33. bölüm · Kan ve Mühür
Bölüm 33
Sancağın odaya asılmasının üzerinden haftalar su gibi akıp geçmiş, Karadeniz’in hırçın rüzgarı yerini serin bir sonbahar sabahına bırakmıştı. Taş konağın bahçesindeki çam ağaçları hafif hafif sallanırken, evin içindeki sessizlik aniden yırtıldı.
KONAĞI AYAĞA KALDIRAN ÇIĞLIK
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte üst kattaki yatak odasından Melis’in acı dolu ama metanetli sesi yükseldi:
"Yiğit! Yiğit kalk... Geliyor!"
Bordo Bereli refleksiyle yataktan tek hamlede fırladım. Yüzümdeki amansız dikiş izi heyecandan seğiriyordu. Melis elini karnına bastırmış, derin derin nefes alıyordu. Parmağındaki mühürlü gümüş yüzük terli elinde parıldıyordu.
"Tamam gülüm... Tamam Üsteğmenim, sakin ol daa!" diye bağırdım, ilk defa bir Bordo Bereli olarak elim ayağım birbirine dolanarak.
Koridora çıkıp gür sesimle konağı ayağa kaldırdım:
"Annem! Babam! Geliyor! Ömer Fırtına geliyor daa!"
Saniyeler içinde konak bir askeri alarm durumuna geçti. Kapılar patır patır açıldı. Annesinin feryadını duyan Derin elinde ilk yardım çantasıyla merdivenleri üçer beşer atladı:
"Ağabey sakin ol! Sancı aralıkları ne kadar? Suları geldi mi?!"
"Ne bileyim kızım ben sancı aralığını!" diye gürledi babam Barış, geceliği ve sargılarıyla koridora fırlayarak. "Ulan Yiğit! Çabuk arabayı çalıştırın! Gülhane’yi arayın, ameliyathaneyi hazırlasınlar daa!"
Eren Dayım alt kattan kemençesini kapıp koştu: "Barış dur patlama! Uşak yolda doğacak sizin bu telaşınızdan!"
GÜLHANE’YE SİRENLERLE KOŞUŞ
Ateş Amcam ve Miran Teğmen garajdaki araçları anında nizamiye kapısına yanaştırdı. Annem Albay Asena Aladağ telsizden Anka Birliği ve emniyet koridorunu alarma geçirdi:
"Açın yolu! Aladağ ailesinin acil intikali var! Gülhane güzergahı tamamen temizlensin!"
Miran Teğmen direksiyondaydı. Yanında ben, arkada ise annem Asena, Derin ve Melis vardı. Melis elimi o kadar sımsıkı tutuyordu ki parmaklarımın kanı çekilmişti.
"Dayan Melis’im..." dedim, alnından süzülen teri silip dudaklarıma götürerek. "Şile kayalıklarındaki mühür şahidimiz olsun, Ömer Fırtına babasına ve annesine yakışır bir hırsla geliyor!"
Melis acının arasında gülümsedi, gözlerinin içi parlayarak:
"Yiğit... O çok güçlü... Tıpkı babası gibi..."
SABAHIN ŞAFAĞINDA İLK NEFES
Gülhane Tıp Akademisi’nin acil kapısına yanaştığımızda, profesörler ve askeri doktorlar sedyeyle kapıda bekliyordu. Melis ameliyathaneye ve doğumhaneye alınırken, Aladağ ve Karadağ aileleri koridoru adeta bir karargaha çevirdi.
Babam Barış koridorda volta atıyor, Eren Dayım dualar okuyor, Ateş Amcam pencereden dışarıyı seyrediyor, Masal ablam ve kız kardeşlerim Güneş ile Derin birbirine sarılıyordu. İkizler Ayaz ve Yağmur bile durumun ciddiyetini anlamış gibi sessizce sıralarda oturuyordu.
Aradan geçen zorlu kırk beş dakikanın ardından, ameliyathane kapısının üzerindeki yeşil ışık yandı.
İçeriden çıkan uzman doktor maskesini indirdi. Yüzünde kocaman bir tebessüm vardı:
"Gözünüz aydın Üsteğmenim... Çok güçlü, aslan gibi bir erkek evlat dünyaya geldi. Anne de bebek de son derece sağlıklı!"
Koridorda bir anda sessizlik yerini devasa bir sevinç çığlığına bıraktı. Babam Barış gözyaşları içinde boynuma sarıldı:
"Ulan Yiğit! Baba oldun ulan daa! Ömer Fırtına geldi!"
ÖMER FIRTINA ALADAĞ
Melis özel odaya alındığında, kucağında beyaz tulumuna sarılı minik bir mucize duruyordu. Bütün aile odaya doluştu.
Yavaşça yatağın kenarına yaklaştım. Diz çöktüm. Melis’in yorgun ama dünyanın en mutlu yüzüne baktım. Sonra kucağındaki minik evladımıza... Ömer Fırtına’ya.
Simsiyah saçları, minicik elleri vardı. Elimi uzattığımda, minik parmaklarıyla benim kaba, nasırlı Bordo Bereli parmağımı sımsıkı kavradı.
"Bak Yiğit..." dedi Melis, sesi gururla titreyerek. "Senin gibi tutuyor... Hiç bırakmayacak gibi."
Rıza General ve Albay Asena öne adımladı. Rıza General cebinden çıkardığı küçük Bordo Bereli kokartını bebeğin battaniyesine çengelledi.
"Aramıza hoş geldin Ömer Fırtına Aladağ..." dedi Rıza General. "Bu vatanın ve bu ailenin yeni muhafızı sensin."
