34. bölüm · Kan ve Mühür

Bölüm 34

CEPHEKALEMI 19

Dursun Müdür’ün konağa getirdiği istihbarat, ahşap duvarların arasına fırtına öncesi bir sessizlik çöktürmüştü. Taş konağın etrafındaki güvenlik çemberi, Anka Birliği’nin özel eğitimli personeli ve Emniyet’in örtülü unsurlarıyla adeta sarsılmaz bir çelik zırha büründü.

Gündüzleri Karadeniz poyrazıyla hışırdayan çam korusu, geceleri ise vatan ve evlat nöbeti tutan Bordo Berelilerin adımlarıyla yankılanıyordu.

Gecenin saat üçü...
Taş konağın Boğaz’a bakan doğu cephesinde, elinde termal dürbünüyle Teğmen Miran Karadağ nöbet tutuyordu. Arkasından yaklaşan ayak sesleriyle anında arkasını dönüp beylik silahının emniyetini kapattı.

Gelen, siyah deri ceketi ve elindeki sıcak çay bardağıyla Dursun Ali Müdür’dü.

"Reflekslerin jilet gibi Teğmen," dedi Dursun Müdür, çayından bir yudum alarak. "Harbiye’nin ve Yiğit Üsteğmen’in rahlesinden geçtiğin belli."

Miran Teğmen duruşunu bozmadan dikleşti: "Sağ olun müdürüm. Yeğenim Ömer Fırtına doğana kadar değil bu konağın bahçesine, Şile falezlerine bile izinsiz kuş uçurtmam."

Dursun Ali Müdür, cebinden çıkardığı eski bir telsizi gösterdi: "Aşağı sahildeki deniz polisi ekipleri ve emniyet istihbarat tam kadro teyakkuzda. 'Kuzgun'un artıkları bu topraklarda tek bir nefes bile alamaz artık. Rahat ol evlat, bu bebek sadece Aladağların değil, bu vatanın da muhafızı olacak."

O sırada ana konağın ikinci katındaki geniş salonda ışıklar yanıyordu.
Melis, hamileliğinin son günlerinde ağırlaşan adımlarıyla pencere kenarında durmuş, karanlık denizi seyrediyordu. Parmağındaki mühürlü gümüş yüzük, odadaki gaz lambasının sarı ışığında alev gibi parıldıyordu.

Sessizce arkasından yaklaşıp geniş kollarımı beline doladım. Çenemi narin omzuna dayadım. Yüzümdeki amansız dikiş izi, onun kokusunu içime çektikçe sızlamayı bırakıyordu.
"Uyumadın Üsteğmenim..." dedim fısıltıyla. "Fırtına içeride rahat durmuyor mu yoksa?"

Melis elimi tutup karnının üzerine, minik tekmelerin olduğu yere koydu. Yüzünde dünyanın en güzel, en mağrur tebessümü belirdi:
"Yiğit... İçeride öyle bir vuruyor ki, sanırsın babası gibi Karadeniz’in dalgalarıyla dövüşüyor. Hiç korkmuyorum Yiğit Hamza. Dışarıda ne kadar tehdit olursa olsun, senin ve ailemizin gölgesi üstümüzdeyken Ömer Fırtına en güvenli kalede."

"Bu can bu bedende durdukça," diye fısıldadım kulağına, "sana da, evladımıza da, bu al bayrağa da kimse el uzatamaz daa!"

Tam o anda Melis’in nefesi kesildi. Elimi tutan parmakları bir anda çelik gibi kenetlendi. Bardağı masaya bırakmaya vakit bulamadan hafif bir inilti koyu sessizliği böldü.

"Yiğit..." dedi Melis, gözlerinin içine binen derin bir sancıyla ama sonsuz bir metanetle. "Sancı değil bu... Geliyor. Ömer Fırtına şafağı beklemedi!"

Gözlerim parladı, Karadenizli damarımdaki kan tutuştu. Bordo Bereli soğukkanlılığımla anında eyleme geçtim.

"Annem! Babam!" diye gürledim koridora doğru, gür sesim konağın ahşap tavanlarını çınlatarak. "Alarm! Ömer Fırtına sancıyı bastı, şafağı söktürmeye geliyor daa!"

Bir anda konağın tüm ışıkları yandı. Babam Barış elinde ceketiiyle fırladı, Derin ilk yardım çantasıyla merdivenleri üçer beşer atladı, Eren Dayım kemençesini kapıp kapıya koştu. Dursun Müdür ve Miran Teğmen nizamiye kapısındaki araçları çalıştırmak için harekete geçti.

Aladağ ve Karadağ aileleri, kanla ve mühürle yazılmış sevdalarının en büyük meyvesini kucaklamak üzere Gülhane güzergahında fırtına gibi yola koyuldu!

Gülhane güzergahında çakar sirenleri Boğaz’ın karanlığını yırtarken, konvoyun önünde Miran Teğmen’in kullandığı siyah arazi aracı, arkasında ise Dursun Müdür’ün emniyet ekibi yolu adeta bir zırhlı koridora çevirmişti.

