21. bölüm · Kanla yazılmış aşk

21. Bölüm

Karen Kaytanci

O adam bana gizli numaradan konum atmıştı konuma gittiğimizde herkes yerlerine gecmişti liderler ve emir dışında herkes silahlarını çekmiş hazırda bekliyorlardı emir,aslı ve eren bilgisayar başındaydı kulaklıkları vardı benle iletişime geçe bilmek için ruh gibiydim eğer arda yaşıyorsa hem sevinicek hem üzülücektim onsuz geçen günlerime üzülücektim
"Sandığımdan cesursun elisa"
"Sende şu yüzünü açıp bir cesurluk mu yapsan isimsiz"
"Dolunay var zamanı gelince açarım yüzümü"
"Beni niye çağırdın"
"Gel"
Sadece gel demişti ardından bir kadın gelmişti sarı saclı aslı kulaklıkdan seslendi
"Bu, bu kişi saye yakınlarında durma elisa"
"Bak elisa bu kişiye iyi bak"
"Neden"
"Katilini tanı diye elisa"
"Elisa Arven ardaya hiç benzemiyorsun benzersiniz diye düşünmüştüm, her gün seni sayıklıyor onla karşılaşmaya hazır mısın"
"Arda nerde"
"Daha değil elisa daha onu görmen için vakit var"
Kadının sesi kulaklarımda çınladı.
Sakin değildi.
Ama emin… çok emindi.
“Aslı,” dedim dişlerimi sıkarak.
“Bu kadın beni tanıyor.”
Kulaklıkta Eren’in sesi geldi.
“Kımıldama, Elis. Nefesini say.”
Kadın bir adım daha yaklaştı.
Dolunay saçlarını gümüş gibi parlatıyordu.
Yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı.
Acıyan değil.
Acıdan beslenen bir gülümseme.
“Adım Leya,” dedi.
“Ve evet… Arda’yı ben tanıyorum.”
“Tanımak değil,” dedim.
“Bunu böyle söyleyenler genelde bir şey yapmıştır.”
Güldü.
“Çok zekiymişsin,” dedi.
“Ama yine de onun kadar değil.”
Kalbim hızlandı.
Ama yerimde kaldım.
“Arda nerede?” diye sordum tekrar.
Bu sefer sesim titremedi.
Leya başını hafifçe yana eğdi.
“Sence,” dedi,
“bir insan üç yıl zincirlenip hâlâ hayatta kalabiliyorsa…
onu kim ayakta tutuyordur?”
Cevabı biliyordum.
Ama duymak istemiyordum.
“Beni,” dedi.
“Sen.”
Kulaklıkta bir parazit oldu.
Aslı fısıldadı.
“Elisa, konuşmayı uzatma. Saye hâlâ görünmedi.”
“Çünkü,” dedi Leya,
“Saye gelmez.
Saye çağırır.”
Bir adım daha attı.
Bu sefer çok yakındı.
“Arda,” dedi yavaşça,
“seni düşünerek direniyor.
Her dolunayda.
Her karanlıkta.”
Gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
“Onu bana göster,” dedim.
“Yoksa buradan canlı çıkamazsın.”
Güldü.
Kahkaha atmadı.
Sadece güldü.
“Bak,” dedi,
“işte bu…
Arda’nın senden korktuğu an.”
O an etrafımızdaki hava değişti.
Sessizlik gerildi.
Bir adım geride, karanlığın içinden biri çıktı.
Yüzü hâlâ kapalıydı.
Ama yürüyüşü…
Tanıdıktı.
Kulaklıkta Eren’in sesi çatladı.
“Elis… o—”
“Dur,” dedim fısıltıyla.
“Bırak.”
Adam durdu.
Başını bana çevirdi.
“Dolunay,” dedi boğuk bir sesle.
“Doğru zaman.”
Ellerim titredi.
Ama ayakta kaldım.
“Yüzünü aç,” dedim.
Bir saniye geçti.
İki.
Sonra maske yere düştü.
Dünya…
yerinden oynadı.
“Abi,” dedim fısıltıyla.
Arda’ydı.
Zayıflamıştı.
Yüzünde izler vardı.
Ama gözleri…
Gözleri hâlâ benim abimdi.
“Geç kaldım,” dedi.
“Sana bunu yapmamalıydım.”
Koşmadım.
Bağırmadım.
Sadece yürüdüm.
Ve tam ona ulaşacakken—
“Aslı!” diye bağırdı Emir kulaklıktan.
“Leya silah çekti!”
Bir patlama sesi.
Bir çığlık.
Eren’in sesi:
“ELİSA YERE!”
