3. bölüm / 6
İz Bırakanlar UnutulmazÜÇ. Gökyüzünün Yalnız İncisi
Bölümler 6Şu an: ÜÇ. Gökyüzünün Yalnız İncisi
- 1 BİR. YARIM KALPLER SOKAĞI2.302 kelime
- 2 İKİ. CENNETİN YILDIZI2.978 kelime
- 3 ÜÇ. Gökyüzünün Yalnız İncisi4.712 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 DÖRT. GÖZLERDE GİZLİ KARADELİKLER6.505 kelime
- 5 BEŞ. Arcturus'un Yaşları9.260 kelime
- 6 ALTI. TİYATRO SAHNESİNDE BİR GECE3.048 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ÜÇ.
Gökyüzünün Yalnız İncisi
“Üşümüş gibi görünüyordun.”
“Üşümek istedim çünkü.”
Ben daha onu karşımda bulmanın şokunu atlatamadan o gülümseyerek yanımdan geçti ve korkuluklara yaslandı. Gecenin bir saati balkonumda belirmiş, omzuma bir şal bırakmıştı ve şu an hiçbir şey olmamış gibi gökyüzünü izliyordu. Hadi ama bir açıklama hak ediyorum bence!
“Ne işin var burada?” diye sordum. Bir cevap vermediğinde yanına giderek kalçamı korkuluklara yasladım ve ellerimi önümde birleştirerek tekrar “Ne işin var burada?” diye sordum. Yine cevap vermedi.Sanırım yıldızlara bakıyordu.Ama gözlerinde bir şey vardı çözemediğim. Yıldızları gördüğü an büyülenmiş gibi onları izlemeye başlamıştı. Huzur?Özlem?Hayranlık? Ne yani o aptal toz parçalarına mı hayrandı?
“Çok güzel değil mi?” dedi gözlerini bir an bile ayırmadan.
“Değil.” Yüzünü buruşturdu ama yine de gözlerini yıldızlardan ayırmadı.
“Çok acımassızsın.”
“Biliyorum. Ama şunu bil,sen de çok soğuksun.”
“ Beni kendinle karıştırma ,küçük yıldız.” Küçük yıldız mı, yıldızlardan nefret eden birine takılabilecek en anlamlı isim gerçekten.
“Bana bir daha yıldız deme.Ayrıca ben senin sorduğun sorulara cevap verirdim ama sen en ufak soruma bile cevap verme zahmetinde bulunmuyorsun.Bu durumda ben mi daha soğuğum sen mi?” arkamı dönerek onunla beraber gökyüzünü izlemeye başladım.Aynı şekilde duruyorduk, aynı yıldıza bakıyorduk ama tek fark o hayranlıkla ben ise nefretle izliyordum.
“ Yıldızlardan nefret ediyorsun değil mi?”
“ Yıldızlara hayransın değil mi?” diyerek yine onunla inatlaşmaya başladım ardından ikimiz de aynı anda “Neden?” diye sorduk. Bir romantik komedi içinde olsaydık şu an ikimiz de gülümsüyor olurduk ama gerçek hayatta işler böyle yürümüyor, en büyük hayranlık da en büyük nefret de acılardan doğuyordu. Acılardan arda kalan izlerden...
“Madem soğuk olmadığını iddia ediyorsun önce sen cevap ver.”Dediğimde sonunda yeşillerini bana çevirmişti.
“Anısı var. Şimdi sen söyle neden nefret ediyorsun?”
“ Anısı var.” Dedim ben de onun gibi.
“Sen bana bir şey vermezsen ben de sana vermem, diyorsun yani.” Dedi. Kaşlarımı kaldırarak ona baktım ve onayladım.
Başını yere eğdi ve geri kaldırdığında yine yıldızları izlemeye başladı.“Beni hiç yalnız bırakmadılar.”
“ Beni yalnız kalmaya zorladılar.” Yaralı yıldız…
"Neden diye sormadın.Şaşırdım doğrusu."Gülmemek için dudaklarını mı sıkıyordu yoksa bana mı öyle geliyor?
"Tanışalı bir saat oldu sadece buna rağmen hakkımda birçok şey biliyorsun.Ama ben sen değilim, özeline girmeye çok meraklı değilim.Sen de girmesen iyi edersin Kuzey Aden."
Gözleri hayretle bana döndü, " Daha birkaç dakika önce neden yıldızları sevdiğimi sordun?"
"Evet sordum.Ve cevabımı gayet net aldım. 'anısı var' dedin. Anılarını bana anlatmanı istemeyeceğin çünkü bana sorsaydın anlatmazdım.Bu yüzden bu bana yetti."
Hâlâ şaşkın bir şekilde bana bakıyordu. Biraz daha böyle bakarsa suratına yumruğu yiyecek, az kaldı!
Gözlerimi yıldızlara geri çevirdim, ama o hâlâ beni izliyordu. Birkaç dakika daha buna devam ederken bir şey mırıldandı. Tam anlayamadım ne dediğini ya da anlamak istemedim bilmiyorum ama hiç sesimi çıkarmadan öylece bakınmaya devam ettim. O da gözlerini yıldızlara çevirmişti çoktan.
Bir süre sadece öyle durduktan sonra sessizliği bölen taraf yine ben oldum.“ Ne işin var balkonumda?” diyerek sorumu yineledim.
“Bu sorunun cevabını vermesi gereken kişi ben değilim.”
“Pardon?” ben mi cevap verecektim! Bu adamla geçirdiğim birkaç saat içinde bile kaç kez sinir krizi geçiriğimi sayamazken bir de üstüne aynı ekipte, beraber, altını çiziyorum beraber, görev mi yapacaktık. Bu yolun sonunda tımarhanede biterse hiç şaşırmam!
“Asıl senin ne işin var balkonumda Eliz?” balkonumda mı demişti o. Yoksa aklım bana oyunlar mı oynuyordu? Lütfen bir oyun olsun!
“ Balkonum derken?” dediğimde arkasını dönerek hemen benim odamın balkona açılan kapısının bitişiğindeki kapıyı gösterdi.
