BEŞ. Arcturus'un Yaşları

Vaveyla Yazarı: Melonistik

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BEŞ. Arcturus'un Yaşları

Beş.
Arcturus'un Yaşları

Çocuklar ailelerinin günahlarını yaşamaya mahkumlardır.
Çocuklardır çünkü, kaçamazlar, gidemezler.
Konuşamazlar, susarlar. Susturulurlar.
Yaşayamazlar, ölürler. İçten içe ölür çocuklar ebeveynleri bunu bile göremezler.
Bazen de görürler görmezden gelirler.
Ya da benim babam gibi içten içe ölmemizi isterler. Bu insanlara baba demek bile hakaret.Bir baba nasıl olur bilmiyorum. Sadece okuduğum birkaç kitapta görmüştüm iyi babaları.
Mesela kızının başına bir şey gelmesin diye onun için denizin ortasına bir kule yaptırmak mıydı gerçek babalık?
Ya da oğlunun saçlarını sevip ona nasihatler veren kişi miydi baba?
Bilmiyorum, tek bildiğim babalığın şiddet uygulamak, kendi amaçları uğruna çocuğunun hayatını mahvetmek olmadığıydı.
Sadece babalarla alakalı değildir gerçi bu. Anneler de kalpsiz olur. Bir anne nasıl kalpsiz olur dersiniz değil mi? Olur, hem de öyle bir olur ki...
Tam hatırlayamasam da bir çocuk vardı geçmişimde. O da bizimle tesiste kalıyordu ama testlere tabi tutulmuyordu. Abim anlatmıştı onun hikayesini bana. Babası onu testlere sokmasa da birçok işkenceler edermiş, cezalar verirmiş. Annesi ise çocuğunun acılarına kör ve sağır kalırmış. Umursamamış hiçbir zaman. Hatta terk etmiş oğlunu o cehennemde. Başka bir adamla evlenmiş, bir aile kurmuş kadın kendine. Yeni evlendiği adam o kadar iyi bir babaymış ki, o çocuğu da yanlarına almak istemiş, ancak kadın izin vermemiş.
Bir anne çocuğunu istemez mi?
İstemezmiş.
Belki de bu yine abimin uydurduğu bir olaydır bilemiyorum ancak hikayenin devamını bilmeyi belki de hatırlayabilmeyi çok isterdim ki o çocuğa yardım edebileyim. Fakat her güç kullandığımda biraz daha silinen hafızam beni yine yarı yolda bırakıyor bu konuda.
Evet, maalesef kullandığım enerji bana silinmeler olarak geri dönüyor. Bu silinmelerin boyutu ise kullandığım miktara bağlı olduğu için genelde oldukça küçük bir kayıp olsa da, o tesisi patlatmak için kullandığım enerji benden birçok şey götürmüştü.
Acılar, anı değildir. Anılar , hafızamızın adalarıdır, dört tarafı acılarla çevrili. Dediğim gibi acıları unutmak bir hediyedir ancak acılarınız anılarınızı da yuttuğunda büyü bozulur.
Bilincim yavaş yavaş açılırken, göz kapaklarımı açmak için büyük bir savaş verdim ancak birbirine yapışan kirpiklerim buna engel oldu. En son antrenman sahasında bayıldığımı hatırlıyordum, öyleyse neden şu an yumuşak bir yerde yatıyordum?
Biri başımı tutmuştu ben düşerken, büyük ihtimalle beni buraya o getirmişti. Deniz kokusu. Deniz kokulu biri getirmişti beni.
Bir yabancı ama bilmiyor ki en çok yabancılar tanıdıktır.
Beni kimin taşıdığını bulduğumuza göre şimdi sıra nerede olduğumuzda diye içimden geçirmiştim ki, "Odandasın küçük yıldız, şimdi korkaklığı bırak ve aç gözlerini." Diyerek sorumu cevaplamış oldu. Kirpiklerimle verdiğim savaşı kazanarak gözlerimi birkaç kez kırpıştırarak açabildim. Korktuğum için mi açamadığın sorgulanırdı ancak gördüğüm karşısında şaşırdığım kesinlikle doğru.
Onu yatağımın yanında görmeyi bekliyordum, ya da biraz uzaktaki koltuğun üzerinde beni izliyor olabileceğini düşünmüştüm fakat o bana tamamen arkasını dönmüş kitaplığımı inceliyordu. "Arkan dönükken uyandığımı nereden anladın?"
Hâlâ bana dönmezken, kısık sesle güldüğünü duydum. "Niye illaki görmem mi gerekiyor anlamak için?"
Yatakta doğrularak başımı yatağın arkasına yasladım, "Süper gücün yoksa evet." Gerçi gücün olunca da anlaşılımıyor.
"Nefes alış hızın değişti, Arc." En sonunda bana döndüğünde cevap vermeme fırsat vermeden, "Ayrıca neden bu kadar çok Özdemir Asaf kitabı var burada?"
Derin bir nefes vererek tamamen dik oturdun yatakta, "Senin bu kadar dikkatli olman sinirimi bozuyor, Kuzey Aden," Kitaplığıma bakarken nasıl nefeslerimi sayabilirdi ki? "Ayrıca kitap zevkim seni neden ilgilendirsin?" Sonrasında fark ettiğim şey yüzümü buruşturmama neden oldu, "Arc da neyin nesi?" İsmimde bu harflerin bir tanesi bile bulunmuyor!
"Uyanır uyanmaz bu kadar çok soru sorman sinirimi bozuyor, Eliz Yeşim." Dedi beni taklit ederek. Sonrasında yanıma gelip elinin tersini alnıma yaklaştırdığında refleksle kendimi geri çektim. Kaşlarımı çattığımı görünce gülümsedi ve beni omuzlarımdan tutarak kendine yaklaştırdı, "Ateşine bakacağım sadece, " ben hâlâ kaşlarım çatık bir şekilde ona bakarken sıkkın bir nefes verdi, "Elimle bakmama izin vermezsen daha farklı yollarla ölçerim." dediğinde gözlerimi sonuna kadar açarak tekrar kaçmaya çalıştığımda beni engelledi. Küçük bir kahkaha attı, "Sakin ol, seni öpmeyeceğim. Şimdi kaçma da bakayım şu ateşine." Elini tekrar uzattığında bu sefer kaçmadım. Sıcacık eli soğuk tenime değdiğinde irkilsem de çekilmeden onu izlemeye devam ettim.
Uzun parmakları alnımda gezinirken, yeşillerindeki endişe yavaş yavaş uzaklaştı. Kumral tutamları dalgalanarak alnına düşmüştü ve bu ona çok yakışmıştı. Elleri enseme kaydığında, oraya da elinin tersini bastırdı ve ateşimin düştüğüne emin olunca ellerini çekerek benden uzaklaştı.
Gideceği esnada kolunu yakaladım, "Sorularıma cevap vermeden gidebileceğini sana düşündüren nedir?" Gülümsedi ve kalktığı yere geri oturdu. Yeşilleri, bana yine sanki gözlerimdeki her şeyi okuyabiliyormuş gibi bakıyordu.
Gözlerini biraz kıstı, "Hangi soruların? Az önce laf olsun diye sordukların mı," parmağını şakağıma iki kez vurduktan sonra, " Yoksa beynini kemirenler mi?" Ben de onun gibi gözlerimi kıstığı da cevabını almıştı. Açık oynamak zorundaydı, yoksa kuklacı onu oynamaya mecbur bırakırdı.
"Düşündüğümden daha zeki bir kadınsın. Maskelerinin ardına öyle güzel saklanıyorsun ki, insanlar yüzlerinle oyalanırken sen bir sistem kurmuşsun, onları izliyorsun. Bir hareketleriyle sistemde parçalar oturuyor ve sonuç ortaya çıkıyor."