Her şey aynı anda oldu.
Ama ben sadece şunu düşündüm:
Eğer bu bir rüyaysa…
uyanmak istemiyorum.
Çünkü ilk defa,
kaybettiğim şey
karşımdaydı.
Kadının sesi kulaklarımda çınladı.
Sakin değildi.
Ama emin… çok emindi.
“Aslı,” dedim dişlerimi sıkarak.
“Bu kadın beni tanıyor.”
Kulaklıkta Eren’in sesi geldi.
“Kımıldama, Elis. Nefesini say.”
Kadın bir adım daha yaklaştı.
Dolunay saçlarını gümüş gibi parlatıyordu.
Yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı.
Acıyan değil.
Acıdan beslenen bir gülümseme.
“Adım Leya,” dedi.
“Ve evet… Arda’yı ben tanıyorum.”
“Tanımak değil,” dedim.
“Bunu böyle söyleyenler genelde bir şey yapmıştır.”
Güldü.
“Çok zekiymişsin,” dedi.
“Ama yine de onun kadar değil.”
Kalbim hızlandı.
Ama yerimde kaldım.
“Arda nerede?” diye sordum tekrar.
Bu sefer sesim titremedi.
Leya başını hafifçe yana eğdi.
“Sence,” dedi,
“bir insan üç yıl zincirlenip hâlâ hayatta kalabiliyorsa…
onu kim ayakta tutuyordur?”
Cevabı biliyordum.
Ama duymak istemiyordum.
“Beni,” dedi.
“Sen.”
Kulaklıkta bir parazit oldu.
Aslı fısıldadı.
“Elisa, konuşmayı uzatma. Saye hâlâ görünmedi.”
“Çünkü,” dedi Leya,
“Saye gelmez.
Saye çağırır.”
Bir adım daha attı.
Bu sefer çok yakındı.
“Arda,” dedi yavaşça,
“seni düşünerek direniyor.
Her dolunayda.
Her karanlıkta.”
Gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
“Onu bana göster,” dedim.
“Yoksa buradan canlı çıkamazsın.”
Güldü.
Kahkaha atmadı.
Sadece güldü.
“Bak,” dedi,
“işte bu…
Arda’nın senden korktuğu an.”
O an etrafımızdaki hava değişti.
Sessizlik gerildi.
Bir adım geride, karanlığın içinden biri çıktı.
"Saye'ye merhaba de elisa, katilin geldi"
"Elisa ardanın hayatta kalma nedeni"
"Abim nerde"
"Doğru soru, yanlış zaman"
Saye silah çekmişti ardından Leyla'nın alının ortasına kırmızı bir şık geldi ardından isimsiz adama
"Demek adamlarınla geldin elisa, pardon sana aşık adamın ekipiyle"
"Saye abim nerde"
"Salaksın kızım, aslı nerde nişanlısını görmeye gelemedi mi"
Ardından eren konuştu
"Kerem leylayı vur adamı vurmayın bize lazım biri onu alsın saye ve elisanın etrafınıda sarın"
Leyla anında yere düştüLeylaLeyla yere düştüğü anda zaman yavaşladı.
Alnındaki kırmızı nokta hâlâ oradaydı.
Gözleri açıktı.
Ama bakmıyordu artık.
Saye irkildi.
İlk kez yüzündeki o kendinden emin ifade çatladı.
“Demek…” dedi dişlerini sıkarak.
“Bu kadar ileri gidecektiniz.”
Silahını bana doğrulttu.
Ama bir saniye bile geçmeden etrafımız hareketlendi.
“ŞİMDİ!” diye bağırdı Eren kulaklıktan.
Gölge ekibi aynı anda ortaya çıktı.
Kasırga ekibi üstten sardı.
Fısıltı ekibi arka geçidi kapattı.
Saye geri adım attı.
Ama kaçmadı.
Güldü.
“Geç kaldınız,” dedi.
“Her zamanki gibi.”
“Abim nerede!” diye bağırdım bu sefer.
Sesim yankılandı.
Kendi sesimi tanıyamadım.
Saye bana baktı.
Uzun uzun.
Sonra başını iki yana salladı.
“Bunu gerçekten hâlâ anlamadın mı?” dedi.
“Arda… bir yerde değil.”
Kalbim durdu.
“Ne demek o?” dedim fısıltıyla.
“Aslı!” diye bağırdı Eren.
“Yaklaşma, Elis!”
Ama çok geçti.
Bir adım attım.
Sonra bir tane daha.
“Konuş,” dedim.
“Şimdi.”
Saye silahı yavaşça indirdi.
