KANLA AYRILANLAR kitap kapağı

4. bölüm / 6

KANLA AYRILANLAR

4.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Athanar 9.9

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4.BÖLÜM

Gün ışıkları pencerelerden hızla içeri giriyordu. Havanın sıcaklığı, ortamın soğukluğuna denkti. Sıcaktan terlerken masa başında oturmuş, hanedanını ilgilendiren mektuplara tek tek imza atıyordu Almor Snock. Elleri, o gün bir saray muhafızından daha fazla çalışmıştı. İmzalanması gereken binlerce mektup arasında kaybolmuş gitmiş şekilde dinlenmeye başladı. Koltuğunu arkasındaki pencere kenarına doğru yasladı, ayaklarını masaya uzattı. Kafasını masaya doğru yöneltti ve gözlerini kapadı. Üzerine doğru gelen ışık doğrultusunda uyuklamaya başladı. Gözleri yorulmuştu, geceden beri dinlenmiyordu. Onca işin arasında bir fırsat bulup uykuya daldı. Fakat uykusu pek uzun sürmedi. Şiddetli bir kapı tıklamasıyla uykusundan uyandı. Gözlerini kısık şekilde açıp kapıyı süzdü. Kapıdan tıklama sesleri gelmeye devam ederken Almor bir of çekti ve "Gel" dedi. Sesi uykuluydu. Kapı hızla açıldı; Stan içeri girdi ve hemen lafa girdi: "Efendim, kardeşiniz Ihaylo ölmüş!" Gözleri bir anda yerinden çıkacak gibi oldu. Almor hemen hafif kalın sesiyle "Ne?" diye sordu. Stan, "Geçtiğimiz günlerde ölü bulunmuş" dedi. Eli ayağı birbirine karışan Almor hemen ayağa kalktı, mektupları eliyle bir kenara fırlattı ve şaşkın bir yüz ifadesiyle "Nasıl ölmüş?" diye sordu. Stan, "George Raygar... George Raygar'ın öldürdüğünü söylediler" dedi. Almor kendi kendine düşünmeye başladı. George Raygar'ı ve Raygar Hanesi'ni az çok tanıyordu. Onların böyle bir şey yapma ihtimalini göz önünde bulundurmakta zorlanıyordu. İçi bir anda boşaldı. Kardeşi. Küçük kız kardeşi. Onu en son ne zaman görmüştü? Bir yıl önce mi? İki yıl önce mi? Hatırlamıyordu bile. Ve şimdi, bir daha hiç göremeyecekti. Boğazı düğümlendi. Ama yıllardır bir Naral olarak yetiştirilmişti. Duygularını bir kenara bırakıp gerçeği araştırmalıydı. Stan'e doğru yaklaştı ve "George'un sarayda ne işi varmış?" diye sordu. Stan, "Bir anlaşma üzerine Far Saray'a gelmiş. Geldiği günden birkaç gün sonra Alakses'in cansız bedenini bulmuşlar" dedi ve öksürdü. "Sarayda başka şüphe çeken bir figür yokmuş. Kardeşinizi öldürdüğü için şu an hücrede." Almor duydukları karşısında afallasa da bunu bir kenara bırakıp gözlemci kimliğine büründü. Üzüntüsünü hafifleteceğine inandığı sorular sormaya başladı: "Haberi gönderen kim? Nasıl ölmüş? Ne zaman ölmüş?" Stan, "Dediğim gibi efendim, birkaç gün önce" dedi. Almor tekrarladı: "Haberi gönderen kim?" Stan, "Başyardımcı Lonn, efendim" dedi. Almor gözleriyle zemindeki tahtaları süzmeye başlamıştı. Birbiri arasında fazla boşlukları olan tahta zemini süzerken Stan bu süzüşü kesti: "Sizi cenaze için davet ediyorlar Naralım. Katılacak mısınız?" Almor gözlerini Stan'e çevirdi. Onun sakallarına bakarken "Gideceğim. Hatta hemen şimdi gideceğim!" dedi. Elleriyle pencereyi gösterdi: "Gün batmadan atları hazırlayın. Myteath topraklarına gidiyoruz." Stan başını sallayarak odadan ayrıldı.

