27. bölüm · Kan ve Mühür

Bölüm 27

CEPHEKALEMI 19

Melis’in hamilelik müjdesinin üzerinden henüz üç gün geçmiş, konağın üzerindeki o bayram havası henüz dağılmamıştı. Ancak Aladağ soyadını taşıyorsan, huzur dediğin şey iki operasyon arasındaki kısa bir çay molasından ibaretti.
Ablam Masal ile birlikte Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nden çıkan tıbbi malzeme sevkiyatını denetlemek için Ankara yolundaydık. Hava henüz kararmıştı ki, Karadeniz otoyolunun en tenha virajında önümüzü kesen iki siyah zırhlı araç ve fırlatılan sis bombaları her şeyi bir anda değiştirdi.
Miran Dağı'ndan ve Karadeniz'deki sondaj gemisinden artakalan "Hayalet"in uluslararası uzantıları, Melis’e ve doğacak bebeğe ulaşamayacaklarını anlayınca hedef değiştirmişti. Sol omzumdaki yara yüzünden reflekslerim saniyenin altıda biri kadar gecikince, açılan bayıltıcı gaz fırtınasının ortasında kaldık.
Gözlerim kapanmadan önce duyduğum tek şey, Masal ablamın çığlığı ve enseme inen ağır bir dipçik darbesiydi.
GÖKYÜZÜNDEKİ CEHENNEM
Gözlerimi açtığımda ciğerlerimi yakan sert bir gaz kokusu ve kulaklarımı uğuldatan motor gürültüsü vardı.
Bir kargo uçağının içindeydik. İrtifa hızla yükseliyordu. Ellerimiz arkadan kalın plastik kelepçelerle bağlanmıştı. Masal ablam yanımda, sandalyeye bağlı halde bilinci yeni yeni yerine gelerek kıpırdanıyordu. Yüzündeki askeri doktor soğukkanlılığı, Aladağ damarından gelen o hırçın Bordo Bereli inadıyla birleşmişti.
Karşımızda duran beş terörist, ellerinde otomatik silahlarla bize bakıp sırıtan iki kalleşten ibaret değildi. Liderleri olan adam, elindeki tazyikli gaz fişeğini sallayarak yanımıza adımladı.
"Uyan Bordo Bereli..." dedi adam, sırıtarak. "Seni ve doktor ablanı yurt dışındaki hücreye götürüyoruz. Orada Aladağların tüm sırlarını vereceksin!"
"Sen öyle san uşak..." dedim fısıltıyla.
Karadenizli damarımdaki kan tutuştu. Yüzümdeki amansız dikiş izi seğirdi. Plastik kelepçeye Bordo Bereli kas gücüm ve biyometrik direncimle öyle bir yüklendim ki, kelepçe etimi kesip kemiğe dayandı.
ÇAT!
Kelepçe bileklerimde patlayarak koptu.
HIZINI ALAMAYAN YİĞİT VE PİLOT KABİNİ
"Yiğit! Dur!" diye bağırdı Masal ablam.
Ama benim için artık fren mekanizması bozulmuştu. Bir kaplan gibi öne fırladım. İlk hamlede karşımdaki teröristin boğazını kavrayıp adamı uçağın çelik gövdesine çarptım. Adam anında bilincini kaybedip yere serildi.
Diğer ikisi silahlarına davranamadan, belimden çıkardığım gizli bıçakla ilkini etkisiz hale getirdim, diğerini de sert bir döner tekmeyle kargo kapısının koluna yapıştırdım. İkisi de bayılarak yere yığıldı.
Gözüm dönmüştü. Beş yıllık esaretin, Şile’deki kurşunun ve Melis’in karnındaki bebeğe kastetme ihtimallerinin öfkesi bedenimi bir savaş makinesine dönüştürmüştü.
"Yiğit, tamam! Hepsi bayıldı, dur artık!" diye arkamdan seslendi Masal ablam, bağlı olduğu sandalyeden kurtulmaya çalışarak.
Ama fırtına bir kere kopmuştu. Hızımı alamadım. Kargo bölümünden hışımla fırlayıp kokpitin çelik kapısını tekmeyle patlatarak içeri daldım!
