10. bölüm · Kan ve Mühür

Bölüm 10

CEPHEKALEMI 19

Karadeniz’den gelen o hırçın rüzgâr, bu kez Boğaz’ın kıyısındaki evimizin verandasında değil, Anka-0 Karargâhı'nın yer altı dehlizlerinde yankılanıyordu. Asena’nın hamileliğinin yedinci ayı bitmek üzereydi ve sivil hayatın o huzurlu temposu, yerini yavaş yavaş kaçınılmaz bir gerginliğe bırakıyordu.
Gölge şebekesi çökertilmişti belki ama bu coğrafyada huzur, her zaman namlunun ucundaki pamuk ipliğine bağlıydı.

Asena, sivil hayatın getirdiği o yumuşak sabahlıkları ve dökümlü elbiseleri bir kenara bırakmış, bugün karargâha taktik pantolonu ve üzerine giydiği, belirginleşen karnını rahat ettiren ama otoritesinden ödün vermeyen siyah bir bluzla gelmişti. Koyu renk saçlarını sıkıca geriye toplamış, parmağındaki alyans ve babaannemin yüzüğü çelik birer mühür gibi parıldıyordu. Karnı burnunda bir Bordo Bereli Üsteğmen olarak karargâh koridorlarında yürürken, tim üyeleri hâlâ ona selam dururken gözlerindeki o hem hayranlık hem de çekince karışımı ifadeyi görebiliyordum. O kıvrımlı, cazibeli fiziği hamilelikle bambaşka bir güç simgesine dönüşmüştü.

"Doktor," dedi Asena, Başcerrah ofisime adımlayarak. Sesi o tanıdık, tavizsiz tınıdaydı. "Ateş’in ekibi Suriye sınırındaki yeni hareketlenmeyi raporladı. Rıza General acil toplantı istedi."

Ofisteki cerrah titizliğiyle dizilmiş dosyaları kapatıp Asena’ya döndüm. Karadenizli damarımın kabarmasına engel olamıyordum.

"Ulan Asena!" dedim, şivem dayanamayıp patlarken. "Yedi ayluk hamilesun daa! Ne Suriye’si, ne toplantısı? Senin şu an evde ayaklarını uzatıp Masal’la oynaman lazum uşagum!"

Asena kaşlarını hafifçe çattı, kollarını göğsünde birleştirdi. Bluzunun altından karnının o mağrur çıkıntısı daha da belirginleşti.

"Ben sadece bir anne değilim Barış, ben Anka Birliği’nin Saha Komutanıyım," dedi, sesi fısıltı gibiydi ama mermi gibi keskindi. "Karnımdaki can, benim vatan sevgime engel değil, tam tersine onu perçinleyen bir emanet. Ve Rıza General beni çağırıyorsa, o toplantıya gireceğim."

Ona itiraz etmenin, Karadeniz’in dalgalarını durdurmaya çalışmaktan farksız olduğunu biliyordum. Derin bir nefes alıp önlüğümü çıkardım, Asena’nın beline elimi koydum. Elimi karnının üzerindeki o sıcaklıkta gezdirdim.

"Tamam komutanım," dedim, sesimi yumuşatarak. "Ama o toplantıda sadece dinleyeceksin. Nabzın tek bir atış bile yükselirse, seni o odadan kucaklayıp çıkarırım, Rıza General’i bile dinlemem."

Asena’nın dudaklarında o doyumsuz, muzip tebessüm belirdi. Elimi karnının üzerinde sabitledi.
"O zaman nabzımı yükseltecek bir şey yapma Doktor," diye fısıldadı, gözlerinin içine o baştan çıkarıcı pırıltıyı yerleştirerek. "Çünkü şu an beni heyecanlandıran tek şey senin bu korumacı hâllerin."

Kriz Odası’ndaki hava, barut kokusunu aratmıyordu. Rıza General, masanın başındaydı; Yüzbaşı Ateş ve Siber İstihbarat ekibi ekranlara kilitlenmişti.

Asena ile içeri girdiğimizde Ateş hemen ayağa kalktı. "Komutanım, Doktorum..."

"Rahat Ateş," dedi Asena, masaya yaklaşarak. Hamileliğinin getirdiği ağırlığa rağmen dik duruşu, odadaki tüm askerlere güven veriyordu. "Nedir durum?"

Rıza General, ekranı işaret etti. "Suriye sınırındaki Tel Abyad bölgesinde, Gölge’nin eski bağlantılarından olan 'Akrep' lakaplı yeni bir lider belirdi. Elindeki mühimmat ve eleman sayısı azımsanmayacak düzeyde. Ve en kötüsü, ele geçirdikleri kimyasal bazlı yeni bir mühimmat tipini sınır hattındaki bir karakolumuza karşı kullanma hazırlığındalar."

Odadaki sessizlik buz kesti. Kimyasal mühimmat, oyunun kurallarını değiştiren, en kirli savaş yöntemlerinden biriydi.

"Bize emanet edilen o vatan toprağında tek bir neferimizin, tek bir sivilimizin canı, o hainlerin kirli emellerine kurban gidemez!" dedi Rıza General tok bir sesle. "Ateş, ekibinle sızma operasyonu için hazırlanın. Hedef, kimyasal mühimmat deposunu imha etmek ve Akrep’i etkisiz hale getirmek."

Ateş selama durdu: "Emredersiniz generalim!"

