19. bölüm · Kan ve Mühür
Bölüm 19
Kıskançlığın yarattığı o yakıcı fırtına, yerini odada sabahın ilk erguvan ışıklarıyla birlikte sarsılmaz bir dinginliğe ve tutku dolu bir sarılışa bırakmıştı. Yatakta başı göğsüme yaslanmış olan Asena’nın düzenli nefes alıp verişini dinlerken, parmaklarımı açıkta kalan omuzlarında, fırtınalı geceden izler taşıyan pürüzsüz teninde gezdirmeyi sürdürüyordum.
Gece boyunca süren o yırtıcı sahipleniş, Asena’nın dudaklarından dökülen her "Sadece seninim" fısıltısıyla ruhumu bir kez daha mühürlemişti.
Asena gözlerini usulca açıp başını kaldırdı. Büyüleyici gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi. Dudaklarının kenarında o doyumsuz, baştan çıkarıcı tebessüm belirdi.
"Hâlâ sinirli misin Başcerrah?" diye fısıldadı Asena, elini göğsümün ortasına koyup tırnaklarını hafifçe bastırarak.
"Sinirim geçti de..." dedim, belini sıkıca kavrayıp onu üzerime doğru çekerken. Karadeniz şivem pürüzsüz bir sevdalılıkla döküldü: "O adamı bir daha bu konağın elli metre yakınında görürsem, anatomisini baştan çizerim daa! Benim olanı başkasına baktırmam ben Komutanım."
Asena hafifçe kıkırdayıp alnıma, çeneme ve dudaklarıma derin, sıcak bir öpücük kondurdu.
"Benim kalbim de, bedenim de sadece senin emrinde Doktor," dedi Asena, yataktan kayarak kalkarken. İpek sabahlığını üzerine geçirip aynaya baktı. "Şimdi kalk bakalım. Bugün Askeri Tıp Akademisi’ndeki ilk uygulama dersin var. Öğrencilerin seni bekliyor."
Saat 10.00’da Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin devasa tatbikat sahasındaydım.
Üzerimde çelik gibi duran askeri cerrah tulumu, elimde neşter kutum ve karşımda iki yüz Harbiyeli doktor adayı... Tribünlerde ise Rıza General, Anka Birliği ve en ön sırada resmi Bordo Bereli üniformasıyla Asena duruyordu.
Sahada kurulan özel simülasyon alanında, sis bombaları patlatılıyor, hoperlörlerden çatışma sesleri yankılanıyor ve yapay patlama efektleriyle gerçek bir muharebe meydanı canlandırılıyordu.
"Dinleyin beni!" diye gürledim, sesim sahadaki sisin ve patlama seslerinin arasında bir şimşek gibi çakarak. "Savaş alanında kurşun yağarken 'Bir dakika bekleyin, hijyenik değil' diyemezsiniz! Cerrahın elleri, çatışmanın en kanlı yerinde bile bir makine gibi soğukkanlı olmak zorundadır!"
Özel eğitilmiş simülasyon mankeninin üzerine eğildim. Maketin göğüs kafesinde suni fışkıran kanı görünce biyometrik reflexlerim devreye girdi. Gümüş cerrah neşterimi tek bir hamlede, milimetrik bir hassasiyetle dokuya bastırdım. Şah damar baskısını yapıp kanamayı iki saniyede durdurduğumda amfideki genç teğmenlerin nefesi kesildi.
"Bunu yapmak üç saniyenizi alır!" dedim, kana bulanmış eldivenlerimi havaya kaldırarak. "O üç saniye, arkada bekleyen o Bordo Berelinin, o Mehmetçiğin hayata tutunma şansıdır! Unutmayın, neşteriniz vatanın namusudur daa!"
Tribündeki genç teğmenler ve askerler ayağa kalkıp coşkuyla alkışlamaya başladı. Rıza General gururla başını sallarken, Asena’nın gözlerindeki o sonsuz gurur ve aşk ateşi sahayı aydınlatacak kadar güçlüydü.