“ Odamın balkonu. Buraya çıkmak için de senden izin almam gerekmiyor herhalde?”
Ben de elimle diğer kapıyı göstererek,”İzin alman gerekiyor çünkü odalarımız yan yana!”koskoca tesiste yıllardır boş duran o odaya mı bulmuştu yerleşmek için?
Kahkaha atmaya başladığında sabrım taşmıştı artık. Ellerimle saçlarımı çekiştirirken, "Şu an neye gülüyor olabilirsin ki?" Beni umursamayıp gülmeye devam etti. Bu adam niye tek seferde anlamıyordu beni de hep tekrarlatıyordu!
Ellerimi saçlarımdan çekip kolundan çektim onu.Sıcacıktı teni, benim buz kesmiş ellerime göre.Kolunu bir kez daha çektiğimde kendine gelerek gülmeyi bıraktı ve yeşilleri bana döndü.Gülmeyi bırakmış olabilirdi ama hâlâ gülmemek için dudaklarını sıkıyordu.
"Komik mi?"
Gözleri ellerime kaydı, "Komik," ellerimi hızla geri çektim.Birkaç saniye dokunmuştum ama yıllardır ısınmayan elim sıcacık olmuştu. Komik değil garipti bu adam. Çok garip!
" İstanbul beni hiç sevmemiş galiba."
"Nereden vardın bu kanıya?"
" Bir an önce defolup gitmem için sürekli karşıma seni çıkarıyor," gözlerim irice açıldı, tam ağzımı açacağım esnada, " Resmen sınanıyorum." Diyip benim konuşmamı beklemeden kapıya doğru yürümeye başladı.
Arkasından, " Sen mi ben mi sınanıyorum acaba!" Diye bağırsam da umursamadan odasına girdi.
Gitmesiyle ben de omzuma koyduğu şalı hırsla sandalyeye fırlatıp odama girdim. Bu gece bir an önce bitmeliydi!
Hızla yorganımı kaldırıp yatağımın içine girdim.Dışarıdaki havaya rağmen ellerim hâlâ sıcacıktı.Ellerimle oynarken biraz sakinleşmeye çalıştım. Sonunda rahatladığımda aklıma sorular üşüştü yine ve yine...
Bu dosya kapanalı yıllar olmuştu.Rafyoaktif bir patlama olduğu söylenmiş ve bütün dosyalar da binayla beraber çöktüğü için kaynak eksikliğinden dolayı sonuçsuz kalmıştı.Şimdi neden birileri bu dosyayı tekrar açtırmıştı? Hayır yanlış soru, kim açmıştı?
Bu soruyu uzun süre düşündüm fakat aklıma kimse gelmiyordu bu yüzden şimdilik bunu erteleyip sıradaki soruya geçtim.
Peki ya Çağan? Çağan neden susturmuştu beni? Ne saklıyordu, ne planlıyordu?
Aden ona Yıldırım dediği anda resmen delirmişti.Bildiğim kadarıyla annesi o doğarken ölmüştü fakat babası hakkında hiç konuşmazdı.Belki de babasına olan nefretinden dolayı istemiyordu onun soyadını taşımak ama bunu neden bize söylemiyordu ki?
Ayrıca ailevi meseleleri onun özeli olabilirdi ama biz bir ekibiz bu yüzden her ne planlıyorsa bize söylemeli! Fakat söylememe nedenini de biraz tahmin edebiliyorum çünkü aralarında en çok kime benzediğimi sorsalar hiç düşünmeden Çağan derdim.
Kimseye güvenmez sürekli gözlemlerdik, en yakınımızı bile. Mesela, Pamir'e sorsanız bana kendinden daha çok güvenirdi fakat bunu söylemek ne kadar canımı yaksa da ben ona böylesine güvenemiyordum. Ben kendime bile güvenmiyorum ki başkasına nasıl güvenebilirim.
Olabildiğince hissettirmemeye çalışıyorduk bu güvensizliği çünkü hepimiz yaralanmıştık. O yaralar öldürmemişti belki bizi ama arkalarında bıraktıkları izler çok ağırdı. Ve o ağırlığı hissederseniz, o izi açan taraf olduğunuzda bu sizin sonunuz olurdu.
Planlarımızı anlatmayacak kadar kimseye güvenmiyor, onlara bir iz bırakmaktan korkacak kadar çok seviyorduk. Bu yüzden ona kızmaya hakkım yoktu.
Ve son soru, neden bu kadar tahammülsüz davranmıştım Aden'e? Ne yapmıştı ki o bana?
Ne kadar kabul etmek istemesem de biliyordum neden böyle davrandığımı. Hayır, Çağan'a zarar vermiş olabileceği ihtimali değildi beni ona karşı sinirlendiren çünkü o yapmamıştı. Ayrıca Çağan, Aden'in elindeki belgeleri çalmıştı. Yani dövse hakkıdır adam 2 yılını harcamış o belgelere ulaşmak için sonuçta! Bize göstermedikleri belgeler olduğuna emindim yoksa bu gece peşimizi bırakmazdı. Ve bu kadar değerli olan bilgiler sadece saçlarımın göründüğü birkaç fotoğraftan ibaret olamazdı, olmamalıydı.
Sinirliydim çünkü geçmişim karşıma dikilmişti ve korkaklığımla yüzleşmiştim. Sonrasında yine kaçmıştım. "Ben cesurum, bak karşısında dimdik duruyorum" diyebilmek için çabalamıştım ama bu kendimi kandırmaktan öte değildi. Eğer gerçekten cesur olsaydım çıkar aradıkları kişinin ben olduğumu söylerdim.Ama yapmadım, yapamadım.
Çünkü o fotoğraftaki kızdım hâlâ, yaptıklarım için pişman olamayacak kadar inatçı ama kendimden kaçmak isteyecek kadar korkaktım. Yine kendimden kaçmıştım ve şimdi kendimi aramaya mecburdum.