Asena’nın masayı sıkan elleri beyazladı. Bakışlarındaki o şahin keskinliği, aylardır görmediğim o savaşçı ruhu yeniden alevlendirdi. Karnındaki canı unutmuş, zihni saniyeler içinde operasyon planına kilitlenmişti.

"Generalim," dedi Asena, sesi Kriz Odası'nın duvarlarında yankılandı. "Deponun konumu, Akrep’in kaçış rotaları ve kimyasal mühimmatın türü... Bunların hepsi benim eski uzmanlık alanım. Operasyonun analiz ve istihbarat desteğini ben yöneteceğim."

Rıza General tereddütle Asena’ya, sonra bana baktı. Karadenizli öfkem ve Başcerrah titizliğim bir anda birleşti.

"Orada bir dur bakalım Asena Üsteğmen!" diye gürledim, Kriz Odası'ndaki askeri disiplini hiçe sayarak. "Rıza Paşam, bu kadın yedi aylık hamile! Nabzı, tansiyonu, bebeğin durumu... Operasyon stresi bunu kaldırmaz! Doktor olarak buna izin vermem daa!"

Asena bana döndü. Gözlerinde o tutkulu, mağrur ama bir o kadar da dişil inat vardı.

"Benim tansiyonumu yükselten bu stres değil Barış, senin beni eve kapatmaya çalışman!" dedi Asena fısıltıyla ama odadaki herkes duydu. "Bu vatan bana emanet. Karnımdaki can da bana emanet. Ben o emanetin bekçisiyim. Ve oradaki askerlerimiz kimyasal tehdit altındayken, ben evde oturamam."

Ateş ve tim üyeleri, aramızdaki bu 'doktor-komutan' savaşına sessizce tanıklık ediyordu. Rıza General derin bir nefes alıp masaya vurdu.

"Yeter!" dedi general. "Üsteğmen Asena, operasyonun istihbarat ve analiz desteğini karargâhtan yönetecek. Ancak Başcerrah Dr. Barış Aladağ, operasyon süresince Asena’nın yanından ayrılmayacak. Nabzı tek bir atış yükselirse, operasyon komutasını derhal devredecek. Bu bir emirdir!"

Asena ile göz göze geldik. O mağrur bakışlarının arkasındaki o teslimiyet ve tutkuyu gördüm.

"Emredersiniz generalim," dedi Asena, bakışlarını benden çekmeden. "Doktorum yanımda olduğu sürece, nabzım da gönlüm de huzurlu."

Gece çöktüğünde karargâhtaki hazırlıklar tamamlanmıştı. Ateş ve tim üyeleri sınır ötesine sızmak için yola çıkarken, Asena ile Başcerrah ofisimde yalnız kaldık.

Asena, ofisimdeki kanepede uzanmış, elimi karnının üzerinde tutuyordu. Operasyonun stresi daha başlamadan onun o kıvrımlı, cazibeli vücuduna yorgunluk olarak çökmüştü. Saçları hafifçe dağılmış, parmağındaki alyans ay ışığında pırıl pırıl parlıyordu.

Eğilip o kurşun yarasının olduğu omzunu, sonra da karnını uzunca öptüm.

"Ulan Asena..." dedim fısıltıyla, şivemi normale döndürerek. "Sen benim hayatıma basılan en güzel mühürsün. Seni ve o minik emaneti korumak, benim bu dünyadaki tek görevim."

Asena başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. O doyumsuz, çekici gözlerinde ne geçmişin yaraları kalmıştı ne de o soğuk gecelerin barut kokusu. Sadece aşk, güven ve sonsuz bir teslimiyet vardı.

"Sen benim sığınağımsın Barış," dedi Asena, elimi tutup parmağımdaki alyansı sıkarak. "Dağlarda vurulduğum gün, hayatımın bittiğini sanmıştım. Ama meğer kader beni senin ellerine teslim etmek için vurmuş. Sen benim hem şifam oldun hem de sığınağım."

Boğaz’ın ışıkları gecenin karanlığında gümüş gibi parlarken, Asena’nın belini sarıp onu göğsüme daha da yakınlaştırdım. Kucağımızda büyüyen kızımız Masal, karnında yeşeren yeni mucizemiz ve yanımda duran o mağrur, çekici karımla...

Biz Anka Birliği’ydik. Küllerimizden doğmuş, fırtınaları aşmış ve aşkın en sarsılmaz mührüyle sonsuza dek birbirimize bağlanmıştık. Ve sınırın ötesinde ne hain pusu kurarsa kursun, o kimyasal mühimmatı oraya mühürleyecek, emanetimizi ne pahasına olursa olsun koruyacaktık...

Sınır ötesi operasyonun hazırlıkları karargâhın strateji odasında tüm hızıyla sürerken, operasyona destek verecek olan özel birliklerin transferi de tamamlanmıştı. Doğu cephesinden gelen destek timinin içinde, adı sahalarda efsane gibi dolaşan ama titizliğiyle de bilinen bir isim vardı: Teğmen Deniz Aksoy.

Keskin nişancı ve taktik istihbarat uzmanı olan Deniz, uzun boylu, atletik yapısı ve dökümlü saçlarıyla dikkat çeken, son derece hırslı bir kadın askeriydi. Karargâha adım attığı ilk an, Başcerrah ofisimin önüne kadar gelip rapor vermek istemesiyle ortalık hareketlendi.