Naral'ının sözüne harfiyen uyan Stan, gün batmadan yolculuk hazırlıklarını ayarlamış ve sarayın bahçesinde oturmuş şekilde bekliyordu. Dış merdivenlerden en önde Almor olmak üzere tüm Snock ailesi fertleri inmeye başladı. Naral Almor eşliğinde atlarına binen aile, Stan'in de atına binmesiyle birlikte saraydan ayrıldı.

Snock Hanesi yolculuğuna başlamışken, Myteath gündemi ise Alakses'in ölümüyle çalkalanıyordu. Halk, kaybettiği mahsüllerin yasını tutar gibi Alakses'in yasını tutuyordu. Bu sırada ülkenin zindanlarında adaletini bekleyen birisi vardı: George Raygar. George, zindanda geçirdiği birkaç günde kendisine mahkûmlardan arkadaşlar edinmişti. Kapatıldığı hücre, inandığı cehennem kadar yakıcı ve bir o kadar da dardı. Yere uzanmış şekilde, yırtık kıyafetleriyle uyumaya çalışan George Raygar, kendisine kurulan bu kumpası düşünüyor ve alacağı cezadan dolayı korku hissediyordu. George genç bir adamdı. Hanedanının en gözde isimlerinden biriydi. Diğer Raygarlar gibi onuru için ölüme gidecek birisiydi. Ama şimdi, alacağı cezayı düşünmekten gözüne uyku girmeyen bir hücre faresine dönüşmüştü. Hücresinde yerde yatarken bir taş buldu ve taşı rutubetli zemine sürterek bir şeyler karalamaya başladı. Oluşan şey, kabuslarına benzeyip onu ürkütürken başka bir hücreden zayıf bir ses yükseldi: "Hey George." George hiç oralı olmadı ve taşla karalama yapmaya devam etti. Ardından ses tekrar yükseldi: "Hey George!" George, konuşmazsa bu sesin kafa ağrıtacağını düşünerek kendi kendine söylendi: "Benim bir soyadım var." Diğer ses, "Benim de vardı. Hücreye atıldığımdan beri soyadı denilen şeyin ne kadar boktan bir şey olduğunu öğrendim" dedi. George gözleriyle zemini süzerken konuşmaya devam etti: "Soyadımı biliyor musun?" "Elbette," diye cevap verdi zayıf sesli kişi. İsmi Mike olan bu hücre arkadaşı, bir madenciydi. "Sen George Raygar'sın. Raygar Hanesi'nin önemli bir ferdi." George zemini karalamaya devam etti: "Öyleyse benimle böyle konuşmamalısın, öyle değil mi?" Mike, herkesin duyabileceği bir şekilde kahkaha patlattı: "Hayır tabii. Sen bir mahkumsun, benimle eşit seviyeye indin. Ama kurtulursan, bu sohbetlerim için beni ödüllendirecek güce tekrar erişirsin." George durdu. Elleri kanıyordu. Taşı fazla sert bastırmıştı. "Buradan kurtulur muyum sence?" diye sordu. Mike, "Sanmam. Buraya girip de kurtulan pek olmadı. Ama sen bir soylusun. Belki bir şansın olabilir" dedi. George, "Soylu olmam ile alakası var mı?" diye cevapladı. Mike, "Tabii alakası var" dedi. Kafasını demirlerin arasından soktu ve karşısındaki hücrede yatan George'a doğru baktı: "Soylusun ve bir ailen var. Her şeye gücü yeten Raygarlar var. Seni böyle bir durumdan tanrı değil, ailen kurtarır." George, bu sözlerle birlikte kanayan ellerine bakarken Mike bir süre sustu: "Benim ailem ben daha çocukken öldü. Annem kardeşimi doğururken öldü, kardeşim de hemen ardından öldü. Babam bir madenciydi. Sürekli Roguinas çeliği çıkarırdı. O da bir maden baskını sırasında öldü." Mike, o umursamaz tavrını bir kenara bırakmışcasına bakıyordu: "Ben de o dönem haylaz bir çocuktum. Ailemin kaybıyla işsiz kaldım ve babam gibi madenci oldum. Bu sitem değil, işimi