9. bölüm · KAN MÜHÜRÜ

🩸 KAN MÜHRÜ

Kim Seungmin

Bölüm 8 — Tahtsız Kral
Su Hoo'nun ardından üç gün geçmişti.
Şato hiç olmadığı kadar sessizdi.
Eskiden koridorlarda yankılanan ayak sesleri, kahkahalar ve konuşmalar yoktu.
Taht salonunun kapıları kapalıydı.
Taht ise boştu.
Min Seo üç gündür o salona girmemişti.
Su Hoo'nun yüzüğü hâlâ boynundaki zincirde asılıydı.
Onu çıkarmaya cesaret edemiyordu.
Min Jae kapının önünde durdu.
— Abla?
Cevap gelmedi.
— İçeri girebilir miyim?
Min Seo pencerenin önünde oturuyordu.
— Gir.
Min Jae içeri girdi.
Bir süre kardeşine baktı.
— Yemek yemedin.
— İstemiyorum.
— Üç gündür böyle.
Min Seo cevap vermedi.
Min Jae yatağın kenarına oturdu.
— Su Hoo böyle olmanı istemezdi.
Min Seo'nun gözleri doldu.
— Onun adını söyleme.
— Neden?
— Çünkü her söylediğinde...
Sesi kırıldı.
— Gerçekten gittiğini hatırlıyorum.
Min Jae sessizce başını eğdi.
Tam o sırada kapı açıldı.
Chan içeri girdi.
Arkasında Lee Know, Hyunjin, Felix, Seungmin ve I.N vardı.
Chan:
— Min Seo.
Min Seo ona baktı.
— Ne oldu?
Chan:
— Konsey toplandı.
— Neden?
— Taht boş kaldı.
Min Seo'nun yüzü değişti.
— Ben kral değilim.
Lee Know:
— Zaten seni kral yapmak istemiyorlar.
Min Seo:
— O zaman?
Hyunjin cevap verdi:
— Kraliçe yapmak istiyorlar.
Min Seo ayağa kalktı.
— Hayır.
Chan:
— Min Seo—
— Hayır!
Min Seo başını iki yana salladı.
— Ben kraliçe olmak istemiyorum.
Felix:
— Biliyoruz.
— O zaman neden?
Chan:
— Çünkü Su Hoo'nun vasiyeti var.
Min Seo dondu.
— Ne vasiyeti?
Chan cebinden eski bir mektup çıkardı.
Mektubun üzerinde Su Hoo'nun mührü vardı.
Min Seo'nun elleri titremeye başladı.
— Bunu ne zaman yazdı?
Chan:
— Savaştan bir hafta önce.
Min Seo mektubu aldı.
Mührü açtı.
İlk satırı okudu.
“Min Seo'ya.”
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Mektubun devamında Su Hoo'nun sözleri vardı:
“Eğer bu mektubu okuyorsan, muhtemelen sana verdiğim sözü tutamadım.”
Min Seo gözlerini kapattı.
— Hayır...
Mektubu okumaya devam etti.
“Ama senden bir şey istemek zorundayım.”
Min Seo'nun nefesi kesildi.
“Tahta benim yerime geçmeni istemiyorum.”
Min Seo şaşkınlıkla baktı.
“Tahta oturmak kolaydır. Krallığı taşımak zordur.”
Bir damla yaş mektubun üzerine düştü.
“Eğer bir gün herkes senden kraliçe olmanı isterse, bunu benim için yapma.”
Min Seo dudaklarını ısırdı.
“Bunu kendin istediğin için yap.”
Mektubun son satırına geldiğinde elleri titriyordu.
“Ve ne olursa olsun, kendini benim kaybımın içinde kaybetme.”
Min Seo mektubu göğsüne bastırdı.
Ama son satır daha farklıydı.
Kısa.
Tek bir cümle.
“Çünkü seni ilk gördüğüm günden beri kaderimin en güzel parçası sendin.”
Min Seo gözyaşlarını tutamadı.
Mektubu kapattı.
— Bunu neden yaptı?
Chan sessizce:
— Çünkü seni sevdiği için.
Min Seo başını kaldırdı.
Kimse bir şey söylemedi.
Sonra uzaktan bir çan sesi duyuldu.
DONG.
Herkes pencereye baktı.
Ama bu kez çan şatodan gelmemişti.
Min Jae'nin yüzü değişti.
— Abla...
— Ne oldu?
Min Jae, Min Seo'nun boynundaki yüzüğe baktı.
— Su Hoo'nun yüzüğü.
Min Seo yüzüğe baktı.
Kraliyet yüzüğü...
hafifçe parlıyordu.
Seon hızla odaya girdi.
— Yüzüğü nereden aldın?
Min Seo:
— Su Hoo'nun.
Seon'un yüzü bembeyaz oldu.
— Hayır...
— Ne oldu?
Seon yüzüğe baktı.
— Bu mümkün değil.
Min Seo:
— Ne?
Seon fısıldadı:
— Kralın gücü mühürle birlikte yok olmalıydı.
Chan:
— Ne demek istiyorsun?
Seon'un gözleri yüzükten ayrılmadı.
— Eğer hâlâ parlıyorsa...
Herkes sustu.
Seon yavaşça başını kaldırdı.
— Su Hoo'nun gücü hâlâ bir yerde.
Min Seo'nun kalbi hızlandı.
— Nerede?
Seon cevap vermedi.
Çünkü o anda yüzüğün içinden çok hafif bir ses geldi.
Min Seo'nun gözleri büyüdü.
Ses neredeyse bir fısıltıydı.
Ama tanıdı.
“Min Seo...”
Min Seo'nun nefesi kesildi.
— Su Hoo?
Yüzük bir kez daha parladı.
Ve fısıltı tekrar duyuldu:
“Beni bul.”
🩸 DEVAM EDECEK…