Ofisimin kapısı hafifçe tıkatıldı ve içeri giren Teğmen Deniz, kendinden emin bir adımla selam durdu. Üzerindeki taktik kıyafetler o fit ve uzun boyuna tam oturmuştu.

"Başcerrah Dr. Barış Aladağ ile görüşecektim," dedi Deniz, sesinde pürüzsüz ve fazlasıyla samimi bir tonla. Gözlerini üzerime dikerken hafifçe gülümsedi. "Sınır ötesi operasyonda sahra cerrahisi koordinasyonu için son medikal listeyi onaylatmam gerekiyor. Sizinle çalışacağımız için memnun oldum, Doktor."

Elimdeki dosyayı masaya bırakırken tam cevap verecektim ki, ofisin açık kapısının eşiğinde aniden beliren bir siluet odayı buz kesti.
Asena...

Karnı burnunda olmasına rağmen o anki duruşu, koridorun karanlığından süzülüp gelen bir dişi panterin heybetini ve tehlikesini taşıyordu. Koyu renk saçlarını sıkıca toplamış, gözlerindeki o keskin şahin bakışlarını doğrudan Teğmen Deniz’e kilitlemişti. Hamileliğin verdiği o dolgun, kıvrımlı ve büyüleyici hatları taktik bluzunun içinde daha da belirgindi ama o anki havası tamamen "tehlikeli bölge" alarmı veriyordu.

Asena ağır adımlarla içeri girdi, Deniz’in hemen yanında durdu. Aralarındaki boy farkı ve Asena’nın yaydığı o baskın aura odayı bir anda daralttı.

"Demek medikal listeyi onaylatacaktın, Teğmen Deniz," dedi Asena, ses tonunu zehir gibi tatlı ama buz gibi keskin bir fısıltıya düşürerek. "Ancak Başcerrah’ın onay yetkisi sadece tıbbi malzemeleri kapsar. Operasyonel koordinasyon ve birlik içi her türlü evrak, önce Saha Komutanı olarak benden geçer."

Teğmen Deniz, Asena’nın bu baskın ve kıskançlık kokan hamlesi karşısında bir an duraksadı. Karşısında hamile bir komutan olduğunu biliyordu ama o bakışlardaki sahiplenici ateşi fark etmemek imkansızdı.

"Emredersiniz Komutanım," dedi Deniz, hafifçe yutkunarak. "Sadece... Doktor Bey ile hızlıca koordine olmak istemiştim."

"Doktor Bey ile koordinasyonu ben bizzat yürütüyorum, Teğmen," dedi Asena, bir adım daha yaklaşarak. Gözlerini Deniz’in gözlerinden bir saniye bile ayırmadı. "Gidebilirsin. Listeyi de bana bırak, eşimin kafasını böyle evrak teferruatıyla yorma."
Deniz hızla selam verip odadan çıktığında, ofisin kapısı arkasından sessizce kapandı.

Ben masamda oturmuş, kollarıma kavuşturmuş, yüzümde istemsiz bir sırıtışla bu sahneyi izliyordum. Karadeniz damarım keyiften dört köşe olmuştu.

"Ulan Asena..." dedim gülerek, masadan kalkıp yavaşça yanına adımlarken. "Yedi aylık hamile haliyle bile karargâhtaki bütün kadın askerlerin paçalarını tutuşturuyorsun daa! Kız resmen nefes alamadan çıktı odadan."

Asena kollarını göğsünde birleştirdi. Bluzunun altındaki karnının belirgin kavisini ve o mağrur duruşunu bozmadan bana doğru döndü. Gözlerindeki o tatlı kıskançlık ateşi hâlâ parlıyordu.

"Ne o Doktor?" dedi, sesini hafifçe alçaltarak ve bana doğru bir adım atarak. "Gelen teğmenin uzun boyuna ve sırıtan yüzüne biraz fazla mı dikkat ettin yoksa?"

"Aşk olsun komutanım!" dedim, ellerimi beline, o ince kavisin üzerine koyarak onu kendime çekerken. "Benim gözümde bu dünyada bir tek sen varsın. Senden başka kimseyi gördüğüm mü var?"

Asena, kalbimin üzerinde duran ellerimi tuttu, kendi karnının üzerine sabitledi. Öfkesi anında erimiş, yerine o derin ve tutkulu kadına bırakmıştı. Başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı.

"Biliyorum," diye fısıldadı, nefesi dudağıma çarparak. "Ama yine de o teğmenin bizim birliğimizin etrafında çok fazla dolaşmasına izin vermeyeceğim. Sen sadece benim doktorumsun, benim kocamsın."

"Emredersiniz komutanım," dedim, gülümseyerek başımı eğdim ve dudaklarına uzun, tatlı bir öpücük kondurdum. "Bu operasyonda da, hayatımın geri kalanında da sadece senin emrindeyim."

Sınır ötesindeki tehlike kapıdaydı belki ama bu ofiste, Asena’nın o tatlı kıskançlığı ve aramızdaki sarsılmaz bağla biz her türlü fırtınayı göğüslemeye hazırdık.

Dudaklarımız birleştiğinde ofisteki o tatlı kıskançlığın kıvılcımı, yerini derin bir tutkuya ve güvene bıraktı. Asena’nın elleri ensemdeki saçlara tırmanırken, parmağındaki alyans tenimi bir kez daha yaktı. Belindeki ince kavise doladığım ellerimle onu kendime iyice çektim; karnındaki o mucizevi sıcaklık göğsüme bastırıldı.

