ALTI. TİYATRO SAHNESİNDE BİR GECE

Vaveyla Yazarı: Melonistik

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: ALTI. TİYATRO SAHNESİNDE BİR GECE

ALTI.
TİYATRO SAHNESİNDE BİR GECE

1. PERDE: GİZE ERİŞENLER,
Mutluyken ölümden uzaklaşır insan diye bilinir hep. Ancak gülerken de kesilmez miydi nefesimiz? Kesilen nefesimiz bizi hayata bağlayabilirken neden tuttuğumuz nefesin bizi ölüme yakalaştıracağını düşünüyoruz?
Her nefes bizi ölüme bir adım daha yaklaştırır derlerdi. Nefesimizi tutarsak ölümden uzaklaşmamız gerekmez miydi o zaman, neden boğuluyorduk?
Kalp atışlarımız hızlanıyordu çünkü değil mi? Kalbimizi durdursak daha çok yaşamaz mıyız, neden ölüyoruz?
Çünkü biz nefes alan ölüleriz, nefesin ne olduğunu bilmeden üzerine fikir yürüten, mantık kurduğunu düşünen ancak aslında doğru dürüst nefes bile almayan ölüler. Ölümden kaçamaz, uzaklaşamaz, saklanamazdık. Aynı şekilde ölüme koşamaz, sarılamaz, tutanamazdık.
Kollarım boynuna dolanmış, başımı boynundaki çukura gömmüş hıçkırıklarla ağlıyordum. Korktuğum için değildi ancak onların başarıya ulaşmış olmasının verdiği nefret ve saf öfkeydi gözyaşlarımın sebebi. Dinmeyen hıçkırıklarımın arasında doğru dürüst nefes bile alamıyordum ama kendimde saklandığım yerden çıkaracak gücü de bulamıyordum.
Ne kadar saçma değil mi? Ölünce nefes alamazsın derler ama bilmiyorlar ki yaşarken de alamıyoruz.
Bir eli saçlarımdaki tokaları açıp saçlarımı özgür bırakırken diğer eliyle de sırtımı okşuyordu. " Geçti güzelim, geçti. Kimse sana bir şey yapamaz şu an, izin vermem."
O zaman biz yaşam mıyız, ölüm mü yoksa araf mı?
"Geçmedi, hiçbir sey geçmiyor." Diye mırıldandım. Bana yapılanlar artık yakmıyor canımı ama diğerlerine yaptıkları ve yapacakları çok acıtıyor işte...
Kollarını daha da sıkı dolarken, "Geçer, her şey bir gün biter. Unutma, her yolun sonu yıldızlara çıkar. Yeter ki sen vazgeçme." diye fısıldadı. Her yolumun yıldızlara varması gerekmezdi, tek bir yıldız bütün yaralarıma ilaç olabilirdi. Ancak o adamlar benim vuslatımın katiliydi. Umuduma düşman etmişlerdi beni. Şimdi nasıl tekrar umut ederim, Aden?
Boynumu saklandığım yerde biraz hareket ettirince gözlerime tuzla buz olmuş kolyem çarptı ve daha çok ağlamaya başladım. "Aden, kolye," dediğimde sırtımdaki elleri durakladı, "Kolyem paramparça oldu. Aden, çok sevmiştim onu niye paramparça oldu?"Yıldızları sevmezdim ama o kolyeyi garip bir şekilde çok sevmiştim. Ancak sevdiğim her şey gibi o da yok olup gitmişti.
Elleri başımın iki yanına yerleşip beni yaslandığım yerden çıkardı ve gözlerimizi aynı hizzaya getirdi. Parmakları önüme gelen saçları çekerken, , "O kolyenin aynısını bulurum sana. Hem de bu sefer sana özel olur. Bu sefer, kimse seni izleyemez." Gözümdeki yaşların akmaya devam ettiğini görünce nazikçe yanaklarımı sildi. Sanki ağlamam ona acı veriyormuş gibiydi. Bir kez daha burnumu çekip başımı öne eğdiğimde çenemi tutarak yavaşça kaldırdı, "Saklamaya çalışma ama ağlama artık olur mu? Anlat bana; bağır çağır istiyorsan ama daha fazla yaş akamasın gözlerinden. Neden bilmiyorum ama," dedi ancak gerisini getirmedi. Ben de zorlamadım onu. Belki söylememesi daha iyidir, Eliz. Belki her şey söylenmemelidir.