seviyorum. Ama o dönemler pek alışamamıştım." George, ellerini toprakla karıştırdı. Hızlıca toprağa daldırıp çıkardı: "Senin için zor olmalı." Mike, "Herkes için zor" diyerek cevapladı: "Bir gün bir kızla tanıştım. Yemek molasındaydık, kasabaya inmiştim. Kasabanın en güzel Foka'cısına gittim. Oradaki garson kız beni benden almıştı. Çok güzeldi. Kahverengi saçları ve yemyeşil gözleri vardı. Siparişimi almaya geldiğinde, üstümdeki kire aldırmadan sordu: 'Ne alırdınız?'" Mike'ın gözleri dolmaya, burnundan sümükler akmaya başlamıştı. Burnunu ellerine sildi ve konuşmasına devam etti: "O dönemde bizim gibi işçilere pek iyi davranılmazdı. Ama o kız bana bir Naral'mışım gibi davrandı. Bir sorusuna hayran kaldım. Sanki ilk defa değer görmüştüm. Hemen Foka'mı yudumladım. Acıydı. Kasabanın en güzel kızı, kasabanın en acı Foka'cısında çalışıyordu. Parayı vermeye gittiğimde onunla tekrar göz göze geldim. Bana güzel gözleriyle bakıyordu. Sonra geç kaldığımı hatırlayıp oradan çıktım." George, kendi hücresinde bu hikayeyi dinlerken yarası iyileşmeye başlamıştı. Yorgun sesiyle "Peki sonra ne oldu?" diye sordu. Mike, "Başka bir yemek molası oldu" diyerek lafına devam etti: "Her seferinde aynı fokacıya gidiyor ve o kızla göz göze geliyordum. Sonra cesaretimi toplayıp ona kendisinden hoşlandığımı söyledim. O da hislerimin karşılıklı olduğunu söyledi. O günün gecesinde buluşma kararı aldık. Ben onun evine gittim. Ailesi çiftçiydi. Ahırlarında buluştuk. Samanlığın arasında sohbet etmeye başladık. Bana hobilerimden bahsetmemi söyledi. Biraz gülmüştüm. 'Benim hobim bir madende günde on beş saat çalışıp Roguinas çeliği çıkarmak' diyemedim. Bu şekilde bir ay boyunca buluştuk. Sonra onunla birlikte oldum. Güzel bir geceydi. Hayatımdaki en güzel beş geceye girerdi." Mike, ellerine bakmaya başladı: "Sonra bir gün babası bizi bastı. O an yine sevişiyorduk. Sonra bizi samanların arasında yakaladı. Bir kıza bir de bana tokat attı." George hemen konuşmaya girerek lafını böldü: "Kızın adını söylemedin." Mike, "Maria'ydı. Onun adı Maria'ydı" dedi ve gülümsedi: "Babası ikimizi de o gün fena dövdü. Kadın olduğu için dayaktan kurtulacağını sanmıştım. Ama babası benden çok ona vurdu. Ve samanlıkta benimle konuştu. Bana bağırıyordu: 'Seni bir daha kızımla görürsem bu sefer öldürürüm!' Diyordu. Onu sevdiğimi söyledim. Canım yanıyordu ama yine de söyledim. Onu seviyorum dedim. Adam gözlerime baktı. Maden işçisi olduğumu anlamış gibiydi. Yakamdan tuttu ve bir tokat daha attı. 'Bir madenciye kızımı verir miyim?' diyerek yüzüme bağırdı. Salyaları yüzüme akacak kadar şiddetli bir bağırıştı." George, "Peki sonra ne oldu?" diyerek konuştu. Mike, "Ne olacak?" diye söylendi kendi kendine: "O günden sonra bir daha onunla görüşemedim." George, yorgun olmasına rağmen hafif sinirlenmişti: "Peki bu hikayenin soyluluk ile alakası nedir?" Dişlerini gıcırdattı George. Mike, "Sanırım aptal birisin George Raygar" diyerek hücrenin duvarına doğru geri çekildi: "Eğer soylu bir aileden olsaydım, sevdiğim kadınla evlenebilirdim ve madenlerde çürüyen biri olmazdım." George başını diğer tarafına çevirdi ve oturur pozisyona geldi: "Soylu olmana rağmen