23. bölüm · Kan ve Mühür
Bölüm 23
Aladağ Konağı’nda şafak söküp güneş Boğaz’ın sularına vurduğunda, evdeki havanın rengi çoktan değişmişti. Beş yıl sonra küllerinden doğan bir gölge gibi geri dönmüştüm ama beş yılın bıraktığı izler sadece benim bedenimde veya Melis’in ruhunda değildi.
Bu konağın içinde, ben esaretteyken doğan ve adımı bile kahramanlık masallarıyla öğrenen beş yaşındaki küçük kız kardeşim Güneş Aladağ vardı.
Güneş, annem Asena’nın keskin Bordo Bereli duruşunu ve babam Barış’ın o hırçın Karadenizli gözlerini birebir almıştı. Ancak onun dünyasında tek bir merkez vardı: Beş yıl sonra ölümden dönen ağabeyi Yiğit Hamza.
GÜNEŞ’İN KISKANÇLIK HİSSİ VE SABAH TELASI
Sabahın erken saatlerinde verandada sporumu bitirmiş, üzerimde siyah atletimle terimi silerken arkamdan pıtı pıtı koşan minik ayak seslerini duydum.
Güneş, kıvırcık koyu saçları ve elindeki oyuncak neşteriyle yanıma geldi. Küçük elleriyle atletimin ucundan tutup beni aşağı doğru çekti.
"Ağabey!" dedi Güneş, sesi emreden ve cıvıltılı bir Aladağ edasıyla. "Antrenmanın bitti! Benimle bahçede nöbet tutacaksın, babam öyle söyledi!"
Gülümseyerek dizlerimin üzerine çöktüm. Yüzümdeki o derin dikiş izine bakarken minik parmaklarıyla tam sakalımın kenarına dokundu.
"Sana bakanlar korkuyor ama ben hiç korkmuyorum," dedi Güneş, başını mağrur bir şekilde kaldırarak. "Sen sadece benim ağabeyimsin tamam mı? Kimse seni benden alamaz!"
"Öyle mi Güneş hanım?" dedim, onu tek hamlede havaya kaldırıp kucağıma alarak. Karadeniz şivem dudaklarımdan döküldü: "Ben senin nöbetçin miyim daa?"
"Evet! Annem baba babama bağımlı, ben de sana bağımlıyım!" dedi Güneş, minik kollarını boynuma sıkıca dolayarak.
O sırada verandaya çıkan annem Asena ile babam Barış bu tabloyu tebessümle izledi. Babam elindeki çay bardağını masaya bırakıp Karadenizli damarıyla söze girdi:
"Ulan Yiğit! Bu Güneş kızı senin yokluğunda senin fotoğraflarınla büyüdü daa! Şimdi seni canlı görünce evde başka kimseyi gözü görmeyii. Anasını bile kıskanayi senden!"
Annem Asena yanımıza gelip Güneş’in saçını okşadı: "Bordo Bereli inadı var bunda Başcerrah. Yiğit’i birine kaptırmaya hiç niyeti yok."
MELİS’İN KONAĞA GELİŞİ VE İLK ÇATIŞMA
Öğleden sonra saatlerinde, Melis konağın bahçe kapısından içeri adım attı.
Üzerinde sade bir beyaz gömlek ve kot pantolon vardı. Yüzündeki acı kırgınlıklar hâlâ tam silinmemişti ama gözlerinde benimle arasındaki o yaralı bağı tamir etme kararlılığı parıldıyordu. Elinde Güneş için aldığı güzel bir oyuncak paketi vardı.
Melis’i kapıda karşılamak için ayağa kalktığım an, kucağımdaki Güneş bir anda kaskatı kesildi.
Melis yaklaştı. Yüzünde içten ve kırılgan bir tebessümle bana baktı: "Selam Yiğit..." Sonra eğilip Güneş’e baktı: "Merhaba Güneş, ben Melis. Sana çok güzel bir hediye getirdim."
Güneş minik elleriyle boynuma daha da sıkı sarıldı. Başını göğsüme gömdü ve o beş yaşındaki çocuktan beklenmeyecek kadar keskin, soğuk ve kıskanç bir bakışla Melis’e kilitlendi.
"Ben hediye istemiyorum!" dedi Güneş, sesi sert bir Bordo Bereli komutu gibi çıkarak. "Ağabeyimin yanından çekil! O benimle nöbet tutuyor!"
Melis’in uzattığı hediye paketi elinde kaldı. Yüzündeki tebessüm bir an donakaldı, gözlerine hafif bir mahcubiyet çöktü.