"Gidelim mi artık?" Dediğimde beni onaylayarak son kez yaşlarımı silidi ve tırnaklarımı geçirdiğim ceketimi alarak kollarımdan geçirdi.
Bir an önce burdan çıkmak istiyordum fakat daha attığım ilk adımda yalpalamıştım. Başım dönüyor ve midem bulanıyordu, beynimse tam bir yangın yeriydi. Kül olan planlar, oradan oraya kaçan anılar ve yaşamaya çalışan cesetlerle doluydu.
Yürüyemeyeceğimi fark eden Aden, bir elini sıkıca belime sararken diğerini de bacaklarımın altından geçirdi ve beni kucağına aldı. Başım tam kalbinin üzerindeydi. Ben onun kalp atışlarını dinlerken Arnaldo'nun bizi soktuğu o köşeden temiz havaya çıkabilmiştik sonunda. Gökyüzü, tesisteki kadar olmasa da , yıldızlara ev sahipliği yapıyordu. Daha fazla yıldızları görmek istemediğime kanaat getirip tekrar gözlerimi kapatacağım esnada bir kuş sesi beni kararımdan döndürmüştü.
Aden de benim gibi şaşırmıs olacak ki birkaç saniyeliğine durdu ve kuşa baktı. Ardından bana ve tekrar kuşa. "Hüzünlü bir gece kuşu,"dediğinde kuş çoktan uzaklara gitmişti. Ben hâlâ arkasından bakarken, içimden dediklerini tekrar ettim. Hüzünlü bir gece kuşu... Sürüden kovulmuş, yapayalnız bir kuş, tek başına yaşar mı?
Hayır, dedim. Ölüm taşıyordu yanında o kuş. İçinde öldürdüklerini taşıyordu belki bu küçük vücut.
Ölümlü bir gece kuşu.
Yalnız, hüzünlü ve yorgun terk etmişti bu gece şehri.
Oysa bilmiyor ki İstanbul bile ardından tutmayacak yas, unutacak,
Unutulacak yine bir zavallı ruh...
Dicle'nin adımı haykıran sesini duyana kadar gözlerimi kapatıp beynimdeki yangını, onun okyanus kokusuyla söndürmeye çalışmıştım ama işe yaradı mı pek emin değilim. Aden beni yavaşça yere indirdi ve dengemi sağladığıma emin olduktan sonra elini belimden çekerek birkaç adım geri gitti. Pamir hemen yanıma koşarak beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi beni kendinden uzaklaştırdı ve tepeden tırnağa endişeyle beni süzdü, "Bir şeyin yok dimi, o herif bir şey yapmadı sana dimi?" Daha ağzımı açmama fırsat vermeden kendine kızmaya başladı, " Benim aptal kafam en baştan kabul etmemeliydik. Nasıl seni o adamla gönderirim, aklım almıyor Eliz!" Gözleri arkamdaki adama kayınca "Hepsi senin yüzünden," diye bağırarak üzerine yürüyecekti ki önüne geçip engel oldum. "Pamir, suçlu aramayı bırak. Eğer ben şu an karşında sapasağlam duruyorsam onun sayesinde!" Diye bağırdığımda, iyice sinirlenmişti, " Kuzey sayesinde mi, seni o adamla yalnız bırakma fikrini çıkaran oydu!"
"Ve o fikri kabul eden bendim!" Diyerek böldüm onu. Bütün sinirimi Pamir'den çıkarmak istercesine bütün öfkemj kustum ona. " Kuzey, beni yalnız bırakmadı! Beni buldu! Senin yapamadığını hatta yapmadığını yaptığı için onu suçlayamazsın Pamir. Ayrıca bu görevi ben kabul ettim, o adam bana bir şey yapacak olsaydı da kendimi korumasını bilirdim!" Pamir ağzı açık bana bakarken gözlerindeki kırılmışlığı görebiliyordum. Açıkça beni onun yerine Aden'in koruduğunu söylemiştim ve bu onun için en büyük azap olacaktı biliyordum.
