26. bölüm · Kan ve Mühür

Bölüm 26

CEPHEKALEMI 19

Şafak Karadeniz'in serin sularına altın sarısı ışıklarını düşürürken, operasyon bölgesindeki Skorsky helikopteri güverteye başarıyla yanaşmıştı.
Gemi komutası Deniz Kuvvetleri unsurlarına devredilmiş, yakalanan "Hayalet" ve çetesi sıkı güvenlik önlemleri altında gözaltına alınmıştı. Şile’deki operasyondan beri içimizde bir ukde kalan o karanlık beş yılın hesabı, Karadeniz'in ortasında son noktasına ulaşmıştı.
KONAĞA DÖNÜŞ VE İKİNCİ KUŞAĞIN YEMİNİ
Helikopter Aladağ Konağı'nın heliped alanına teker koyduğunda, bahçede bizi annem Albay Asena, babam Prof. Dr. Barış Aladağ ve ellerinde bayraklarla Eren Dayım bekliyordu. Minik Güneş ise annemin arkasından koşarak önümüze fırladı.
"Ağabey! Melis abla!" diye bağırdı Güneş, gözlerindeki o kocaman gülümsemeyle.
Helikopterin kapısı açıldığında, Melis ile yan yana aşağı indik. Yüzümüzdeki barut izleri ve üniformalarımızdaki deniz tuzu, zaferin en belirgin nişanesiydi. Babam Barış Aladağ hemen öne atılıp önce Melis’in boynuna sarıldı, ardından benim sol omzumu incitmemeye dikkat ederek sırtımı sıvazladı.
"Ulan Yiğit..." dedi babam Barış, sesi gururla titreyerek. "Gittiniz, Karadeniz’in fırtınasında o hesabı kapattınız daa! Aladağ soyadına yakışanı yaptınız."
Annem Asena Aladağ step adımlarıyla karşımızda durdu. Askeri selam verdi.
"Üsteğmen Melis, Teğmen Yiğit Hamza..." dedi annem Asena, gözlerindeki Bordo Bereli mağrurluğuyla. "Anka Birliği’nin ikinci kuşağı olarak görevinizi başarıyla tamamladınız. Bu vatan size, siz de birbirinize minnettarsınız."
Biz de aynı asker disipliniyle selama karşılık verdik.
YENİ BİR BAŞLANGIÇ
Akşam saatlerinde konağın geniş verandasında tüm aile yeniden bir aradaydı. Boğaz’ın suları sakinleşmiş, üzerimizdeki üniformalar yerini sivil ama şık giysilere bırakmıştı.
Melis verandadaki ahşap korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın ışıklarını izliyordu. Parmağındaki mühürlü gümüş yüzük, gece ışıklarının altında ince ince parıldıyordu.
Yanına yaklaşıp arkasından beline sarıldım. Çenemi omzuna dayadığımda leylak kokusu tekrar ciğerlerime doldu.
"Artık fırtına dindi mi Teğmen?" diye sordu Melis, başını hafifçe arkaya eğip gözlerimin içine bakarak.
"Fırtına Karadeniz’de hiç dinmez Üsteğmen," dedim, Karadeniz şivemin en yumuşak tonuyla kulağına fısıldayarak. "Ama bizim demir attığımız liman burası. Yanımda sen olduğun sürece varsın fırtına kopsun daa."
Melis elimi tutup parmaklarımızı birbirine kenetledi.
Beş yıllık esaret, kurşunlar, işkence hücreleri ve geçmişin tüm hayaletleri geride kalmıştı. Aladağ ailesinin kanla yazılan ve aşkla mühürlenen hikayesi, şimdi yeni neslin omuzlarında sarsılmaz bir kale gibi duruyordu.
Verandadan yükselen hafif boğaz rüzgârı Melis’in elbiselesinin eteklerini uçururken, ikimizin gözleri de Boğaz'ın karanlık sularında buluşan ışık yansımalarındaydı. Karadeniz operasyonu bitmişti ama omuzlarımızdaki üniformanın ağırlığı ve Aladağ soyadının getirdiği tarihi sorumluluk her an en taze haliyle duruyordu.
AİLE MECLİSİ VE CEPHEDEN KALAN SON SIZI
İçeriden babam Barış Aladağ’ın gür sesi duyuldu: "Yiğit, Melis! Soğukta durmayın daa, içeri gelin!"