Kokpitteki iki pilot terörist, neye uğradığını şaşırıp arkalarını döndüler. Biri silahına uzanmaya çalıştı.
"Kımıldamayın ulan!" diye gürledim, Karadenizli damarım şaha kalkarak.
Gözüm hiçbir şey görmüyordu. Bordo Bereli refleksiyle ilk pilotun çenesine sol kroşeyle vurdum, adam anında kontrol panelinin üzerine devrildi. Diğer pilot "Dur yapma!" demeye kalmadan, ense köküne indirdiğim sert bir dirsek darbesiyle onu da koltuğunda bayılttım!
İki pilot da kafaları kontrol paneline düşmüş halde derin bir uykuya daldı.
MASAL ABLAMIN TATLI SİTEMİ
Uçak bir anda irtifa kaybetmeye, türbülansa girip burnunu aşağı doğru eğmeye başladı. Otomatik pilot ikaz sirenleri kokpitte acı acı çalmaya başladı: "PULL UP! PULL UP!"
Masal ablam elindeki kelepçeleri çözüp nefes nefese kokpitin kapısında belirdi. Yerde baygın yatan teröristleri, ardından da pilot koltuklarında kafaları cansız gibi yatan iki pilotu gördü.
Ablamın gözleri kocaman açıldı. Ellerini iki yanına açıp bana baktı. O tam bir Aladağ kızı edasıyla, katıksız bir tatlı sitemle gürledi:
"Allah belanı vermesin Yiğit! Hızını alamayıp pilotları da mı bayılttın daa?! Kim uçuracak şimdi bu koskoca uçağı?!"
Kendi yaptığıma ve Masal ablamın o halini görünce bir an duraksadım. Yüzümdeki dikiş izi gerildi, fırtınalı Karadeniz gözlerimde hafif bir mahcubiyet belirdi.
"Abla..." dedim, pilotun koltuğuna doğru atlayıp lövyeyi geriye doğru çekmeye çalışırken. "Ne bileyim terörist elbiseliydiler daa! Bir an hızımı alamadım!"
"Kardeşlerin en takozu!" diye bağırdı Masal ablam, düşmemek için kokpitin kapısına tutunarak. "Melis hamile diye seviniyorduk, adam daha baba olmadan bizi gökyüzünde patlatacak!"
Uçak bulutların arasında sallanırken, lövyeye asıldım ve telsiz pedalına bastım:
"Anka Birliği! Burası Teğmen Yiğit Hamza Aladağ! Uçağı ele geçirdik... Ama küçük bir pürüz var, pilotlar devre dışı! Babaannemin mühürlü yüzüğü adına biri bana bu mereti nasıl indireceğimi anlatsın daa!"
Sirenlerin ve Masal ablamın söylenmelerinin arasında, Aladağ kardeşlerin gökyüzündeki amansız macerası yeni başlııyordu!
Kargo uçağının kokpitindeki kırmızı ikaz ışıkları yüzümüze vururken, uçağın burnu Karadeniz’in üzerindeki zifiri karanlığa doğru tehlikeli bir açıyla süzülüyordu.
Lövyeye iki elimle birden asıldım. Sol omzumdaki taze kurşun yarasının dikişleri çatırdadı ama acıyı hissedecek vaktim yoktu. Masal ablam yanımda fırtına gibi bocalarken, kokpitteki askeri telsizden önce yoğun bir hışırtı, ardından annem Albay Asena Aladağ’ın o sarsılmaz, emredici sesi yükseldi:
> "Yiğit! Masal! Telsiz frekansını aldık! Durumunuz nedir uşaklar, o uçak neden irtifa kaybediyor?!"
>
"Komutanım!" diye bağırdı Masal ablam, telsiz mandalına basıp ikaz sirenlerinin gürültüsünü bastırmaya çalışarak. "Kargo bölümündeki teröristleri indirdik ama Yiğit hızını alamadı! Kokpite dalarak iki pilotu da tek hamlede bayılttı! Şu an uçağı 20 bin fitte takoz gibi aşağı düşürüyoruz daa!"
Telsizin diğer ucunda bir anlık ölüm sessizliği oldu.
