3. bölüm · Kanla Yazılan Kader

2.Bölüm

Kardelen 🌀

Ertesi gün uyandığımda ilk düşündüğüm şey, gece boyunca gelip gelmediğiydi.
Cevabı bilmiyordum. Çünkü uyuyup uyumadığımı da bilmiyordum.

Telefonuma baktım. Ece’den mesaj vardı.

Dün gariptin. Bugün konuşacağız

Mesajı okuyup ekrana baktım bir süre. Cevap yazmadım. Ne yazacağımı bilmiyordum. Çünkü konuşursak, sorular soracaktı. Ve ben bazı soruların cevaplarını bilmiyordum, bazılarını da bilmek istemiyordum.

Okula giderken sürekli etrafıma baktım. İnsanlar vardı. Arabalar, sesler, her şey normaldi. Ama ben artık “normal” kelimesine güvenmiyordum.

Ece beni görünce hemen yanıma geldi.
“Kaçamazsın,” dedi.
“Bugün iyi değildin, dün iyi değildin. Bir şey var.”
“Bir şey yok,” dedim.
Bu kez sesim daha sert çıktı.
“Böyle konuşmuyorsun normalde,” dedi.
“Benden sakladığın bir şey var.”

Durup yüzüne baktım. Ece’yi kaybetmek istemiyordum. Ama ona her şeyi anlatmak da istemiyordum.

“Bazen,” dedim, “insan her şeyi anlatmak istemez.”
Kaşlarını çattı. “Beni dışarıda bırakıyorsun.”
“Hayır,” dedim.
“Koruyorum.”
“Kendinden mi? yoksa
başka birisinden mi?"
Cevap vermedim.

Ders boyunca kendimi tuhaf hissettim. Sanki bir şeyleri kaçırıyordum. Öğretmenin söylediği bazı şeyleri duyamadım ama arka sıralardaki fısıltılar netti. Normalde bu kadar dikkat etmezdim.

Başım yine ağrıdı.

Teneffüste lavaboya gittim. Aynaya baktım. Kendime uzun uzun baktım. Bir şey arıyordum ama ne olduğunu bilmiyordum.

“Beni böyle çağırmamalısın.”
Ses arkamdan gelmedi.
İçimden gelmiş gibiydi.

“Ben seni çağırmadım,” diye fısıldadım.

“Ama dinliyorsun.”

Aynada bir anlık bir yansıma gördüm. Bana ait değildi. Arkama döndüm. Kimse yoktu.
Kalbim hızlandı.

Ders çıkışı Ece beni kolumdan tuttu.

“Artık yeter,” dedi. “Ya konuşursun ya da ben senin yerine düşünürüm.”
“Beni zorlayamazsın,” dedim.
“Zorlamıyorum,” dedi.
“Yanındayım.”
Bu cümle canımı yaktı. Çünkü yanımda olduğunu biliyordum. Ama bu, her şeyi anlatmam gerektiği anlamına gelmiyordu.
Birlikte yürüdük. Aynı sokaklara girmemeye çalıştım ama fark etmeden yine oradaydık.
Bu kez o saklanmıyordu.

Ece’ye baktım. Hiçbir şey görmüyordu.
“Ece,” dedim.
“Ben birazdan gelirim.”
“Hayır,” dedi.
“Bu sefer gitmiyorum.”
Ona baktım. Kararlıydı.
“Lütfen,” dedim.
“Bana güven.”
Uzun bir an geçti. Sonunda iç çekti.
“Beş dakika,” dedi.
“Sonra gerçekten sinirlenirim.”
Gitti.

Ona doğru yürüdüm. Bu kez korku yoktu. Daha çok kızgınlık vardı.
“Artık ortaya çıkmayı bırak,” dedim.
“Hayatımı karıştırıyorsun.”
“Hayatın zaten karışmıştı,” dedi.
“Ben sadece fark etmeni sağladım.”
“Bunu istemedim.”
“İstemediğini biliyorum.”
“Beni neden rahat bırakmıyorsun?”

Bir an sustu.
“Çünkü yalnız değilsin,” dedi.
“Ve yakında bunu anlayacaksın.”
“Ne demek bu?”
“Şimdilik,” dedi, “sadece dikkatli ol.”
“Bana bunu söyleyip gidemezsin.”
“Gidiyorum,” dedi.
“Ama bitmiyor.”

Ece’nin sesini duydum.
“Kimle konuşuyorsun?” diye bağırdı.
Arkamı döndüm. O yoktu.
Ece yanıma geldi. Yüzü sertti.
“Biri vardı,” dedi.
“Bunu inkâr etme.”
“Kimse yoktu,” dedim.
Bu kez sesim titredi.

Bana uzun uzun baktı. Sonra yumuşadı.
“Tamam,” dedi.
“Ne zaman hazır olursan anlatırsın.”
Bu cümle beni rahatlattı ama aynı zamanda korkuttu. Çünkü ne zaman hazır olacağımı bilmiyordum.

O gece yatağa uzandığımda şunu düşündüm:
Bazı şeyler saklandıkça büyüyordu.
Ve ben, artık sakladığım şeylerin sayısını karıştırıyordum.

Ama en kötüsü şuydu:
Onu görmekten korkmuyordum.
Onu bekliyordum.