Verandanın cam kapısını açıp salona geçtiğimizde, ahşap şöminenin çıtırtısı salona sıcak bir hava katıyordu. Annem Asena Aladağ, elindeki gümüş tepside demli Karadeniz çaylarını masaya yerleştiriyordu. Eren Dayım ise duvarda asılı duran eski Anka Birliği operasyon fotoğraflarına bakıp gülümsüyordu.
"O gemideki son terörist de sorguya alındı," dedi annem Asena, çay kupasını bana uzatırken. Bakışlarındaki o tecrübeli Bordo Bereli ciddiyeti bir an olsun eksilmiyordu. "Miran Dağı'ndan Karadeniz'e kadar uzanan o uluslararası kartel ağı tamamen çökertildi. Anka Birliği ve İkinci Kuşak Timi, devletin ve bu ailenin üzerindeki en büyük gölgeyi sildi."
Sol omzumdaki dikiş hafifçe sızlayınca gayriihtiyari elimi oraya götürdüm. Melis anında çay bardağını masaya bırakıp yanıma yanaştı.
"Yine sızlamaya başladı değil mi?" dedi Melis, sesindeki profesyonel cerrah tonuyla. "Operasyon sırasında o omzunu fazla zorladın Yiğit Hamza."
"Aladağ erkeğinin omzu yük taşımaya alışıktır Üsteğmen," dedim gülümseyerek. "Hem karşımda senin gibi bir cerrah varken yaramız sızlasa ne yazar daa?"
Babam Barış Aladağ neşeyle bir kahkaha attı. "Ulan Yiğit, aynı gençliğimdeki ben! Bütün yaralarımı anana diktirdim, şimdi sen de Melis'e emanetsin."
GELECEĞE YAZILAN YEMİN
Gece yarısına doğru herkes odalarına çekildiğinde, Melis ile konağın üst katındaki geniş balkona çıktık. Gece gökyüzünde parıldayan yıldızlar, Boğaz’ın durgun sularına yansıyordu.
Melis parmağındaki mühürlü gümüş yüzüğü çıkarıp avucuma bıraktı. Yüzüğün iç kısmında ikimizin adı ve Anka Birliği’nin koordinatları kazılıydı.
"Bu yüzüğü bana Şile kayalıklarında verdiğinde, bir gün bu savaşın biteceğine dair yemin etmiştik," dedi Melis, gözlerindeki o sıcak kahverengi ışıkla. "Şimdi o yemin gerçekleşti Yiğit."
Yüzüğü tekrar onun narin parmağına takıp elini sımsıkı kavradım. Yüzümdeki beş yıllık esaretin dikiş izine Melis’in parmak uçları yavaşça dokundu.
"Savaşlar biter, düşmanlar yok olur Melis," dedim, Karadenizli damarımdaki kanın en katıksız sevdasıyla. "Ama bizim bu vatan uğruna ettiğimiz yemin ve kalbimizdeki bu mühür sonsuza kadar yaşayacak."
Gecenin sessizliğinde Karadeniz'den gelen poyraz rüzgârı konağın pencerelerini hafifçe zorlarken, Aladağ ailesinin ikinci kuşağı geçmişin tüm sancılarını geride bırakmış, vatanına ve sevdasına mühürlenmiş bir geleceğe adım atmıştı.

Boğaz'ın üzerindeki pus sökülürken, Aladağ Konağı’nda barut kokusunun bittiğini sananlar fena halde yanılıyordu. Bizim için bir savaş biterdi ama Aladağ soyadı göğsümüzde durduğu sürece nöbet asla bitmezdi.
Sabahın saat altısında, fırtına sonrası ilk sessizliği bozan şey bir siren sesi ya da patlama değil; bahçedeki ahşap çardakta yankılanan sert bot tıkırtıları oldu.
Üzerimde siyah kamuflaj altım ve sırtımdaki yaraları örten siyah atletimle bahçeye indiğimde, Melis çoktan uyanmış, saçlarını ensesinde sıkı bir örgü yapıp askeri parkasını üzerine geçirmişti. Elindeki cerrahi çantayı kontrol ederken gözlerindeki o kırılmaz cerrah dirayeti ışıl ışıl parıldıyordu.
"Nöbet bitti sanıyordun değil mi Teğmen?" dedi Melis, sesinde o tanıdık, hafif meydan okuyan Karadenizli edasıyla.
Yanağımdaki dikiş izini kaşıyıp hafifçe gülümsedim. Yanına yaklaşıp belinden tuttum ve kendime çektim. Sol omzumdaki yara sızlasa da Melis’in kokusu tüm acıları eritmeye yetiyordu.