Sonra arka plandan babam Prof. Dr. Barış Aladağ’ın gür Karadeniz şivesi patladı:
> "Ulan Yiğit! Neşteri doktor atar, yumruğu Bordo Bereli vurur dedik de uçağın pilotu bayıltılır mı daa?! Asena, ver şu telsizi bana! Uşak, lövyeyi kendine doğru çek, gaz kollarını yavaşça geriye al!"
>
KONAĞIN VE BİRLİĞİN SEFERBERLİĞİ
Aladağ Konağı’nın ana salondaki komuta masası bir anda savaş karargahına dönmüştü.
Rıza General, yanında annem Asena ve babam Barış ile birlikte Hava Kuvvetleri radarlarına anlık bağlamıştı. Eren Dayım elindeki kemençeyi masanın kenarına fırlatmış, harita üzerinde uçağın muhtemel rotasını çiziyordu. Ateş Amcam belindeki silahını kontrol edip pist güvenlik timlerini harekete geçirmişti.
Siyah zırhlı parkası ve elinde tuttuğu telsizle komuta masasının başında duran Melis’in yüzü ise bembeyazdı. İçindeki Aladağ sevdası ve karnındaki üç günlük mucize, Melis’e sarsılmaz bir güç veriyordu.
Melis telsiz mandalına bastı. Sesi titriyordu ama Karadenizli cerrah kararlılığıyla döküldü:
"Yiğit Hamza... Beni iyi dinle Teğmen. O uçaktan tek bir çizik bile almadan ineceksin. Karnımda senin evladını taşıyorum! O çocuğu babasız büyütmeme izin vermeyeceksin, duydun mu beni daa?!"
Melis’in sesini kokpitte duyduğum an, içimdeki Karadeniz fırtınası duruldu. Gözlerimdeki o gözü dönmüş fırtına yerini katıksız bir odaklanmaya bıraktı. Yüzümdeki amansız dikiş izi gerildi.
"Üsteğmen..." dedim, lövyeyi var gücümle çekip uçağın burnunu doğrulturken. "Aladağ erkeği sözünü tutar. O bebeğe de, sana da geri döneceğim!"
ACİL İNİŞ VE PİSTTEKİ YÜZLEŞME
Hava Kuvvetleri’nin telsizden verdiği direktifler ve babam Barış Aladağ’ın "Gözünü seveyim lövyeyi kırma daa!" bağrışları eşliğinde uçağı Amasya Askeri Havalimanı’nın acil iniş pistine doğru yönlendirdim.
Masal ablam yan koltuğa oturmuş, baygın pilotların kemerlerini bağlayıp panellerdeki tuşlara basarak iniş takımlarını açmıştı.
ÇAT! BUM!
Uçağın tekerlekleri piste vurduğunda çıkan devasa kıvılcımlar ve lastik kokusu geceyi kapladı. Uçak pist boyunca savrularak, itfaiye ve ambulans araçlarının arasında zorlukla durmayı başardı.
Kargo kapısı hidrolik bir gürültüyle açıldığında, dışarıda bizi bekleyen Anka Birliği ve Aladağ ailesi tam kadro karşımızdaydı!
Aşağı ilk inen ben oldum, arkamdan da Masal ablam çıktı.
Eren Dayım fırlayıp boynuma sarıldı: "Ulan Karadeniz takozu! Gökyüzünde bile horon teptirdin bize daa!"
Ateş Amcam gülerek Masal’ın sırtını sıvazladı: "Aferin kızım, bu uşağı gökyüzünden sağ salim indirdin ya!"
Minik Güneş, elindeki oyuncak kılıcı sallayarak yanımıza koştu: "Ağabey! Uçağı patlatmadın değil mi? Ben de gelecektim!"
MÜHÜRLÜ SARILIŞ
Babam Barış Aladağ yanıma adımlayıp önce kafama hafifçe vurdu, sonra var gücüyle göğsüne bastırdı. "Ulan uşak... Kalbimize indirecektin daa!"
Annem Albay Asena Aladağ ise Bordo Bereli gururuyla bakarak elimi sıktı: "Aferin Teğmen. Görev tamamlandı."
Ve tam o sırada... Melis kalabalığın arasından sıyrılıp üzerime doğru koştu.