"Güneş!" dedim hafif uyarır bir tonla, onu yere indirerek. "Melis ablan senin için gelmiş daa. Öyle konuşulmaz."
"Bana ne!" diye bağırdı Güneş. Küçük ayaklarını yere vurup Melis ile arama girdi. Minik kollarını iki yana açıp Melis’in bana yaklaşmasını engelledi. "O senin yanına oturamaz! Sen beş yıl yoktun, o seni koruyamadı! Ağabeyim benim!"
YARALI AŞK VE MİNİK BİR BARİKAT
Bahçedeki herkes —babam, annem, ablam Masal— donakaldı. Güneş’in bana olan bu aşırı bağımlılığı ve Melis’e karşı geliştirdiği amansız kıskançlık masadaki havayı bir anda buz kesti.
Melis derin bir nefes aldı. Yüzündeki acıyı gizlemeye çalışarak geri bir adım attı. Gözleri dolmuştu ama bunu belli etmemek için dik durmaya çalıştı.
"Haklı..." diye fısıldadı Melis bana bakarak. Sesi kırık dökük çıktı: "Onu koruyamadım doğru... Küçük kız bile bunun farkında."
"Melis, saçmalama," dedim, adımımı öne atarak.
Ama Güneş anında bacağıma sarıldı, gözlerinden yaşlar süzülerek bana baktı: "Ağabey gitme! Onunla konuşma! Beni bırakıp ona mı gideceksin yine?!"
Melis bana baktı. İkimizin arasındaki o aşılması gereken devasa duvarlara şimdi bir de Güneş’in bu saf ama yıkıcı kıskançlığı eklenmişti.
"Sizi baş başa bırakayım Yiğit," dedi Melis, boğazı düğümlenerek. Çantasını omzuna takıp arkasını döndü.
"Melis! Dur daa!" diye gürledim, Karadenizli damarım şaha kalkarak.
Bacağıma sarılan Güneş’i kucağıma aldım. Bir yandan minik kardeşimin gözyaşlarını silerken, diğer yandan bahçe kapısına doğru yürüyen kızıl-kahve saçlı cerrah kadının arkasından baktım.
Aladağ Konağı’nda yeni bir cephe açılmıştı... Ve ben hem kardeşimin kalbindeki bu amansız bağımlılığı yönetmek hem de Melis ile aramızdaki o kırık sevdayı Güneş’in barikatlarına rağmen ayağa kaldırmak zorundaydım!
Bahçe kapısının ahşap gıcırtısı Boğaz’ın serin rüzgârına karışırken, Melis’in arkasından adımlamak isteyen ayaklarım bacağıma sımsıkı sarılan Güneş yüzünden çakılı kalmıştı.
"Güneş, yapma kızım daa..." dedi babam Barış Aladağ. Verandadan inip yanımıza adımladı. Biyometrik cerrah elleriyle Güneş’in minik omuzlarını tuttu. "Ağabeyin beş yıl sonra döndü ama Melis ablan da bu ailenin parçasıdır. Öyle misafire kapı gösterilmez."
"O misafir değil!" diye diklendi Güneş. Gözlerindeki o Asena Aladağ’dan miras Bordo Bereli inadı alev alev yanıyordu. "O ağabeyimi elimden alacak! Ben gördüm, dün akşam ağabeyime bakarken gözleri doldu. Ağabeyimi yine uzaklara götürecek!"
Kucağımdaki minik kardeşim boynuma öyle bir sarıldı ki, minik ellerinin sıcaklığı çenemdeki kirli sakallara battı. Yüzümdeki dikiş izine bakıp iç çekti.
"Seni kimseye vermem..." diye fısıldadı Güneş, burnunu çekerek.
Annem Asena yanımıza geldi. Bordo Bereli Albay duruşunun arkasındaki o derin anne şefkatiyle Güneş’in başını okşadı. Sonra bana baktı. Gözlerinde "Bu kız senin sınavın Teğmen, hallet" der gibi bir ifade vardı.
"Babası kılıklı..." dedi annem Asena, hafifçe kıkırdayarak babama baktı. "Barış da zamanında beni Bordo Bereli arkadaşlarımın yanından böyle kıskanır, ameliyathane kapısında nöbet tutardı."
"Ulan Asena!" dedi babam, Karadenizli damarı tutuşarak. "Sevdamızı kıskandık daa! Yalan mı?!"