Bu sefer bana değil… yere doğrulttu.
“Arda,” dedi,
“bir insan değil artık.”
Kulaklıkta Aslı’nın nefesi kesildi.
“Hayır…” dedi çok kısık bir sesle.
“Hayır, bu mümkün değil.”
Saye devam etti.
“Siz onu öldü sandınız.
Biz onu parçaladık.”
Bir anlığına dünya tamamen sessizleşti.
“Zihnini,” dedi.
“Kimliğini.
Bağlarını.”
Sonra bana baktı.
Doğrudan gözlerimin içine.
“Ve geriye tek bir şey bıraktık,” dedi.
“Seni.”
Dizlerim titredi ama düşmedim.
“Yalan söylüyorsun,” dedim.
Bu sefer bağırmadım.
Çünkü bağırırsam… parçalanırdım.
“Keşke,” dedi.
“Bak,” diyerek cebinden küçük bir cihaz çıkardı.
Bir tuşa bastı.
Kulaklarımda bir ses yankılandı.
Bir nefes.
Bir öksürük.
Ve sonra…
“—Elis…”
Ses…
Abimin sesiydi.
Her şey koptu.
“ABİ!” diye bağırdım.
Eren önümde belirdi.
Beni geriye çekti.
“Kes şunu!” diye bağırdı Saye’ye.
“Onu kullanma!”
Saye güldü.
“Çok geç,” dedi.
“O zaten kullanılıyor.”
O an uzaktan bir silah sesi daha geldi.
Bu sefer yakındı.
Kerem bağırdı:
“EREN! SAĞIN!”
Bir patlama.
Toz.
Çığlık.
Eren beni yere bastırdı.
Üzerime kapandı.
“Başını kaldırma!” dedi.
“Ne olursa olsun—”
Ama ben kulaklarımı kapatmıştım.
Çünkü kulaklığımda hâlâ o ses yankılanıyordu.
“—Elis…
Eğer beni duyuyorsan…
kaçma.”
Gözlerimden yaşlar aktı.
“Abi,” dedim fısıltıyla.
“Buradayım.”
Ve o an anladım:
Bu bir kurtarma görevi değildi.
Bu…
Bir geri alma savaşıydı.
Ve Arda…
yaşıyordu.
Ama eskisi gibi olmayabilirdi.
Toz dağıldığında ilk hissettiğim şey sessizlik oldu.
Ama bu sessizlik huzurlu değildi.
Fırtınadan önceki o ağır, boğucu sessizlikti.
Eren hâlâ üstümdeydi.
Kalp atışlarını hissediyordum.
Hızlıydı ama kontrollü.
“İyi misin?” dedi dişlerinin arasından.
Başımı salladım.
“Silah sesi nereden geldi?” diye bağırdı Baran.
“Üst kat!” diye cevapladı Kerem.
“İki kişi, biri kaçıyor!”
Saye hâlâ karşımızdaydı.
Kaçmamıştı.
Çünkü kaçmasına gerek yoktu.
“Elisa,” dedi sakin bir sesle.
“Arda seni duydu.”
Ayağa kalktım.
Eren kolumdan tuttu ama bu sefer bırakmasını istedim.
Gözlerime baktı.
Bir saniye tereddüt etti…
sonra bıraktı.
“Ne demek duydu?” dedim.
Saye cebindeki cihazı tekrar kaldırdı.
Ama bu sefer basmadı.
“Onu zincirlemedik artık,” dedi.
“Zincire gerek yok.”
Aslı’nın sesi kulaklıktan titreyerek geldi.
“Elisa… sakın—”
“Sustu artık,” dedi Saye.
“Şimdi dinleme sırası onda.”
Etrafımızdaki adamlar silahlarını sıkılaştırdı.
Ama kimse ateş etmedi.
Herkes bekliyordu.
“Arda,” dedi Saye yüksek sesle,
“konuşabilirsin.”
Kulaklıktan bir parazit geçti.
Sonra…
“—Elis…”
Bu sefer daha netti.
Daha yakındı.
Nefesim kesildi.
“Abi,” dedim.
Sesim fısıltıydı ama içimde çığlık kopuyordu.
“Beni duyuyor musun?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra:
“Duyuyorum,” dedi.
Ama sesi…
yorgundu.
Kırık bir cam gibi.
“Onlar sana bir şey yaptı mı?” diye sordum.
“Hayır,” dedi.
“Ben… ben iyiyim.”
Yalandı.
Bunu ikimiz de biliyorduk.
Eren bir adım attı.
“Arda,” dedi.
“Biz seni almaya geldik.”
Uzun bir duraklama oldu.
