1. bölüm · Kan ve Mühür

1. BÖLÜM: BARIŞ VE SAVAŞ

CEPHEKALEMI 19

Saatin kaç olduğunun bir önemi yoktu; zira Sahra Hastanesi’nin 10 Numaralı Çadırında zaman, nabız atışları ve mermilerin sesiyle ölçülüyordu. Duvarlar canvas kumaşındandı ama içindeki gerçeklik, çelikten daha sertti. Ben, Dr. Barış Aladağ, bir kez daha hayat ve ölüm arasındaki o ince, kaygan ipin üzerindeydim.

Ameliyat lambasının sarı, yorgun ışığı altında, sedyede yatan gencin göğüs kafesine odaklanmıştım. İkinci sınıf bir piyade er; henüz 20’sinde bile değildi. Şarapnel parçası, karaciğerine ve sağ akciğerine haince sızmıştı. Parmaklarımın ucu, bir piyanistin piyano tuşlarına dokunuşu gibi değil, bir heykel tıraşın mermeri şekillendirişi gibi sert ama dikkatliydi. Kan kokusu, tanıdık ve keskin, genzimi yakıyordu.

“Doktor, tansiyon düşüyor. 80’e 50.” Hemşire Elif’in sesi sakin ama acildi. Tecrübe, bu çadırın en büyük lüksüydü.

“Daha fazla kan verin. Şarapnel parçasını bulmam lazım,” dedim, sesimdeki kararlılık kendi tereddütlerimi gizliyordu. Sağ el baş parmağım ve işaret parmağımla, parçanın olduğu bölgeyi, o karanlık, sıcak, kırmızı boşluğu taradım. Metalin soğukluğu parmaklarıma değdi. İşte oradaydı.

Bir an, sadece bir an, bu genç askerin yerine kendi oğlumu koydum. O küçük, masum elleri... O gülümsemeyi... O an, ameliyat odası değil, bir mezarlık gibi hissettim. Ve o şarapnel parçası, sadece bir metal değil, hayatın haksızlığıydı.

“Parça çıktı,” dedim, penseyi metal bir tabağa bırakırken. Metalin çınlaması, bir zafer çığlığıydı. “Tansiyon?”

“Yükseliyor Doktor. 95’e 65.”
Nefesimi verdim, o zamana kadar tuttuğumu fark etmemiştim. Cerrahi maskemin altından yorgun bir gülümseme yayıldı. Hayat, bu çadırda, bir kez daha galip gelmişti.

Çadırdan çıktığımda, gökyüzü yeni bir günün doğumunu müjdeliyordu. Hava, geceki yağmurun ardından temizlenmiş, taze bir toprak kokusuyla dolmuştu. Ama Sahra Hastanesi’nin huzuru, kısa sürdü.

Uzaklardan gelen helikopter pervanelerinin sesi, sessizliği bir bıçak gibi kesti. Bir helikopter, iki... Üç... Dördüncü... Bu, bir tahliye operasyonuydu. Kalbim, bir kez daha, bir savaşın içindeymiş gibi atmaya başladı.

Biraz sonra, helikopterlerin iniş sesi, yaralı askerlerin çığlıkları, sedyelerin gıcırtısı ve askeri emirler, Sahra Hastanesi’ni bir kaosun içine sürükledi. Ben ve diğer doktorlar, hemşireler, sağlık görevlileri, bu kaosun içinde kendi yerimizi bulmak, kendi savaşımızı vermek zorundaydık.

Bir sedyenin üzerinde yatan Üsteğmen Asena’yı gördüm. Yüzü, bir mermer gibi solgundu ama gözlerinde, bir savaşın ateşi hâlâ yanıyordu. Sol kolundan ve bacağından ağır yaralanmıştı. Kan, kamuflajının üzerinde kırmızı bir iz bırakmıştı.

Onun yanında, bir mucize gibi, bir bebek... Masal... O, bu savaşın ortasında, bu kaosun içinde, bir masumiyet sembolü gibi, sessizce uyuyordu. O an, bu savaşın, bu kanın, bu ölümün ortasında, hayata tutunmanın, hayata inanmanın bir anlamı olduğunu anladım.

Asena’yı ameliyata aldık. Masal’ı, bir hemşirenin kucağına, güvenli bir köşeye bıraktık. Ameliyat lambasının ışığı altında, Asena’nın hayatı için bir kez daha savaşmaya başladım.