Güneş’i kucağımda biraz daha yukarı kaydırdım. Yüzümü yüzüne yaklaştırdım.
"Bana bak küçük Komutan," dedim, sesimdeki en tatlı ve en hırçın Karadeniz tonuyla. "Bu ağabeyin Miran Dağı’nın tonlarca kayasını yıktı da geldi. Beni bu dünyada kimse senden de, bu aileden de koparamaz, anladın mı daa?"
Güneş gözlerini kırpıştırdı: "Gerçekten mi?"
"Gerçekten," dedim, burnunu minikçe sıkarak. "Ama Melis ablan senin ağabeyinin hayatını kurtaran doktorlardan biri. Ona öyle davranırsan Karadeniz fırtınası kopar, anlaşalım mı?"
Güneş isteksizce başını salladı ama gözlerindeki o kıskanç kıvılcım tamamen sönmüş değildi. "Anlaştık... Ama yine de en çok beni seveceksin!"
AMELİYATHANE ÇIKIŞINDAKİ YAKINLAŞMA
Aynı akşamın ilerleyen saatlerinde, Güneş’i annemin yardımıyla konağın üst katındaki odasında uyuttuktan sonra hemen dışarı çıktım.
Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin nöbetçi cerrah çadırı ve acil biriminin bulunduğu yerleşkeye vardığımda saat gece yarısını geçiyordu. Hastanenin arka bahçesindeki çardakta Melis’i tek başına otururken buldum.
Üzerinde yeşil cerrah önlüğü vardı, omuzlarına koyu renk bir şal almıştı. Elindeki taze çay bardağının buharı geceye karışıyordu. Kızıl-kahve saçları rüzgârda hafifçe savruluyordu. Yüzündeki o mahzun, incinmiş ifade içimi cız ettirdi.
Adımlarımı çakıl taşlarına bastırmadan, bir Bordo Bereli sessizliğiyle yanına yaklaştım.
Şalını omuzlarından düşürmek üzereyken arkasından uzanıp şalı düzelttim. Ellerim omuzlarına değdiğinde Melis irkilerek başını kaldırdı.
"Yiğit...?"
"Seni bahçe kapısında öyle bırakıp gitmek içime sinmedi Melis," dedim. Çardaktaki ahşap banka, tam onun yanına oturdum.
Aramızda hafif bir mesafe bıraktım ama teninden yayılan o leylak ve antiseptik kokusu anında zihnimi sardı.
Melis acı bir tebessümle çayından bir yudum aldı: "Küçük kız haklı Yiğit. Beni istememekte, sana yaklaşmamı engellemekte sonuna kadar haklı. Ben senin yokluğunda... Yanlış adamların gölgesine sığındım. O küçük çocuk bile bunu hissediyor."
"Saçmalama Melis," dedim, sesimdeki Karadeniz şivem sertleşerek.
Elimi uzatıp onun bankın üzerindeki narin, cerrah elini kavradım. Melis parmaklarımın temasışla irkildi ama elini çekmedi. Aksine, parmaklarını parmaklarımın arasına geçirip sımsıkı sıktı. Beş yılın ardından ilk kez elimizi bu kadar uzun ve fütursuzca birbirine kenetliyorduk.
"Güneş henüz beş yaşında," dedim, gözlerinin tam içine bakarak. "O seni bilmiyor. Benim yokluğumda odamdaki fotoğraflarımla büyüdü. Seni kıskanması sana olan nefreti değil, beni kaybetme korkusu. Ama ben o korkuyu da yeneceğim, senin ruhundaki o yaraları da saracağım daa."
Melis’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Serbest kalan diğer eliyle yanağımdaki o derin dikiş izine uzandı. Parmak uçları yaramın üzerinde gezindi.
"Bu dikiş izi..." diye fısıldadı Melis, sesi titreyerek. "Seni benden alan o beş yılın izi... Ben bu izi her gördüğümde kahroluyorum Yiğit Hamza."
Eğildim. Elini tuttuğum gibi onu kendime doğru çektim. Melis’in bedeni göğsüme çarptı. İki elimle narin belini kavrayıp onu kucağımın kenarına, kendime sıfır noktasına sabitledim.
"Bu iz benim ölümden dönüp sana gelişimin nişanesidir Melis..." dedim, fısıltım dudaklarına değecek kadar yakınlaşarak. "O Tarık denen it senin canını yaktı, senin güvenini kırdı. Ama benim mühürlü ellerim buradayken, bir daha bu dünyada kimse sana zarar veremez. Anladın mı beni?!"