23 yıldır kendimden kaçan biriyim. Bulmak ister miyim kendimi bilmiyorum ama biri beni bulsun isterdim. Belki siz bulursunuz o yıkıntının ortasında beni, uzanırsınız elime. Isıtırsınız yine böyle.
Hayır, bulamazsınız bayım. İnsan kendisini bulamamıyorsa ona gölgesi bile yardım edemez değil mi?
Yine de bunun yanında bir şey daha varmış gibi hissediyordum çünkü onun hakkında içimde garip bir his vardı. Hayır bu ilk görüşte aşk saçmalığı değildi daha farklı ,daha kötü bir histi.
Bir şekilde onu gördüğüm andan beri içimde bir şey yanmıştı, bir düğüm çözülmüştü, yeni bir kördüğüm oluşmuştu.
Onu şu anımda arıyorum ama belki geçmişimde saklıdır bilmiyorum ve daha fazla düşünmek istemiyorum. Sıradaki soru lütfen!
Bu görevin sonu ya benim ya da bendeki beni çalan adamın sonu olacak. O adama ulaşmam için bir basamak olarak kullanmalıydım çünkü bugüne kadar tek başıma hiçbir sonuca ulaşamamıştım ve şimdi birçok kişi aynı adamı arıyorduk. Yıllardır üzerine çalıştığım planlardaki boşlukları ekiple doldurursak onu bitirebilirdim.Bu fikir yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturdu.
Bu hayatta tek amacım intikam almaktı ve sonunda o günler geliyordu.
Huzurla uykuya dalacağım esnada telefonuma bir bildirim yağmuru oldu ama artık bunu bile umursayamayacak kadar yorulmuştum. Uykunun tatlı çekimine daha fazla direnemeyen gözlerimi yavaşça yumdum ve bir gece bile peşimden ayrılmayan kabusların esiri oldum.
✨
Bir depodaydım.İlk bakışta fark edemesem de burayı tanıyordum.Burası gözlerimin önünde annemin 5 tane kurşunla öldürüldüğü depoydu.
Sanki yere yapıştırılmış gibiydim. Ne ses çıkarabiliyordum ne de hareket edebiliyordum sadece etrafı izleyebiliyordum. Bakıyordum, izliyordum ama algılayamıyordum.Her şey buğuluydu.
Bir anda tam karşımdaki kapı açıldı ve içeri koşarak bir kadın girdi.Sonunda görüşümün netleşmesiyle kadını inceleme fırsatı bulabildim.Koyu kestane saçları dümdüzdü, incecik bir vücudu vardı ve benden daha uzundu.Üzerinde beyaz bir elbise vardı ve dizlerinin altına gelen elbisesi o koştukça savruluyordu.Sanki, sanki birinden kaçıyor gibiydi çünkü sürekli arkasına bakıyordu.
Aramızda sadece birkaç adımlık mesafe vardı ama koşmasına rağmen bir adım bile kapanmamıştı. En sonunda kahve gözleri beni bulduğunda durdu ve gözlerinden yaşlar boşandı. Karşımdaki kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu fakat ben de onun gibi hıçkırarak ağlıyordum.Çünkü karşımda duran kadın benim güzeller güzeli annemden başkası değildi.
"Anne!" Diye haykırdım.Ona koşmak istedim, ona sarılmak istedim, sadece biraz kokusunu duymak istedim. Çünkü anneler huzur kokardı değil mi? Oysa ben yıllardır onun toprağını kokluyordum ve sadece ölüm kokuyordu.
"Nefesim!"Deli gibi debeleniyorduk ikimiz de ama bir türlü uzanamıyorduk birbirimize.Gözlerim kırık pencereye takıldı.Güneş batıyordu.
Gün batımları ölümdür, annem birazdan ölecekti ve ben ona bir adım bile yaklaşamıyordum.
"Kaç," diye bağırdım. "Kaç anne, kaç!'
Durdu.Gözlerinde kabulleniş vardı, biliyordu birazdan olacakları.
"Benim için çok geç güzelim.Git burdan.Uzaklara git, bulamasınlar seni." Beni çoktan buldular anne. Ben de bu depoda seninle öldüm, onlar kalbim atıyor diye beni canlı sandılar.
Gözümden akan yaşların ardı arkası kesilmiyordu. "Anne," diye fısıldadın son kez.
Ardından bir el uzandı anneme ve bütün depoyu bir çığlık inletti.Elimi kulaklarıma kapatacağım esnada bir şeyler oldu ve annem de çığlıklar da bir anda kayboldu.
Ama ben hâlâ aynı yerdeydim.
Bir anda kapı açıldı ve annem yine koşarak içeri giriyordu.
Bu sefer gözlerim direkt camı buldu.Güneş doğuyordu.Güneş batmıştı, şimdi yeniden doğacaktı ve annem yaşıyordu.Içimde büyük bir mutluluk ve uzun zaman sonra gerçek bir umut yeşerdi.
Gülümseyerek, " Yaşa annem, açelyalar cevap vermiyor bana. Sessizlik ise çok ağır geliyor. Sen yaşa, gül, bitsin bu yorgunluk." Diye mırıldandım.
Güzel gözleri beni bulduğunda bu sefer ağlamıyordu. Endişeliydi ama ağlamıyor gülümsüyordu.
"Nefesim! Onlar," tekrar dönüp kapıya baktı, " onlar benim peşimde ama senin için de gelecekler. Kaç, kaç kurtar kendini!"
Hayır, hayır bu sefer kurtulmuştuk. Bu sefer onlar ölmüştü değil mi, annem yaşıyordu.
"Hayır annem, korkma.Korkma bize bir şey yapamazlar artık.Bak," ellerini tutmak istedim ama yine ona uzanamadım.İçimde bir yerler kırılsa da elimi indirdim ve devam ettim, "bak benim yanımdasın. Abimin değil benim yanımdasın anne. Bak yaşıyor-" bir anda kulakları sağır eden çığılık yükseldi ve o el yine annemi geri çekti.