evlenemeseydin peki?" Mike, "O zaman da tanrılara küfrederdim. Soyluların kazandığı bir oyunda neden kaybettim diye..." George, ihtiyarın bu konuşmasından etkilenmiş olacak ki duvara yaslanarak konuştu: "Eğer buradan çıkarsam, seni de çıkarıp o kızla evlendiririm." Mike, bu sözler karşısında heyecanlanamamıştı: "Sanmıyorum. İdamıma birkaç gün kaldı." George başını eğdi ve "Neden?" diye sordu. Mike, "Madende yaşanan bir ölümden beni sorumlu tutuyorlar" dedi. George, "Ne ölümü?" diyerek cevap verdi. Mike, "Maden teftişi sırasında bir Geller'i öldürdüler. Ama benim yaptığımı düşünüp hücreye attılar. Yaklaşık iki aydır buradayım. İdam sıramı bekliyorum" dedi. George, ihtiyarın bu sözlerini duyup bir süre düşüncelere daldı. Ardından kendi kendine söylendi: "Desene kaderimiz aynı..." Mike, zindanda tüm mahkumların duyabileceği bir şekilde tekrar kahkaha patlattı: "Evet! Sen Alakses'i, bense boktan bir Geller'i öldürdüm diye öleceğiz." Gülmeye devam etti. Bu kahkahası mahkumları rahatsız etmiş olacak ki hep bir ağızdan "Sus artık!" diye seslenildi. İhtiyar gülmeyi bıraktı.

George tam hücresinde kendi başına sessizce uzanacakken zindanda bir ses yükseldi: "George Raygar..." Diyordu korkunç ses. Zindanın kor aydınlığında koridorda bir silüet belirdi. Mor uzun saçları, fit vücudu ve uzun boyu ile yavaşça George'a yaklaşıyordu. Gelen kişi Hayura Myteath'ti. George hemen ayağa kalktı. Parmaklıklara doğru hızla yürüdü. Meşalelerin ışığı gözünü kör edecek seviyeye gelmişken Hayura, karanlığın ardında saklanmayı kesmişcesine karşısında yükseldi: "Karımı öldürdükten sonra uykuların iyi mi?" Hayura, sert bakışlarla George'un hücresine yaklaşmaya devam ediyordu: "Birkaç gün boyunca sana burada sidik mi yedirdiler?" George, duydukları karşısında sadece kaşlarını çatmış bir şekilde bakabiliyordu. Hayura hücrenin önüne geldi. Duvarda asılı olan meşaleyi eline aldı ve parmaklıklar ardındaki George Raygar'a yaklaştı. Meşaleyi yüzünü aydınlatacak şekilde tutuyordu. Yüzü, alevlerin arasından çıkmış gibi parlıyordu. İnce tel sakalları bile görünür hale geliyordu: "Neden yaptın?" George, "Ben yapmadım" dedi. Hayura, George ile sert bir tavırla konuşmaya devam etti: "Karımı öldürdün. Oğlumu annesiz bıraktın. Ve inkâr mı ediyorsun?" George gözlerini Hayura'ya dikti ve dişlerini gıcırdattı: "Ben yapmadım dedim! Bunu anlaman için kaç farklı dilde konuşmam gerek?" Hayura, "On yedi" diyerek cevap verdi: "On yedi farklı dilde konuşursan seni serbest bırakırım." George, dalga konusu olmuştu ama gözlerini Hayura'dan asla ayırmadı: "Alakses Ihaylo'yu benim öldürdüğüme dair bir kanıtın var mı?" Zindanda birden bir ses yükseldi: "Var!" George, sesin geldiği yöne baktı ve karanlıktan çıkan başka bir silüet gördü: Lonn. Lonn, "Benim bir kanıtım var!" diyerek konuşmaya girdi. George'un hücresine doğru hızlı adımlarla yürüdü: "Sen, Jordan ve Alakses gece konuşmasında bayağı eğleniyor gibiydiniz." George, "Jordan ile konuştum, Alakses sonradan dahil oldu" diyerek cevapladı. Lonn, "Ben geldiğimde üçünüz birlikteydiniz. Yalan söylemediğini bilemem. Kaldı ki Alakses'in odasının tam önünde konuşmanız başka bir tuhaflık..." George, bu