Melis inleyerek başını göğsüme gömdü. Kollarını boynuma doladı.
"Anladım fırtına adam... Anladım," dedi hıçkırıklarının arasından.
Gecenin zifiri karanlığında, hastane bahçesindeki o küçük çardakta birbirimize sarılırken; Güneş’in kıskançlık barikatları da, geçmişin acı izleri de Aladağ sevdasına engel olamayacağını bir kez daha fısıldıyordu...
Hastane bahçesindeki o duygusal patlamanın ve gece yarısı dertleşmesinin ardından, Melis’in üst üste tuttuğu nöbetler bitmiş ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte onu Aladağ Konağı’na getirmem kaçınılmaz olmuştu. Güneş’in kıskançlık barikatlarına rağmen, babam Barış Aladağ’ın "O kız bu konağın sofrasına oturacak daa!" talimatı kesindi.
Konağın geniş, güneş alan arka bahçesinde tatlı bir telaş hakimdi.
Beş yıl önceki o büyük zafer ve müjdeler silsilesiyle dünyaya gelen ikinci kuşak bebekler artık büyümüş, ortam neredeyse bir çocuk bahçesine dönmüştü. Ancak günün asıl neşesi, ablam Masal’ın görev yaptığı askeri klinikten bir günlük izinle gelen bebek bakımı ve konağın cıvıl cıvıl havasıydı.
Eren Dayım ile Deniz Yengemin hırçın ikizleri bahçede plastik kılıçlarla koşuştururken, Ateş Amcam ile Derya Halamın beş yaşındaki oğlu minik bir Bordo Bereli edasıyla çimlerin üzerinde emekleyen bebeklerin etrafında nöbet tutuyordu.
YENİ DOĞAN ÇOCUKLAR VE YİĞİT’İN ŞEFKATİ
Ben üzerimdeki siyah komando tülünü ve deri ceketimi kenara bırakmış, kollarımı sıvamıştım. Bahçedeki devasa ahşap çardağın altında yer alan geniş beşiklerin yanında, yeni doğan bebeklerle ve küçük çocuklarla ilgileniyordum.
Miran Dağı’nın karanlık hücrelerinden, beş yıllık ağır esaret ve kanlı çatışmalardan çıkan o devasa Bordo Bereli cüssam; minik kucağımda duran bebeğin yanında adeta pürüzsüz bir şefkat abidesine dönüşmüştü.
Eren Dayımın henüz emekleme çağındaki minik kızını sol kolumun üzerine yatırmış, sağ elimle de Derya Halamın küçük bebeğine taze süt biberonunu içiriyordum. Karadenizli damarımdaki o hırçın kan, bebeklerin minik gülücükleriyle yerini derin, korumacı ve huzurlu bir dinginliğe bırakmıştı.
"Dur bakayım uşak..." dedim, kucağımdaki minik bebeği hafifçe sallayarak. Sesimdeki o sert askeri ton kaybolmuş, yerini babam Barış Aladağ’dan miras kalan o ipeksi Karadeniz şivesine bırakmıştı: "Öyle aceleyle süt içilmez daa. Miden ağrır sonra, Başcerrah deden kızar bize."
Bebeğin minik parmakları tutunmak ister gibi kocamış elimdeki dikiş izine uzandı. Yüzümdeki amansız yaraya rağmen bebek benden bir gram bile korkmuyor, aksine göğsüme iyice sokuluyordu.
Yüzümde beliren o içten, sıcacık ve korumacı tebessüm, beş yıllık esaretin tüm izlerini bir anlığına silip atmıştı.
MELİS’İN İÇ GEÇİRİŞİ VE ASENA’NIN BAKIŞI
Çardağın birkaç adım gerisinde, verandaya çıkan ahşap merdivenlerin başında duran Melis, elinde tuttuğu çay bardağıyla donakalmış bir şekilde beni izliyordu.
Kızıl-kahve saçları sabah poyrazında savrulurken, kahverengi gözleri benden bir saniye olsun ayrılmıyordu. O Şile kayalıklarında tonluk betona siper olan, teröristlerin üzerine gözünü kırpmadan yürüyen Bordo Bereli Teğmen Yiğit Hamza... Şimdi minik bir bebeği öyle bir incelikle kucağında tutuyordu ki, Melis’in kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.