"Hayır!" Sesim o çığlığı bile bastıracak kadar yüksek çıkarkem yine her şey dönmeye başladı. Ama çığlıklar kesilmiyordu. Onlar hiç kesilmemişti zaten...
Sanki bu ana sıkışıp kalmıştım ve çıkamıyordum.
Tekrar ağlamaya başladım."Yeter lütfen yeter, yeter!"Sonra kapı açıldı ve annem yine koşarak içeri girdi.Bu sefer öğlen vaktiydi.Hayır artık biliyordum biz annemle hiçbir evrende mutlu olamayacaktık.Bizim başka bir evrenimiz bile yoktu ki.
"Nefesim!" Olamadım anne, olamıyorum.
Hiç sesimi çıkarmadım.Son kez ona doyasıya bakmak istedim sadece.
"Kaç, kaç!"
"Dondurma yemeye gidelim mi anne?"
Gözleri doldu. O da biliyordu, anlamıştı asla gidemeyeceğimizi ama inanmak istedi. Bir hayalimiz olsun istedi.Belki de son kez bana umut olmak istedi.
"Gidelim kızım. Ama senin gitmen lazım şu an sonra beraber dondurmacıya gidelim olur mu?"
"Gitmeme gerek yok annem.Kaçmamıza gerek yok. Onlar öldü anne, artık mutlu olacağız."
Gözleri parladı, inandı bana ve gözleri öyle güzel parladı ki.
"Öldüler mi?"
"Evet, öldüler. Bitti art-" bu sefer o el anneme bir bıçak sapladı ve annemin az önce umutla parlayan gözlerinden bile kanlar akmaya başladı. Hayır bu sefer dışarıdan gelen bir çığlık yoktu çünkü bu sefer çığlık atan bendim.
Bu sefer hiçbir yer dönmedi.
Durdu ve beyaza boyandı. Annemin şimdi kan kırmızıya dönen elbisesi gibi bembeyazdı her yer.
Artık annem yoktu sadece ben ve kafamın içindeki sesler vardı.Onlar gitmiyordu.Onlar ölmüyordu ve nefes alamıyordum.
Gözlerim etrafı tarıyordu.Ne bir renk ne bir insan hiçbir şey yoktu.Gözüm kararıyordu bu yüzden tutunacak bir sey aradim ama bulamadım.Ellerim saçlarıma tutundu ve yere düşmek istedim.yere dümek, canımın acısını hissetmek istedim.Bağırmak, yardım istemek istedim, biri kurtarsın beni bitsin istedim. Yapamadım.
"Hayır.Hayır, yalnız değilsin.Değilsin.Hayır!"
Yalnızsın.
"Sesler var. Sesler var konuşuyorlar, susmuyorlar.Hayır susmadılar yalnız değilsin."
Sessizliğin ortasında yapayalnızsın.
Her yer beyazdı, bembeyazdı.Boğuluyordum.Nefes almaya çalıştıkça boğuluyordum.
Ellerim saçlarımı çekiştirirken sesler duymaya başladım. Biri ismimi söylüyordu ama anlayamıyordum. Cevap veremiyordum. Başımda beni öldürecek gibi bir ağrı vardı. Bütün sesler birbirine girmiş bir koro oluşturmuştu.Bir ağıt yakıyorlardı sanki.Benim için miydi, bilmiyordum.
Yalnızsın.
"Hayır !Hayır, değilim.Sesler var, susmuyorlar.Sus, hayır.Değilim.Hayır!"
Çığlık atarak uyandığımda bütün kaslarım gerilmiş, nefes nefese kalmıştım.Buz gibi havaya rağmen sırılsıklam terlemiştim.
Kabustu.Bitmişti ama hiç bitmeyecekti.Nefes aldığım sürece bu kabuslarım hiç geçmeyecekti.
Nefeslerim düzene girdiğinde yataktan kalkıp yüzümü yıkamak için odamdaki küçük tuvalete gittim.Buz gibi suyu yüzüme birkaç kere çarptım. Gözlerimdeki acı geçmişti artık, başım da ağrımıyordu. Soğuğu gerçekten seviyordum çünkü bana iyi gelen sayılı şeyden biriydi.
Yüzümü silmek için havluya uzanacağım esnada gözüm aynaya takıldı ve gördüğüm şey yüzünden küçük bir çığlık atarak geri geri gitmek zorunda kaldım.Aynadaki yansımada ben yoktum, annem vardı. Tekrar aynaya baktığımda kızarmış yüzüm vardı sadece ama emindim:Az önce yansımadaki görüntü anneme aitti. Bir an için onu gördüğümü düşünmek bile gözlerime tekrar yaşların dolmasına ve henüz sakinleştirebildiğim kalp atışlarımın tekrar şaha kalkmasına sebep olmuştu.
Yıllardır onu kabuslarımda bile göremiyordum, rüyalarımsa onunla beraber toprağın altına girmişti.Ama dün gece hasret kaldığım yüzü, güzel gözleri tam karşımdaydı.Sonrasında gözlerine kanlar dolsa da kahveleri içimi ısıtmıştı.
Neden yıllar sonra görmüştüm onu?Dün yaşadıklarım tetiklemiş olabilir miydi? Ama neden farklı bir sebebi varmış gibi hissediyorum?
Telefonum çalmaya başlayınca gözlerimi aynadan çekip telefona koştum.Ekranda göreceğim isim beni sebepsiz yere korkutuyordu fakat uzanıp telefona baktığımda Pamir'in ismini görmek içimi rahatlatmıştı.
Hızla telefonu açtım, " Efendim Pamir,"
"En tatlı günler Pamir ile başlar!" Diye bağırdığında sesi o kadar yüksekti ki telefonu kulağımdan uzakalştırmak zorunda kalmıştım.
"Sabah sabah ne bu enerji?" Sabah şu kadar enerjik olsam muhteşem ötesi bir insan olurum!
"Ne sabahı lan öğlen oldu!"Dediğinde gözlerimi dehşetle açarak duvarda asılı duran saate baktım. Saat neredeyse öğlen 1'e geliyordu ve ben ilk günden antrenmana geç kalmıştım!