Evet, tam olarak yaptığım buydu. Ama bazıları Aden gibi, maskelerimin içine sızmaya çalışıyordu. Benim planlarım bana özledir, onları korumak için yapmayacağım şey yoktur. İster bencillik diyin, ister saçmalık. Benim için insanlıktı, bir de kayıplarımın öcünü almak. Bundan öte değil. Onların, sadece benim değil, diğer insanların hayatında bıraktıkları veya bırakacakları izlerin hesabını sormaktı tek amacım, bu bencillik midir?
Bu yüzden bayım sandığınız kadar kolay değil beni çözmek. Bu yüzden şimdi yeni bir maske takma, kuklaların yerini değiştirme zamanı. Siz kazandığınızı sanın, kuralları koyan oyunu kaybedeceğini anladığı zaman bitirir.
"Ancak ben de sandığından daha zeki bir adamım. Ve bilmen gereken bir sey var ki, her sonuç gerçeğe uymaz. Bunu düşündüklerin yalnış diye demiyorum. Evet, ben ekibimin lideri ve onların üstüyüm. Ama bu kadarla sınırlı olmuyor. Sınırları onlar belirliyor ve bu sınırlar, sınırsızlığın ötesinde çoğu zaman. İtaat etmek zorundayım ama etmediğim için bu haldeyim. Ben de senin, sizin gibi bir ajanım, kıdemli değilim bu yüzden o aptal sidik yarışına dahil oluyorum." Gözlerimde gördüğü sey onu tatmin etmemiş olacak ki, " Hâlâ saçma geliyor değil mi? Fakat, her boşluğu mantık doldurmaz, güzel Arcturus."
Mantıksızdı, evet çok saçmaydı ama baştakiler bunu isteyebilirdi. Onlar için mantık değil, keyiflerinin istedikleri önemliydi. Ancak bu diğer konularda Aden'i aklamıyordu. " Peki, mantıği bırakıp gerçeklere bakalım o zaman. Dün, bildiğin hâlde kimseye bir şey söylemedin, amaçlardan bahsetmedin? Neden? Biliyordun, o herifin Çağan'ın babası olduğunu bu yüzden ona Yıldırım dedin, değil mi? Daha birçok şey biliyorsun ama söylemiyorsun." Ona doğru eğildiğimde, " Sana daha önce de söyledim Kuzey Aden, burası senin kararlar vereceğin, bir şeyler saklayabileceğin bir yer değil. Sen kendi ekibinin üstüsün bizim değil. Sadece ortağız. Bildiğin bir şey varsa anlatırsın, yoksa susarsın. Ama eğer var ve sen susuyorsan o gerçeği öğrendiğimde ben susmam." İmkansızdı biliyorum bu söylediklerim. Tabii ki bana, bize anlatmayacaktı. Ama bu kadar dikkatli bir adamın sakladıklarımı anlaması zor olmazdı. Bu yüzden gözünü boyamalıydım, en azından bir noktayı kaçırmasını sağlamalıydım ki onun bildiklerini öğrenebileyim. Elbette bir gün benim sakladıklarım da ortaya çıkacaktı ve o gün gelene kadar elimden geleni yapmalıydım ki bu yolun sonunu görebileyim.
Söylediklerim ona hiç etki etmemiş olacak ki öylece beni izlemeye devam etti birkaç dakika daha. Ardından aramızdaki mesafeyi biraz daha kapatarak, "Bilmen gerekeni anlatıyorum zaten. Ancak her şeyin bir zamanı var. Kalanları zamanı geldikçe anlayacaksın. Ayrıca, unutma küçük yıldız, ben bugün olacaklar hakkında seni dün uyardım." dedi ve göz kırparak benden uzaklaştı. Bu adam gerçekten beni delirtiyor!
Daha fazla konuşmanın bir anlamı olmayacaktı. Ayrıca bayılmanın etkisiyle oluşan baş ağrısına bir de az önceki gerilim eklenince iyice kötü bir hâl almıştı. Zamanımızın azaldığının farkındaydım ama sormak istediğim son bir şey daha vardı, sırası mı bilemesem de gerilimi dağıtmak için sormaya karar verdim.
"Arcturus ne demek Aden?" Soruma karşılık yine gülümseyince gözlerim bir an dudaklarının ucunda oluşan çukura kaydı ancak yataktan kalkarak koltuğa yöneldiğinde gülüşünü benden sakladı.
Dışarıdan biri Kuzey Aden'e baksa çok yakışıkli olduğunu düsünür ama bu kadar güzel gülebileceğini tahmin edemezdi. Ancak o bütün kalıplara, yaşananlara karşı sürekli gülümsüyordu ve gülümsemesi içinizi sıcacık yapıyordu. Evet, beni delirtse de gülümsemesi de içime garip bir sekilde su serpiyordu.
Ceketinin cebinden küçük bir kutu çıkarırken gözleri tekrar kitaplığıma kaydı. "En sevdiğin şiiri hangisi demiştin?" Dediğinde sorumu duymazdan gelmeye çalışması beni de gülümsetmişti. İki gündür ilk kez suyuna giderek sorusuna cevap verdim, "Lavinia, en sevdiğim şiiri lavinia." Yanıma geliyorken cevabımla olduğu yerde donup kaldı. "Lavinia... Senin için fazla bilindik bir şiir değil mi?"
"Nasıl yani?" Diye sorduğumda yanıma gelip elindeki küçük siyah kutuyu komodinin üzerine bıraktı ve, " Yani, senden daha gizli saklı, çok bilinmeyen bir şey söylemeni beklerdim."
"Beni ne kadar tanıyorsun ki? Ayrıca sen bana klişe mi dedin az önce?"
"Yani biraz öyle demek istedim galiba." İkimiz de cevabın üzerine güldük. Yüzüm gülüyordu şu an belki ama kalbimde bir yer her onun ismini duyduğunda olduğu gibi yine burkulmuştu.
"Klişe değil. Eğer bir lavinia tanıdıysan ve seni bırakıp gittiğinde arkasından gitme diyemediysen bir Özdemir Asaf şiirinde onu bulmak klişe olamaz." Karşımda merakla gerisini beklediğini görünce derin bir nefes verdim ve neden anlattığımı bilmeden konuşmaya devam ettim. "Lavinia, annemin adı Lavinia'ydı. "
Annem ölüm çiçeğiydi ,annem ölümle dosttu. Ölüm çiçeğinin tek arkadaşı açelyalardı. Onlar da annem için ölüm demekti.
Gözlerimin dolduğunu hissettim ama onun karşısında ağlamayacaktım. Ben annemin arkasından bile doğru düzgün ağlayamamıştım anısı için ağlayamazdım, hele güvenmediğim bir adamın karşısında asla ağlamayacaktım. Çünkü ağlamak bir zaaf değildir ama zaaflarınızı açık etmenin en kolay yoludur.
Üzerimdeki yorganı kaldırarak yataktan çıktım ve dolaba doğru yürüyerek ona arkamı döndüm. Gözümdeki yaş firar etmek için can çekişiyordu. Hayır, akmayacak. Benim gözyaşım değil mi bu nasıl bana karşı çıkar? Çıkamaz. Ağlamayacağım, hayır ağlamayacağım. Annem oğlunun ve kızının acısıyla beni tek başıma bıraktı. Beni o herifin ellerine bıraktı. Hayır, onun için ağlamayacağım.
Gözümdeki yaş beni yenerek aktığında hızla sildim. Gözyaşım bile beni terk edebiliyor bir insan mı edemeyecek?
Görevde giymek için hazırladığım siyah elbiseyi alarak makyaj masasına doğru yürüdüm. İlk çekmeceden görevlerde kullandığım kolyeyi çıkarmıştım ki Aden, "Gerek yok, " diyerek az önce komodine bıraktığı kutuyu masamın üzerine bıraktı "Bunu takacaksın." Siyah kutuyu açtığımda bir kolyeyle karşılaşmak elbette beklediğim bir şeydi ancak kolyenin şekli beni şaşırtmıştı.