"Bizim nöbetimiz ancak toprağa girdiğimizde biter Üsteğmen," dedim, Karadenizli damarım tutuşarak. "Ama seninle olduğum sürece o nöbet bana cennet daa!"
BABA MI OLUYORUM?!
O sırada verandaya çıkan annem Albay Asena Aladağ ile babam Prof. Dr. Barış Aladağ, ellerindeki kahve kupalarıyla bize bakıyordu. Annemin yüzünde Bordo Bereli disiplininin ötesinde, çok daha derin ve gizemli bir gülümseme vardı.
Babam Barış Aladağ parmağındaki alyansı sıkılaştırıp verandadan aşağı indi. Bakışları doğrudan Melis’in üzerindeydi. Bir cerrahın gözünden hiçbir şey kaçmazdı; babamın gözleri Melis’in duruşundaki, adımlarındaki o hafif değişimi anında yakalamıştı.
"Ulan Yiğit..." dedi babam Barış, sesi aniden kısılarak. "Sen Karadeniz’de terörist avlarken bu konakta başka işler dönmüş daa!"
Melis’in yanakları bir anda al al oldu. Bakışlarını benden kaçırmaya çalıştı ama parmağındaki mühürlü gümüş yüzükle oynadığını fark ettim.
"Ne dönmüş baba?" dedim, kaşlarımı çatarak. Karadenizli şüpheciliğim anında şaha kalkmıştı. "Telsizden bir emrin mi geldi?"
Annem Asena yanımıza adımladı. Parmağındaki babaannemin mühürlü yüzüğünü Melis’in elinin üzerine koydu.
"Telsizden değil Teğmen..." dedi annem Asena, gözleri dolarak. "Gülhane Askeri Tıp Akademi’sinin kan analiz biriminden geldi müjde. Aladağ ailesinin üçüncü kuşağı geliyor!"
Bir an için zaman durdu.
Boğaz’ın rüzgârı, bahçedeki çam ağaçlarının hışırtısı, beynimin içinde yankılanan silah sesleri... Hepsi bir anda bıçak gibi kesildi.
Melis’e döndüm. Kızıl-kahve saçlarının arasından bana bakan o mağrur cerrah kadının gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Yavaşça başını salladı.
"Gütme beni Yiğit..." dedi Melis, sesi titreyerek. "Şile kayalıklarında ölmeyen, Miran Dağı’nda yok olmayan o sevdamız... Şimdi içimde bir can oldu."
Donakaldım. Bordo Bereli reflexes, komando taktikleri, biyometrik savunma mekanizmaları... Hepsi çöktü.
"Ben..." dedim, boğazım düğümlenerek. Karadeniz şivem kekelemeye başladı: "Ben baba mı oluyorum daa?!"
"Baba oluyorsun ulan takoz!" diye gürledi Eren Dayım, arkadan fırlayıp sırtıma öyle bir vurdu ki omzumdaki dikişler sızladı ama umurumda bile değildi!
Melis’i iki elimle belinden kavrayıp havada döndürdüm. Yüzümdeki amansız dikiş izine aldırış etmeden onu var gücümle göğsüme bastırdım.
YENİ BİR MÜHÜR VE GELECEK NÖBETİ
Bahçenin ortasından bir anda sevinç çığlıkları yükseldi. Babam Barış Aladağ cebinden çıkardığı gümüş köstekli saati bana uzattı.
"Bu saat dedenden bana, benden sana kaldı Yiğit," dedi babam, göz yaşlarını gizlemeye çalışarak. "Şimdi o doğacak uşağa saklayacaksın bunu. Aladağların kanı da, mührü de tükenmez!"
Minik Güneş koşarak yanımıza geldi, Melis’in karnına minik ellerini koydu: "Ben abla mı oluyorum?! Ağabey, onu da Bordo Bereli yapacağız değil mi?"
Melis ile göz göze geldik.
Bizim hikayemiz Şile kayalıklarında kanla yazılmış, Miran Dağı’nın hücrelerinde çeliklenmişti. Şimdi ise vatan uğruna dökülen her damla kanın, çekilen her acının karşılığı olarak yepyeni bir canla, üçüncü kuşakla taçlanıyordu!
"Bu hikaye bitmez Üsteğmen..." dedim, Melis’in alnına tutkulu bir öpücük kondurarak.
"Bu hikaye asla bitmeyecek Teğmen..." dedi Melis, ellerini elimle birleştirerek.
Aladağ Konağı’nın üzerinde yükselen yeni güneş, vatanına ve sevdasına mühürlenmiş yeni bir neslin şafağını müjdeliyordu!