Sessiz bir küfür ederek hızıca dolabıma koştum ve tabii ki bu arada evrene çok pozitif mesajlar göndermeyi atlamıyordum!
"Senden nefret ediyorum Pamir! Ota boka 'Eliz koş!' diye ararsınız birinizin bile aklına gelmedi mi bu kız napıyor, öldü mü, yaşıyor mu, başına bir şey mi geldi diye merak edip bi kapımı tıklatmak! Bende suç, ben neden size güv-"
"Sus bir saniye gerizekalı," diye bağırdı yine telefonun diğer ucundan.Fakat bu sefer sesi sanki dışarıdan da gelmişti.
"Bağırma bana!"Diye ben de ona bağırırken bir yandan da altıma siyah taytımı giymeye çalışıyordum.Tam Pamir konuşmaya başlayacağı esnada omzumla kulağım arasına sıkıştırdığım telefon kayınca onu tutmak için eğildim fakat bir anda kendimi yerde buldum.
Acı içinde küçük feryat kopardığımda belim gerçekten çok acıyordu.Ben yerden kalkmaya çalışırken bu sefer de kapım yumruklammaya başladı. Hayır,biri kapımı tıklatmıyordu, biraz daha böyle vurursa kapımı kıracak gibi yumruklar atıyordu!
Belimi tutarak kapıyı açtığım esnada kapıyı yumruklayan el kapıyı ıskalayıp bana yumruk attı. Gerçekten sabah sabah, pardon, öğlen öğlen sabrım sınanıyor!
Yüzüme yediğim yumruk yüzümden gözüm kararıyordu bu yüzden karşıda duran ve bana yumruk atan üstün zekalıyı göremiyordum. Ama görememem küfredemeyeceğim anlamına gelmiyordu.
Çenemde bir el hissettiğimde hızla geri kaçtım fakat duyduğum ses bir kez daha rahatlamama ve bir kez daha bir türlü inemediğim küplere binmeme sebep oldu.
"İyi misin ufaklık?" Evet, yere düşmeme sebep olduğu yetmezmiş gibi bir de yumruğunu kafama geçiren kişi Pamir'den başkası değildi!
Sinirle öne atılıp ben de onu yumruklamaya başladım, " Lan madem kapımın önündesin neden telefonla arıyorsun salak!"
Bir yandan kahkaha atarken bir yandan da yumruklarımdan kurtulmaya çalışıyordu, "kaç kere çaldım kapını açmadın ben de aradım!"
Pamir'i yumruklamayı bırakıp geri bir adım atmıştım ki yan odanın kapısı açıldı ve Kuzey Aden dışarıya çıktı.Göz ucuyla bize baktıktan sonra bir daha bakmadan arkasını dönüp asansöre doğru yürümeye başladı. Kısa bir an da olsa gördüğüm gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu. Yeşil gözleri zor bir gece geçirdiğini belli edecek şekilde yorgun bakıyordu.
Ben ona bakarken kahkaha atmayı bırakan Pamir, kolumdan tutup beni tekrar kendine çevirdi.
"Gözler minik, gözler dikkat çeker.Senin o adamın dikkatini çekmeni istemiyorum. Çünkü ona tek güvenmeyen kişi sen değilsin. Söyle o gözlerine uslu dursunlar, yoksa sana at gözlüğü almak zorunda kalacağım." Dedi ve cevap vermemi beklemeden arkasını dönüp gitti.
Sanki ben çok meraklıyım onun dikkatini çekmeye!
İçeri girip sporcu sütyenimin üstüne siyah v yaka bir t-shirt geçirdim ve ayakkabılarımı da giyip antrenman sahasına doğru koşmaya başladım.
🔥
Vardığımda bizim ekip ve karşı ekibin karışık şekilde antrenmana başladıklarını gördüm.
Herkes ikili grup oluşturmuşken gözlerim tek başına kum torbasıyla dövüşen Rüzgar'a takıldı.Üzerine giydiği kolsuz t-shirt'ü ve siyah saçları terden sırılsıklam olmuştu.Nefes nefese kalmıştı ama hipnotize olmuş şekilde sert yumruklarını kum torbasına geçiriyordu.Solak olmalıydı çünkü genellikle sol elini kullanıyor arada sağ dirseğini yorulduğu durumlarda torbanın hızını kesmek için kullanıyordu.
Yanına vardığımda beni fark etmedi ya da görmezden gelmek istedi bilmiyorum ama bir süre daha sadece torbaya odaklandı. Bugün açık sahada antrenman vardı ve öğlen vaktı olduğu için güneş şimdiden başımı ağrıtıyordu.Güneşe rağmen soğuk bir hava vardı bu yüzden bir an önce egzersiz yapmalıydım ama Rüzgâr beyi ikna etmem biraz zor olacak gibi gözüküyor.
"Hey çizigili!"Diye seslendiğimde yüzünü buruşturdu ama yine de bana bakmadı."Ne yani illa yaralı yüz mü diyeyim?Bu çok klişe olurdu."Ağzının içinde bir şey homurdandı ama anlamadım.
"Bir kere baksan ölürsün sanki!"Diyerek ben de kum torbasına bir yumruk attım.
Hem yorulmuş hem de benden sıkılmış olacak ki ikimizin de darbesi sonucu sallanan yorbayı durdurdu ve sonunda bana baktı. Erken oldu paşam ya, ben bir yarım saat daha beklerdim!
"Ne istiyorsun Eliz, seninle dövüşmemi mi!?” zeki adamın hali bir başka oluyor, gerçi anlaması biraz uzun sürdü ama olsun.
Kaşlarımı kaldırdığımda gülerek, "Rüyanda görürsün! Hatta bu senin gibi küçük kızların ancak kabusu olur." dedi ve tekrar torbayı yumruklamaya başladı. Yumruklarını seri bir şekilde atıyordu ve her darbe onu daha da hırslandırıyordu.Tam hızlandığı esnada bütün gücümle torbayı ittim ve başımı eğerek kulağımın yakınından geçen yumruğunu tuttum. O daha ne olduğunu anlayıp karşılık vermeden bileğini çevirip arkasında kilitledim.