Bu sıradan bir kolye değildi tabii ki. Onların sistemine göre tasarlanmış bir dinleme cihazıydı. Ancak kolyenin ucundaki detay yüzünden kahkaha atmamak için yanaklarımı sıkmam gerekmişti. Şaka gibi!
Sessizce başımı salladım ve çıkamasını bekledim fakat o çıkmak yerine çenemi tutup kaldırdı, " Gözyaşının çizdiği yolu görebiliyorum. Anneni kaybetmek nasıl bir his biliyorum, hatırlattığım için özür dilerim" dedi. Yeşillerine sır perdesini geri indirdi ve tam çenemi bırakacaktı ki elini tuttum, " Cevap vermedin soruma."
Az önceki kadar sıcak olmasa da son kez gülümsedi çıkmadan önce ve " Belki başka bir gün anlatırım Arcturus'un hikayesini sana. Ama benden dinle olur mu, beni bekle." Diyerek balkona çıktı.
Seni bekleyeceğim, belki hiç anlatamayacaksın ama sen anlatana kadar bilmeyeceğim, Yıldız Gözlü Yabancı.
✨
Üzerimde simsiyah, halter yaka bir elbise vardı. Dizimin altında biten elbisenin sırt kısmı tamamen açıktı ve rahat yürümem için ön tarafında derin bir yırtmaç vardı. Yakası gerdanımı ve izlerimi kapatsa da omuzlarım tamamen açıktaydı. Açık sırtım ve omzularımdaki izleri kapatmak için parmağıma döktüğümkapatıcıyı yavaşça bütün izlere sürmeye başladım. Hayatım boyunca kimse bana hediye almamıştı ama çok fazla iz hediye etmişlerdi.
İnsanlar, sadece acıtıyorlar, kırıyorlar, döküyorlar ama sevmeyi, açtıkları yaraları sarmayı öğrenemiyorlar.
Mesela tesisteki testlerden kalan bir izimin sebebinin annemle yemek yaparken bıçağın elimi kesmesi olmasını isterdim. Ya da babamın vurduğu yerlerdeki izlerin babasıyla parkta oynarken düşen bir kız çocguğununkiler gibi olmasını isterdim. Cehennem odasından bana armağan izlerinin yerine arkadaşlarıyla bir çitin üzerinden atlarken düşen bir gencin yara izi olsun isterdim. Eğer böyle olsaydı o zaman severdim izleri çünkü anılarımın somut hali gibi olurdu. Ancak benim izlerim bazen bir hayal olduğunu düşündüğüm acıların gerçekliğinin kanıtıydı.
Yüzüme de elimde kalan kremi sürdükten sonra hafif bir makyaj yaptım ve bordo rujumu sürdüğümde artık hazırdım. Aynada son kez kendime bakmak için eğilmiştim ki gözlerim Aden'in bıraktığı kutuya kaydı. Bilerek sona bırakmıştım bu kolyeyi, sonuçta üzerimi değiştirirken birinin beni izlemesini istemezdik!
Siyah kutunun kapağını yavaşça kaldırdığımda gördüğüm şey az önce içime attığım kahkahayı serbest bırakmama sebep olmuştu. Tabii ki Kuzey Aden uslu durmamış ve bana yıldızlı bir kolye getirmişti. İyi ki sevmiyoruz dedik, bir de sevsem nolacakmış kim bilir...
Gümüş kolyenin ucunda parlak, yeşil taştan yapılmış küçük bir yıldız vardı. Işığa doğru tutunca ise bordo yansımaları olan kolye gerçekten çok hoştu. Hızlıca boynuma takıp aynanın karşısındaki yerime geri dôndüm. Güzeldim, evet güzel gözüküyordum. Siyah, bordo ve küçük yeşil pırıltı birbini bütünlemişti. Elbisem üzerime tam oturmuştu ve yırtmaç da tam yerinde bitiyordu. Birazcık cüretkar olabilirdi ama birazcıktan bir şey olmaz!
Dalgalandırarak ensemde topuz yaptığım saçlarımın önünden birkaç tutam özgür bıraktım. Rujumun taşan kısımlarını düzeltip bir kat daha rimel sürdüğümde artık tam anlamıyla hazırdım. Arnaldo Bey umarım sarışın seviyorsunuzdur çünkü bu kadar hazırlık boşa giderse olacaklardan ben sorumlu olmam!
Küçük siyah çantanın içine telefonumu atarak dışarı çıkmıştım ki koridorun sonunda bekleyen Çağan'ı gördüm. Başını duvara yaslamış öylece duruyordu. Biraz keyfini yerine getirmek ve daldığı yerden onu çekmek için, "Pardon, yakışıklı beyefendi, bu ayakkabıların çok rahat olduğunu düşünmüyorum bana eşlik eder misiniz?" Diyerek yanına giderken yaptığım yine çok inandırıcı tökezleme numaram onu da güldürmüştü.
Yanıma gelerek kolunu uzattığında koluna girdim ve beraber asansöre doğru yol aldık. "Kuş beyinli, kim dedi sana bu kadar ince topuklu giy diye!"
Yapmacık bir kırgınlıkla, "Ama yakışıklı beyler böyle cümleler kullanmaz. Kalbimi kırdınız bayım?" dediğimde gülerek, " Ah, benim eşşek kafam, sizin kadar güzel bir hanım kırılır mı hiç? Size karşı çok mahcubum , efendim, nasıl alırım gönlünüzü?" dedi.
Dudaklarımı bükerek, " Bilmem ki şimdi sizin gibi yakışıklı bir beyden edepsiz şeyler ister kızlar ancak ben çok masum ve terbiyeli bir kız olduğum için yanağınızdan bir buse alabilirim." Dediğimde küçük bir kahkha attı ve elimi doladığım kolunu omzuma atarak beni kendine çekti. " O kırmızı dudaklarınızı yanağımdan uzak tutun efendim. Ayrıca bu asansör neden gelmiyor lan ağaç olduk burada! Asansörü hangi şerefsiz tutuyorsa ben onu, "diye bağırıyordu ki bana dönerek, "Pardon, efendim yanınızda böyle konuşmamalıydım ben bir İstanbul beyefendisiyim. Hiç yakışmaz böyle şeyler ağzıma." Süt dökmüş kedi gibi bakınca ben de kahkaha attım ve ona daha çok sarılarak, " Çok ayıp gerçekten. Affettirmek için sizin yanağıma bir buse kondurmanız gerekecek galiba!" Dediğimde gülerek yanağıma yaklaştı. Öpüp geri çekilmesini beklerken arka arkaya öpmeye başlayınca "Çağan!" Diye bağırarak kolunun altından kurtulmaya çalıştım. Sonunda ondan kurtulduğumda yanağımı silerek koluna vurdum. "Pislik herif!"
"Aa, istanbul han," demişti ki asansörün geldiğini belirten ses ve benim," Bir daha istanbul ile başlayan bir terim kullanırsan topukluyu kafana yersin!" Diye bağırışım lafını kesmişti. Hâlâ pis pis siritiyor hain!
"Cani, tırnakları kesilmemiş kartal!" Diyerek asansöre bindi ben de arkasından bindiğimde kapının arasından bizi izleyen Buket'i ve arkasından gelen Aden 'i gördüm ancak onlar yetişemeden kapı kapanmıştı bile.
Çağan başını arkadaki aynaya yaslayıp gözlerini kapattığımda asansörü durdurma tuşuna bastım. Onunla konuşmam gerekiyordu ve bugün başka zamanımız olacağını sanmıyordum.
Gözlerini açmadan yine yüzüne yerleştirdiği gülümsemesiyle, ". Senden de bu beklenirdi yaralı kartal, öt bakalım." dedi.