Sertçe yutkundu ve başını öne eğerek, "Yaşar'ın haklı olduğunu bir kez daha anlamış olduk öyle değil mi? Sağol kardeşim, bana bir kez daha gerçekleri hediye ettiğin için." dedi ve sakince arabaya doğru yürüdü, kimse arkasından gitmedi ancak kimse de bir şey demedi. Saat 12'yi geçmişti anlaşılan, bu da demek oluyor ki Pamir'in doğum gününe girmiştik.
17 Kasım, iyi ki doğdun Pamir Aydemir artık 23 yaşındasın ama hala küçük bir çocuk kadar masumsun, sen kendini kirli sansan da.
İnsan kendinin bilmediğini nasıl başkasına öğretebilirdi? Pamir, hayatı boyunca şefkat görmemişti. Birinin onu koruması, kol kanat germesi ne demek bilmeden önce ailesini, sonra da bizi korumak istemişti. Çok güçlüydü, gerçekten bu hayatta gördüğüm en güçlü insanlardan biriydi. Ne kadar yara almış olursa olsun kalkar bizim önümüze kendini siper ederdi. Küçükken yaşına bakmadan koskoca adamlarla dövüşür hepsini yere sererdi. Üstelik insanları sadece güçle değil zekasıyla diz çöktürürdü çoğu zaman.
Ancak son zamanlarda, özellikle biz birbirimize daha da bağlandıktan sonra omuzlarına yüklediği bu sorumluluk ona o kadar ağır geliyordu ki. Bunu hepimiz biliyor ama onun sırtından bir taş alamıyorduk aksine her gün bir tane daha ekliyorduk. Yaşar'ın yüklediği aptallık baskısı bir taştı, benim yüklediğim abilik bir taştı, ekibin yüklediği liderlik bir taştı... Bunlar onu aşağı çekiyor, günden güne eritiyordu. Kardeşim her gün gözlerimin önünde yitiyor ama ben onu üzmekten başka bir şey yapamıyordum.
En sonunda sessizliği bozan kişi beni kolunun altına saran Çağan oldu. Saçlarımı karıştırdı ve , "Ben bunlara demiştim zaten , bir Eliz kuşu asla avlanmaz diye ama bana inanmamışlardı. Hele bu Sare fındıkkıranı bir ağladı bir ağladı, ' benim güzel tavuskuşumun tüylerini yolacaklar' diye var ya görsen inanmazsın. Bu küçük cüssede bu kadar yaş nasıl üretiliyor?" Dediğinde Sare araya girdi ve gözlerindeki yaşı silip, " Yalan söylüyor Eliz , tavuskuşu demedim ben sana," dediğinde bu sefer Özgür lafa atlayarak, "Dedi, hatta 'dişi tavuskuşunun zaten tüyleri gibi sarı sarı, bir de yolarlarsa kelaynak gibi başında iki tutam saç kalır.'dedi " Sare sert bir yumruğu Özgür'ün karnına geçirdiğinde kısık bir küfür savurarak iki büklüm oldu. Çağan kahkaha atarak, "Senin hayvanlar hakkındaki bilgine sıçayım kelaynak kuşu!" dediğinde ona gözlerimi devirdim ve Pamir'in arkasından bakan Dicle ile Sare'nin arasına girip ikisine de sıkıca sarıldım. Üçümüz de dolu gözlerle birbirimize sıkı sıkıya sarılırken Ateş sesli bir şekilde boğazını temizleyerek dikkatlleri üzerine çekti. "Pardon, Powerpuff Girls sarılmanızı bölüyorum ama burası çok soğuk ve ben çok üşüyorum. Yani artık gitsek mi? Bu arada, " mavi gözleri beni hedef alarak konuşmaya devam etti, " Senin gibi bir güzelliğin başına bir şey gelmediği için mutluyum, çünkü ekibinize tek katlanma sebebim sensin. Seni görünce bir keyfim yerine geliyor olmasa hiç etkileyici bir yanınız yok." Dediğinde Özgür, öfkeli bakışlarını karşımda pis pis sırıtan Ateş'e dikmiş olan Aden'e dönerek"Bir sonraki görevde lütfen şu herifle beraber birini dövelim de benim elim yanlışlıkla kayıp Ateş'in ağzına gelsin ve sonra yine yanlışlıkla o ağzını, yüzü bir kırayım, olur mu?" dediğinde Aden sırıtarak, " Hiç de fena fikir değil." dedi ve arkasını dönüp Buket'le beraber arabaya doğru yürüdüler .