Melis’in boğazı düğümlendi. İçindeki o Tarık’la yaşadığı kabus dolu günlerin kırgınlığı bir anda eriyip gitti. İki elini çay bardağına biraz daha sıkı kenetledi ve içinden, tamamen katıksız bir hayranlıkla geçirdi:
> "Allah’ım... Onca acıya, onca kana ve beş yıllık o karanlık esarete rağmen kalbindeki şefkatten tek bir zerre bile kaybetmemiş... Ne kadar güzel, ne kadar muazzam bir baba olur ondan..."
>
Melis kendi iç sesinin yarattığı o sıcak duyguyla hafifçe gülümsedi.
Tam o sırada, sanki Melis’in zihnini ve kalbinden geçen her bir kelimeyi Bordo Bereli radar gözleriyle okumuş gibi arkasından bir adım sesi geldi.
Annem Albay Asena Aladağ, o mağrur duruşu, parmağındaki babaannemin mühürlü yüzüğü ve elindeki kahve fincanıyla Melis’in tam yanına yanaştı.
Asena, gözlerini kucağında bebeklerle ilgilenen bana dikti. Yüzünde hem bir ananın gururu hem de efsanevi bir Bordo Bereli Albay'ın o derin, dişil ve karizmatik tebessümü belirdi.
"Çok güzel bir baba olur, değil mi Melis?" dedi annem Asena.
Sesi o kadar sakin ama bir o kadar da adrese teslim çıkmıştı ki, Melis irkilerek başını çevirdi. Yanaklarına anında tatlı bir al basmıştı.
"A-Albayım..." diye kekeledi Melis, bakışlarını kaçırmaya çalışarak.
Annem Asena, kahvesinden bir yudum alıp Melis’in omzuna elini koydu. Parmağındaki mühür yüzük ay ışığı gibi parıldadı.
"Bana yutturamazsın kızım," dedi annem Asena, sesi sarsılmaz bir şefkat ve kuvvetle dökülerek. "Ben de zamanında Barış’ı ilk kez yaralı bir çocuğu ameliyat ederken izlemiştim. İçimden aynen senin az önce geçirdiğin şeyi geçirdim. Aladağ erkekleri sahada yırtıcı birer kaplandır ama sevdiklerinin ve çocuklarının yanında pamuk gibi olurlar. Yiğit Hamza senin o yaralı kalbini de, o kırık ruhunu da böyle iyileştirecek. Yeter ki sen o adımdan kaçma."
Melis gözleri dolarak annem Asena’ya baktı. Başını yavaşça ve gururla salladı.
O sırada çardağın altından başımı kaldırıp Melis ve anneme baktım. Kucağımdaki bebeği hafifçe yukarı kaldırıp Karadenizli damarımla gülümsedim:
"Ne fısıldaşıyorsunuz orada komutanlarım daa?! Gelin de yardım edin, bebekler konağı ele geçirdi!"
Bahçede yükselen kahkahalar, Aladağ ailesinin mühürlü sevdasına düşen en güzel sabahlardan birini müjdeliyordu...
Bahçede çınlayan kahkahalar ve bebeklerin neşeli cıvıltısı, bir an için Konağın üzerindeki kara bulutları dağıtmış gibiydi. Annem Asena ile Melis verandadan inip çardağa doğru adımlarken, Güneş elinde tahta kılıcıyla fırlayıp yine Melis ile arama barikat kurdu.
"Dur orada Melis abla!" dedi Güneş, tahta kılıcı Melis’e doğru doğrultarak. "Ağabeyim bebeklerle ilgileniyor, onu rahatsız edemezsin!"
Melis bu kez kaçmadı ya da mahcup bir şekilde geri çekilmedi. Annem Asena’nın az önce verandada kulağına fısıldadığı o sarsılmaz sözler, ruhundaki cerrah dirayetini yeniden şaha kaldırmıştı.
Melis dizlerinin üzerine çöktü. Kızıl-kahve saçları omuzlarından öne dökülürken, kahverengi gözlerini tam Güneş’in göz seviyesine getirdi.
"Güneş..." dedi Melis, sesi bir Bordo Bereli kızına yaraşır kadar kararlı ama bir o kadar da ipeksi bir şefkatle çıkarak. "Ağabeyini senden almaya gelmedim. Ama bilesin ki, ağabeyini en az senin kadar korumak ve sevmek için buradayım. Tahta kılıcın güzel ama benim elerimde neşter var, bir yara aldığında ağabeyinin yanında ben duracağım."
Güneş minik kaşlarını çattı, tahta kılıcını tutan eli hafifçe sallandı. Melis’in gözlerindeki o korkusuz, mağrur ışık Güneş’in Bordo Bereli damarını tam kalbinden vurmuştu.