Metal parçalarını çıkardık, damarları diktik, kan verdik... Asena, bir savaşçı gibi, hayata tutundu. Gözlerini açtığında, ilk sözü, ilk düşüncesi, Masal oldu.

“Masal nerede? O iyi mi?”
“O iyi,” dedim, sesimdeki samimiyet, onun içindeki korkuyu dindirmeye çalışıyordu. “Güvende.”

O an, Asena’nın gözlerinde, bir annenin sevgisi, bir savaşçının kararlılığı, bir kadının gücü birleşti. Ben, o an, bu savaşın, bu kanın, bu ölümün ortasında, bir hayatın, bir aşkın, bir umudun var olduğunu anladım.

Ama bu huzur, kısa sürdü. Birkaç saat sonra, bir istihbarat haberi, Sahra Hastanesi’ni bir korkunun içine sürükledi. Düşman, Asena’nın ele geçirdiği kritik bir askeri bilgiyi ele geçirmek için, Sahra Hastanesi’ni hedef alacaktı.

Kalbim, bir kez daha, bir savaşın içindeymiş gibi atmaya başladı. Doktor Barış Aladağ, bir kez daha, bir savaşın ortasında, bir hayatın, bir aşkın, bir umudun için savaşmak zorundaydı.

Dışarıda, helikopterlerin pistten uzaklaşan motor sesleri dağların gri siluetinde yankılanıp kaybolurken sahra hastanesine ağır, tekinsiz bir sessizlik çöktü. Ama bu sessizlik bir huzur değil, fırtına öncesinin o bastırılmış, patlamaya hazır gerilimiydi.
Telsizdeki cızırtılı ses, Başhekim Albay Haluk Bey’in komuta çadırından yükseliyordu. Sesindeki soğukkanlı ton dahi yaklaşan felaketin boyutunu gizlemeye yetmiyordu.

"Tüm personel alarm durumuna geçsin. Sızma ihtimali yüksek. Bölge taburuyla iletişim kesildi. İkinci bir emre kadar kimse çadırlardan dışarı çıkmayacak."

Ameliyathaneden bozma çadırın içi bir anda buz kesti. Masanın üzerindeki cerrahi aletlerin çınlaması kesilmiş, herkes birbirine bakıyordu. Üsteğmen Asena hâlâ anestezi ile bilincin sınırları arasında gidip geliyordu. Göğsü düzensiz bir aralıkla kalkıp iniyor, çatlamış dudaklarından kısıklıkla aynı isim dökülüyordu: "Masal..."

Onun bu çaresiz ama dirençli halini görmek, göğsümün ortasına oturmuş olan o eski, tanıdık ağırlığı daha da ağırlaştırdı. Yıllar önce bir ambulansın siren sesleri arasında elimden kayıp giden kendi evladımın soğuk yüzü geldi gözümün önüne. O gün hiçbir şey yapamamıştım. Çaresizce durup hayatın elimden çekilip gidişini izlemiştim.

Ama bugün değildi. Bu çadırda, bu dağların tepesinde aynı hikâyenin tekrarlanmasına izin vermeyecektim.

“Elif,” dedim, sesimi olabildiğince alçak ama emredici tutmaya çalışarak. “Asena Üsteğmen’in serumunu kontrol et. Vital bulgularını her beş dakikada bir bana raporla. Ağrı kesici dozunu artırma, bilincinin açık kalması lazım.”

“Tamam doktorum,” dedi Elif. Elleri titriyordu ama görev bilinciyle hareket ediyordu.

Çadırın köşesindeki katlanır beşiğe doğru yürüdüm. Masal, yeşil askerî battaniyeye sarılı halde mışıl mışıl uyuyordu. Minik parmakları battaniyenin kenarına sıkıca yapışmıştı. Onu kucağıma aldım. Öylesine hafifti ki... Bu kadar ağır bir savaşın, bu kadar kanlı bir kurgunun tam ortasında duran en hafif, en masum şeydi. Onu göğsüme doğru bastırdım. Kalbimin hızlı atışlarını hissetmiş gibi hafifçe kıpırdandı ama uyanmadı.

Çadırın kapı brandası birden aralandı. İçeriye, üstü başı çamur ve kurum içinde kalmış, yüzündeki barut kokusu metrelerce öteden hissedilen bir uzman çavuş girdi. Elindeki G3 piyade tüfeğini sıkıca tutuyordu.