sözlere karşı sinir seviyesini arşa çıkarmıştı: "Sana söyledim! Alakses sonradan katıldı. Sadece konuştuk, bir gece muhabbetiydi, Lonn! Bu bir kanıt değil! Onu öldürmek istemezdim, asla istemedim! Yapmadığım bir suçtan dolayı hapis yatmayacağım!" Hayura, keskin sesiyle cevapladı: "Maalesef bu topraklarda ona ben karar veriyorum." George kırmızıya dönmüştü. Lonn'a doğru baktı: "Beni tanıyorsun Lonn. Bunu yapmam." Lonn, "Tanıdığım herkesten ihanet gördüm" diyerek cevapladı. Mike, konuşmaya bir anda zıpladı: "George doğru söylüyor! O öyle bir adam değil, Naralım." Hayura, arkasından gelen sese baktı. Karşısında zayıf, büyük sakallı, tulum giyen bir ihtiyar vardı: "Burada Naral konuşurken sana söz düşer mi, ihtiyar!" diyerek bağırdı. Mike, "Hayır, Naralım" dedi. Hücreye yaklaştı ve elleriyle parmaklıkları sımsıkı kavradı: "Raygar Hanesi diyarda iyi niyetiyle bilinir. Onlardan böyle bir şey bekleyemezsiniz." Hayura, "Yaşlı bir bunağa göre fazla cesursun. Adın ne?" diye sordu. Mike, "Mike, Naralım..." dedi. Hayura, Mike'ın hücresine doğru yürüdü. Yere eğildi. Mike'a da eğilmesi için işaret etti. İhtiyar eğildiğinde Hayura hızla kulağına doğru yaklaştı: "Bir daha konuşursan seni Gay muhafızlarıma veririm. Onlar da seninle birlikte olur, yaşlı bunak!" Mike'ın gözleri bir anda açıldı. Hemen geri çekildi. Yüzü titriyordu. Hayura ayağa kalktı ve George'un hücresine doğru ilerledi: "Sana gelince..." Diyerek konuştu: "Mahkemen gelecek hafta yapılacak. Üç dört gün zamanın var. Suçunu itiraf edersen Kalhavar'a üst düzey köle olarak seni gönderebilirim." George'un gözleri Hayura'ya doğru sertçe bakıyordu. Hayura, "Ama etmezsen, mahkeme günü geldiğinde kaybedeceğin çok şey olacak George Raygar..." dedi. Hayura, çıkışa doğru yürümeye başladı. Lonn da yüreği burkuk bir şekilde gözlerini George'dan ayırdı ve gitti. Zindanda duyulan son ses Mike'a aitti: "Az kalsın becerilecektim!"

Myteath toprakları, üzüntünün vücut bulmuş haline dönüşmüşken saray kapılarından içeri giren misafirler vardı: Snock Hanedanı. Kapı açılırken bayrakları sallanarak içeriye girdiler. Armaları yelkenli bir kertenkeleydi. Yeşil bayrağın üstüne döşenmiş sarı bir kertenkele. Cenaze günü geldiğinde, sarayın devasa bahçesinde bir köşedeki mezarlığa giden Myteath ve Snock aileleri, Alakses'i göğe yükseltme ritüeline başlamışlardı. Alakses'in bedeni Renito çiçeğine konuldu. Çiçek, Alakses'in bedenini sımsıkı kavradı ve bir kefen gibi onu sarmaladı. Renito çiçeği, Retayilerin mezar çiçeğiydi. Toprağın bereketine kanmayıp ölülerini göğe yükseltirlerdi. Renito, bedeni kavrar ve bedenin Vadi'de geçirdiği zaman kadar yükselirdi. Alakses Ihaylo, henüz otuz yaşındaydı. Ve çiçek, bedenini kavradığında yerden otuz metre yüksekliğe çıkmıştı. Herkes, inandığı dinin tanrısına dua etmeye başladı. Myteath Hanesi, Ferenton'a inanıyordu. Tanrıları Ferenton, genç Retayileri cennetinde ağırlarken yaşlıları cehennemine atıyordu. Onlara göre Ihaylo, genç ve güzel bir Alakses'ti. Cennete gideceğini düşünüyorlardı. Snock ve geri kalan çoğu Elvanios hanedanı ise Leigon Athanar'a inanıyordu. Athanar'ın her kulunu cennete götüreceğini, ama işledikleri günahların