BABAMIN NEŞTERİ VE BEKLENMEYEN TELSİZ ANONSUTU
O sırada babam Barış Aladağ, elindeki çay bardağıyla çardağa yanaştı. Parmağındaki alyansını düzelterek Melis’e gurur dolu bir Karadenizli tebessümü attı.
"Aferin kızım daa!" dedi babam, sesi bahçeyi kaplayarak. "Aladağ erkeğinin karşısında da, önünde de geri adım atılmaz! Neşter tutan el asla titremeyecek!"
Tam o an, üzerimdeki deri ceketin cebinde duran kriptolu askeri telsizden hışırtılı bir anons yükseldi:
> "Anka Birliği, Dikkat! Kırmızı Kod! Şile sahil güvenlik ve tatbikat bölgesinde rehin alınan askeri personeller var. Saldırganların lideri, Dr. Tarık Haktan’ın hücre bağlantısı olan 'Akrep' kod adlı terörist. Doç. Dr. Melis Karadağ’ın ve Teğmen Yiğit Hamza Aladağ’ın bizzat sahaya intikali emredilmiştir!"
>
Telsizdeki anons bittiğinde bahçedeki tüm neşe bir anda bıçak gibi kesildi.
Eren Dayım elindeki kemençeyi masaya bırakıp doğruldu. Ateş Amcam belindeki silah kılıfına dokundu. Annem Asena’nın gözlerinde o efsanevi Bordo Bereli ateşi bir şimşek gibi çaktı.
"Tarık’ın itleri pes etmiyor..." dedim, kucağımdaki bebeği dikkatlice Deniz Yengeme teslim ederek.
Yüzümdeki amansız dikiş izi, Karadenizli damarımdaki yırtıcı öfkeyle alev aldı. Melis’e baktım. Melis hiçbir tereddüt göstermeden üzerindeki şalı çıkardı, kızıl-kahve saçlarını ensesinde sıkıca topladı.
"Ben hazırım Teğmen," dedi Melis, sesindeki soğukkanlı Bordo Bereli kızı edasıyla. "O şerefsizlerin hesabı henüz kapanmadı."
Güneş minik elleriyle ceketime yapıştı: "Ağabey! Gitme!"
Diz çöküp Güneş’i iki omzundan tuttum. Gözlerinin tam içine baktım.
"Küçük Komutan..." dedim, sesimdeki Karadeniz fırtınasıyla. "Nöbet sırası bende. Melis ablanla gidip o kalleşlerin cezasını keseceğiz ve ben sana geri döneceğim, anladın mı daa?"
Güneş başını salladı, sonra şaşırtıcı bir hamleyle dönüp Melis’in elini tuttu: "Ağabeyimi bana geri getireceksin Melis abla!"
Melis’in dudaklarında gururlu bir tebessüm belirdi: "Canım pahasına Güneş. Canım pahasına..."
FIRTINAYA DOĞRU SÜRÜLEN İKİLİ
Konağın önündeki siyah zırhlı araca bindiğimizde, sürücü koltuğunda ben, yan koltukta ise Melis vardı.
Belimdeki Bordo Bereli tabancamı kilitledim, Melis ise sahra cerrahi çantasını kucağına sabitledi. Aracın motoru bir canavar gibi kükrerken, Şile yoluna doğru fırtına gibi fırladık.
Yan gözle Melis’e baktım. Kızıl-kahve saçları, keskin ve mağrur bakışlarıyla yanımda duruyordu.
"Korkuyor musun Üsteğmen?" diye sordum, Karadeniz şivemin o yırtıcı ve tutkulu tonuyla.
Melis bana doğru döndü. Elini uzatıp direksiyondaki mühürlü mühür yüzüklü elimi sımsıkı kavradı. Parmağımın üzerindeki dikiş izlerine dokundu.
"Sen yanımdayken ben ölümden bile korkmam Yiğit Hamza..." dedi Melis, gözlerimizin içine kilitlenen o doyumsuz aşkla. "Biz Miran Dağı’nda öldük, Şile kayalıklarında yeniden doğduk. Şimdi o kalleşlere Aladağların ikinci kuşak mührünü basma vakti!"
Aracın gazına sonuna kadar bastım. İstanbul arkamızda kalırken, sınır tanımayan sevdalarımız ve vatan yeminimizle yepyeni bir cehennemin ortasına doğru alev alev ilerliyorduk!