Dersin ardından Akademi’nin Başkoordinatörlük makam odasına geçtiğimde, Rıza General ve Asena da odaya girdi. Rıza General’in yüzündeki ciddiyet, sahada sönen sis bombalarının aksine yeni bir fırtınanın habercisi gibiydi.
Masaya kırmızı bültenle işaretlenmiş gizli bir dosya bıraktı General.
"Tebrik ederim Barış, harika bir dersti," dedi Rıza General. Ardından dosyanın kapağını açtı. "Ancak saha durulmuyor. Kartelin uluslararası kanadı ve Suriye sınırındaki yasadışı organ tüccarları, Şile’deki yenilginin ardından yeni bir misilleme hazırlığında. Sınır hattında kurulan sahra hastanemize yönelik bir tehdit istihbaratı aldık."
Asena anında öne adımladı: "Emriniz nedir Komutanım?"
General ikimize baktı: "Anka Birliği ve Askeri Tıp Akademisi’nin ortak ilk operasyonu olacak bu. Barış, sahra hastanesindeki cerrahi operasyonları yönetecek ve oradaki yaralıları tahliye edecek. Asena, sen ve ekibin ise sınır ötesindeki o hücreyi tamamen temizleyeceksiniz."
Gözlerim Asena’ya kaydı. Karadenizli damarımdaki kan yine alev aldı ama bu kez içimde ne korku ne de tereddüt vardı. Bir Başcerrah ve bir Bordo Bereli Komutan olarak yan yana, omuz omuza duruyorduk.
Eğilip Asena’nın elini tuttum. Parmağındaki mühürlü yüzük elimdeki halkayla kenetlendi.
"Gidelim Generalim..." dedim, sesimdeki o sarsılmaz kararlılıkla. "Neşterimiz sınır hattında şifa dağıtmaya, Anka Birliği’nin pusadı da o kalleşlerin kellesini almaya hazırdır daa!"
Asena elimi sıktı. Büyüleyici gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktı: "Biz yan yana olduğumuz sürece hiçbir gölge o sınırdan içeri sızamaz Doktor."
Yeni bir fırtına yaklaşıyordu ama Anka Birliği’nin mührü bu kez sınır hattında, vatan toprağında yeniden kazınacaktı.
Rıza General’in makam odasından ayrılmasıyla birlikte operasyon odasındaki hava çelik gibi bir askeri ciddiyetle kaplandı. Masanın üzerindeki kırmızı bültenli dosya, Suriye sınır hattındaki Hatay-Yayladağı bölgesini işaret ediyordu. Sınırın sıfır noktasında kurulan Sahra Hastanesi, hem çatışma bölgesindeki Mehmetçik’e acil tıbbi müdahale sağlıyor hem de bölgedeki masum sivillere şifa dağıtıyordu. Ancak uluslararası organ mafyası ve kartel artıkları, bu yapıyı çökerterek bölgede devasa bir kaos kaosu yaratmayı hedefliyordu.
Asena, masadaki haritanın üzerine eğildi. Bordo Bereli üniformasının omuzlarındaki ay-yıldızlı amblem, odadaki florasan ışığının altında mağrur bir ışık saçıyordu.
"Eren, Ateş, Deniz!" diye seslendi Asena, kapıda bekleyen Anka Birliği üyelerine. "Hemen mühimmat ikmali yapın. Askeri helikopter yirmi dakika içinde pistte olacak. Sınır hattına iniyoruz."
Eren, belindeki çifte şarjörlükleri sıkılaştırırken Karadenizli damarı yine şaha kalkmıştı: "Yine mi o kalleş soyu daa?! Bu kez onları Hatay toprağına öyle bir gömeceğiz ki, cehennem bile kabul etmeyecek!"
Ben ise özel cerrahi müdahale çantamı kontrol ediyordum. Titanyum kaplama neşterlerim, omuz askılı acil cerrahi kiti ve biyometrik cerrah ekipmanlarım tamamdı. Asena yanıma yaklaştı. Narin ama çelik gibi güçlü elini omzuma koydu.