Eren Dayım pencerenin kenarına geçip kemençenin teline en duygulu Karadeniz havasıyla dokundu. Melis’in elini tuttum, parmağımızdaki mühürlü gümüş yüzükleri bebeğimizin minik elinin üzerine koyduk.
Yüzümdeki dikiş izi, gözümden süzülen tek damla gurur yaşıyla ıslandı:
"Hoş geldin oğlum..." diye fısıldadım, Karadenizli damarımdaki katıksız sevdayla. "Fırtınan bol, adaletince ömrün uzun olsun daa!"
Konağın üst katındaki bebek odasında, yeni asılan sancağın gölgesinde Melis’e sarılmışken, Karadeniz’in hırçın ruhunu taşıyan o minik tekme, aramızdaki mühürlü sevdayı bir kez daha perçinlemişti. Odadaki çam kokusu ve sancağın heybeti, gelecek güzel günlerin habercisi gibiydi.
Ancak aşağıdan, bahçeden yükselen Eren Dayımın kemençe sesleri aniden kesildi. Yerini tok bir motor sesi ve nizamiye kapısındaki hareketlilik aldı. Melis’le göz göze geldik; Üsteğmen refleksi ikimizin de yüzüne yansıdı.
BEKLENMEDİK MİSAFİR VE KARADENİZ USULÜ KARŞILAMA
"Yiğit... Bir şey mi oldu?" dedi Melis, elini karnına koyarak.
"Dur bakalım gülüm, Karadeniz’in poyrazı yine birini attı kıyıya daa," dedim ve Melis’in koluna girerek aşağı indik.
Bahçeye çıktığımızda, Rıza General’in makam aracının arkasında, sivil plakalı siyah bir arazi aracının durduğunu gördük. Araçtan inen adam, uzun boylu, kır saçlı, yüzünde yılların yorgunluğunu taşıyan ama gözleri çelik gibi parlayan biriydi. Babam Barış Aladağ, adamı görür görmez elindeki çay bardağını masaya bıraktı, sargılarına aldırmadan ayağa kalktı.
"Ulan!" diye gürledi babam Barış, sesi bahçeyi çınlatarak. "Gözlerim yanlış mı görüyor daa? Lazımoğlu Dursun!"
Gelen adam, babamın Tıbbiye yıllarından, Karadeniz’in en hırçın köylerinden birinden çıkan kadim dostu, emekli Emniyet Müdürü Dursun Ali Kaya idi. Babamın "Ömer Fırtına" ismine inat "Dursun" koyalım dediği o meşhur ismin sahibi...
Eren Dayım kemençeyi çardağın direğine asıp koştu: "Ulan Dursun! Barış seni andı, sabahına damladın daa! Hoş geldin kardaşım!"
MÜHÜRLÜ EVİN YENİ MUHAFIZI
Dursun Ali, babam Barış’a ve Eren Dayıma sarıldıktan sonra Rıza General’e ve annem Albay Asena’ya asker selamı çaktı. Sonra bakışlarını bana ve Melis’e çevirdi.
"Üsteğmen Yiğit Hamza..." dedi sesi tok ve güven verici bir tonla. "Miran Dağı’nın aslanı. Ve güzel gelinim Melis... Tebrik ederim. Kuzgun’un leşini Şile mağaralarına gömdüğünüzü duydum, emekli polis yüreğim ferahladı."
Babam Barış, Dursun’un omzuna vurdu: "Ulan Dursun, tam zamanında geldin. Evde iki Üsteğmen, bir Albay, bir General var ama bize Karadeniz’in kurdunu bilen bir emniyet müdürü lazımdı daa!"
Annem Asena, Dursun Ali’nin gelişindeki ciddiyeti hemen kavradı. "Dursun Müdürüm," dedi annem Asena, "Gelişin sadece hasret gidermek için değil, seziyorum."
Dursun Ali’nin yüzü ciddileşti. Deri ceketinin içinden siyah bir zarf çıkardı. "Asena Albayım, Kuzgun’un hücresi imha edildi ama..." dedi ve bakışlarını Melis’in karnına çevirdi. "Kuzgun’un arkasındaki küresel şebekenin, 'Ömer Fırtına' ismiyle doğacak olan Aladağ varisinin kan mühürlü gen haritasına kafayı taktığına dair istihbarat var. Bu çocuk sadece sizin değil, vatanın da geleceği."
KAN VE MÜHÜRÜN YENİ SAVAŞI
Bahçedeki neşeli hava bir anda yerini stratejik bir sessizliğe bıraktı. Melis’in elini daha sıkı tuttum. Yüzümdeki dikiş izi alev gibi yandı.
"Biz o mühürlü kayayı Şile’ye kanımızla yazdık Dursun Müdürüm," dedim, Karadeniz damarımdaki o amansız gürlemeyle. "Kim o mühre el uzatırsa, o eli Karadeniz’in dip sularına gömeriz daa!"
Rıza General masaya vurdu: "Dursun Müdürüm haklı. Bu sivil bir istihbarat savaşına dönüyor. Dursun Ali, senin emniyet ağın ve Anka Birliği’nin askeri gücü birleşecek. Bu konak artık sadece bir ev değil, Ömer Fırtına’nın kalesidir!"
Melis, korkusuzca Rıza General’e ve Dursun Ali’ye baktı: "Ben bir cerrahım, bir Üsteğmenim ve her şeyden önce o çocuğun annesiyim. Karnımdaki can için gerekirse neşteri bırakır, silahı alırım!"
Eren Dayım kemençeyi yeniden eline aldı, bu sefer kıvrak değil, sert ve savaşçı bir Karadeniz havası çalmaya başladı. Aladağ ve Karadağ aileleri, doğacak evlatları için yeni bir savaşın eşiğinde, mühürlü sevdalarını ve vatan nöbetlerini daha da perçinlemişti.