Herkes yavaş yavaş karşı ekibin geldiği arabaya binerken en sona ben, Rüzgar ve Birgen kalmıştık. Rüzgar da arkasını dönmüştü ki Birgen bana dönerek, " Eliz, her şeyi anladım ama girdiğiniz o çöplüğü çeken kameralar nasıl bozuldu anlayamadım. Çünkü Kuzey ve sen oradan ayrıldıktan sonra görüntü tekrar geldi. Belki bir sinyal bozucu vardır dedim ama o zaman Arnaldo seni bırakınca gelmesi gerekirdi görüntünün, ya da geçtiği diğer sokaklardaki kameraların da bozunmaya uğraması gerekirdi. " demesi beni de bir anlığına durdurmuştu ama bozuntuya vermeden, " Birgen, inanır mısın teknolojiden hiç anlamam. Bu dediklerin hakkında hiçbir fikrim yok ancak bu adam kurnazlığıyla nam salmış biri, belki de anladı bu yolu deneyeceğimizi ve oraya bir şey yerleştirdi bilemiyorum. Gerçekten çok yorgunum, yarın tekrar konuşuruz olur mu?" dediğimde yalvaran ses tonum onu ikna etmiş olacak ki başıyla beni onaylayıp arabaya kadar sessizce bana eşlik etti. Gerçi bindiğimiz araç arabadan çok servise benziyordu, oldukça lüks bir servis...
Sıra sıra dizilmiş koltuklardan en önde oturan Pamir'in yanına kurulduğumda, çoktan arabayı çalıştırmış olan Ateş gaza bastı ve tesise doğru yola çıktık. Gözlerimi yoldan çekip Pamir'e çevirdiğimde sessizce kolundaki saatle uğraştığını gördüm. Yüzünde yeni oluşmuş bir morluk ve gündüzkü testten kalan izlere rağmen yüzü güzelliğinden hiç ödün vermemişti. Çatık kaşları ve yorgun bakışları ile saati daha fazla hırpalamasına dayanamadım ve sağ elini saatin üzerinden çekip boynuma sardım. Eli vakit kaybetmeden omzumu sıkıca sararken ben de ona kedi gibi sokuldum ve başımı göğsüne yasladım. Dudakları saçlarımı bulduğunda, " Özür dilerim miniğim, çok özür dilerim." Diye mırıldandı. Başımı hafifçe kaldırıp omzuna yasladım, ellerimle de yüzünün iki tarafına yerleştirip gözlerini benden kaçırmasını engelledim. "Dileme Pamir. Asıl ben özür dilerim. Kendini kötü hissetme, lütfen. Ben iyiyim, bak kollarının arasındayım. Sana söylediklerim için gerçekten özür dilerim kardeşim, onlar tamamen saçmalıktı." Dediğimde alnımdan öperek lafımı kesti. Gözlerime bakıp gülümsediğinde ben de ona gülümseyerek, "Barıştık mı?" diye sordum. Yüzündeki gülümseme genişlerken, "Küs müydük ki?" demişti ki yüzümüze patlayan bir flaş aramıza girmişti. Biz ne olduğunu anlayamadan art arda patlayan flaşlar arasında elinde küçük bir kek ile gelen Sare'yi görünce bir koltuk yana kaydım ve ona yer açtım. Pamir şaşkın gözlerle pastaya bakarken biz hep bir ağızdan Pamir'e doğum günü şarkısı söylüyorduk. Kahve gözleri hepimizin üzerinde sevgiyle ve minnetle dolaştıktan sonra üzerinde bir mum olan pastaya döndü ve üfleyeceği esnada Dicle onu durdurarak, "Dilek dile!" Dedi. Pamir unutmuş olacak ki hızla gözlerini kapatıp dilek diledikten sonra mumu tek seferde söndürdü.