Derin bir nefes aldım ve üzerine çok düşünmeden konuşmaya başladım, " Çağan, bizim bizden başka kimsemiz yok. Biz birbirimizin herkesiyiz. Herkesi boşver biz birbirimizin ailesiyiz. Bize her şeyi anlatabilirsin, biliyorsun değil mi?"
İfadesini bozmadan, "İnsan ailesine, 'Selam, sizin çektiğiniz eziyetleri benim babam yapıyor ve eğer ben onun sözünü dinlememeye devam edersem daha da acı çekmeye devam edeceksiniz. Ve ben de bu hikayenin şımarık çocuğu olarak asla onun sözünü dinelemeyeceğim. ' diyebilir mi Eliz? Sizin başınıza gelen her şeyin sebebi benken nasıl bir yüzsüzce bir davranış olurdu bu?"
"Saklayınca bir şey değişti mi? Hem nereden biliyorsun senin yüzünden olduğunu, bu adamlar canları sıkıldı diye bile insanlara eziyet edebilir."
Sonunda gözlerini açtı ve yaslandığı yerde doğrularak bana doğru bir adım attı. "İnsanlara değil Eliz, bize. Sen bu cezaları her bölüğün çektiğini mi düşünüyorsun? Sence ona karşı geleni yaşatır mı? Yaşatmaz, direkt kaza süsü vererek öldürtür. O zaman biz niye yaşıyoruz?"
Benim cevap vermeme izin vermeden devam etti, "Evet, sizin yaşamanız bana azap olsun diye. Her gün gözlerimin önünde siz acı çekerseniz vazgeçerim diye düşünüyor. Ancak ben anneme söz verdim Eliz, asla onun gibi bir adam olmayacağım diye bu yüzden hiçbir zaman önde eğilmedim ama bu son yaptığı bardağı taşırıyor. Onun için bile ileri gitti. Resmen kumar oynuyor!" Konuşmanın başındaki sakinliği yok olmuş yerine saf öfke almıştı. Ancak son söylediklerini doğru düzgün anlayamıyordum çünkü az önce kurduğu cümle yüzünden kulaklarımda tek bir ses çınlıyordu:
Asla o herife benzemeyeceğim, ne sana ne de anneme zarar vermeyeceğim, diyen abimin sesi kalan bütün sesleri yıkıyordu.
Çağan annesine, abim bana aynı sözü vermişti. Abimin sözleri bedeniyle beraber toprağa karışmıştı çünkü ölmüştü. Çağan yaşıyordu fakat sözlerini öldürüyorlardı.
Gözlerim dolduğunda, "Çağan, yapma. Bir söz veridysen,"
"Tutamam Eliz, bundan sonra değil. Bu kadar vicdan azabı çok anlıyor musun, bu yük fazla bana, dahasını kaldıramam!" Diye bağırınca asansörün duvarına biraz daha sindim ve korkarak, "Ne yapacaksın peki?"
Ellerini saçlarına geçirerek dağıttı ve derin bir nefes alarak, "Onunla bir anlaşma yapacağım. Eğer bu saçmalığa bir son verirse ekipten ayrılacağım ve onun istediği eğitimleri alarak onun varisi olacağım."
Az önce beynime batan bıçağın şimdi kalbine saplandığını hissediyordum. "Hayır, hayır Çağan yapma!" desem de beni dinlemeden asansörü tekrar çalıştırdı ve ağzımı açmak istesem de aşağı inene kadar konuşmama izin vermedi.
Hayır Çağan, bazı şeylerden emin olmadan bunu yapmana izin vermem hatta emin de olsam buna izin vermeyeceğim çünkü seni de kaybedemem, demek istedim ama cümleler dudaklarımdan dökülmedi. Teşkilat hakkında bazı şüphelerim vardı ve bu şüphelerimi giderecek belgelere ulaşmama çok az kalmıştı. Biraz daha dayanırız kan kaybetmeye ama birbimizi kaybetmeyeceğiz kardeşim, söz.
Asansörden inerek dışarı çıktığımızda herkesin toplandığını gördüm. Ben Çağan'ın yanından ayrılarak ekibin yanına giderken yanından geçtiğim Ateş beğeni dolu uzunca bir ıslık çaldı. "Yakıyorsunuz Eliz Hanım! Şu meşhur herifin yerinde olmayı çok isterdim açıkçası." dedi. ona gözlerimi devirerek önüme döndüğümde arkamdan kıkırdadığını duyabiliyordum. Rüzgar'la ikisinin üzerinde tıpatıp aynı siyah takım elbise vardı ve ikisine de ayrı ayrı çok yakışmıştı. Rüzgar göz ucuyla bana baktıktan sonra cebinden bir sigara çıkardı ve ucunu ateşledi. Yine aynı soğuk Çizgili işte!
Pamir, " Ağzının suyunu topla lan yavşak herif!" Diyerek Ateş'e laf attığında bu Ateş'in pek de umrunda olmamıştı. Bu dünyada bir kötü kötülüğünden bir de yavşak yavşaklığından.vazgeçmiyor, azizim! " Napayayım sana mı yürüyeyim Pamir." Yüzünü buruşturdu, " Özür dilerim ama kesinlikle tercihlerim arasında değilsin." Dediğinde Pamir de yapay bir hüzünle, " Tüh, ben de sana bayılıyordum bak şimdi kalbim çok kırıldı, nasıl toplayacağız?" Gülmemek için yanaklarımı ısırıyordum, kavga etmelerini sabaha kadar izleyebilirim gerçekten.
"Ah canım ya, yapıştırıcım yukarıda kalmış, bir sonraki sefere artık," gözleri Dicle'ye kaydığında sinsi sinsi sırıtarak, " Ya da başkları yapıştırır bilemeyeceğim!" Dediğinde Dicle utançla gözlerini kaçırdı fakat benim hayvan kardeşim yine anlamayarak, " Olmaz, vallahi sen yapıştır!"Tahmini bu çocuğun gözünün göremediğini fark etmesine kaç yıl var?
Ateş, " Bir gece ayarlarız sana da, sıranı bekle!" Demişti ki arkasından gelen Kuzey Aden tüm yakışıklılığıyla dikkatimi dağıtmayı başarmıştı.
Üzerine giydiği beyaz gömlek tam oturmuş, kaslı vücudunu ortaya çıkarmıştı. Altındaki siyah pantalon da bacaklarını sarmış ve onu olduğundan daha da uzun göstermişti. Dağınık saç ona çok yakışsa da bu sefer kahverengi tutamlarını şekillendirmişti ve ne yalan söyleyeyim böyle de aşırı iyi gözüküyordu!
Bakışlarımız kesiştiğinde, gözlerini çekerek beni başatn aşağı süzdü. Yeşilleri kolyeme takılınca gülümsemesi derinleşti ancak daha da yukarı çıkarak bordo rujumu gördüğünde gülüşü dondu ve boğazını temizleyerek dikkatini benden çekti. Yanında duran buket'in üzerinde küçük çiçek işlemeleri olan beyaz, uzun ve çok da derin olmayan yırtmaçlı bir elbise vardı. Dalgalı kısa saçlarına taktığı beyaz kurdele elbisesiyle çok uyumluydu ve onu oldukça tatlı gösteriyordu. Tabii, bu sayede Çağan'ın eline bir koz vermiş oluyordu...
"Sonbaharda değil miyiz lan biz? Benim bildiğim çiçekler ilkbaharda açar ama sen aykırı çiçeksin galiba." Diyen Çağan'a karşılık herkes göz devirirken Buket, " Aykırı açan çiçeğim, hüzzam makamı ne çok bilmesem de arada oradan da geçiyorum, oldu mu?" Buket vurdu ve laf çağan'a layıkıyla monte oldu!