Tam o sırada Kriz Odası’ndan yükselen uzun, kesik siren sesi odanın havasını bir anda değiştirdi.

Asena anında benden ayrıldı. O az önce beni kıskanan, nazlı ve baştan çıkarıcı kadın bir saniyede buharlaşmış; yerine Anka Birliği’nin çelik gibi sert Saha Komutanı gelmişti. Koyu renk saçlarını eliyle düzeltip karnının ağırlığına aldırmadan hızlı adımlarla kapıya yöneldi.

"Operasyon başladı Barış," dedi, bana dönüp gözlerimin içine bakarak. "Şimdi görev zamanı."

"Yanındayım Asena," dedim ve önlüğümü fırlatıp peşine takıldım.

Karargâhın alt katındaki devasa ekranlar kırmızı ve yeşil sinyallerle dolmuştu. Yüzbaşı Ateş ve tim üyeleri sınırın sıfır noktasındaki sızmayı tamamlamış, Akrep’in sığınağına yaklaşmışlardı.

Asena, ana kumanda masasının ortasındaki koltuğa yerleşti. Bluzunun altından belirginleşen karnıyla, o devasa haritaların ve kamera görüntülerinin karşısında bir ana kraliçe gibi duruyordu. Ben ise tam arkasında, elim onun sandalyesinin sırtlığında, gözüm hem ekranlardaki hayati değerlerinde hem de haritadaydı.

"Anka-1’den Karargâha," dedi Ateş’in hışırtılı sesi telsizden. "Sığınağın havalandırma bacasındayız. Kimyasal mühimmat kasaları içeride tespit edildi. Ancak Akrep yalnız değil komutanım... Yanında Gölge’den kaçan iki üst düzey yöneticisi daha var."

Asena mikrofonun tuşuna bastı. Sesi telsiz hattına buz gibi bir emre dönüştü:

"Ateş, mühimmatın ateşleme mekanizması tetiğe bağlandıysa gaz maskelerinizi takın. Hedef sadece sığınağı imha etmek değil, o kilit isimleri canlı ya da ölü sınırın bu tarafına bırakmamak. Anka-0 arkanda!"

"Anlaşıldı komutanım!"

Ekrandaki termal görüntülerde çatışmanın başladığı an belirdi. Alev patlamaları, izli mermiler ve bağrışmalar sığınağın içini cehenneme çevirdi.

Tam o anda, ekranın köşesinde fark ettiğim hareketlilikle gözlerim büyüdü. Sahra cerrahisi ve taktik harita tecrübem anında devreye girdi.

"Asena!" dedim, öne doğru eğilip ekrandaki gizli tünel çıkışını göstererek. "Şuraya bak! Akrep ana sığınaktan kaçmıyor. Tünelin havalandırma tüneli sanılan güney çıkışına yöneldi. Kimyasal mühimmatın anahtarını da yanında götürüyor!"

Asena haritayı hızla zoomladı. Gözleri şahin gibi parıldadı.
"Teğmen Deniz!" diye bağırdı Asena salonda. Az önce kıskandığı teğmenera dönüp en ufak bir tereddüt göstermeden emri yağdırdı: "Güney tepesindeki açı senin alanında. Akrep tünelden çıktığı an bacaklarından vuracaksın! Canlı istiyorum onu!"

Deniz telsizden hemen yanıt verdi: "Emredersiniz Komutanım! Hedef açımda!"

"Ateş! Güney tüneline yönelin, Akrep’in etrafını sarın!"

Asena emri verirken aniden nefesi kesildi. Sol elini refleksle karnının altına götürdü, yüzü hafifçe buruştu. Masanın üzerindeki biyometrik sensör Asena’nın nabzının saniyede 140’a fırladığını gösterdi.

"Asena!" diyerek anında belini kavradım, sandalyesini hafifçe geriye çektim. Karadenizli damarım ve cerrah refleksim aynı anda patladı. "Tansiyonun yükseliyor daa! Sana ne dedim ben?! Kendini bu kadar sıkmayacaksın uşagum!"

"İyiyim Barış... Sadece... Küçük afacan içeriden sert bir tekme attı," dedi Asena, derin bir nefes alarak gülümsemeye çalıştı. Ama gözleri hâlâ ekrandaydı. "Baksana, o da babası gibi tam çatışmanın ortasında tepki veriyor."

"Söz dinle komutanım," dedim, sesimi yumuşatarak ama sıkıca elini tutarak. "Nefes al. Ekip işini yapıyor."

Gözlerimizin önündeki ekranda Deniz’in keskin nişancı atışı yankılandı. Akrep tünel çıkışında bacağından vurulup yere serildi; Ateş ve tim saniyeler içinde üzerine çullanıp kimyasal tetiği ele geçirdi.

"Hedef etkisiz, mühimmat emniyette komutanım!" sesi telsizi doldurduğunda, Kriz Odası'nda büyük bir alkış koptu.

Asena arkasına yaslandı. Yüzündeki o zoraki sert ifade eridi, yerini derin bir rahatlamaya bıraktı. Elimi tutup kendi karnının üzerine bastırdı.
"Gördün mü Doktor?" dedi fısıltıyla, gözlerinin içi gülerek. "Emaneti koruduk."

"Sana kurban olurum ben daa," dedim, Kriz Odası'ndaki herkesin önünde alnını uzunca öperek. "Sen de, karnındaki bu mucize de bu vatanın bana en büyük hediyesisiniz."