bedelini ödemek için Vadi'ye tekrar gönderileceğine inanıyorlardı. Alakses'in abisi Almor, kız kardeşinin günahkâr olduğunu düşünmeyenlerin en önünde geliyordu. Duasını etti ve Alakses'i son yolculuğuna uğurladı. Bu sırada gözü Naral Hayura Myteath'e çarptı. Naral'ın gözleri şeytani bir biçimde parlıyordu. Almor Snock, Hayura'ya sert gözlerle bakmaya devam ederken, duasını bitiren ve saraya doğru yürümeye başlayan Hayura'yla yüzleşmek istediğini kendi kendine söylenip duruyordu. Sarayın dev koridorlarında yürürken altın kaplamalara bakıyor ve kendi sarayından daha güzel olduğunu dile getiriyordu. Naral'ın odasına geldiğinde kapıyı sertçe tıklattı. "İçeri gel" sesini duyduğunda kapıyı hızla açtı ve içeriye girdi. Hayura, "Almor Snock..." diyerek onu karşıladı. Almor, "Naral Hayura Myteath..." diye karşılık verdi. Almor tahta doğru yaklaştı, başını eğdi ve geri kaldırdı: "Kardeşimin katili George mu?" diyerek başladı lafına Almor. Hayura, "Tam olarak öyle" dedi. Almor, "Peki kanıtlar nelerdir?" diye sordu. Hayura, tahtında kıpraşmaya başladı. Elleriyle uzun saçlarını oynamaya başladı: "Lonn, George ve Jordan'ı Alakses ile konuşurken bulmuş. Gece vaktiydi. Ve konuşma bitince ikisi de Alakses'in gittiği yönden gitmişler." Almor, "Bu yeterli mi sizce?" diyerek cevapladı. Hayura sertçe, "Başka bir kanıt yok. Başka bir kanıt olduğunda eski kanıtlar tekrar gözden geçirilir. O gece Alakses'i öldüren kişi George Raygar" dedi. Almor etrafa bakmaya başladı. Devasa odada her yeri süzerken konuşmaya başladı: "Kardeşim iyi biriydi. Bir melek tasviriydi." Hayura, "Evet" diyerek lafı böldü: "O bir melekti ve meleğimi elimden aldılar." Almor lafa direkt atladı: "Peki George neden böyle bir şey yapsın? Savaş mı istiyor?" Hayura, gözlerini Almor'un üstünden ayırmadı: "Bunu mahkeme günü öğreneceğiz. Eğer istediği savaşsa, istediğini alır ama..." Hayura duraksadı ve dişlerini göstererek konuştu: "Ama o savaşa ölü olarak katılır." Almor, etrafı süzmeye devam ediyordu. Gözü Lonn'un yüzüğüne takıldı: "Peki ne yapacaksın?" Hayura'dan aldığı cevap, beyninde bir şimşek çakması gibi şiddet göstermişti: "Evleneceğim..." Almor hemen gözlerini Hayura'ya dikti. Kaşlarını çattı ve biraz daha yaklaştı: "Evlenmek mi?" Hayura, "Pek istekli değilim. Kendime Ihaylo gibi birini bir daha asla bulamam. Ama Ulu Kitap öyle söylüyor" dedi. Almor, "Ulu Kitap mı?" diyerek cevap verdi. Hayura, "Evet. Ulu Kitap, Myteath Naralları Ulu Kitap'tan örnek alır. Ve Ulu Kitap der ki: Alakses öldüğünde Naral, yeni bir Alakses bulmalıdır. Aksi takdirde görev varisine geçecektir" dedi. Almor, duyduğu bu gelenek sözüyle sarsılmıştı. Kardeşinin ölümünün şüphelerini doğrudan başka bir kişiye yöneltti: "Peki kiminle evleneceksin?" Hayura, "Weslin Halister ile evleneceğim. Kendime bulduğum en uygun aday o" diyerek cevapladı. Almor'un elleri titremeye başladı. Ellerini yumruk şekline getirdi ve keskin gözlerle Hayura'ya bakmaya devam etti: "Halister'lar bu duruma ne diyor?" Hayura, "Onlar da bunu onaylıyor" diyerek sırıtık şekilde cevap verdi. Almor, söyleyecek başka bir şey bulamadı ve başını hafif havaya kaldırarak odadan ayrıldı. Kapıyı sertçe çarptı.