"Doktor Bey!" dedi nefes nefese. "Albayım sizi soruyor. Dışarıda durum kritik. Vurulan askerin üzerindeki belgenin peşindeler. Buraya doğru yaklaşıyorlar."

"Hasta henüz komadan tam çıkmadı," dedim Masal’ı kucağımda tutmaya devam ederek. "Onu şu an nakletmek demek öldürmek demek. İç kanama riski hâlâ var."

Gözlerim yatakta yatan Asena'ya kaydı. Gözlerini zorlukla aralamış, bana bakıyordu. Sert, tavizsiz ve çelik gibi durmaya çalışan o bakışların arkasında, kucağımdaki bebeğe kenetlenmiş bir annenin çaresizliğini gördüm.

"Doktor..." dedi Asena. Sesi fısıltıdan halliceydi ama içindeki güç çadırı doldurmaya yetti. "Sırt çantamın... gizli bölmesinde... bir flaş bellek var."
Uzman çavuşla göz göze geldik.
"O veriyi almadan... gitmeyecekler," diye devam etti Asena, her kelimede acıyla yutkunarak. "Hastaneyi... yakarlar gerekirse."

Elindeki kanlı sargı bezlerine, kucağımdaki minik Masal’a ve gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığa baktım. Bir doktor olarak ant içmiştim; hayat kurtarmak benim görevimdi. Ama burası bir şehir hastanesinin steril ameliyathanesi değildi. Burası, kuralların mermilerle yazıldığı bir sınır hattıydı.

Sedyenin yanındaki komodinin üzerinde duran steteskopumu çıkardım, yavaşça masaya bıraktım. Çadırın girişinde duran askerî teçhizat çantasının yanına yürüdüm.

"Elif," dedim Masal'ı yavaşça ona uzatırken. "Çadırın arkasındaki sığınağa geçin. Ne olursa olsun dışarı çıkmayın."

Asena’ya döndüm. "O veriyi kimseye vermeyeceğiz Üsteğmenim. Sen de, kızın da buradan canlı çıkacaksınız."

Üsteğmen Asena hafifçe başını salladı. O an, bir asker ile bir doktor arasındaki tüm sınırlar kalkmış, sadece hayatı savunmak isteyen iki insanın ortak yemini kalmıştı.

Dışarıdan ilk silah sesi patladı. Ve hemen ardından, çadırın kumaşını delip geçen bir hedefin, bir savaşın ilk çığlığı... Steteskopu bıraktığım elim, çekmecedeki beylik tabancamın soğuk kabzasına uzandı.

Bu hastaneyi, bu bebeği ve bu kadını korumak artık sadece bir görev değil, benim yaşama sebebimdi.

İlk el ateşin hemen ardından, sahra hastanesinin üzerindeki gece çatışmanın turuncu ışıklarıyla aydınlandı.

Mermilerin çadır kumaşını ıslık çalarak delip geçtiği o ilk birkaç saniyede zaman yavaşladı. Çadırlardan yükselen bağırışlar, fırlayan boş kovanların toprağa düşerken çıkardığı metalik sesler ve dışarıdaki Mehmetçiklerin geri ateş açmasıyla ortalık tam bir cehenneme döndü.

Çekmeceden çıkardığım 9 mm'lik tabancanın soğuk çeliği avucumun içinde terliyordu. Hayatım boyunca insan bedenini kesip dikmek, dokuları birleştirmek için eğ eğitilmiştim; bir canı sonlandırmak için değil. Ama şu an, arkamda yatan bir anne ve kucağında bir bebek varken, o silah bir ameliyat neşterinden farksızdı: Sadece korumak için bir araç.

"Elif! Masal'ı al, hemen!" diye bağırdım, dışarıdaki patlama seslerini bastırmaya çalışarak.

Elif titreyen kollarıyla bebeği kucağına bastırdı. Masal, dışarıdaki yüksek seslerden ürkmüş, tiz bir sesle ağlamaya başlamıştı. O minik ses, mermi seslerinin ortasında kalbimi delip geçti.

"Sığınağa geçin, kapıyı arkasından kilitleyin. Ne olursa olsun, ben 'geldim' demeden açmayın!"

Elif başını hızla sallayıp çadırın arka tarafındaki güçlendirilmiş toprak sığınağa doğru koştu. Şimdi çadırda sadece ben, yaralı Asena ve dışarıda yaklaşan tehlike kalmıştık.

Asena, yatağında doğrulmaya çalışıyordu. Sol tarafı sargılar içinde olmasına rağmen, yüzündeki acı ifadesini bastıran o katı askeri disiplinle yatağın kenarındaki demirden destek aldı.