Teğmen Deniz ve ekibi görevi tamamlayıp karargâha döndüğünde, Asena ona doğru bir adım attı. Aralarındaki o gerginlik yerini askeri bir saygıya bırakmıştı.
"İyi atıştı Teğmen," dedi Asena, dik bir duruşla.

"Sizin komutanlığınız ve Doktor Bey'in tüneli fark etmesi sayesinde Komutanım," dedi Deniz, gururla selama durarak.

Gece yarısı operasyon tamamen bittiğinde Asena ile karargâhın bahçesine çıktık. Boğaz'ın serin rüzgârı yüzümüzü okşarken, Asena’nın başı omzuma devrildi.

Kanla başlayan, mermilerle yazılan ve mühürlerle bağlanan kaderimiz; şimdi karnında büyüyen yeni bir canla ve sarsılmaz bir aşkla geleceğe uzanıyordu. Anka Birliği’nin gökyüzündeki kanatları altında, biz birbirimizin hem şifası hem de sonsuz sığınağıydık.

Operasyonun başarıyla tamamlanmasının üzerinden iki gün geçmişti. Karargâhtaki o gergince bekleyiş yerini yeniden sakinliğe bırakırken, Boğaz’daki evimizde uzun zamandır ertelediğimiz büyük bir aile buluşmasının heyecanı sarıyordu her yeri.

Karadeniz’den ve görev yaptıkları farklı kıtalardan dönen iki öz kardeşim nihayet İstanbul’a ayak basmıştı. Aladağ ailesinin köklü genleri kendini her alanda gösteriyordu: Kız kardeşim Derya, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni birincilikle bitirip benim gibi genel cerrahiyi seçmiş, hırslı ve bir o kadar da dik kafalı genç bir uzmandı. Erkek kardeşim Eren ise Kara Harp Okulu’ndan dereceyle mezun olmuş, Özel Kuvvetler bünyesinde görev yapan, Karadenizli damarı benden bile hırçın, gözü pek bir Yüzbaşıydı.

Akşamüstü Boğaz’ın serin rüzgârı bahçedeki erguvan ağaçlarını havalandırırken, kapıda beliren iki tanıdık siluetle yüzümde kocaman bir tebessüm açtı.

Eren, arkasında askeri çantası, üzerinde sivil ama dimdik duruşunu sergileyen deri ceketiyle bahçeye ilk adımı attı. Yanında ise tıbbi çantasını omzuna asmış, koyu renk saçları ve keskin bakışlarıyla tıpkı bana benzeyen Derya duruyordu.

"Ulan Barış Ağabey!" diye bağırdı Eren, Karadeniz şivesini basarak. "Ufukta yeni bir yeğen var dediler, dağları deldik de geldik daa!"

"Geldiler benim başımın belaları..." diyerek ileri atıldım. Eren ile Karadenizli usulü sertçe sarılıp sırtlarımıza vurduk. Ardından Derya’yı kucağıma alıp havada döndürdüm.

"Yavaş ol doktor bey!" dedi Derya gülerek, beni geriye itip gülümsedi. "Karşında stajyer yok, Cerrah Derya Aladağ var!"

Asena, üzerindeki dökümlü krem rengi elbisesi, karnındaki o belirgin kavis ve elinde tuttuğu küçük Masal’la verandadan bize doğru adımladı. Eren ve Derya, abilerinin hayatını kurtaran ve şimdi de hayatını paylaştığı o efsanevi Bordo Bereli komutanı karşılarında görünce bir an duraksadılar.

Eren anında asker refleksleriyle jilet gibi dikleşip hafifçe başını eğdi: "Yenge... Şey, yani Komutanım!"

Asena kıkırdadı. Saçlarını arkaya atıp Eren’in omzuna hafifçe vurdu. "Rahat Yüzbaşı. Evde komutan sadece benim, o da abine söküyor."

Derya ise hemen Asena’nın yanına yanaştı. Cerrahi gözleri anında Asena’nın karnına kilitlenmişti. "Asena Abla... Yani Yenge! Ağabeyim sana iyi bakıyor mu? Bak tek bir cerrahi hatasını görürsem onun diplomasını elinden alırım!"

"Ağabeyin biraz fazla korumacı Derya," dedi Asena, bana bakıp o çok sevdiğim muzip tebessümünü savurarak. "Eve hapsetmeye çalışıyor beni."

"Aha tam bir Karadeniz erkeği işte!" dedi Derya gülerek.

Günün sürprizi ise tam da bahçedeki masaya kurulduğumuz sırada gerçekleşti. Yüzbaşı Ateş, Karargâh’tan son operasyon raporlarını Asena’ya getirmek üzere bahçe kapısından içeri adım attı.

"Komutanım, raporları getirdim..." diyerek söze başlayan Ateş, masadaki kalabalığı görünce duraksadı.

Tam o anda Derya, elindeki çay bardağıyla arkasını döndü. Koyu renk gözleri, rüzgârda savrulan saçları ve üzerindeki o kendinden emin, duru güzelliğiyle doğrudan Ateş’in gözlerinin içine baktı.

Zaman sanki bir saniyeliğine durdu.
Sahada en ağır mermilerin, roketatarların ortasında gözünü kırpmayan, hainlerin korkulu rüyası Yüzbaşı Ateş; karşısındaki kadını gördüğü an adeta çarpılmışa döndü. Elindeki dosya hafifçe sallandı, boğazı kurudu. O gözü pek komutan gitmiş, yerine kalbine yıldırım düşmüş çaresiz bir adam gelmişti.