Hepimiz alkışlarken Ateş kornaya basıp, "Lan çok duygusal bir ortam oldu , sizin yüzünüzden kaza yapacağız ve duygusal bir şekilde öleceğiz! Kaçıyor muydu kutlamanız? Ayrıca tebrik ederim Pamir, 1. Yaşın kutlu olsun!" Dediğinde Başak, "Laf yetiştireceğine yola bak Ateş, dramatik bir ölüm istemiyorum bu gece!" Dediğinde Özgür'ün elindeki kameranın flaşı tekrar patladı ve bütün ekip toplu bir şekilde ilk fotoğrafımızı çekilmiş olduk. Ancak fotoğraf güzel çıkmamış olacak ki Özgür homurdanarak kameraya birkaç ayar yaptı. Kameranın üzerinden çıkan fotoğrafın yere düştüğünü görünce eğilip aldım. Bu fotoğraf gerçekten cok karanlıktı ancak yine de telefonumun arkasına yerleştirdim.
Ateş arabayı sağa çekip durdurunca tek tek aşağı indik. Elindeki küçük keke dünyanın en güzel şeyiymiş gibi bakan Pamir ilk söz alan oldu. " Ben, ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Çok çok teşekkür ederim hepinize. Ben ne yaptım da kader sizi karşıma çıkardı bilmiyorum ama iyi ki yanımdasınız, iyi ki beni kabul ettiniz aranıza." dediğinde yanında duran Sare boynuna atlayıp, "Saçmalama istersen!" Diyerek sırtını sıvazladı ve "İyi ki doğdun çakma lider!"diye bağırdığında Pamir onu hızla itti ve yüzünü ekşiterek kahkahalar atan Sare'ye baktı. Bu kızın boyundan büyük bir sesi ve gücü var gerçekten!
Sare'nin arkasından Dicle, Birgen'den aldığı kutuyla beraber Pamir'in karşısına geçti ve elindeki keki alıp bana doğru uzattı. Pamir heyecanla Dicle'ye bakarken, bana uzattığı keki aldım ve olacakları merakla izlemeye başladım.
"Asıl sen iyi ki karşıma çıktın Pamir Aydemir. İyi ki o gün sokağın ortasındaki o zavallı kızı kurtardın. Bizi seçenlere minnet duymamın tek sebebi tekrar yollarımızı birleştirmeleri. İyi ki, iyi ki..." Dedi ve elindeki paketi Pamir'in ellerine bırakıp açması için bekledi. Pamir küçük kutunun kapağını kaldırdığı an gördüğü şey gözlerini doldurmaya yetmişti. Hediyesini kutudan çıkardığında gözünden bir damla firar etti ve "Dicle," diye mırıldandığında Dicle art arda akan yaşlarının arasından, "Kar küresi, bu hayatta en sevdiğin şey. Küçükken yanlışlıkla kırdığım için çok üzülmüştün ama sadece 'Canın sağ olsun, bir cam senden değerli mi?' demiştin. Değerli Pamir, senin için değerli olan her şey benim için canımdan daha değerli." Dediğinde Pamir, Dicle'yi kendine çekip sarıldı. Aralarındaki boy farkından dolayı Dicle, Pamir'in göğsüne çarpmıştı ancak durumundan mutsuz gözükmüyordu.
Birbirlerinden ayrıldıklarında Pamir gözündeki yaşı silmeden önce Dicle'nin yanaklarını sildi ve elinnde sıkı sıkı tuttuğu, ortasında birkaç bina bulunan lacivert küreyi işaret edip, "Hiçbir şey senden değerli olamaz, benim canım bile." Dedi ve Dicle'ye doğru eğilip az önce akan yaşlarının üzerinden öptü. Hayret, eski yaşı öküzlüğüyle beraber geride kaldı galiba!
Dicle'nin bir şey demesine fırsat tanımadan, "Bunu ne ara hazırladınız siz?" dediğinde Dicle utançla , "Kutlamayı çok önceden planladık ama hediyeyi korumak konusunda Birgen bana yardımcı oldu." Diye kısa bir açıklama yaptı. Ardından yine Pamir'den beklenmeyecek bir hareketle, " Birgen, ben özür dilerim sana dediklerim ve yaptıklarım için. Ayrıca teşekkür ederim, bu benim için cok özeldi." Dediğinde Birgen gülümseyerek, " Önemli değil, nice mutlu yaşlara!' diye cevapladı.