Hiçbir şeyi düşünmeden, omzumdaki yaramı ve pistteki onlarca askeri umursamadan kollarımı açtım. Melis boynuma sarıldı. Kızıl-kahve saçları rüzgârda yüzüme vururken, hıçkırıkları göğsümde eridi.
Narin elini tutup parmağındaki mühürlü gümüş yüzüğü dudaklarıma götürdüm. Diğer elimi yavaşça Melis’in henüz düz olan karnına koydum.
"Geri döndüm Üsteğmen..." dedim, Karadenizli damarımdaki kan tutkuyla tutuşarak. "Bizim hikayemizde rötara yer yok daa!"
Melis başını kaldırıp yüzümdeki o derin dikiş izine ve gözlerime baktı. Dudaklarıma kondurduğu o sıcak öpücük, gökyüzündeki cehennemi ve ölümün soğuk yüzünü bir kez daha yok etmişti.
Aladağ ailesi, tüm fertleriyle pistin ortasında kenetlenirken; gökyüzünden toprağa, topraktan geleceğe uzanan bu destan, dökülen her damla kanla daha da ölümsüzleşiyordu!

Amasya Askeri Havalimanı’nın pistindeki motor gürültüsü ve siren sesleri yavaş yavaş dindiğinde, apron bir hava üssünden ziyade Aladağ Konağı’nın bahçesine dönmüştü.
Melis’in dudaklarımdan çekildiği o an, arkamızda çınlayan çocuk sesleri ve aile meclisinin neşeli hengamesi pisti kapladı.
PİSTTEKİ YENGE VE YEĞEN ABLUKASI
Ateş Amcamın eşi, her zamanki anaç ve korumacı edasıyla öne atılan Derya Yengem, elindeki sıcak tülbenti hemen Melis’in omuzlarına örttü.
"Ulan Yiğit! Kızcağız daha üç haftalık hamile, stres yüklüyorsun yüreğine!" diye gürledi Derya Yengem, bir yandan Melis’in yüzündeki ter tanelerini silip bir yandan bana çatık kaşlarla bakarak. "Kıza bir şey olursa o dikişlerini ben kendi ellerimle sökerim senin, bilesin daa!"
Eren Dayımın eşi Deniz Yengem ise kucağındaki ikiz yeğenlerim —Ayaz ile Yağmur— ile yanımıza yanaştı. İkizler, üzerimdeki kanlı ve barut kokan hücum yeleğini görünce minik handsini bana doğru uzattı.
"Ağabey! Uçağı sen mi düşürdün daa?!" diye bağırdı dört yaşındaki Ayaz, minik yumruğunu havaya kaldırarak.
Deniz Yengem gülerek ikizleri yere bıraktı, Melis’in elini sımsıkı tuttu. "Aferin benim güzel gelinime... Bu Karadeniz uşaklarının hırçınlığı ancak senin gibi metanetli bir kadının elinde dize gelir Melis. Yalnız değilsin kızım, biz hep arkandayız."
Melis, Deniz ve Derya Yengemin bu candan kucaklamasıyla gözyaşlarını silip tebessüm etti. "Sağ olun yengelerim... Bu fırtınalı adamla baş etmek için Aladağ kadını olmak gerekiyormuş, yeni yeni öğreniyorum."
EN KÜÇÜK KIZ KARDEŞ: KANIN SON HALKASI
O hengamenin ortasında, askeri kulübenin arkasından mahcup ama bir o kadar da gururlu adımlarla çıkan biri vardı: En küçük kız kardeşim, henüz on beş yaşındaki Derin.
Derin, annem Asena Aladağ’ın gençliğine birebir benzeyen o mağrur gözleriyle pistin kenarında durmuş, elinde Bordo Bereli kepimle bana bakıyordu. Beş yıl boyunca ben esaretteyken abisiz büyüyen, abisinin yokluğunda babama ve anneme teselli olan o koca yürekli kız çocuğu...
Dizlerimdeki yorgunluğa ve omzumdaki sızıya aldırış etmeden Derin’e doğru adımladım.
"Gelmeyecek misin buraya daa?" dedim, Karadenizli damarımdaki o derin abi şefkatiyle.