Derya da aynı şekilde gözlerini Ateş’ten alamadı. Ateş’in heybetli duruşu, yüzündeki hafif çatışma izi ve o derin bakışları genç kadın cerrahın sert kabuğunu bir anda delip geçmişti.

"Şey... Merhaba," diyebildi Ateş, sesi ilk kez bir operasyonda titreyerek.

Derya hafifçe doğruldu, dudağının kenarında tatlı bir tebessüm belirdi. "Merhaba... Siz de Anka Birliği’nin Yüzbaşısı olmalısınız?"

Asena ile ben bu anı anında yakaladık. Asena kulağıma eğilip fısıldadı: "Doktor... Bizim Ateş sahada roket yedi ama bu kadar ağır darbe almadı. Bakışlara bak."

"Ulan Ateş..." diye fısıldadım, Karadenizli abilik damarım anında kabarırken. "Gözüm üstünde uşagum, kız kardeşime öyle bakarsan yakarım seni!"

Eren de durumu fark edip Ateş’e ters ters bakmaya başladığında, masada tam bir Karadeniz komedisi patlak verdi. Ancak Ateş’in Derya’ya bakan o gözlerindeki yangın, yeni bir fırtınanın ve belki de yepyeni bir aşkın ilk mührüydü...

Bahçedeki sessizlik, rüzgârda savrulan erguvan yapraklarının hışırtısıyla kesildi. Ateş’in elindeki dosya kapağı parmaklarının arasında hafifçe titrerken, Derya’nın duru ve meydan okuyan gözleri Yüzbaşı’nın üzerindeydi.

Ateş, sahadaki en kalleş pusulardan bile kıl payı sıyrılmayı bilirdi ama karşısındaki bu genç kadın cerrahın tek bir bakışı, adamın bütün taktik savunmasını saniyeler içinde çökertmişti.

Sessizliği bozan, Karadenizli abilik damarı bir anda şaha kalkan Eren oldu. Eren oturduğu sandalyeden ağır ağır ayağa kalktı. Yüzbaşı rütbesinde bir asker olmasına rağmen, şu an tam bir Karadeniz abisi edasıyla göğsünü kabartıp Ateş’in üzerine yürüdü.

"Hayırdır hemşerim?" dedi Eren, sesindeki koyu şiveyi ve tehditkâr tonu hiç gizlemeyerek. "Raporu komutana mı getirdin, yoksa bizim kızın vesikalık fotoğrafını çekmeye mi geldin daa?"

Ateş bir an duraksadı. Karşısındaki gencin asker duruşundan Özel Kuvvetler’den olduğunu anında sezmişti ama abilik öfkesiyle patlayan bu Karadenizli çıkışına ne cevap vereceğini bilemedi. Toz kondurmadığı askeri disiplini ilk kez tökezliyordu.

"Y-yok komutanım... Yani Yüzbaşım," dedi Ateş, boğazını temizleyerek. Gözlerini zorlukla Derya’dan çekip Eren’e döndü. "Ben sadece Asena Komutanıma operasyon dosyasını teslim etmeye gelmiştim."

"Bak halan daha dosyayı bahane edeyi!" dedi Eren, bana dönerek. "Barış Ağabey, bu uşak bizim kızın gözünün içine baka baka rapor teslim edeyi! Tutmayın beni, alayım bunun rütbelerini daa!"

Ben masada kollarımı kavuşturmuş, durumu keyifle ama bir gözümle de Ateş’i tartarak izliyordum. Şivem anında Karadeniz’e kaydı:
"Ulan Eren, bir dur hele uşagum!" dedim, hafifçe gürleyerek. "Ateş bizim canımızdır, sahadaki sağ kolumuzdur. Ama..." Dönüp Ateş’e şahin gibi baktım. "Ateş Yüzbaşım... Kardeşimin etrafında dolaşırken o adımlarına dikkat etmezsen, neşterimi nasıl kullandığımı en iyi sen bilirsin, unutma ha!"

Derya abilerine gözlerini devirip araya girdi. Yanakları hafifçe kızarmıştı ama cerrah soğukkanlılığını bozmamaya çalışıyordu.

"Ağabey! Eren! Saçmalamayın Allah aşkına!" dedi Derya, dik adımlarla Ateş’in yanına gidip elindeki dosyayı tutarak. "Adam alt tarafı bir rapor getirdi. Sizin bu Karadeniz korumacılığınız yüzünden tıp fakültesinde de yanıma erkek yaklaşamadı zaten!"

Derya’nın eli dosyanın kenarını tutarken, parmakları yanlışlıkla Ateş’in eline temas etti. O an ikisinin de gözlerinde görünmez bir elektriklenme patladı. Derya hızlıca dosyayı çekip Asena’ya uzattı.

Asena masada arkasına yaslanmış, elini karnındaki o sıcak kavisin üzerine koymuş, dudaklarında son derece muzip ve baştan çıkarıcı bir tebessümle bu sahneyi izliyordu. Eşsiz dişil sezgileriyle durumu çoktan çözmüştü.
"Ateş..." dedi Asena, o tatlı komutan sesiyle. "Rapor için teşekkürler. Madem geldin, otur bir çayımızı iç. Derya da sana bizim Aladağ ailesinin damarına basmadan nasıl hayatta kalınır onu anlatsın."