“Geç kaldınız,” dedi Arda.
“Ama… iyi ki geldiniz.”
Saye güldü.
“Gördün mü?” dedi bana dönerek.
“Artık bizim dilimizi konuşuyor.”
“O senin dilin değil,” dedim.
“Bu onun hayatta kalma dili.”
Saye’nin yüzü ilk kez karardı.
“Peki,” dedi.
“O zaman karar zamanı.”
Etrafımıza bakındı.
“Ya onu burada bırakıp gidersiniz,” dedi,
“ya da onu görmek için her şeyi yakarsınız.”
Eren silahını kaldırdı.
“Yerini söyle,” dedi.
“Şimdi.”
Saye başını yana eğdi.
“Yerini zaten biliyorsun,” dedi.
“Dolunayın altındaydı hep.”
O an Aslı bağırdı:
“Eren! Harita açıldı! Sinyal—”
Bir patlama daha oldu.
Ama bu sefer dışarıdan.
Yer sarsıldı.
Işıklar titredi.
“B Planı devrede!” diye bağırdı Baran.
Saye geri çekildi.
“Bu kadar,” dedi.
“Bir dahaki dolunayda görüşürüz, Elisa.”
Dumanın içine karıştı.
Gitti.
Ama kulaklıktaki ses hâlâ oradaydı.
“Elis…” dedi Arda.
“Beni bulduğunda…”
“Bulacağım,” dedim.
“Ne olursa olsun.”
Kısa bir nefes aldı.
“Hazır ol,” dedi.
“Çünkü ben…
eskisi gibi değilim.”
Kulaklık sustu.
Eren yanıma geldi.
“Elisa,” dedi yavaşça.
“Bu iş bitti sanma.”
Başımı kaldırdım.
Gözlerim yanıyordu ama bakışım netti.
“Bitti değil,” dedim.
“Yeni başladı.”
Ve dolunay,
tam o anda
bulutların arasından çıktı.
Aslının yanına koştum
"Sinyaller nerden geliyor"
"Konumu belli ama gitmek tehlikeli"
"Gitcez emir abimi ne olursa olsun bulucaz koskocaman 3 yıl ben bir şey anlamayım diye yanıma gönderdiler o kadar abimi benden aldılar emir"
Eren yanıma geldi
"Ekip toplan ardayı bulucaz"
"Sinyaller suyun üstünden geliyor"
Eren daha yüksek bağırdı
"Hazırlıklar yapılsın gidiyoruz dönüşümüz belli değil"
Her ekip evine gitmişti gereken şeyleri almak için abimin künyesini boynuma takdım kendime küçük bir çanta aldım bebeklik fotoğraflarımız ve diğer fotoğraflarımızı koydum nolur nolmaz diye yedek bir astım ilacı koymuştum
3 saat gecmişti biz gide bilmek için gerekli her şeyi bulmuştuk yoldaydık
Yol boyunca fotoğraflara bakıp durmuştum 4 saat sonra sinyallerin geldiği yeri bulmuştuk
"Eren eğer ardayı bulamazsak beni burda öldürün ben onunsuz gitmek istemiyorum"
"Elisa saçmalama lütfen"
Elimi tutmuştu
"Ekip plan belli arda hariç herkes ölcek saye ve o adam burdaysa esir alıncaka ardayı bulmadan çıkmak yok ben ve elisa ardayı arıycaz"
Herkes başını salmıştı ada gibi bir yere gelmiştik köşk gibi bir yer vardı içeriye girdiğimizde silahlar çekildi yer altında bir yer gördüm eren hala elimi bırakmadığı için onuda peşimden getirdim önümüze çıkan herkesi o vuruyordu
"Elisa burda kimse kalmadı arda burda değildir"
"Orda kilitli bir yer var arda ordadır"
Saye gelmişti
"Zeki kızsın elisa"
"Arda orda mı"
"Bilemem elisacım"
"Ya sende acıma diye bir şey yokmu nasıl böyle bir şey yaparsın"
Eren kulaklığa bir şeyler fısıldamıştı
Beklemeden odanın anahtarını aradım
"Boşuna arama elisacım"
Hemen ardından odaya Lara ve tanımadığım bir kaç kız girmişti sayenin arkasındaki adamları vurup sayeyi etkisiz hale getirmişlerdi eren odayı açmaya çalışıyordu ben anahtarı arıyordum eren silahla bile açmayı denemişti ama olmamıştı
"Saye anahtar nerde söyle"
Sustu kafasına tekme atıp odadan çıktım eren peşimden koştu.
"Emir!"