Cenazenin ardından bir gün geçti. Şafak sökerken, Almor yeğeni Pogner'ın odasına gelmişti. Annesinin yasında boğulan Pogner, dayısı odasına girmesine rağmen yüzünü dönmemiş, elindeki Falgaron minyatürünü seyrediyordu. Almor, Pogner'a doğru yaklaştı. Saçını okşadı, elleriyle diğer tarafına doğru taradı ve yatağının bir kenarına oturdu. Pogner'ın kıvırcık mor saçlarına baktığı esnada Pogner ona seslendi: "Üzgün müsün?" Almor, "Çok..." diye cevap verdi. Kız kardeşiyle geçirdiği çocukluk anıları aklına geliyordu. Pogner'ın saçlarını okşamaya devam etti. Kısık ve kalın bir sesle konuşuyordu: "Annen mükemmel biriydi." Pogner minyatürü daha sıkı kavradı: "Evet. O Vadi'deki en mükemmel şeydi." Gözlerini yorganına çevirdi. Almor, Pogner'ın elindeki minyatürü fark etti: "Biliyor musun?" dedi alçak bir sesle: "Annen ve ben tam bir Falgaron hayranıydık..." Pogner, "Evet, biliyorum" dedi. Almor devam etti: "Annen ile birlikte bir oyun oynardık. Henüz çocuktuk o zamanlar. Sıkıcı Narallık meseleleri ile ilgilenmezdik. Benim Falgaron kılıcım, annenin ise Tyweyler heykeli vardı. Babamız uzak diyarlardan getirtmişti. Büyük bir seferden dönmüş ve bize hediye etmişti." Almor duraksadı: "Benim kılıcım büyüktü, annenin heykeli ise küçüktü. Kılıcımı heykele doğru savururdum. Bunu hep yapardık. Birlikte hikayeler uydurur ve oynardık." Pogner, "Peki sonra?" diye konuştu. Almor, "Sonra bir gün o kılıcı annenin parmağına vurdum. Yanlışlıkla olmuştu. Kılıcı öyle sert savurdum ki annenin parmağı kopmuş ve bir ay boyunca bu yüzden benimle konuşmadı" dedi. Pogner, "Annem bir tazı yüzünden koptuğunu söylemişti" dedi. Almor, "Ah, hayır. Benim yüzümden oldu. Ben koparmıştım. Vicdanım rahat değildi. Çok özür dilemeye çalıştım ama olmadı. Annen ile bir ay konuşmadık..." dedi. Pogner gözlerini rastgele yerlere çevirdi: "Bir kardeşim olsaydı belki acını anlayabilirdim." Almor bir süre sustu. Morarmış gözleri ile Pogner'ı süzdü: "Hayır. Hayır, bunu anlamak için bir kardeşe ihtiyacın yok. Bazı şeyleri anlamamız için yaşamamıza gerek yoktur evlat..." Pogner kıpırdaştı: "Peki seni ne zaman affetti?" Almor, "Bir ay sonra. Şimdi ise onunla konuşmadığım o bir ayı geri isteyecek kadar çok özlüyorum onu" diye cevap verdi. Pogner duvarı izlemeye başladı. Gözleri ağır bir şekilde şelaleye dönüştü: "Annemi öldüren kim dayı?" dedi ağlak bir ses ile. Almor'un yüzü düştü. Sessiz kaldı ve bir süre konuşmadı. Sonra akan gözyaşını sildi ve cevap verdi: "Baban George Raygar diyor." Pogner, "Babama güveniyorum..." dedi. Almor, Pogner'ı iyice izlemeye başladı. Ona Hayura'dan şüphelendiğini söylemek istiyor ama bunu yapacak cesareti kendinde bulamıyordu: "Ben de güveniyorum evlat..." dedi somurtarak. "Ama," diye belirtti sonda, "belki de George Raygar değildir. Herkesten şüphelenmen gerekiyor." Şu ana kadar kısık ses partisi yapan yatak odasında büyük bir ses koptu: "Onu öldürmek istiyorum dayı..." Almor, yeğeninin yüzünü kendine çevirdi ve elleriyle omuzlarından tuttu. Onu kaldırdı, ellerini yavaşça ellerine doğru indirdi: "Eğer gerçekten anneni o öldürdüyse, bunun cezasını vereceğim. Sen merak etme." Pogner ağzını büzdü ve şiddetle ağlamaya başladı. Hızla dayısına sarıldı ve sımsıkı kavradı: "Annemi istiyorum..." Almor'u da kendisiyle birlikte gözyaşlarına boğdu.