"Dokuz sekiz hızlı roman senin geçtiğin, mevsim atlıyorsun narin çiçek." Diye karşı çıkan Çağan'a daha fazla dayanamayan Sare araya girerek, "Ha ha ha, ikiniz de çok komiksiniz ama artık yetse mi tadında bırakalım!" Buket cevap vermek için ağzını açtığında Sare sinirle, " O ağzını kapat Buket, çiçeklerin dökülmesin!" Dediğinde Çağan kahkaha atarak Sare'ye çak yapmıştı ki, Sare ona el hareketi çekince bu sefer gülme sırası bizdeydi.
Biz girerken dışarı çıkan Başak da geri geldiğinde tam anlamıyla hazırdık. Ben, kırmızı saten elbisesiyle önden giden Dicle'nin yanına giderek koluna girdiğimde, Başak da Aden'in yanına giderek kulağın bir şey fısıldadı. Aden gülümseyerek ona cevap verdi ve kolunu uzatarak girmesini teklif etti. Başak dünden razı olduğundan vakit kaybetmeden onun koluna girdiğinde bizim arkamızdaki arabaya doğru yürüdüler.
İki araba gidiyorduk, gerçi bu taşıta araba demek haksızlık olurdu. Limuzinin daha küçük versiyonu diyebilirdik. 4 sıra koltuk vardı. En önde Dicle ve Sare makyaj tazeliyordu. Arkalarında pamir ve çağan arnaldo hakkında bir araştırma yapıyordu. En arkada ise tek başına Özgür otuyordu. Arabayı ise bizi bıraktıktan sonra tesise geri dönecek bir ajan kullanıyordu.
Yerimden kalkarak Özgür'ün yanına gittim. Hemen yanına oturduğum halde beni fark etmemişti. Dışarıyı izliyior gibi gözüküyordu ancak bambaşka şeylere daldığına emindim. Elimi koluna koyduğumda irkielerek bana döndü, " Kızım in misin cin misin öyle yaklaşılır mı adama ya?"
"Bozukluk bende değil sende, sen fark etmedin. Ayrıca tek bozukluk bu da değil, senin sistem sıvı teması mı yaptı bu halin ne?" Dediğimde sinirle, "Pamir de sordu, bir şeyim yok benim. Gayet iyiyim siz kendinize bakın." Diyerek bana ters ters bakmaya devam etti.
Ellerimi önümde bağlayarak ona inanmadığımı belli eden bakışlarımı gönderdim. "Tabi canım, hiçbir seyin yok bu yüzden sabahtan beri bir kez sesini duymadım. Ayrıca neyimiz varmış bizim?"
"Bayıldın Eliz, kulağının dibinde kavga kıyamet koptu ama sen hiçbirini duymadın. Üstelik o herif başını tutmasa büyük ihtimal şu an beyin sarsıntısı geçiriyor olacaktın. Neye bu kadar büyük tepki veriyorsunuz anlamıyorum!" Sinirle söyledikleri beni de sinirlendirmişti, "Ne demek neye bu kadar büyük tepki veriyoruz? Sen ne dediklerinin, bizden ne beklediklerinin farkında mısın Özgür?"
"Ne istiyorlar Eliz, ne ? Biz zaten ölüyoruz, bunu kısaca çözsek de bir ömür devam ettirsek de biz zaten ölüyoruz, belki de ölü doğuyoruz. Ne fark var. Senden istedikleri şu anki hayatından daha mı farklı?" Bağırmamak için gitgide fısıldamaya başlamıştı.
"Farklı, faklı tabii ki. Cehennem odasında yaşlanmakla, bir sahilde gün doğumuna bakarken ölmek aynı şey olamaz!"
"O yaşa geleceğini mi sanıyorsun? Gelmeyeceksin, hiçbirimiz gelmeyeceğiz. Bir ailemiz olmayacak, çocuklarımız olmayacak, beraber gideceğimiz tatiller olmayacak, yasacağın iki katlı bir evin olmayacak. Hayalleri bırak, hayallerden bahsetme artık. Hayaller çocuklar içindir, çocukların öldürüldüğü bu dünyada hayallerden bahsetmek ise koca bir saçmalık." Diyerek gözlerini tekrar cama çevirdi. Uzun zaman sonra ilk kez Özgür'ü bu şekilde görüyordum. Tabii ki bir insan sürekli neşe saçamaz ancak bu sinirinin altında başka bir sey yattığına emindim. Elimi koluna yerleştirerek, "Özgür," demistim ki lafımı keserek, " Öldürüyorlar Eliz. 5 yaşındaki çocuk size ne yapabilir? Bu hayatta size ne kötülüğü dokunmuş olabilir?" Gözleri Çağan'i işaret ederek, " Bir çocuğu katil olmadı diye cezalandırana insan denir mi Eliz? Deniyor. Bunlar insan değil diyerek hapse atıyorlar, sonra insanlık hali diye serbest bırakıyorlar. Niye? Gidip daha fazla cana, canı geçtim hayale kıysın diye mi? Sonra sen yıkılmış hayallerinle geride kalan oluyorsun ancak hesap sormaktan bile acizsin. Onlar olsaydı sorardı diyorsun ama yoklar öldürüldüler." Gözleri yaşlarla dolmaya başlamıştı. Devam etmek istemiyordu ama içini dökmeden de rahatlayamayacaktı, biliyordum.
"Nasıl kendini daha rahat hissedeceksen onu yap. İster anlat ister anlatma ama bir hesap sorulacaksa beraber sorarız. Çağan'a da söyledim, bizim birbirimizden başka kimsemiz yok. İnsan her şeyim dedikleri için dünya yakar, bir intikamdan mı korkacağız?" Dediğimde gözlerini kapatarak birkaç dakika sustu..
Kişiliğine tamamen zıt kederi, tarzına zıt lacivert takım elbisesi, toplu sacları... Şu an karşımda duran kişi benim tanıdığım Özgür Sancaktar'dan çok farklıydı ve bunun düzelmesi için her seyi yapardım.
Derin bir nefes alarak," Ailemin katili serbest bırakılmış, Eliz. Benim ailem, Sare'nin anne babası toprağın altındayken bu adam nasıl güneşe kavuşur benim aklım almıyor." Kolunu okşayan elim donup kalırken başımdan aşaği gerçekten kaynar sular dökseler kalbim daha az acırdı. Özgür'ün iki kardeşini ve babasını öldüren adamlar teyzesini ve eniştesini de öldürmüş, kuzeninin hafızasına kıymıştı. Belki nicelerini daha ancak şu an serbestti. Gerçekten bu nasıl olabilirdi?
Hızla kendimi toparlayıp, "Onu bulabiliriz, bu zor olmayacaktır. Tesise getiririz buradaki hücrelere kapatırız," demiştim ki bana yeni bir şok yaratacak o cümleyi kurdu, " Onu bulamayız çünkü Çetin Yıldırım'ın işbirlikçisi." Çetin Yıldırım yani Çağan'ın babası. Nasıl bir bağlantıları olabilirdi ki? Bu denkleme her geçen gün yeni bir bilinmeyen ekleniyor ama bilmiyorlar ki biz daha öncekini çözemedik.
Konuşmama zaman kalmadan araba durdu ve teker teker indik. Özgür içini boşaltınca biraz daha rahatlamış gözüküyordu ama o adam dısarıda dolandığı sürece eski haline dönmesini bekleyemezdim. Acaba Çağan bunu biliyor mu? Sanmıyorum. Eğer bilse şimdiye kadar çoktan elinde silahla babasının evini basardı. Gidip söylesem de beraber silahla evini mi bassak? Bence mükemmel plan!
Bir gün içinde bu kadar olay bana yetmişti. Beynimin içinde Aden'le, Çağan'la ve Özgür'le konustuklarımız dönüp durdukça daha da yorulduğumu hissediyordum. Gerçekten şu an kendimi motivasyon konuşmacısı gibi hissediyorum. Acaba başvursam beni işe alırlar mı? Gerçi ben okul denen seyin kapısının önünden bile geçmedim ama ağzım iyi laf yapar. Bir an kendimi insanlara morivasyon konuşması yaparken hayal edince sessiz bir kahkaha atarak arabadan indim ve karşı ekibin yanına doğru yürümeye başladım.