"Komutanım!" diye atıldı Eren.

"Otur yerine Eren!" dedi Asena, tek bir bakışıyla Yüzbaşı Eren’i sandalyesine çivileyerek. "Burada son sözü hamile komutan söyler."

Ateş, Asena’nın bu desteğiyle hafifçe yutkunup Derya’nın karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Derya ise bardağına çay doldururken bakışlarını gizlice Ateş’e kaydırıyordu.

Gece ilerleyip misafirler çekildiğinde, evde yine o derin ve huzurlu sessizlik hakim oldu. Masal çoktan uyumuş, Eren ve Derya kendilerine ayrılan odalara çekilmişlerdi.

Verandada, Boğaz’ın lacivert sularına karşı Asena ile baş başa kaldık. Asena’yı arkasından kucakladım; ellerimi karnındaki o belirgin ve sıcak kavisin üzerine koydum. Çene hattımı omzuna dayayıp kokusunu içime çektim.

"Bizim Ateş fena yakalandı," diye fısıldadım Asena’nın kulağına. "Gözlerinin önünde bomba patlasa o kadar sarsılmazdı."

Asena hafifçe kıkırdadı, başını geriye atıp göğsüme yaslandı. Parmağındaki alyans elimdeki yüzükle kenetlendi.

"Aşk böyledir Barış," dedi Asena, sesi gecenin serinliğinde bir su gibi süzülerek. "Hiç beklemediğin anda, en sert zırhını bile tek bir bakışla deler geçer. Tıpkı senin benim zırhımı delip geçtiğin gibi..."

Eğilip o boynundaki hassas noktayı uzunca öptüm. Elimi karnının üzerinde gezdirirken minik afacan elim doğru hafif bir tekme attı.
"Bak..." dedim gülerek, Karadenizli damarımla. "Ateş’in düştüğü hallere içeriden bizimki bile gülüyor daa!"

Asena arkasını dönüp kollarını boynuma doladı. O doyumsuz, çekici gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki o sonsuz teslimiyet ve tutku, gecenin tüm karanlığını aydınlatmaya yetti.

"Bu yuva, bu aile..." dedi Asena fısıltıyla. "Bizim kanla yazdığımız kaderin en güzel mührü oldu Barış. Ve ben seninle bu ömrü yürümekten gurur duyuyorum."

Dudaklarımız Boğaz’ın serin rüzgârında tutkuyla birleşirken, Anka Birliği’nin gökyüzündeki kanatları altında geleceğimize ve yeşeren yeni hayatlarımıza gülümsüyorduk.

Ertesi sabah İstanbul, Boğaz’ın sularına yansıyan pırıl pırıl bir güneşle uyandı. Ancak Aladağ konağının mutfağında güneşten çok daha sıcak ve hırçın bir Karadeniz fırtınası esiyordu.

Sabahın erken saatlerinde mutfağa indiğimde karşılaştığım tablo tam bir bombardıman alanı gibiydi. Masanın üzerinde Karadeniz usulü mıhlama buram buram tüterken, Derya tezgahın başında elinde neşter tutar gibi titizlikle domates doğruyor; Eren ise askeri bir disiplinle çay demliyordu.

Asena, üzerindeki vücut hatlarını zarifçe saran bordo hamile elbisesi ve dökümlü saçlarıyla kapıda belirdi. Karnının belirgin kavisini okşayarak içeri adım attığında, Eren anında jilet gibi doğruldu.

"Günaydın Komutanım! Yani Yenge!" dedi Eren, selam çakacakken Asena’nın bakışıyla elini indirdi.
"Günaydın Yüzbaşı," dedi Asena, dudaklarında muzip bir tebessümle. "Bakıyorum da bizim mutfağı operasyon merkezine çevirmişsiniz."
"Abla bırak şu abimleri," dedi Derya, elindeki bıçağı tabağa koyup Asena’nın yanına adımlayarak. "Seni hemen şu sandalyeye oturtuyoruz. Ağabeyim cerrah olabilir ama ben kadın doğum ve genel cerrahi klinik nöbetlerinde Azrail’e ecel teri döktürmüş kadınım. Tansiyonunu, şekerini ben takip edeceğim!"

"Ulan Derya!" diyerek araya girdim, Karadenizli damarımla önlüğümü giyerken. "Kızım sen kimin karısını kime tedavi ediyorsun daa? Ben bu kadının hem koca profesörüyüm hem de Başcerrahıyım!"

"Sen önce kardeşine sahip çık Ağabey!" dedi Eren, masaya sertçe bir tabak koyarak. "Dün akşam o Ateş Yüzbaşı’nın Derya’ya bakışları gözümden kaçtı sanma. Sabahın köründe karargâha gitmiş, spordaymış güya. Eğer bizim kıza bir adım atarsa Özel Kuvvetler usulü sızma harekatı düzenlerim onun odasına!"

Asena masaya geçip oturdu, ince belini arkadaki yastığa dayadı. O büyüleyici, dişil zarafetinin arkasından yükselen komutan edasıyla Eren’e doğru eğildi.
"Eren Yüzbaşı..." dedi Asena, sesi tatlı ama pürüzsüz bir otoriteyle. "Ateş benim bu hayatta canımı emanet ettiğim adamdır. Sahada mermilerin önüne göğsünü gerer. Ama konu Derya olunca..." Asena bana bakıp göz sıktı. "Kız kardeşinizin elindeki neşterin, Ateş’in tabancasından daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum."