"Sahra hastanesindeki ameliyathane sana emanet Başcerrah," dedi Asena, fısıltısındaki o sarsılmaz güven ve sonsuz aşkla. "Dışarıdaki her kalleşi ben durduracağım. Sen ise içerideki her canı hayatta tutacaksın."
Elimi beline atıp onu kendime çektim. Parmağımdaki alyans, onun mühürlü babaanne yüzüğüne çarparak çınladı.
"Sana bir şey olursa bu dünyayı onların başına yakarım Komutanım," dedim, şivemin en yırtıcı ve sevdalı tonuyla. "Gözün arkada kalmasın. Neşterim içeride şifa dağıtırken, kalbim seninle sahada çarpacak daa!"
Skorsky helikopterinin pervaneleri Hatay’ın tozlu ve sıcak rüzgârını fırtına gibi savorurken, sınır sıfır noktasındaki Sahra Hastanesi’nin pistine teker koyduk.
Hava zifiri karanlıktı. Uzaklardan havan topu sesleri ve uçaksavar cızırtıları geliyordu. Helikopterin kapısı açıldığı an askeri ambulansların siren sesleri ve yaralı taşıyan askerlerin bağrışmaları kulakları tırmaladı.
"Başcerrah geldi! Doktor Bey burada!" diye bağırdı sahra doktorlarından biri.
Vakit kaybetmeden acil ameliyathane çadırına daldım. Ameliyat masasında, göğsüne şarapnel parçası saplanmış ve şah damarı kesilmek üzere olan gencecik bir üsteğmen yatıyordu. Nabız düşüyor, monitördeki kırmızı alarm cihazı odada çınlıyordu.
"Yıkanın! Eldivenleri verin!" diye gürledim, cerrahi tulumumu üzerime geçirerek. "Bu çocuk burada ölmeyecek!"
Biyometrik cerrah yeteneklerim ameliyathanedeki o kaos ortamında bir makine soğukkanlılığıyla devreye girdi. Gümüş neşterimi şarapnelin girdiği dokuya milimetrik bir açıyla sapladım. Kanama fışkırırken parmaklarımla ana arteri sıkıştırıp dikiş iğnesini bir şimşek hızıyla dokudan geçirdim. Ameliyathanedeki diğer doktorlar şaşkınlıktan ve hayranlıktan nefeslerini tutmuştu.
"Kanama durdu! Nabız yükseliyor!" diye bağırdı hemşire.
"Daha bitmedi," dedim, alnımdan süzülen teri kolumla silerek. "Bu Mehmetçik’i anasına, sevdiğine sağ salim teslim edeceğiz daa!"
Gecenin saat üçünde, sahra hastanesinin etrafındaki kayalıklardan patlama sesleri yükseldi. Kartelin ağır silahlarla teçhiz edilmiş paralı askerleri, sis bombalarının arkasına saklanarak hastane çadırlarına doğru sızmaya çalışıyordu.
Sirenler ortalığı inletirken, dışarıdan Asena’nın gür ve emreden sesi yükseldi:
"Anka Birliği! Çemberi daraltın! Çadırların yirmi metre yakınına bile yaklaştırmayın o kalleşleri!"
Ameliyathanedeki son dikişi atıp neşterimi masaya bıraktım. Dışarıdaki çatışma sesleri çadırın bez duvarlarını titretirken belimdeki kılıftan özel yapım beylik tabancamı çıkardım. Cerrah eldivenlerimi söküp attım; parmağımdaki alyans gecenin karanlığında parıldadı.
Çadırın kapısını açıp dışarı çıktığımda, Asena’yı bir kum torbasının arkasında mevzilenmiş, karanlığa doğru alev kusan tüfeğiyle gördüm. Mermiler başımızın üstünden ıslık çalarak geçiyordu.