Vazgeçtim o kadar da zeki değilmiş!
"Ben rüya görmüyorum aptal herif.Ve inan bana kabuslarım da senden bin kat daha korkutucu." Söyledikleri aklıma dün gece gördüklerimi hatırlatınca acı ve öfkeyle karnına bir tekme geçirdim.Ama geç kalmıştım.
Çevik bir hareketle arkasında tuttuğum elini çevirdi ve kolunu benden kurtarıp boğazıma doladı.Beni kendine çekince sırtım göğsüne çarptı. Boğazımı sıkan kolundan kurtulamak için dirseğimi az önce tekme attığım yere geçirince acıyla benden uzaklaştı. İşte şimdi kim kabus kim rüya göreceğiz Rüzgar Bey!
Hafifçe öne doğru eğilmesini fırsat bilerek arkasına geçip sırtına da dirseğimi geçirdim.Biraz daha öne eğildiğini sanmıştım fakat ayağıma uzandığını fark edince burnuna gelecek şekilde ayağımı yüzüne geçirdim.Bu canını gerçekten acıtmış olacak ki benden kurtulmak için dirseğini rastgele bana savurdu.İki göğsümün arasına aldığım darbe nefesimin kesilmesine sebep olduğu için birkaç adım geri çekildim.Bu hiç iyi olmadı!
Nefes almaya çalışırken Rüzgar kendini benden önce toplamıştı.Dizini, hafifçe bükülmüş dizime geçirince kendimi karşısında diz çökmüş buldum. Tekrar üzerime atılacağı esnada bütün gücümle , biraz da enerjimi kullanarak, onu bacağından çekip benim gibi yere düşmesini sağladım ve kalkmasına izin vermeden üzerine çıkarak yumruğumu yüzüne geçirdim. Ardından az önce bana vurduğu yere vurarak bu sefer de onun nefesinin kesilmesine sebep oldum. Bir de şu an kucağında oturduğumu var sayarsak nefes alması iyice zorlaşmıştı. Bundan yararlanarak yüzüne birkaç kez daha vurdum.Kaşında küçük bir açılma olduğunda üzerinden çekilip nefes almasına izin verdim. O da doğrulup kendine gelmeye çalışırken kulağına eğildim, " Küçük kızlar sandığından daha güçlüdür koca adam."Diye fısıldadım.
Tamamen ayağa kalkıp su şişelerinin olduğu yere ilerlerken hâlâ beni izlediğini biliyordum. Şişelerden birine uzanıp büyük yudumlarla su içerken etrafı kontrol ediyordum.Onu yenebilmek için biraz güç kullanmıştım ve ben ne zaman güçlerimi kullansam gözlerim kızıla döner ve parlardı.Şansıma kimse bizi umursamadan antrenmanlarına devam ediyordu. Fakat gözlerim Aden'i bulduğunda onun beni izlediğini fark ettim. Hâlâ nefes nefese olmasına bakılırsa yeni mola vermişti yani beni görmüş olması imkansız.
Kediler dokuz canlıdır ama bütün canlar elbet bir gün biter.Bakalım ben kaç kez daha dört ayağım üzerine düşeceğim.
Şansımı daha fazla zorlamadan gözlerimi üzerinden çektim.Hemen yanında ayakkabılarını bağlayan Başak dikkatimi çekti.Şimdiden sırılsıklam olmuştu, bu antrenman yaklaşık iki saat daha devam edeceği düşünülürse gün sonunu sağ çıkarsa iyidir.
Gözlerim en sonunda rakibime döndüğünde kendine gelmiş hırsla beni bekliyordu.
"Başlıyor muyuz çizgili!"Bu lakap gerçekten sinirini bozuyordu.Onun sinirini bozmak benim neşemi yerine getiriyordu. Hayat işte birinden alıp diğerine veriyor!
😎
Rüzgarla birkaç saat daha dövüştükten sonra sonuçta 4-2 ben öndeydim ama ikimiz de birbirimizden beter terlemiş ve her yerimiz kan olmuştu. Onun kaşı iyice açılmış, benim dizlerim ise düşmekten yara bere içinde kalmıştı.
Sahadaki herkes aynı durumdaydı neredeyse.Çağan ve Pamir çimlere kendilerini atmıştı.Çağan etrafı izliyor, Pamir sürekli Dicle'nin karşısındaki Birgen'e laf atıyordu.Birgen, Rüzgâr'ın vuruşlarının yanında neredeyse tüy gibi vursa da Dicle'ya dokunması bile Pamir'i delirtiyordu.Tabi bizim saf kız da Pamir onu önemsiyor diye zevkten dört köşe oluyordu.Bu hikayede yanan, sürekli o köşelere çarpan Birgen oluyordu.
Rüzgar lavoboya gidince ben de kendimi Pamir'in diğer tarafına attım. Elini omzuma atıp beni kendine çekmeden önce dizimdeki yaralara bakıp kendi kendine söylendi.
Gözleri tekrar Dicle ve Birgen'e döndüğü esnada, Birgen Dicle'nin kolunu burkup kendini ondan kurtardı.Güzel ve sıradan bir haraketti ama Dicle'nin acı inlemesi tabii ki Pamir'e yetmişti.
"Öküz herif!Kırsaydın kızın kolunu!" dediği esnada kolunu çimdikledim.
"Pamir madem her şeye muhalefet olacaksın, neden en başta Çağan'la eş oldun ki?"
Dik bakışları bu sefer beni bulduğunda, "Seni uyandıracam diye uğraşıp sonra dayak yedim ya o arada eşlenmeler olmuş. Ben geldiğimde Çağan boştu ben de onun yanına geçtim Elizcim."
"O zaman şansına küs ve otur, her şeye burnunu sokma Pamircim." dedim ben de onu taklik ederek.