"Efendim minnak"
Hem benle konuşuyor hem adam vuruyordu
"Burayı tarayıp anahtar bula bilir misin"
"Belki" deyip yanımıza koştu.
Emir dizlerinin üstüne çöktü.
Sakinleşmişti.
Sanki etrafında silah sesleri yokmuş gibi.
“Kapıyı anlat,” dedi.
“Kilit türü?”
“Manyetik değil,” dedim.
“Eski… ama güçlendirilmiş.”
Emir başını salladı.
“Yani anahtar fiziksel.
Ve saklanmıştır.”
Eren duvara yaslandı.
Silahı hâlâ elindeydi ama gözleri kapıdaydı.
Hiç konuşmuyordu.
“Bu tip insanlar,” dedi Emir alçak sesle,
“anahtarı ya yakınında tutar
ya da en güvende hissettiği yerde saklar.”
“Yani?” dedim.
“Saye’nin üzerinde değilse…”
Emir başını çevirdi.
“…ona ait bir şeydedir.”
Herkes aynı anda Saye’ye baktı.
Yerde baygın yatıyordu.
Ama üzeri zaten aranmıştı.
Aslı koşarak geldi.
“Elisa! Alt kat temiz ama bir oda var…
Saye’nin özel odası gibi.”
Kalbim hızlandı.
“Götür.”
Odaya girdiğimizde hava değişti.
Burası savaş alanı değildi.
Burası tapınak gibiydi.
Duvarlarda semboller,
dolunay çizimleri,
suya düşen zincir resimleri…
Ve ortada büyük bir masa.
Masada tek bir şey vardı:
eski bir saat.
Emir saati eline aldı.
“Bu bir saat değil,” dedi.
“Bu bir kasa.”
Arkasını çevirdi.
Küçük bir oyuk vardı.
“Akıllıca,” dedi.
“Anahtar, zamanın içinde.”
Saatin camını çıkardı.
İçinden küçük, siyah bir anahtar düştü.
O an dizlerim titredi.
“Bu mu?” dedim fısıltıyla.
Emir anahtarı bana uzattı.
“Büyük ihtimalle evet.”
Anahtarı aldığım an…
bir şey hissettim.
Soğuktu.
Ama elimde yanıyordu sanki.
Eren yanıma geldi.
“Hazır mısın?” dedi.
Başımı salladım.
Konuşamazdım.
Kapının önüne döndük.
Herkes geri çekildi.
Silahlar indi.
Sadece ben,
anahtar,
ve kapı.
Anahtarı kilide soktum.
Klik.
Kapı açılmadı.
İkinci kez çevirdim.
Klik.
Sonra içeriden bir ses geldi.
Çok zayıf.
Ama gerçek.
“—Elis…”
Anahtar elimden düştü.
Eren nefesini tuttu.
Ben kapıya baktım.
Elimi tokmağa koydum.
Açılmadı
"Emir bu değil"
Koştum sayenin odasına geri gittim sembolleri inceledim
Dolunay sadece dolunay vardı altında bir yazı vardı
"Dolunayın en parlak olduğu yer"
"Eren bu ne demek"
"Bilmiyorum elisa hiç bir fikrim yok"
"Benimde"
"Minnak anahtar bu odada olmalı yada o adamda"
Telefonumu çıkarıp o adama mesaj attım
"Ya anahtarı getirirsin yada ölür"
Görüldü
On dakika sonra geldi
"Elisa saye'yi bana ver al anahtar"
Tam alacakken elini kapadı ona baktım
Maskesini çıkardı
"Sen"
"Ben Elisa ben seni yıllarca seven ama abin yüzünden açılamayan kişi"
Ahmet Demir'di
"Anahtarı ver"
"Elisa"
"Anahtarı ver!" Bağırdım elini acmıştı açtığı gibi eren ve ben kapıya koştuk kapı açıldı o tanıdık koku
"Abi"
"Elisa"
Koşup sarıldım
"Elisa, elisam geldin"
Abimle beraberdim şuan abime sarılıyordum kafamı kaldırıp baktığımda kendimden nefret ettim
Yüzü çökmüş bir deri bir kemik kalmıştı
"Elisam geç kaldın"
"Geç kaldım abi ama geldim nolmuş sana"
"Elisam"
"Eren!, zincirler"
Eren koşup açtı zincirleri kolunu bile kaldıramıyordu abim ben sarıldım oda kendini zorlayıp sarıldı bir süre öylece kaldık istemeden ağladım abim hareket edicek durumda değil ben bir kolunu omzuma aldım eren diğer kolunu kulaklığa doğru sadece
"Gidiyoruz" dedi