Geride kalan Sare'ye yetişerek elimi omzuna attım. " İsminin hakkını veriyorsun ela güzeli!" Yeşil kısa elbisesi ela gözlerini yeşile çevirmişti.Koyu kahve saçlarını tsmamen salmış ve hafif bir makyajla oldukça sade ve şık gözüküyordu.
"Teşekkür ederim. Sen de çok güzel gözüküyorsun Eliz." Dedi utanarak. Gülümseyerek yanağına bir öpücük kondurdum.
Diğerlerini yanına vardığımızda planın üzerinden geçiyorlardı. Birgen'in uzattığı kutudaki kolyedeki yıldızların aynısını taşıyan küpeleri de hızla taktım. Bu küpeler iletişime geçmek ve komutları iletmek için olmalıydı. Ses alan küpe, izleme cihazı şekilinde kolye...hiç özldimiz kalmadı, hiç!
Parça parça içeri girecektik, en son rüzgar ve ateş korumaları halledecek ve görev başlayacaktı. Birgen arabada kalacak ve herhanagi bir sorun olursa bize kulaklık veya dinleme cihazından erişecekti.
İlk olarak Pamir ve Dicle girecekti. Pamir kolunu uzatarak, "Gir koluma karıcım, gidelim" dediğinde Dicle elini kolundan geçirdi fakat uzanıp elini tuttu. "Seninle her yere gelirim kocacağım." Diyerek uzaklaştılar ancak ses dinleme cihazından yol boyu ne konustuklarını dinlerken kusacaktım. İğrenç!
"Galiba dünyanın en güzel eşi benim sevgili karıcığım. Işık saçıyorsun hayatım."
"Ah, o onur bana ait. Bu kadar yakışıklı bir adamın elini tutmak her kadına nasip olmaz değil mi?"
"Yanınıza yakışmaya çalışıyoruz Nehir Hanım."
"Yakışıyorsunuz Levent bey, oldukça yakışıyorsunuz."
Çağan daha fazla dayanamayarak, " Bu ikisi mümkünse asla evlenmesin, hepimizin sağlığı için söylüyorum." Diyerek arkalarından gitti.
Sonunda iceri girdiklerjnde sırası Özgür ve Sare'ye yani takma isimleriyle Deniz ve Defne'ye gelmişti. Onlar iki kardeşi oynayacaktı. Ne kardeş ama tıpatıp aynılar!
Başak ve Buket de arkalarından Gamze ve Leyla olarak davete katıldığında geriye ben ve Kuzey Aden kalmıştık. Benim takma ismim Hazal olmuştu. Bir tekstil sirketinin ceo'suydum. Dosyada yazdığına göre modaya yön veren bir şirketim varmış ve yakın zamanda aynı bu sekilde bir yardım defilesi düzenlemişim. Büyük ihtimal insanlar buradan yola çıkarak yanıma yanasacaklardı bu yüzden dikkatli olmalıydım. Ya bir motivasyon konuşmacısı olamıyorsunuz ama ceo oluyorsunuz, hayat işte her an sürprizlerele dolu!
"Hadi, git! Ben de arkamdan geleceğim." Diyen Aden'e dönerek, " Bu yerine geçtiğimiz insanlar, onlara ne oldu?" dediğimde ellerimi cebine soktu ve bilmiyorum der gibi dudağını kıvırdı. Tepkisine karşılık kaşlarımı kaldırdığımda, "Birinin yemeğine zehir karısmıs, diğerinin bacağı kırılmış, bir tanesi kaza yapmış. Kader bu ya hepsi de bugün olmuş!" diye cevap verdiğinde ben de ona kıkırdadım. Tam gidecekken son kez ona baktım ve, "Kimsin sen?"
"Bilemezsin."
"Öğlenki konuşma ise yaramamıs anlaşılan." dediğimde kulağıma eğilerek, "Peki , pes ediyorum! Sana söyleyeceğim ama aramızda kalacak anlaştık mı? Gündüzleri gazeteci, geceler kahraman. Evet, süperman benim güzel arcturus o aptal taşları benden uzak tut!" diye fısıldadığında onu omzundan ittim. Bir de utanmadan sırıtıyor!
"Ha ha ha." Diyerek ona arkamı döndüm ve sokağın sonundaki ilk sağa girdim ve birkaç kez daha yön değiştirdikten sonra digerleri gibi farklı bir yönden yalının kapısına geldim. Kapıdaki görevliye sahte kimliğimi uzatarak şüphelenmesini engellemek için, "Buralarda hiç park edecek yer yok. Azıcık sıkışık park edin şu otoparka da bize de yer kalsın canım olur mu böyle şey." Dediğimde zaten canından bezmiş adam bir de benimle uğrasmak istemiyordu anlaşılan ki beni geçiştirerek, " Dikkat edeceğiz Hazal Hanım, buyrun siz içeri geçin." Gülümseyerek iceri girdiğimde kapıdaki görevli üzerime giydiğim deri ceketi alarak dolaba astı ve benimle salona kadar eşlik etti.
Dev salonun ön kısımlarına küçük bir stand ve tam karşısında 5 sıra, 6 şar sandalye iki taraflı olarak dizilmişti. 2. Sıranın koridora bakan bir tarafında Çağan, diğer tarafında Dicle ve Pamir oturuyordu. Sandalyelerin arkasında dağınık bir şekilde yerleştirilmiş kokteyl masaları vardı. Bir tarafı boydan boya cam olan salon ise havuza ve bahçeye bakıyordu. Bahçeye yerleştirilmiş bir bar ve sunum masaları oldukça güzel gözüküyordu ancak sarhoş olmak için uygun bir zaman olmadığı için yanımdan geçen kadının ikram ettiği şampanyayı alarak masaya bıraktım. Gerçi sarhoş olmam için bardaki her şeyi içmem gerekiyor ama yine de riske girmemek lazım.
Tam da planlandığı gibi yerleşen ekip çoktan insan içine karşmıştı. Hepsini rahatça görebileceğim, duvar kenarındaki bir masa seçmiştim kendime . Gözlerim arnaldo denen adamı arıyordu ki içeriye giren kuzey aden yanımdan geçerken, " Pamir'in önündeki adam." diye uyarınca yönümü o tarafa çevirip 50' li yaşlarında olan adamı incelemeye başladım. Beyazlarla süslü sarı saçları, hafif kırışıklı yüzü ve mavi gözleri beyaz teniyle birleşince yaşına göre oldukça karizmatik bir görüntü oluşturyordu. Tam da Kuzey Aden'in dediği gibi, gece mavisi takım elbisesi ve beyaz gömleğiyle uyumlu mavi bir kravat takmıştı.
Ben Arnaldo'yu incelerken yanıma bir hanfendi gelmişti. Arnaldo'yla yakın yaşlarda olan kızıl saçlı kadın, " Her şey çok güzel gözüküyor deği mi? Salonun dizaynı muhteşem, ışıklandırma da tam olması gerektiği gibi. Bahçeyi gezdiniz mi? Mükemmel bir süsleme yapılmış. Ayrıca hangi catering firmasıyla anlaştılarsa yemekler de harika! Ah," dedi utanarak, " Fazla konuştum değil mi. Ben iç mimarım da, dizayna kayıtsız kalamadım." elini uzatarak, " Zeynep Karaca ben, başını ağrıttıysam kusura bakma." Dedi gülerek. Ben de gülümseyerkdeğil. Hazal Seçkin,memnun oldum." İsmimi duyunca sonuna kadar açılan yeşil gözleri hayranlıkla ve saşkınlıkla bana bakarken kekeleyerek, "Seçkin holding'in tasarımcısı olan Hazal Seçkin mi?" Hani ceo'ydum ben? "Be, ben sizin çok büyük hayranınızım Hazal Hanım. En son defilenize bayıldım. " Kadın konusmaya devam ederken kualğıma dolan Birgen'in sesi, rüzgarve ateş'in dövüşürkenki seslerini bastırarak, "Eliz karşındaki kadın Arnaldo 'nun eski eşi. Boşanalı bir yıl olmuş. Bu kadında birçok şey öğrenebiliriz ağzını ara."diye uyarınca şaşkınlıkla karşımdaki kadına baktım. Nasıl yaptım da koskoca salonda adamımızın eski eşini kendime çektim bilmiyorum ama fırsat ayağıma gelmiş geri tepmek olmaz!