Araçta Melis’in elimi sımsıkı tutan parmakları, her sancı dalgasında Bordo Bereli direncini gösteriyordu. Alnından süzülen teri askeri peçimle sildim.
"Az kaldı Üsteğmenim..." dedim, sesimdeki amansız Karadeniz sevdasıyla. "Gülhane’nin kapısı göründü daa!"

Gülhane Tıp Akademisi’nin acil kapısına yanaştığımızda, nöbetçi tabipler ve askeri hemşireler sedyeyle hazır bekliyordu. Derin araçtan fırlayıp doktorlara anında tıbbi durum özetini geçmeye başladı:
"Gebe 39. haftada! Sancı aralıkları iki dakikaya düştü, su gelişi gerçekleşti! Ameliyathane iki numarayı hazırlayın!"

Babam Barış Aladağ, sargılarına rağmen arabadan fırlayıp sedyenin yanında koşmaya başladı:
"Gelinim sağlamdır! Torunum Ömer Fırtına Karadeniz gibi geliyordur daa! Yolu açın!"

Melis doğumhanenin çifte kapısından içeri alınırken elini son bir kez tuttum. Yüzümdeki dikiş izi heyecandan alev gibi yanıyordu.
"Yiğit..." dedi Melis, maskesini takan doktorların arasında bana bakarak. "Sancağı unutma..."

"O sancak içide atıyor gülüm!" diye gürledim. "Baban da, amcan da, dayın da burada! Duamız seninle!"

Doğumhanenin kapısı kapandığında, koridor adeta Özel Kuvvetler karargahına döndü.

Bir tarafta Albay Asena Aladağ ve Rıza General askeri telsizden bölge emniyetini takip ediyor, diğer tarafta Dursun Müdür emniyet istihbaratıyla hastane çevresindeki kuş uçurtmaz tedbirleri yönetiyordu.

Eren Dayım koridordaki ahşap banka oturmuş, tespihini çekerken hafifçe mırıldanıyordu:
"Ulan Barış... Şile’deki kayaya kan mühürledik, şimdi o mühür can buluyor daa."

Ateş Amcam purosuna davranıp sonra hastane tabelasını görünce vazgeçti, tebessüm ederek babamın omzuna vurdu:
"Ağabey, duaların tuttu. Torunun ismi gibi fırtına koptu gelemeydi."

Masal ablam, Derin, Güneş ve ikizler Ayaz ile Yağmur koridordaki sandalyelerde kenetlenmiş bekliyordu.

Zaman sanki durmuştu. Kırk beş dakikalık o çelik gibi bekleyişin ardından, doğumhanenin kapısından yükselen o ilk, gür ve keskin bebek çığlığı koridordaki tüm fırtınayı durdurdu.

Maaah! Maaah!

Eren Dayım ayağa fırladı: "Ulan! Geldi! Fırtına koptu daa!"

Doğumhanenin kapısı açıldı. Yüzü tebessümle aydınlanan kıdemli tabip albay dışarı çıktı:
"Üsteğmen Yiğit Hamza Aladağ... Tebrik ederim komutanım. Nur topu gibi, Maşallah Karadeniz gibi güçlü bir erkek evladınız oldu. Annenin de bebeğin de durumu mükemmel!"

Koridorda bir anda Bordo Bereli gururu ile Karadeniz neşesi birbirine karıştı. Babam Barış gözyaşlarını tutamayarak boynuma sarıldı:
"Ulan Yiğit! Baba oldun ulan! Ömer Fırtına Aladağ ayak bastı dünyaya!"

Beş dakika sonra Melis odaya alındığında, kucağında beyaz askeri muhafaza tulumuna sarılı Ömer Fırtına duruyordu.

Sessiz adımlarla yatağa yaklaştım. Diz çöktüm. Yüzümdeki amansız dikiş izinden süzülen bir damla gurur yaşı, nasırlı elime düştü.

Melis bitkin ama gözlerinin içi alev alev bakarak bebeği bana uzattı:
"Al babası... Senin evladın, senin mühürlü kanın..."

Minik Ömer Fırtına’yı kucağıma aldığım an, dünyadaki tüm fırtınalar durdu. Minicik eliyle, benim işaret parmağımı çelik gibi bir reflexle sımsıkı kavradı.

Annem Albay Asena, babam Barış, Rıza General, Dursun Müdür ve tüm aile odaya doluştu.

Rıza General cebinden çıkardığı mühürlü Bordo Bereli kokartını bebeğin battaniyesine iğneledi:
"Vatana, millete, Aladağ ve Karadağ soyuna hayırlı olsun. Ömer Fırtına artık bu topraklara emanettir!"

Melis’in elini tuttum, parmağımızdaki mühürlü gümüş yüzükleri Ömer Fırtına’nın minik elinin üzerine koyduk.

"Hoş geldin oğlum..." diye fısıldadım, Karadenizli damarımdaki katıksız sevdayla. "Fırtınan bol, adaletince ömrün uzun olsun daa!"

Odadaki alkışlar, Eren Dayımın hafifçe nemlenen gözleri ve babam Barış’ın şükür duaları arasında, kucağımdaki minik Ömer Fırtına hafifçe kıpırdandı. Parmakları hâlâ Bordo Bereli nasırlı elimi sımsıkı tutuyordu.

