11

Vaveyla Yazarı: Özlem Nur

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 13Şu an: 11

İçimdeki fırtına dinmek bilmemişti. Ecrin'in çığlıkları kulaklarımda çınlıyor, kendimi hapsettiğim bu kafes her geçen saniye omuzlarıma daha ağır bir yük bindiriyordu.
Sabahın ilk saatlerinden beri ağzıma bir lokma koymamıştım.Yatak odasının balkonuna açılan camının kenarına çökmüş, dışarıdaki karanlığa dalıp gitmiştim.
Kapı sertçe açıldı ve Aslan içeri girdi. Yüzündeki o sakin ama tehlikeli ifade, beni gördüğü anda yerini simsiyah bir öfkeye bıraktı. Bütün gün tek kelime etmediğimi, ne odadan çıktığımı ne de masaya oturduğumu hizmetçilerden öğrenmişti belli ki.
Aslan: "Bütün gün hiçbir şey yememişsin," dedi, sesi buz gibi ve emrediciydi. Yavaşça bana doğru yaklaştı. "Bana bu çocukça triplerle meydan okuyabileceğini mi sanıyorsun, İpek?"
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım; içimdeki tüm o bastırılmış öfke ve nefret bir volkan gibi patlamaya hazırdı. Ayağa kalktım, bitkin ve titreyen bedenime rağmen dişlilerimi sıkarak üzerine yürüdüm.
İpek: "Beni buraya zorla tıkan sensin! Hayatımı, arkadaşlarımı, her şeyimi çalmadın mı? Ne yememi bekliyorsun? Senin bu zindanında mutluluktan havalara uçmamı mı?!" Sesim titriyordu ama gözlerimdeki nefretle ona meydan okuyordum. "Senden nefret ediyorum, duyuyor musun? Birde bana...Dokundun!!*
Aslan’ın gözleri bir anda karardı. Sinirden kasılan çenesinden ve soluk alıp verişindeki sertlikten ne kadar öfkelendiği anlaşılıyordu. Bir hamlede bileklerimi kavrayıp beni kendine çekti; aramızdaki mesafe tamamen sıfırlanmıştı. Öyle bir güçle tutuyordu ki canım yandı ama sesimi çıkarmadım.
Aslan: "Sabrımı zorlama ipek!*diye gürledi, sesi odanın duvarlarında yankılandı. "Bana karşı o ses tonunu bir daha asla kullanma! Sen bu evden tek bir yere gidemezsin. Ama eğer o inatçı kafanı duvarlara vurup kendine zarar vermeye devam edersen..."
Durdu, yüzünü saçlarıma gömdü ve fısıltıyla ama bir o kadar zehirli bir netlikle devam etti:
Aslan: "...Önce o çok düşkün olduğun arkadaşlarını, sonra da anneni bu hayatın cehennemine çekerim. Onların canı senin iki dudğunun arasında, anladın mı beni? Bir kez daha yemeyi reddettiğini bu halde olduğunu görürsem, ilk harcayacağım kişi dışarıda seni kurtarmaya çalışan o aptal arkadaşların olur."
Kelimeleri tenimi dağlayan birer kor gibiydi. Annemii ve arkadaşlarıma zarar verebilecek olması düşüncesi kalbimi durduracak gibi yaptı. Gözlerimden istemsizce süzülen yaşlar yanaklarımı ıslattı.
İpek: "Sen... sen bir canavarsın," diye fısıldadım, nefesim kesilerek. "Nasıl bir adamsın sen..."
Aslan, parmaklarıyla yanaklarımdaki yaşları sert ama bir o kadar da sarsıcı bir yumuşaklıkla sildi. Öfkesi yerini yavaş yavaş o tehlikeli, derin bir tutkuya bırakıyordu. Beni kaybetme korkusuyla beslenen o hastalıklı sevgisi, yine yüzeye çıkmıştı....
Aslan: "Evet, senin için bir canavarım," dedi, nefesi dudaklarımın üzerinde erirken. Sesi bu sefer inanılmaz alçak ve büyüleyiciydi. "Ama o canavar seni ölümüne seviyor, bunu kafana sok. Şimdi aşağı iniyoruz, o yemek yenecek, İpek. İster kendi rızanla, ister benim ellerimle."
İtiraz etmeme izin vermedi. Beni kollarının arasında, nefretle karışık o karşı konulamaz çekiminin altında, odadan aşağıya yemek masasına doğru sürükledi...