Saydığı binlerce abartılı iltifata karşılık, " Çok teşekkür ederim bu güzel iltifatlarınız icin, Zeynep Hanım." Yavaşça kadına yaklaşarak, " Yalnız size de hayran olmamak elde değil. Ben eski sevgilimle aynı yolda yürümek istemezken siz eski kocanızla aynı etkinliğe katılıyorsunuz. Bu profesyonelliği nasıl yakaladınız?" Kadın afallamış bir ifadeyle bana bakarken, "Sizin ömrünüz boyunca hiç sevgiliniz olmadığını duymuştum ama," demişti ki sahte bir kahkaha atarak lafını kestim, " İnsanlara istediğini vermek lazım. Şimdi onlara eski aşklarımdan bahsetseydim onlar işlerimi konuşmak yerine özel hayatımı sorgulardı değil mi? Bakın şimdi yalnızlığım beni daha çok öne çıkarıyor." dediğimde bu kadar gerçekçi bir yalanı hiç düşünmeden söyleyebilmek bana da sürpriz olmuştu.
Zeynep Karaca, bu kadın niye her şeye bu kadar şaşırıyor anlayamadım ama, yine ağzı açık kalmış bir şekilde, "Her saniye size daha çok hayran oluyorum Hazal Hanım." dediğinde yanımızdan geçen hzimetlinin elinden iki tane şarap alıp, şampanyayı iterek yerine bardakları masaya koydum. Ben koyar koymaz kadehten büyük bir yudum alan kadın hızlı sarhoş olacağa benziyordu. Eh, bu daha çok işimi kolaylaştırırdı.
Tam konuşmaya başlayacağım esnada küpeden, "Sanırsın 10 tane eski sevgilisi var da karşılaşırsam ne bok yerim diye düşünüyor. Kızım senin sevgilin olamaz, biz o adamı öldürmüş oluruz çoktan. Ah tabii ki karıcım hemen getiriyorum," diyen Pamir'in sesi yükseldi. Ardından fısıldayarak, "Benim güzeller güzeli karım ister de yapmam mı biriciğim benim." Dediğinde Özgür, "Karına yavşayacağında kulaklığı götüne sokar mısın biriciğim?" Diyerek Pamir'e laf atışına gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Sustuğumu fark eden kadın bana eğilerek, "Bir sorun mu var Hazal Hanım." Dediğinde kendimi toparlayarak ona döndüm. "Çok özür dilerim, kulağımda bir sorun var da bazen sinekler kavga ediyormuş gibi sesler duyuyorum." Dediğimde Pamir yine söylenmeye başlamıştı fakat onu ve sonunda aramıza dönen Özgür'ü duymazdan gelerek tamamen karşımdaki kadına döndüm, "Evet, eşinizden bahsediyorduk. Fazla özel olmayacaksa neden ayrılmıştınız?"
Gözlerini benden çekerek sabırsızlıkla açık arttırmanın başlamasını bekleyen adamı izlerken derin bir nefes aldı. O günleri hatırlamak ona iyi gelmemiş gibi bir ifade vardı yüzünde. Daha fazla beklmeden konuşmaya başladı , "Arnaldo çok yoğun bir adam. Yani, zaten İtalya'ya sık sık seyehat ediyordu ancak son zamanlarda başka birçok yere daha gitmeye başlamıştı. Bazen aylarca onu görmüyordum, eve geldiğinde de canı sıkkın ya da çok sinirli oluyordu. Başında bir bela var gibi geliyordu ama bir şey de anlatmıyordu bana." Dediğinde lafını keserek, "Neden başı dertte olsun ki Arnaldo bey çok iyi bir iş adamı. Size bunu düşündüren nedir?" Önündeki bardağı kafasına dikip benimkine uzanan kadın onu da kafasına diktikten sonra yüzünü buruşturarak, " Aramızda kalsın, eve sürekli garip, mafya tipli adamlar geliyordu. Bir keresinde dayanamadım, konuştukları odaya daldım. Beraber yazdıkları bir kağıdı buldum ama anlamadım ne yazdığını da zaten. Saçma sapan işaretlerle yazılmış bir şeydi." Bahsettiği kağıt Aden'in bahsettiği sözleşmelerden biri olabilirdi. Bu durumda mafya tipli olarak tanımladığı adamlar da kurucu ve adamlarıydı.
"Neyse, nerede kalmıştım? Heh, hatırladım. Sürekli bir yerlerde, başkalarıyla falandı bunlara hadi olabilir dedim. Ama en sonunda o mafya kılıklı adamlar beni de kaçırdığında son nokta olmuştu. Ardından da boşandık zaten. Ah tatlım, adam iyi, parası da var ama bende de göt korkusu var. Bu yaşlı hanımın da kendine göre değerli bir götü var öyle değil mi?" Diyerek kahkaha atınca ben de gülümsedim ancak kafam başka yerlerdeydi.
Bu sırada kulağıma, "Onu kimin kaçırdığını, o adamları hatırlayıp hatırlamadığını sor, Eliz." Diyen Kuzey Aden'in sesi dolduğunda sağ tarafıma dönerek onu aradım fakat yoktu. Bu adam gerçekten müneccim olabilir miydi?
Kahkahası dinen kadının Arnaldo 'ya bakarak iç geçirdiğini gördüğümde ona eğilerek, "Sizi kimin kaçırdığını hatırlıyor musunuz Zeynep Hanım?" diye sordum. Farkındayım, biraz damdan düşer gibi oldu ama vaktimiz yok ve bu kadın konuşmayı çok seviyor, en iyisi hemen sormak ! Kadın kaşlarını kaldırarak bana bakınca, "Yanlış anlamayın, size yardım etmek istiyorum sadece. Ayrıca bu adamların tekrar size bulaşmasını istemeyiz. Bakın çok güçlü avukatları," demiştim ki, "Hatırlamıyorum. Kim olduğunu ne konuşulduğunu hatırlamıyorum." Diye hızlıca lafımı kesti.
Tabii ki hafızasıyla oynamadan onun boşanamsına izin vermezdi!
Hayal kırıklığına uğramış bir şekilde ona bakarak, "Anlıyorum, zor bir şey olmalı sizin için." Gözlerim bir an yerinden ayrılarak bahçeye çıkan Başak'a kaydı. Etrafı kolaçan edip bahçeye çıktığında hâlâ defile hakkında konuşmaya dönen Zeynep Karaca'ya döndüm ve , "İzninizle," diyerek yanında ayrıldım.
Ben Başak'ın arkasından bahçe kapısına doğru ilerlerken, olduğum tarafa doğru gelen Arnaldo'yu fark ettim. Hemen küpemin ucunda sallanan dinleme cihazını kopartarak iki parmağımın arasına sıkıştırddım ve bana yaklaştığı an yanımdan geçen garsona çarparak tüm tepsiyi Arnaldo ve benim üzerimize boşalmasına sebep oldum. Bana dikkatini çek demediler mi, bence su an adamın bana küfretmekten başka düşünebileceği bir şey kalamdı. Ben dikkat çekmem , adamın dikkati olurum aslanım!