Kalabalık yavaş yavaş koridora doğru çekilip Melis’in dinlenmesine fırsat tanırken, odanın kapısında iki kişi kaldı: Annem Albay Asena Aladağ ve sekiz yaşındaki en küçük kız kardeşim Güneş.

Güneş, elinde tuttuğu boya kalemleriyle çizdiği Karadeniz bayraklı resim kağıdını göğsüne bastırmış, sessiz adımlarla yatağın kenarına, yanıma yaklaştı. Kocaman zeytin siyahı gözleri şaşkınlık ve sonsuz bir sevgiyle minik bebeğe kilitlenmişti.
"Yiğit Ağabey..." diye fısıldadı Güneş, sesini bebeği ürkütmekten korkar gibi en kısık perdeye çekerek. "Gerçekten geldi mi? Artık bizimle mi yaşayacak?"

Kucağımdaki Ömer Fırtına’yı hafifçe eğip onun görebileceği seviyeye indirdim. Yüzümdeki amansız dikiş izi, Güneş’e bakarken yumuşadı.
"Geldi abicim..." dedim fısıltıyla. "Bak, senin çizdiğin o fırtınalı resimdeki Ömer Fırtına bu işte."

Güneş minicik elini uzattı, çekine çekine Ömer Fırtına’nın kadife gibi yumuşak yanağına dokundu. O an minik bebek Güneş’in parmağına doğru hafifçe büzüldü. Güneş’in gözleri ışıl ışıl parladı, yanağından bir damla yaş süzüldü.

"Ağabey..." dedi Güneş, başını dizime yaslayarak. "Sen Miran Dağı’nda kaybolduğunda ben her gece resim yaparken ağlıyordum. Ağabeyim dönecek, bana söz verdi diyordum. Sen geldin... Şimdi de bu minik bebeği getirdin. Artık hiç kimseden korkmuyorum. O da senin gibi kahraman olacak değil mi?"

Güneş’in başını öpüp bağrıma bastım:
"O senin muhafızın olacak Güneş’im. Tıpkı abinin sana siper olduğu gibi, Ömer Fırtına da senin ve bu konağın nöbetini tutacak daa..."

Güneş resmini bebeğin başucundaki komodine bırakıp Melis’in yanına sokulurken, annem Asena öne adımladı. Yıllarca Özel Kuvvetler karargahlarında çelik gibi duran, en zorlu harekatlarda bile gözünden tek damla yaş düşmeyen Albay Asena Aladağ’ın omuzları ilk defa hafifçe çökmüştü.

Pencereden süzülen şafak ışığı, annemin apoletlerine ve yüzündeki gurur dolu çizgilere vuruyordu.

Yavaşça yanıma geldi. Elini omuzuma koydu. O Bordo Bereli sertliği gitmiş, yerine evladının acısıyla kavrulup zaferiyle yeniden doğan öz bir annenin sıcaklığı gelmişti.
"Yiğit..." dedi annem Asena, sesi ilk defa titreyerek.

Ayağa kalkmak istedim ama elini bastırıp beni engelledi. Bakışlarını önce kucağımdaki torununa, sonra yüzümdeki o derin dikiş izine çevirdi.

"Miran Dağı’nın o kapkaranlık kayalıklarında senin şehit haberini aldığım gün..." dedi annem, boğazı düğümlenerek. "Bir komutan olarak metanetli durmak zorundaydım. Ama bir anne olarak içimdeki ateş dünyayı yakıyordu. Seni toprağa vermedim ben Yiğit... 'Benim oğlum dönmeden o mühür kapanmaz' dedim."

Annem diz çöktü. İki elini yüzüme uzatıp yanaklarımı tuttu. Yüzümdeki dikiş izinin tam üzerine dudaklarını bastırdı.
"Seni o zindanlardan çekip alan senin kırılmaz iradendi evlat," dedi annem Asena, gözlerinden süzülen iki damla gurur yaşını saklamayarak. "Şimdi bakıyorum da... O Bordo Bereli üniformasının altında taşıdığın o katıksız Karadeniz yüreği, bize bugün Ömer Fırtına’yı verdi. Sen sadece bir kahraman değil, bu ailenin direğisin Yiğit Hamza."

"Annem..." dedim, boğazımdaki düğüm büyürken. "Senin duan ve senin verdiğin o Bordo Bereli disiplini olmasa ben o dağlardan çıkamazdım daa."

Annem başını eğip minik Ömer Fırtına’nın kokusunu derin bir nefesle içine çekti:
"Artık fırtına bindi Yiğit... Aladağ soyunun kanı da mühürlüdür, geleceği de. Sen baban gibi merhametli, benim gibi sarsılmaz bir baba olacaksın."

Melis yatakta doğrulup gülümsedi. Güneş bebeğin minik elini tutmuş sallıyordu. Annem Asena omuzumu sımsıkı sıktı. Odadaki bu sessiz ve derin helalleşme, Aladağ ailesinin kanla yazılmış kaderine atılmış en güzel sevinç mührüydü.