"Napayım bu öküz herif, kuş gibi kızı ezsin ben de izliyim mi?"Evet tam olarak bunu yapman gerekiyor ki Dicle de gelişsin.Ayrıca kuş gibi mi?Dicle de ben de gayet güçlü kadınlarız ve büyüdük.Acaba Pamir bunu ne zaman anlayacak?
Gerçi ben de bu kadar duygusallıkla Dicle'nin o eğitimleri nasıl geçtiğini sorguluyorum bazen ama bir şeyler yapabiliyor ki geçmiş!
" Dövüş antrenmanında olduğumuzun farkında mısın? Ne yapsınlar ebelemece mi oynasınlar, tabii ki birbirlenine vuracaklar." dediğim esnada Birgen bu sefer Dicle'nin karnına sert bir yumruk geçirdi. Ama patlayan dudağına bakılırsa bizim kızın da eli armut toplamıyormuş.
"Ben onun ebesini," diye başlamıştı ki Çağan'ın omzuna attığı sert bir yumruk cümlesini tamamlamasını engelledi.
"Biraz sakin ol lan! Sal kızı, kendini korusun." dedi Çağan. İşte aklın yolu bir,azizim!
Onlar laf dalaşına giriştiği için ben de etrafa bakınmaya başladım.Bizim çaprazımızda Özgür ve Sare vardı.Sare bıçaklarını temizliyordu, Özgür ise benim gibi etrafı izliyordu.Sare her zaman yanında bıçak taşırdı ve yumruklarından çok onlara güvenirdi. Özgür, kuzeninin aksine, bıçaklardan nefret eder, çok zor durumlar dışında kullanmayı tercih etmezdi. Bu yüzden ikisi dövüşürken Sare'nin bıçakları özlellikle ağızları kapalı olurdu ama yine de Sare fark ettirmeden açar, Özgür'ün hırsını alevlendirirdi.
Özgür komik kişiliğinin arkasına sakladığı öfkesi ve kini ortaya çıktığında bir ölüm makinesi oluyordu.Fakat sakinleştiğinde yaptıklarının bir kısmını hatırlamiyordu. Bunu kontrol etmesi için Başak gibi, tesiste bulunan psikologlarla yüzlerce seans yapmıştı. Gelişme gösterse bile hâlâ tam kontrol ettiği söylenemezdi.
Sare, onun kendisine zarar veremeyeceğini bildiği için bilerek o bıçağı kullanıyor, bilerek üzerine gidiyordu ki kontrol yetisi gelişsin.Ve bunu yapmaya başladığından beri Özgür'ün gösterdiği gelişme giderek artmıştı.
Bazen bir kişinin yaptığı küçük bir destek, binlerce insanın size elini uzatmasından daha çok işe yarıyordu.
Görüş alanıma sarı saçlar girdiğinde Aden'le dövüşen ,daha doğrusu dövüşmeye çalışan, Başak bir kez daha bugünün onun için epey zor geçeceğini bana kanıtladı. Kuzey Aden doğru dürüst terlememişti bile ama kızcağız kan ter içinde yerde yatıyordu. Nefes nefese kalmıştı. Karşısındaki adama bir şeyler dedi fakat, Aden onu umursamadı. Gözleri biraz uzakta dövüşmekten yorulmuş bizim gibi çimlere oturmuş Buket ve Ateş'teydi.Özellile Ateş'in üzerinde geziniyordu yeşilleri.Ben odadan çıkarken karşılaşsak da inceleyememiştim onu fakat şimdi biraz vaktim vardı.Bugün yeşillerinin tonu düne göre biraz daha koyuydu sanki. Gece iyi uyuyamamış olacak ki göz altlarındaki mor halkalar artmıştı ve bu öğlenki karşılaşmamızda bile dikkatimi çekecek kadar belirgindi.Dün gece toplantıda da böyle olduğunu hatırlayınca içimden, belki de uyku problemimi vardır diye geçirdim.
Onu incelemekten beni alan şey yanında Yaşar'la beraber bize doğru gelen Rüzgar olmuştu.
Yaşar ellerini birbine çarptıktan sonra, "Yemekten yarım saat sonra dün görüşme yaptığımız toplantı odasında oluyorsunuz hepiniz," dedi Yaşar. "İlk görevinizin planlamasını yapacağız.Geç kalmayın."Bu cümle özellikle bana mı yönelmişti bilmiyorum ama üzerime alınmam gerektiğinin farkındaydım. Eh, sonuçta sabah birazcık geç kalmış olabilirim.
Gözleri Kuzey Aden'i buldu," Yarının programını Kuzey size aktaracak. Şimdiden afiyet olsun."Kimsenin bir şey demesini beklemeden arkasını dönüp gitti.
Aden konuşmayı devralarak, " Yarın antrenman içerideki sahada olacak." Ellerini birbirine sürttü ve derin bir nefes verip, " Rulet stili antrenman yapacağız. Yemekte görüsmek üzere."Diyerek Buket'in yanına gitti ve Buket onun koluna girdiğnde beraber içeri doğru yürüdüler.Rulet mi?
Rulet, eğitim döneminde girdiğimiz bir test türüydü.Bir gurup seçen bir taraf seçilen olur.Seçilenlerin ismi bir kaba konur ve seçenler kurra çekerdi. Ama bu bir test yöntemi, neden yarın bir teste gireceğiz?
Özgür'ün de aklına bu soru takılmış olacak ki, "Neyin sınavı bu şimdi?" dedi.
Aden'in ekibi nerdeyse tamamen sahadan uzaklaşmıştı.
Çağan, " Bilmiyorum ama bu hiç normal değil. Biz eğitimi tamamlayalı neredeyse 6 yıl olacak."
Pamir sinirle, " Yıllarca hayvan gibi eğitildiğimiz yetmemiş mi onlara!" Diye tısladı dişlerinin arasından.
Haklıydı.Ben eğitime sonradan dahil olup 4 yılda tamamlamama rağmen bedenimde o zamanlardan kalma birçok iz taşıyordum. Onlar benden yıllar önce başlamıştı...