Yanımda duran Kuzey Aden yerinde kıpırdandığında bu Pamir'in gözünden de kaçmamış olacak ki bu sefer de Aden'e dönüp, "Kuzey senden de özür dilerim bilader." Dedi.
"Eyvallah." Sadece eyvallah mı, diye düşünmüştüm ki yine içimden geçeni hissetmiş gibi, "Doğum günün kutlu olsun Aydemir."dediğinde sesinde bir heyecan veya neşe aradım ancak bunların hepsine tezat bir durgunluk vardı.
Pamir de onun gibi, "Eyvallah." Diyerek konuyu kapattı.
Birkaç dakika daha oyalanıp birçok fotoğraf çektirdik. Az önceki karanlık fotoğrafın bu sefer düzgün halini çektik. Herkes gülümseyerrk kadraja bakıyordu ama gözlerindeki yorgunluk yadsınamazdı. Olsun, yine de gülümsüyorduk, önemli olan da bu değil mi? En ortada duran Pamir, kolunu doladığı Dicle ve yanlarında Sare'nin saçını karıştıran Çağan vardı. Buket de Çağan'a eğilerek son anda dahil olmuştu fotoğrafa. Pamir'in diğer tarafında ben, arkamda Aden ve kolunu dayadığı Rüzgar vardı. Önümüzde, bağcılar oturuşu yapan Ateş ve Birgen arasında ayaklarını uzatmış, prenses pozu veren Başak vardı. Kamerayı Özgür tuttuğu için onun sadece Birgen'in yanında kafası gözüküyordu ama eli diğer eli rahat durmamış fotoğrafın alt kenarından çok az gözüken bir el hareketi yapmıştı.
Ardından hepimiz arabaya geri döndük ve tesise kadar Çağan ile Özgür'ün Pamir'le uğraşmalarını dinledik. Fakat Pamir'in umrunda değildi bunlar, o büyülenmiş gibi gözlerini kar küresinden ayırmıyordu. Dicle de aynı sekilde ondan ayırmıyordu mavilerini.
Sonunda tesise vardığımızda hepimiz bitkin olduğumuz için toplantıyı yarına erteledik ve odalarımıza dağıldık. Odaya girer girmez üstümdekilerden kurtulup hızlı bir duş aldım ve pijamalarımı giyip kendimi yatağa bıraktım. Fakat ne kadar dönersem döneyim bir türlü uyuyamıyordum. Gözümün önünde Arnaldo, kulağımda sesi, kafamda bir sürü düşünce...
O geri dönecek. Tabii ki geri dönecekti, hatta dönmüştü ancak farkli yüzlerin arkasına saklanıyordu şu an. Her şey bitecek. Her şeyin bitişi yine büyük bir patlamayı mı kastediyordu, benim yaptığım gibi? Olabilirdi çünkü , " Senin gibilerden çok gördüm."Demişti. Benim gibiler, benim gibi birçok insanın gücünün birleşmesi akıl almaz bir kıyamete sebep olurdu. İlk başarılı denek abimdi. Ölüm sebebi de ilk başarılı denek olmasıydı aslında, onu kullanarak diğerlerini de mutantlaştırmalarından korkup kendini feda etmişti. Ancak işe yaramamıştı. Abim boşuna mı ölmüştü? Bir kahraman olmak istemişti ancak hiç olmuştu, bir hiç uğruna ölmüştü. Bunu düşünmek bile kalbimi o kadar acıtıyordu ki. Abim yaşasaydı da aynı şeyler olacak olması adil miydi? Adalet koca bir yalandan ibaret bizim dünyamızda...
Bozuk terazi, hep bir taraf ağır, diğer taraf ise hiç olmadı.
En azından acı çekmedi Eliz. O vücut daha ne kadar acıya göğüs gerebilirdi. Peki ya ruhu, daha ne kadar boyun eğebilirdi? En azından planlarının gerçek olduğunu görmedi Eliz. Aptal olma Eliz, tabii ki gördü ancak senden sakladı. Onun yalanlarına bir de senin için olanlar eklendi.