Almor, yeğeninin yanından ayrıldıktan sonra vakit kaybetmeden bir gerçeği öğrenmek için saray kütüphanesine gitti. Kütüphane çok görkemli, büyük bir kütüphaneydi. Kütüphaneye geldiğinde onu Üstat Kreylon karşıladı. Üstat Kreylon doğrudan Almor Snock ile iletişime geçti: "Bir şey mi istiyorsunuz efendim?" Almor, "Ulu Kitap'ı istiyorum" diye hızla cevap verdi. Kapının koluna yaslandı ve ellerini birbirine kenetledi: "Ulu Kitap'ı okumam gerekiyor Üstat! Bu acil bir durum." Üstat Kreylon, ona bunun olamayacağını belirtti. Ulu Kitap'ı sadece Myteath soyluları okuyabilirdi. Bu, net ve katı bir kuraldı. Almor, bu kuralı esnetmek için bir süre dil döktü ve yine de Üstat'ı vazgeçiremedi. Almor vazgeçmek istemedi. O kitabı okuyacaktı ve bunun için uğraştı.

Gece olduğunda tekrar kütüphaneye geldi ve kitaplar arasında dolaşmaya başladı. Ancak aradığı kitabı bulamıyordu. Böyle özel bir kitabın sıradan raflarda olmayacağını düşünmeye başladı. Hemen kütüphanenin odalarını gezmeye başladı. Her dokunduğu kapı açılıyordu. Kilitli bir kapı arıyordu. Ve aradığı kapıyı sert bir şekilde buldu. Kapı kolunu öyle hızlı çevirdi ki elleri yandı. Tiz bir çığlık attı, duyulmayacak seviyede bir çığlıktı. Yanında getirdiği anahtarı hemen anahtar bölmesine soktu. Sabahki konuşmalarında Üstat Kreylon'un bağrından gizlice söküp almıştı. Almor zeki biriydi ama böyle durumlarda hırsızlık yapmaktan çekinmezdi. Kapıyı açtı. İçeri girdi, dolandı. Etrafı araştırırken odanın tam ortasında, kendisine ait özel bir küvezde duran Ulu Kitap'ı gördü. Hemen kitaba yaklaştı. Onu kavradı. Kitabı açmaya çalıştı ama başaramadı. Kitap sımsıkı kapalıydı. Sonra elleriyle ateş yaktı. Parmaklarından çıkan ateş ile odada bir ipucu aramaya başladı. Ardından bir yazı fark etti. Kitabın olduğu küvezin yanında duruyordu. Yazıyı okuduğunda, birbirine çarpan sayfa sesleri eşliğinde kitap büyük bir hiddetle açıldı. "La vergas en to dorros. Le vamte gerenettos traner e habar. Le vakkum te zempik." Kitabın sayfalarında göz gezdirmeye başladı Almor. Kitabı hızlı bir şekilde inceliyordu. Tüm maddelere bakıyor ve bir şeyler bulmayı umut ediyordu. Parmaklarından biri, hızlı sayfa çevirme esnasında kesilmiş ve kanamaya başlamıştı. Almor, sayfaları büyük bir hızla çevirirken bir yazının gözüne takılması ile korkunç gerçeği zihnine kazımıştı: "Bir Myteath Naralı, ilk eşi öldükten sonra asla ikinci kez evlenemez..." Almor'un gözleri bir anda çiçek gibi açıldı. Okudukları karşısında anladığı tek bir şey vardı: "Bu saraydan bir an önce ayrılmak..."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.