Teşkilatta yaptığınız, başardığınız hiçbir şey için ödüllendirilmezdiniz, fakat en ufak hatanızda çekeceğiniz işkencenin ölçüsü hatanız büyüdükçe ölümcül bir hâl alırdı.
Onlara göre herkes bir şeyler başarabilirdi ancak hata yapmak en büyük günahtı.Ve cehennemi bu dünyada yaşatmayı tercih ediyorlardı.
Sare, "Peki sonuçlar," hepimizin gözlerine korkuyla baktı."Sonucunda nolacak, yine o odalara," acı içinde yurkundu ve cümlemesini tamamlayamadı.
Cehennem odaları .O odaların duvarlarına beton değil gözyaşları dökülmüştü. Sanki sıvası iğnelerden yapılmıştı, ve üzerini kapatmak için boyamaya bile gerek duymamışlardı.
Evet, biz uluslarası ajanlardık ama kimse insanca eğitildiğimizi söyleyemezdi. Biz zor koşullara değil, sadece acıya alıştırılmıştık.
Bunu Yaşar'ın da üstünde bulunan kisiler istemişti,özellikle biz 6 çocuk için istenmişti. Oysa biz sadece çocuktuk, bunu kimse umursamadı.
Özgür, Sare'ye sıkıca sarıldı, "Korkma, güzelim. Artık değil, artık biz çocuk değiliz. Kimseye bir şey olmayacak.Korkma."
Neden mi kurtulmayı, kaçmayı denemedik.Çünkü bataklığa bir kez düştüyseniz, bir daha çıkamazsınız.Karşı çıkarsanız daha çok batarsınız.
Pamir hafifçe omzumu sıktı, " Hadi yemeğe gidelim, elbet bunun da üstesinden geliriz."
Hepimiz yemekhaneye doğru yürümeye başladık. Kimseden ses çıkmıyordu, biliyordum ki hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.
Biz iyi insanlardık.Bu tesis, bu teşkilat iyi amaçlar için kurulmuştu.Birçok insanı kurtarmıştık. Peki neden kendimizi kurtaramıyorduk?
🥺
En son ne zaman yemek yediğimi hatırlamadığım ve antrenmanda oldukça yorulduğum için yemekhaneye girdiğim an aklımdaki bütün düşünceler uçmuş sadece önümdeki tabağa odaklanmıştım.Tesisteki her şeyden nefret etsem bile yemeklerine edebilecek tek bir lafım yoktu. Açık büfeden kendime hazırladığım tabağı hızlıca bitirip tatlımı da yedikten sonra resmen gözüm açıldı!
Biz ekip olarak bir masada oturuyorduk, Adenler ise tam karşı masamızda. Bir ara Aden'le göz göze gelsek de çok takılmadan yemeğe geri döndüm.
Bir saat önceki konuşmanın gerginliğini atmak için Özgür bize Belçika'da yaşadığı garip anıları anlatmıştı ve hepimiz o kadar çok gülmüştük ki bütün yemekhane dönüp bize bakmıştı. Ama gülerken kimi ya da neyi umursayabilirdik ki!
Yemekhane boşaldığında en son biz de kalktık ve toplantı odasına doğru yürümeye başladık.
O odaya girmekten korkuyor muydum? Evet, hem de deli gibi. O odaya girip de kendimi görmekten deli gibi korkuyordum. Biri gözümin içine bakacak, açık kapılar ardına sakladıklarımı görecek diye çok korkuyordum.
Hayır, korkmuyordum. O odada intikam vardı. O odada kin vardı. O odada son vardı,sonlar vardı. O odada belki de umut vardı. Belki de her şeyin biteceği umudu vardı. Artık saklanmayacağımın umudu.Umudun pekçok tanımı vardı ama herkesin pekçok umudu olamıyordu. Benim tanımlarım ve bir elin parmağını geçmeyecek kadar umudum vardı.
Tek hakemin zaman olduğu bir oyundur umut. Kazanması da kaybetmesi de çok zordur ve sonucu sadece zaman belirler.
Biz odaya girdiğimizde Aden ve ekibinin bizi beklediğini gördüm. Dünkiyle aynı şekilde sandalyelere oturduğumuzda , Çağan hızlıca ekrana bir fotoğraf açtı.
Yaşar'ın bakışları hepimizin üzerinde gezinirken, "Arnaldo G. ,"bakışları benim üzerimde durdu, fakat göz göze gelmekten çekinerek bakışlarımı ekrandaki fotoğrafa çevirdim.
"Her kapıyı açan o anahtar bu adamın ta kendisi. Asla yakalanmaz, kimse avcunun içinde tutamaz onu ama o herkesi parmağında oynatır." Bakışlarını üzerimde çektiğini hissettim. Ben ona çevirdiğimde gözlerinin kapalı olduğunu gördüm, sonra bir anda açtı ve tam karşısındaki su şişesine odaklandı.
" Karşınızda dünyanın en sinsi ve zeki adamı bulunuyor. İlk göreviniz,, onu yakalamak değil, ondan daha sinsi ve zeki olmak," Bakışlarını şişeden kaydırıp duvara dikti." Onun bilgilerine sahip olamazsınız ama bir savaşta ele geçireceğiniz bir mermi bile denegeleri alt üst etmenize yetebilir,"
" Bu adam bu kadar dikkatliyse nasıl ondan bilgi koparacağız ki?"diye bir soru yöneltti Buket.
"En temiz ayakkabı bile ardında iz bırakır." diye mırıldandım.
Önündeki dosyayı inceleyen Kuzey Aden bir anda başını kaldırdı ve bana bakarak, "Bir planım var." dedi.
" Umut, kurak topraklarda nilüfer yetiştirmektir; her damla yaş,bir nilüfere can verecek yapraktır. Sabret gökyüzünün yalnızlığa zorlanmış incisi. Elbet gözünden akan yaşlar bir gün umutlarını yeşertir."
Bölüm etkileşimi