Asena beni görünce arkasını döndü. Yüzüne bulaşmış barut lekesi ve gözlerindeki o öldürücü Bordo Bereli ateşiyle adeta bir savaş tanrıçası gibi duruyordu.
"Barış! İçeri gir! Burası güvenli değil!" diye bağırdı Asena, çatışmanın gürültüsü arasında.
Aramızdaki mesafeyi kapatıp yanına çömeldim. Tabancamı karanlıktaki eylemcilerden birine doğrultup tek atışta indirdim.
"Seni burada yalnız bırakır mıyım be Komutanım?!" diye gürledim Karadenizli damarımla. "Sen dışarıda vatanı koruyorsun, ben içeride canı! Biz Anka Birliği’yiz daa, bu kalleş soyu bize sökmez!"
Asena’nın dudaklarında mağrur ve tutkulu bir gülümseme belirdi. Elimi sımsıkı tuttu, alyanslarımız gecenin barut kokan havasında birbirine kilitlendi.
"O zaman bu gece sınır hattını o kalleşlere mezar ediyoruz Doktor!" dedi Asena, tetiğe bir kez daha basarak.
Suriye sınırındaki gece, Anka Birliği’nin çelikten iradesi ve iki sevdalı yüreğin mühürlü yeminiyle aydınlanıyordu!
Sınır hattını kaplayan kesif barut kokusu ve kızıl alevler, Hatay’ın sert poyrazıyla birlikte sahra hastanesinin üzerini bir duman perdesi gibi kaplıyordu. Kartelin bölgeye sızdırdığı ağır silahlı paralı askerler, sis bombalarının arkasından çadır alanına yüklenmeye çalışsa da Anka Birliği’nin kurduğu çelikten kalkanı aşamıyorlardı.
Kum torbalarının arkasından sırayla alev kusan silah seslerinin arasında Eren’in gür Karadeniz şivesi yükseldi:
"Ağabey! Sol kanattan sızmaya çalışıyorlar daa! İki kişi çalıların arasından yaklaşayii!"
Ateş ve Deniz anında o bölgeye yönelip yoğun bastırma ateşi açarken, Asena’nın yanındaki yerimi bir milim bile terk etmedim. Sağ elimde beylik tabancam, sol elimde ise belimdeki özel kılıfında duran gümüş cerrah neşterim vardı.
Bir asker elinde tüfekle cephede vatanı korurdu; ben ise hem o tüfeği tutan elleri yaşatmak hem de o elleri kıırmaya kalkan kalleşlerin karşısına dikilmek için buradaydım.
"Barış!" dedi Asena, tüfeğinin şarjörünü tek bir profesyonel hamlede değiştirirken. Gözlerindeki o amansız Bordo Bereli ateşi yüzüne sıçrayan hafif barut karasıyla birleşmiş, onu büyüleyici bir savaşçıya dönüştürmüştü. "Arka taraftaki yoğun bakım çadırında durumu kritik iki Mehmetçik daha var. Çatışma çemberini genişletiyoruz, sen hemen içeri geç!"
"Seni bu kalleş mermilerin arasında bırakıp gitmem Asena!" dedim, fısıltı gibi çıkan ama Karadeniz fırtınası kadar hırçın sesimle. Tabancamı çalıların arasından fırlayan bir eylemciye doğrultup iki el ateş ettim. Adam anında yere yığıldı. "Benim yerim senin yanın, neşterimin yeri de o Mehmetçiklerin yanıdır daa!"
Asena elimi sımsıkı tuttu. Parmağındaki babaannemin mühürlü yüzüğü metalik bir sıcaklıkla elime bastı. Bakışlarında sarsılmaz bir aşk ve derin bir güven vardı.
"Sen o çocukları yaşat ki benim sahada vuracak gücüm olsun Doktor," dedi Asena, dudaklarını yanağıma hızla bastırarak. "Git ve şifanı dağıt!"