Derin daha fazla tutamadı kendini. Koşarak üzerime atıldı, kollarını boynuma doladı.
"Ağabey..." dedi Derin, sesi hıçkırıklarla boğularak. "Uçağı indirdiğini telsizden duyunca yine seni kaybedeceğiz sandım... Melis ablamın karnındaki bebeği de, bizi de yetim bırakacaksın sandım daa!"
Derin’in saçlarını sımsıkı okşadım. Yüzümdeki dikiş izini onun yanağına bastırdım.
"Aladağ erkeği pes etmez Derin'im," dedim fısıltıyla. "Ben beş yıl o karanlık hücrede kaldıysam, sizler için, senin için ayakta kaldım. Artık hiçbir yere gitmek yok. Ağabeyin burada!"
Derin başını kaldırıp elimdeki kepi başıma taktı: "O zaman o doğacak yeğenime Bordo Bereli disiplinini ben öğreteceğim ağabey!"
KONAĞA DÖNÜŞ VE KANLA MÜHÜRLENEN SOFRA
Gecenin saat üçünde konağa döndüğümüzde, bahçedeki dev ahşap masa donatılmıştı bile.
Masanın başında Rıza General, sağında annem Albay Asena, solunda babam Prof. Dr. Barış Aladağ oturuyordu. Masanın çevresinde Eren Dayım, Ateş Amcam, Derya Yengem, Deniz Yengem, ablam Masal, en küçük kız kardeşimiz Derin, minik Güneş ve ikiz yeğenlerim Ayaz ile Yağmur tam bir kovan neşesiyle toplanmıştı.
Melis yanımda, elini elimin üstüne koymuş oturuyordu.
Babam Barış Aladağ gümüş kadehini kaldırıp gür sesiyle bahçeyi çınlattı:
"Ulan uşaklar! Şile kayalıklarında başlayan, Miran Dağı’nda sınanan, Karadeniz’in gökyüzünde mühürlenen bu sevdalılık... Bugün burada tam kadro ayakta! Melis kızımızın karnındaki üçüncü kuşak Aladağ ile bu soy sonsuza kadar fırtına gibi esecek daa!"
Eren Dayım kemençenin yayını tellere vurdu. Minik Güneş ile Derin ikizleri kapıp horona kaldırdı.
Melis’e döndüm. Kızıl-kahve saçlarını kulağının arkasına itip yanağına tutkulu bir öpücük kondurdum. Yüzümdeki dikiş izi gülümsememle gerildi.
"Nasıl bir aileye gelin geldin Üsteğmen?" diye fısıldadım kulağına.
Melis parmağındaki mühürlü gümüş yüzüğü benim yüzüğüme bastırdı, gözlerindeki sonsuz aşkla yanıtladı:
"Dünyanın en fırtınalı, en gözü pek ve en güzel ailesine Teğmen Yiğit Hamza Aladağ... İyi ki seninle öldüm, iyi ki seninle yeniden doğdum!"
Boğaz’ın suları ay ışığında ışıldarken, Aladağ ailesinin her bir ferdi tek bir yürek olmuş, geleceğin yeni destanlarına doğru sevdayla yelken açıyordu!
Konağın bahçesindeki o neşeli sofra sabaha karşı saat dörde kadar devam etti. Eren Dayımın kemençesinden yükselen hırçın Karadeniz havaları, gökyüzündeki ölüm tehlikesini çoktan bir zafer hikayesine dönüştürmüştü.
İkiz yeğenlerim Ayaz ile Yağmur, Deniz Yengemin kucağında uyuyakalmış; minik Güneş ise elinde tahta kılıcıyla en küçük kız kardeşim Derin’in dizine yatmıştı. Ablam Masal ile Derya Yengem mutfakta Melis için özel olarak hazırladıkları bitki çaylarını tepsiye diziyordu.
Gözüm masanın kenarında oturan, parmağındaki alyansı taze bir gururla sıkan babam Barış Aladağ’a takıldı. Annem Asena Aladağ ile el ele tutuşmuş, bahçedeki çocukların neşesini izliyorlardı.