"Doktor... Delilik etme," dedi nefes nefese. Sesi hırıldıyordu ama gözleri çelik gibiydi. "Buranın savunması sana düşmez. Bırak beni, kızı alıp kaçın."

"Ben doktorum Üsteğmenim, hastamı ameliyat masasında bırakıp kaçmam," dedim, tabancanın sürgüsünü çekerek kurşunu yuvaya sürerken. Çat sesi çadırın içinde yankılandı. "Ayrıca kızın seni bekliyor. Buradan birlikte çıkacağız."

Asena’nın gözlerinden bir anlık şaşkınlık ve ardından derin bir saygı dalgası geçti. Dudakları hafifçe büküldü ama bir şey söylemedi. Yavaşça belindeki kılıfa uzandı, boş olduğunu görünce bana baktı.

"Komodinin ikinci çekmecesi," dedi hızlıca. "Yedek şarjörüm orada. Bana bir silah ver."

"Bu halde ateş edemezsin, iç dikişlerin patlar—"

"Doktor!" diye böldü sözümü, sesi bir komutanın emri gibi gürledi. "Beni vurmaya gelenleri izleyerek ölmeyeceğim. Silahı ver."

Tartışacak vakit yoktu. Çekmeceyi açıp yedek şarjörü ve yedek tabancayı Asena’nın sağlam olan sağ eline tutuşturdum. O an, bir kadının hem bir anne hem de bir asker olarak ne kadar tehlikeli bir güce dönüşebileceğine ilk kez bu kadar yakından şahit oldum.

Tam o sırada, çadırın girişindeki koruyucu kum torbalarının hemen arkasından yoğun bir hafif makineli tüfek ateşi başladı. Düşman unsurlar hastanenin çevre emniyetini yarmıştı.

Çadırın kapı brandası şiddetle savruldu. Yüzü puşuyla kaplı, elinde kalaşnikof tutan bir gölge içeriye daldı. Silahını doğrudan Asena’nın yattığı sedyeye doğrulttuğu o mikro saniyede, düşünmeyi bıraktım. Reflexlerim, vicdanımın önüne geçti.
Silahımı kaldırdım ve tetiğe iki kez bastım.
BAM! BAM!
Görünmez bir el adama çarpmış gibi saldırgan geriye doğru savruldu ve çadırın girişine yığıldı. Tarafımdan sıkılan mermilerin barut kokusu genzimi yaktı. Ellarım titriyordu, kulaklarım çınlıyordu. Bir insanı vurmuştum.

"Harika atış, Doktor," dedi Asena soğukkanlılıkla. Sedyeden hafifçe kayarak yere bastı, acıyla dişlerini sıktı ama devrilmedi. "Şimdi beni dinle. Dışarıdaki grup sıradan bir terör unsuru değil. Harekat tarzları profesyonel. Flaş belleği arıyorlar."

"Bellek nerede?" diye sordum, kapıya doğru siper alırken.

"Sırt çantamın dip astarında," dedi Asena, bir eliyle karnındaki kanayan sargıyı bastırırken. "Eğer burayı ele geçirirlerse, sadece biz değil, bu bölgedeki bütün tabur yok olur. O bellek merkeze ulaşmak zorunda."

Dışarıdan bir el bombası patlaması daha geldi. Sahra hastanesinin jeneratörü vurulmuş olmalıydı ki, tepemizdeki sarı ışıklar birkaç kez kırpıştıktan sonra tamamen söktü. Çadır, dışarıdaki çatışmanın kızıl izli mermileri ve parlayan patlamaları dışında zifiri karanlığa büründü.

Karanlığın içinde Asena’nın nefes alışverişini ve sığınaktan gelen Masal’ın derinden gelen ağlama sesini duyabiliyordum. Düşman çadırın etrafını sarıyordu ve dost kuvvetlerin desteğe gelmesi vakit alacaktı.

Tabancamı daha sıkı kavradım. Yıllar önce bir çocuğu kaybetmiştim. Ama bu gece; bu çadırda, bu karanlıkta, ne o bebeği ne de o anneyi ölüme terk etmeyecektim.

"Asena," dedim karanlığa doğru. "Sığınağa geçiyoruz. Arkadan dolanacaklar."

"Ben arkandayım Doktor," dedi Asena, karanlıkta parlayan gözleriyle. "Önden git. Kızımı koru."