içimdeki o boğucu karanlık tam bir tezat oluşturuyordu. Masaya oturduğumda, karşımda oturan Aslan’ın bakışlarının bir an bile üzerimden ayrılmadığını hissediyordum. Gözlerindeki o tehlikeli otorite, az önce savurduğu tehditlerin ağırlığıyla birleşince boğazımdaki düğüm daha da büyüdü...
Aslan: "Ye, İpek," dedi, sesi bu sefer emir kipiyle değil, reddedilmesi imkânsız bir telkinle çıkmıştı. "Kendini cezalandırdığını sanıyorsun ama sadece bana meydan okuyorsun. Ve benim sabrımı ne kadar sınayabileceğini test etmek istemezsin."
İçimdeki nefret ve tükenmişlik hissi o kadar büyüktü ki, tabağımdakilere bakmak bile midemi bulandırıyordu. Ama Ecrin’i, Ayşe’yi kardeleni ve ailemi düşündükçe başka şansım olmadığını biliyordum. Titreyen ellerimle çatalı kaldırdım, zorlukla birkaç lokma aldım. Boğazımdan geçmeyen her parça, bu zindana biraz daha mahkûm olduğumun kanıtı gibiydi.
Aslan, tabaktaki yemekleri yediğimi gördüğünde yüzündeki o sert çizgiler biraz olsun yumuşadı. Ama bu yumuşama, içimdeki öfkeyi daha da alevlendiriyordu.
Yemek biter bitmez sandalyeyi neredeyse gürültüyle iterek ayağa kalktım.
İpek: "Mutlu oldun mu? Karnım doydu, tehditlerin işe yaradı!" dedim, sesimdeki kin ve acı açıkça belli oluyordu. "Şimdi ne olacak? Odama gidip senin bu altın kafesinde yaşamaya devam mı edeceğim? Senden nefret ediyorum, anlıyor musun? Sana her baktığımda midem bulanıyor!"
Kelimenin tam anlamıyla patlamıştım. İçimde biriken bir haftalık korku, çaresizlik ve öfke kusursuz bir fırtınaya dönüşmüştü.
Aslan ise tek kelime etmedi. Masadan kalktı, adımlarını yavaşça üzerime kilitleyip aramızdaki mesafeyi kapattı. Öyle hızlı ve beklenmedik bir hamle yaptı ki, kaçmama izin vermeden bileklerimden kavradığı gibi beni göğsüne yasladı.
Aslan: "Nefret et," diye fısıldadı, nefesi dudaklarımı yakarken gözleri tutkuyla kararmıştı. "Çığlık at, ağla, isyan et... Ne yaparsan yap, İpek. Ama benim olduğunu unutma"
İpek: "Bırak beni! Dokunma bana!" diye bağırdım, göğsüne yumruklarımı vurarak direnmeye çalıştım. "Sen bir canavarsın, sevgi falan değil bu, hastalık!"
Aslan, çırpınışlarımı umursamayarak ellerimi arkamda sabitledi ve başını eğip dudaklarını dudaklarıma mühürledi. Önce direnmek istedim, dişlerimi sıktım, onu iter gibi oldum; fakat işlemedi...
Nefes nefese ondan ayrıldığında, alnını alnıma dayadı. Gözlerinde alev alev yanan o adamın, bana olan bu tehlikeli sevgisiyle başa çıkamayacağımı bir kez daha anladım...
Aslan: "İster canavar de, ister hasta," diye fısıldadı, parmakları saçlarımın arasında dolanırken sesi pürüzlü ve kararlıydı. "Benimlesin, benimle kalacaksın. Ve o nefret ettiğin kalbinin nasıl bana teslim olduğunu zamanla kendi gözlerinle göreceksin."...