AİLE REİSİNİN YENİ EMİRİ
Babam Barış Aladağ gümüş çay bardağını tabağına koyup tıkırttı. Masadaki neşeli gürültü bir anda bıçak gibi kesildi. Babamın bakışları doğrudan bana ve Melis’e çevrildi. Yüzündeki Karadenizli sertliği, derin bir baba şefkatiyle yumuşamıştı.
"Bana bak Yiğit Hamza..." dedi babam, sesi gür ve kesin bir ton alarak. "Bu zamana kadar Miran Dağı dedin koştun, Şile kayalıkları dedin kurşunun önüne atladın, en son gökyüzünde uçağın pilotunu bayılttın daa! Ama bundan sonra işler değişti."
Melis’e dönüp gülümsedi: "Melis kızım hamile. Aladağların üçüncü kuşağı o karında büyüyor. Genelkurmay’a bizzat ben yazacağım, Rıza General ile de konuştum. İkiniz de bebek dünyaya gelene kadar saha görevlerinden menedildiniz! Konağın bahçesinde nöbet tutacaksınız, nokta!"
"Ama baba—" diye araya girmeye çalıştım, Karadenizli damarım anında şaha kalkarak.
"Lafımı kesme takoz!" diye gürledi babam Barış. "Ben profesörüm, bu kızın doktoruyum, en önemlisi de sizin babanızım daa! Benim dediğim olacak!"
Annem Albay Asena Aladağ da babamın elini sıkıp bana baktı: "Baban haklı Teğmen. Bordo Bereli disiplini ailede de geçerlidir. Şimdi o silahları kılıfına koyup bu bebeğin geleceğine odaklanma vakti."
Melis elimi masanın altından tutup sımsıkı sıktı. Yüzündeki o cerrah ciddiyeti erimiş, yerini paha biçilemez bir huzura bırakmıştı.
"Emredersiniz Albayım..." dedim başımı eğerek, yüzümdeki dikiş izi kıvrılarak. "Nöbet yerimiz konaktır!"
ÜÇÜNCÜ KUŞAĞIN İLK ŞAFAĞI
Sabahın ilk ışıkları Boğaz’ın sularına vururken, herkes odalarına çekilmişti.
Melis ile konağın üst katındaki Boğaz’a bakan odamızın balkonundaydık. Melis üzerindeki ağır parkayı çıkarmış, benim ince siyah hırkama sarınmıştı. Kızıl-kahve saçları sabah poyrazında dalgalanıyordu.
Arkasından yanaşıp kollarımı beline doladım. Ellerimi yavaşça karnının üzerine koydum. Melis de narin ellerini ellerimin üzerine yerleştirdi. Parmağındaki mühürlü gümüş yüzüğün soğuk metalik dokusu tenime değdi.
"Uçakta pilotları bayılttığında gerçeği anladım Yiğit..." dedi Melis fısıltıyla, başını yaralı olmayan sağ omzuma dayayarak. "Sen hiçbir zaman durmayacaksın. İçindeki o fırtına hiç bitmeyecek."
"İçimdeki fırtına ancak senin koynunda dinginleşir Üsteğmen," dedim, sesimdeki Karadeniz şivesini en derin sevdamla yoğurarak. "Ben o beş yıllık esaret hücresinde hep bu anın hayaliyle ayakta kaldım. Şimdi seninle, evladımızla, ailemizle buradayım."
Melis dönüp gözlerimin içine baktı. Yüzümdeki o derin dikiş izini parmak uçlarıyla okşadı, sonra dudaklarını o izin üzerine bastırdı.
"Bu bebek..." dedi Melis, gözlerinden tek damla mutluluk yaşı süzülerek. "Hem senin o kırılmaz cesaretini taşıyacak, hem de bizim kanla ve yeminle mühürlenen sevdalılığımızın abidesi olacak."
Aşağıdan, bahçeden Eren Dayımın kemençesinden yükselen ince bir melodi duyuldu. Güneş Boğaz’ın arkasından kızıl bir alev gibi doğarken, Aladağ ailesi için ne esaret ne de ölüm galip gelmişti.
Kanla yazılan, yeminle mühürlenen ve yeni bir canla taçlanan bu büyük sevda; Karadeniz’in fırtınalı sularından geleceğin sonsuz ufkuna doğru mağrurca yükseliyordu!
33. BÖLÜMÜN SONU