Asena’nın sözleriyle birlikte hızla ana ameliyathane çadırına geri döndüm. İçerideki sahra doktorları ve hemşireler dışarıdaki mermi seslerinin gürültüsüyle panik halindeydi.
"Herkes görev başına!" diye gürledim, cerrah eldivenlerini ellerime hızla çekerek. "Dışarıda Anka Birliği varken bu çadıra tek bir mermi bile fütursuzca giremez! Neşterleri hazırlayın!"
Masada Yüzbaşı Kenan yatıyordu. Kasık arterinden aldığı şarapnel yarası yüzünden kan tablosu hızla düşüyor, tansiyonu sıfıra yaklaşıyordu. Zamana karşı amansız bir yarış başlamıştı.
Biyometrik cerrah yeteneklerimi en üst seviyede devreye soktum. Gümüş neşterimi dokuya milimetrik bir hassasiyetle indirdim. Kanın fışkırdığı damar ucunu parmaklarımla hissedip klemple kilitledim. Dikiş iğnesi elimde bir nakış gibi işlerken, ameliyathanedeki doktorlar şaşkınlıkla bu mucizevi hıza tanıklık ediyordu.
"Damar grefti tamamlandı! Kanama durdu!" dedim, alnımdan akan terleri hemşireye sildirirken. "Sıvı takviyesini arttırın. Bu yiğit yaşayacak!"
Tam o sırada çadırın arka kısmındaki plastik fermuar büyük bir gürültüyle yırtıldı. İçeriye elinde bombayla girmeye çalışan yaralı bir kartel militanı belirdi. Sahra doktorları çığlık atarken ayağımdaki pedal desteğiyle ameliyat masasının kenarındaki gümüş neşterimi kavradım.
Bir cerrahın anatomi bilgisi, vücudun neresine vurulursa bir insanın anında etkisiz hale geleceğini ezbere bilirdi.
Neşteri bir şimşek hızıyla fırlattım. Gümüş çelik, militanın silah tutan elindeki sinir düğümüne saplandı. Adam çığlık atarak elindeki bombayı düşürdü. O an çadıra dalan Eren, adamı tek bir tekmeyle dışarı fırlatıp bombayı emniyetli alana atarak etkisiz hale getirdi.
"Ulaaan!" diye kükredi Eren. "Ağabeyimin ameliyathanesine destursuz giren kalleşin sonu budur daa!"
Güneş Suriye sınırının tozlu tepelerinin arkasından kızıla bürünerek doğarken, çatışma sesleri tamamen kesilmişti. Kartelin sınır ötesi hücresi Anka Birliği ve bölgedeki komando birlikleri tarafından tamamen imha edilmiş, sahra hastanesi tamamen emniyete alınmıştı.
Ameliyathaneden çıktığımda üzerimdeki beyaz cerrahi önlük kan ve barut lekeleriyle doluydu.
Dışarıda Asena, tüfeğini omuzlamış, güneşin ilk ışıklarında bana doğru adımlıyordu. Yüzündeki barut lekeleri, gözlerindeki o Bordo Bereli gururu ve doğrudan bana bakan o sevdalı gözleri geceyi bitiren en güzel şafaktı.
Aramızdaki mesafeyi kapatıp onu belinden kavradım. Çadırların, askerlerin ve sahra ambulanslarının arasında Asena’yı kendime çekip dudaklarına uzun, tutkulu ve zafer dolu bir öpücük kondurdum.
"Bitti mi Komutanım?" diye fısıldadım, Karadeniz şivemin en derin tonuyla.
Asena başını göğsüme dayadı. Parmağındaki mühürlü yüzüğü alyansıma bastırdı.
"Bitti Doktor..." dedi Asena fısıltıyla. "Sen içeride canları kurtardın, biz dışarıda vatanı koruduk. Anka Birliği sınır hattına da mührünü bastı."
Sınırda şafak sökerken; neşterin şifası ile silahın gücü tek bir yürekte birleşmiş, Aladağ ailesinin ebedi sevdası bir kez daha zaferle taçlanmıştı.