"Ağzına sağlık Asena Abla!" dedi Derya, Ateş’in adını duyunca yanakları hafifçe pembeleşerek.

Öğleden sonra Asena’nın rutin kontrolü için karargâhtaki özel kliniğe geçtik. Derya da "Ağabeyimin teşhislerine güvenmem, ben de geleceğim" diyerek peşimize takılmıştı. Eren ise karargâh bahçesinde devriye atan tim üyelerinin yanına, Ateş’e gözdağı vermek için gitmişti.

Klinik koridorunda yürürken karşımızdan Teğmen Deniz ve Yüzbaşı Ateş geliyordu. Ateş, üzerinde askeri kamuflajı, alnında hafif ter damlalarıyla spordan yeni çıkmış gibiydi. Deniz ise elindeki dosyalarla Ateş’e bir şeyler anlatıyordu.

Derya’yı gördüğü an Ateş’in adımları bir anda kilitlendi. Sahada roketatarın önüne atlayan adam, koridorda Derya’nın gözleriyle buluşunca neredeyse kendi ayağına takılacaktı.

"K-komutanım!" dedi Ateş, Asena’ya selam vererek. Gözü ise tamamen Derya’daydı. "Hoş geldiniz."

Teğmen Deniz de selama durdu. Gözleri bir an Derya’ya, sonra da Asena’nın gururla taşıdığı o hamile karnına kaydı.

Derya, asker ciddiyetiyle duran Teğmen Deniz’e ve yanındaki Ateş’e baktı. Çapraz bir bakışla Ateş’in yanına bir adım attı. Tıbbi çantasını omzunda düzelterek, tıpkı abisi gibi dominant bir edayla konuştu:

"Yüzbaşı Ateş... Sol omzunuzu hafif düşük tutuyorsunuz. Dün akşamki duruşunuzdan da fark etmiştim. Eski bir kas yaralanması mı, yoksa bana bakarken gerilmekten mi oldu?"

Koridordaki herkes buz kesti. Asena arkamda hafifçe kıkırdadı, elimi sıktı.
Ateş’in esmer yüzü hafifçe kızardı, boğazını temizledi. "Şey... Sahada eski bir şarapnel izi var Doktor Hanım. Ama gerilmekten değil... Yani... Sizi görünce gerilmedim!"

"Öyle mi?" dedi Derya, dudaklarında tıpkı abiminki gibi mağrur bir tebessümle. "O zaman poliklinikte bir muayene edeyim sizi Yüzbaşı. Cerrahi müdahale gerekip gerekmediğine ben karar veririm."

Teğmen Deniz araya girmeye çalıştı: "Yüzbaşı’nın revir kontrollerini biz karargâhta yapıyoruz zaten..."

Derya başını hafifçe kırıp Deniz’e baktı. "Ben Aladağ ailesinin cerrahıyım Teğmen. Ağabeyimin birliğindeki en değerli yüzbaşının sağlığı bana emanet."

Asena öne çıkıp Derya’nın omzuna elini koydu. Bakışlarında büyük bir gurur vardı.

"Teğmen Deniz, sen işinin başına dönebilirsin," dedi Asena, buz gibi bir sesle. Sonra Ateş’e döndü: "Ateş, Doktor Derya ne diyorsa harfiyen uyulacak. Bu bir emirdir."

"E-emredersiniz komutanım!" dedi Ateş, Derya’ya bakarak.

Akşam karargâhtan eve döndüğümüzde, bahçedeki çardakta büyük bir sessizlik vardı. Derya ve Ateş, bahçenin diğer köşesindeki çardakta yalnız başlarına oturmuş, Ateş’in omzundaki o eski yarayı konuşuyorlardı. Daha doğrusu Derya muayene bahanesiyle Ateş’in kalbine giden yolları teker teker fethediyordu.

Eren elinde tüfegiyle pencereden onları izlerken, ben salondaki geniş koltukta Asena’yı kucağıma almıştım.

Asena başını göğsüme dayamıştı. Elbisemin düğmeleriyle oynarken, karnındaki minik can bir kez daha elime doğru tatlı bir tekme savurdu.

"Bak Doktor..." dedi Asena fısıltıyla, gözlerindeki o doyumsuz, çekici ışıkla bana bakarak. "Bizim kız kardeşin, senin Ateş’i tamamen esir aldı."

"Ulan Ateş..." dedim, Asena’nın belini daha da sıkı kavrayarak. "Koskoca Yüzbaşı’yı bir kadın cerraha teslim ettik daa. Ama hak etti..."

Eğilip Asena’nın dudaklarına uzun, koruyucu ve tutkulu bir öpücük kondurdum. Asena kollarını boynuma doladı. Hamileliğinin getirdiği o büyüleyici güzellik, bu gece Boğaz’ın tüm ışıklarından daha parlaktı.

"Seni seviyorum Barış," diye fısıldadı Asena, nefesi dudaklarımda erirken. "Bu fırtınalı hayatın içinde bana verdiğin bu cennet için..."

"Seni sonsuza kadar seveceğim Asena," dedim. "Sen benim mühürlü kaderimsin."

Dışarıda yeni sevdaların ateşi yanarken, içeride Anka Birliği’nin iki efsane komutanı ve doktoru, sonsuz bir aşkın kollarında huzura teslim oluyordu..