Düşman lideri, kendi kalesinde, kendi adamlarının gözü önünde tek bir kurşunla öldürülmüştü. Silah sesinin geldiği yöne, fabrikanın üst katındaki karanlık korkuluklara baktım. Karanlığın içinden bir gölge çıktı. Elindeki susturuculu tüfeği yavaşça indirdi.

Bu yüzü tanıyordum.

Duru Aksa Vural

Silahların ona dönmesini umursamayarak kendi silahını elinde sallayarak ve merdivenlerden inmeye başladı.

Gözlerimin içine bakarak, "Karaca Volkov'un selamı var Volkov."

Duru sözünü bitirdikten sonra bana son bir kez baktı. "Benim işim bitti, gerisi sende Volkov," dedi ve silahını tekrar beline yerleştirerek geldiği gibi karanlığın içinde kayboldu.

O giderken binadaki adamlar da liderlerinin ölümüyle korkup kaçmıştı. Odada sadece ben, Firuze ve Nil kalmıştık. Kulaklarımdaki uğultu geçmemişti ama şimdi odaklanmam gereken çok daha önemli bir şey vardı.

Hızla sol tarafa, sandalyelere zincirlenmiş olan Firuze ve Nil’in yanına koştum. İkisinin de ağzı siyah bantlarla sıkıca kapatılmıştı.

Önce Nil’in yanına çöktüm. Yüzündeki bandı yavaşça, canını yakmamaya çalışarak çektim. Bant açılır açılmadı Nil hıçkırıklara boğuldu. Büyük bir korku ve acıyla ağlamaya başladı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken vücudu titriyordu. Onu sakinleştirmek için elini tuttum ama Nil sadece ağlıyor, arkasındaki Firuze’ye bakıyordu.

Hemen ayağa kalkıp Firuze’nin yanına geçtim. Onun da ağzındaki bandı dikkatle çıkardım.

Ama Firuze ağlamıyordu.Yüzünde tek bir mimik bile yoktu. Gözleri tamamen açık, boş bir noktaya dikilmişti. Sanki bu dünyada değil gibiydi. Yaşadığı korku ve şok onu tamamen kilitlemişti.

"Firuze..." dedim, sesim titreyerek. Yüzünü ellerimin arasına aldım. "Firuze, benim. Duman. Güvendesiniz, bitti."

Bana bakmadı. Sesimi duymadı. Nil yanımızda hıçkıra hıçkıra ağlarken, Firuze geçirdiği o büyük şokun içinde tamamen kaybolmuştu.

Telefonumu çıkardım ve Yaman'a konum attım. Daha fazla zaman kaybedemezdim. Saate baktım. 10 dakika kalmıştı.

Kardeşimin son nefesine on dakika kalmıştı.

Kalbim ikiye bölünmüştü. Bir yanım burada, diğer yanım ise ölümün kıyısındaki kardeşime koşuyordu.

Yaman’a attığım mesajın altına tek bir kelime yazdım. Firuze ve Nil’i al. Hemen

Kapıdan dışarı çıktığımda zırhlı arabamın motoru hala çalışıyordu. Kendimi sürücü koltuğuna attım.

Direksiyonu kavradığımda gözüm saatime kaydı. 08:45...

"Ölmeyeceksin," diye kükredim boş arabaya. "Ben izin vermeden ölemezsin. Affetmedin Reham, affetmedin."

Kardeşimin bana yeniden abi demesi için yıllarımı verdim. Şimdi de veririm.

O ölmesin.

O ölürse benim yaşamanın bir anlamı kalmaz.

Kardeşim beni affetmeden giderse bu dünyada aldığım her nefes bana haram olurdu.