Kafamdan bu düşünceleri silmeye çalışırken yeni bir gerçekle yüz yüze geldim. Madem hâlâ testler ve denekler var olmaya devam ediyor, tesisler nerede? Ülkemizde son zamanlarda açılmış fabrikaların listesi her daim elimde olurdu, güncel ve tam olarak. Demek ki...
Tabii ya, yurt dışında kuruluyordu artık tesisler. Yani yut dışında ortakları vardı. Mesela Arnaldo gibi. Ancak bir şeyi kaçırıyordum, Zeynep Karaca o adamların evlerini bastığını ve onu kaçırdığını söylemişti. Eğer ortakları olsaydı neden onu karısıyla tehdit etsinlerdi?
Arnaldo ortak değil, maşaydı!
Son zamanlarda seyehatleri artmıştı. Son zamanlarda seyehatleri artmıştı çünkü Arnaldo onların yeni ortaklar bulmak ve tesisler için yeni yerler bulmak amacıyla kullandığı en büyük oltalarıydı. Ve bu oltayı ellerinde tutmak için boşandığı eşinden daha büyük kozları olmalıydı ellerinde.
Peki bu adam o kadar zekiyse, aslında kaleyi içten fethetmeyi planlıyor olamaz mıydı? Arnaldo G. oyunu yönetiliyor muydu, yönetiyor muydu? Galiba bu sorunun cevabını sadece zaman verebilirdi bize...
Daha fazla düşüncelerde boğulmaya dayanamadım ve telefonuma uzanıp bir şarkı açtım. Kimi insan sahil kenarına, kimi kitaplara kimi ise odasına kaçar, saklanırdı ancak herkes en az bir kere şarkılara sığınmıştır bu hayatta. Yoksa neden yazılırdı ki şarkılar?
"Haydi kalk gidelim bu şehirden
Gün doğarken ya da güneş batarken
Belki kuşlar geçer üstümüzden
Kanatlanır senin ellerinden
Ellerinden..." Diye devam eden şarkı yüzümde hüzünlü bir tebessüm yaratmıştı.
Üzerimizden bir kuş geçti ancak tüyü düşmedi diye mi biz yine bu şehre esir olduk, Okyanus Yıldızı?
Kurtuluruz elbet bizi esir eden iplerden. Elbet bir gün biz de özgür bir kuş oluruz göklerde...
Keşke biri çıkıp diyebilse ki, "Olacak, bir gün sen de özgür olacaksın. Her şey bitecek güven bana." Diyebilse ve ben de ona inanıp beklesem o günleri. Ancak şimdi, böyle, hiçbir şey bilmeden çok zor. Sanki sisli bir yol ve asla sonu gözükmüyor...
Derin bir nefes alıp yataktan kalktım ve yatmadan önce kilitleyip perdesini çektiğim balkon kapısının perdesini hafifçe aralayıp dışarıya baktığımda Aden sigarasını söndürüp odasına girdiğini gördüm ancak beni fark etmemişti. Bunu fırsat bilerek birkaç dakika daha dışarıyı izlemeye koyulmuştum ki kapım tıklatıldı.
Endişeyle arkamı döndüm ve yavaş adımlarla kapıya ilerledim. Elim kapı kulbundayken kulağım dışarıdan gelecek en ufak sese dikkat kesildi ancak ne bir nefes ne bir çıtırtı duyuluyordu. En sonunda dayanamayarak kapıyı açtım ama gördüklerimden sonra açmanın büyük bir hata olduğuna karar verdim.
Elinde, üzerine kan bulaşmış bir flash bellek tutan davetsiz misafirimin, " Tanışma vakti. Seninle ve gerçeklerinle tanışma vakti bu sefer." demesi ayak ucumdan tepeme kadar ürpermeme sebep oldu.
"Nasıl buldun beni ?"
"İz bıraktın sonra unuttun bıraktığın izi. Oysa ben unutmadım senin bıraktığını, genelde iz bırakanları unutmamak gibi bir huyum vardır. "
Gize eriştin sevgili misafir. Ancak sen de bir şey unuttun, gize erişenler sona ulaşırlar.
Ama sen yine de kaç kaderden olur mu? Belki özgür bırakır ruhunu...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.