Elbisem böyle durumlar için özel, su geçirmez bir kumaştan yapılmıştı ancak yine de telaşlamış bir edayla, "Ay elbisem mahvoldu! Biraz dikkat etsene, kör müsün!" Diye bağırarak sağ tarafıma dönünce italyanca birkaç küfür savuran Arnaldo'yu yeni fark etmiş gibi şaşırarak, "Çok, çok özür dilerim, efendim, hemen hallediyorum." Diyerek garsonun getirdiği peçeteyi aldım ve üzerini silerken küçük taşı yavaşca cebine bıraktım. Adam elimi iterek, "Gerek yok, gerek yok, ben hallederim bırakın lütfen." dese de onu duymazdan gelerek üzerini silmeye devam ettim.
"Ne demek gerek yok beyefendi, benim yüzümden takımınız kirlendi. " Elimdeki peçeteyle üzerini kurularken bir yandan silahı veya bıçağı var mı diye kontrol ediyordum. Temiz olduğunu anlayarak geri çekildiğimde çantamı açarak eliminiçine attım, "Yok bu böyle olmayacak, siz yarın beni arayın ben kuru temizleye vereyim." Dedikten sonra aradığımı bulamayarak ellerimi çantadan çektim ve somurtarak, " Ya da ben sizi arayayım çünkü kartım yok yanımda." Nasıl olur hep de yanımda kart taşırdım, tüh!
Adam üzerini duzelterek, "Gerek yok hanımefendi gerçekten be," diye lafa başlamıştı ki, "Israr ediyorum. Lütfen, kendimi affettirmek için buna izin verin. İsterseniz size bir takım da alabilirim ama, siz bilirsiniz." Dediğimde adam pes ederek bana cebinden çıkardığı kartı uzatarak, "Yeni bir takıma gerek yok," dedi ve beklemediğim bir hareketle kulağıma eğilerek, "Ama bence yarından önce görüşeceğiz sizinle." diye fısıldadı ve arka masada oturan bir adamın yanına ilerledi. Bu da ne demek şimdi!
"Senden korkulur kızım. Biz sana adamı bize getir dedik, sen bizi adamın evine sokacaksın. Bundan sonraki aşama ne olur bilemedim?" Diyen özgür'e, "Saçmalamayı kes." Diyerek ölümcül bakışlarımı attığımda gülerek başını eğdi.
Bahçeye çıktığım an kulağıma Aden'in sesi doldu, "O adam kulağına ne fısıldadı?" Hızla arkama döndüğümde salonun girişinde bir masada beni izlediğini gördüm. Daha az önce yoktu bu adam ne ara geldi ki?
"Anlasam söylerdim, ama ben de daha çözemedim." Diyerek kulağımdaki küpeyi çıkartıp çantaya attım ve kolyeyi de döndürerek sırtıma götürdüm. Köşede tedirgin bir şekilde bekleyen Başak'ın yanına giderek koluna dokunduğumda gelişimi fark etmeyen kız irkilerek yumruğunu bana uzatmıştı ki bileğini yüzüme bir santim kala tuttum ve bükerek, " Fark edilemediğini mi sandın psikolog?" Dediğimde bileğini benden kurtarmaya çalışarak, " Bırak kolumu. Bıraksana ya!" Diye tıslayınca bileğini biraz daha çevirdiğimde acıyla haykırarak daha çok çırpınmaya başladı ve diğer yumurğunu da uzatınca iki bileğinden tutarak onu arkamdaki duvara sertçe çaprtım ve üzerine eğilerek, "Hani sen görevlerde konuşmacıydın, iki gündür sesin soluğun yok. Ne karıştırıyorsun sen? Ayrıca neden kimse senin arkandan gelmedi veya merak etmediler seni?" Dediğimde sinirle beni iterek, "Niye sana hesap verecekmişim, kimsin ki sen?"
"Ben Eliz Yeşim, tatlım. Eğer huyuma değil zoruma gidersen sana yaşarken cehennemi yaşatacak kişiyim. Sen kimsin ki benden bir şey sakalyabileceğini düşünüyorsun?"
"Anlatacak bir şeyim yok, seni ilgilendirmez." Dediğinde bileğini biraz daha burktum ve kulağına eğilerek, " Bileğinin kırılmasına son 2 cm. 2 cm daha çevirdiğim an incecik bileklerinde bir alçıya ihtiyaç duyarsın anladın mı? Ben sabırlı biri değilim, bence bir an önce söyle!" Dediğimde pes ederek, "Tamam bırak kolumu söyleyeceğim." Dediğinde yan tarafımızdaki çalılardan gelen hışırdama dikkatimi dağıttı ve Başak da bundan faydalanarak ellerini benden kurtardı.
Üzerini düzelterek derin bir nefes aldı, "Ben böyle olaylarda gerilirim ve biraz dışarı çıkıp nefes alma ihtiyacı duyarım. Arkadaşlarım bunu biliyor o yüzden peşimden gelmediler. Dediğim gibi, aptal şüphelerini kendine sakla ve asıl sen benden uzak dur!' dedi ve yanımdan geçerek salona geri dönmeye yeltendiğinde önüne geçerek, "Bir psikologsun ama kendi korkularını yenemedin öyle mi? Daha inandırıcı bir yalan bul kendine."
"Korkmuyorum, saklanmak hoşuma gidiyor belki, sanane." Diyerek bana bir adım daha yaklaştığında ellerimi önümde bağladım ve kısık bir kahkaha attım. "Sen saklanmaktan değil, saklamaktan hoşlanıyorsun. "
"Sen hoşlanmıyor musun?"
"Hoşlanıyorum."
"O zaman beni sorgulayamazsın, sen de aynısını yapıyorsun."
"Hayır küçük prenses, ben doğrularımı yalanlarımım arasına saklıyorum. Anlayabilenler anlıyor. Sense korkularına saklayıp göz boyamaya çalışıyorsun. Mantıklı, ama aramızda kalsın, başaramıyorsun." Son söylediklerim onu iyice kızdırmış olacak ki beni ittirerek, "Ne yani o kız ben miyim, beni bununla mı itham ediyorsun?" diyişi beni daha çok güldürmüştü.
"O kız kesinlikle sen değilsin." Dediğimde mavi gözleri önce sonuna kadar açılıp sonra kısılarak beni süzdü ve, "Nereden biliyorsun, beni mi tanıyorsun o kızı mı Eliz Yeşim?"
"İkinizi de tanımıyorum ama sende o kumaş yok. O kızdaki güç senin güçsüzlüğünle kıyaslanamaz bile." Dediğimde, "Yeter bu kadar. Bir görevimiz var. İçeri dön ve işine bak Eliz, bana değil." Dedi ve hızla salona geri döndü.
Ben o kızı tanımıyorum, çünkü o kız yaşıyordu, yaşadığı her şeye rağmen nefes alabiliyordu. O kız çocuğu benim ruhumdu. Ancak bu kadın sadece beden. Her beden ruhunu tanıyabilir mi? Ben ruhumu kaybettim, ben ruhumu unuttum, belki de hiç tanımadım...
Tam bahçe ve evin arasında kalan yerden çıkarak, çalılara doğru yürüdüm. Orada kimse olmadığından emin olduktan sonra ön tarafa dolandım ve kapıda bekleyen rüzgar ve ateş'in yanına gittim. Kameralara bakacaktım ki yerdeki köşeye atılmış ve ezilmiş aleti görünce vakit kaybetmeden, " Az önce evden biri çıktı mı veya buralarda gezen birini gördünüz mü?" Dediğimde Ateş, " Kimse girmedi veya çıkmadı ama sen iyi misin bir garip gözüküyorsun. " Dediğinde sol tarafında kalan tam kapanmamış pencereyi gördüm. Tabii ki pencerden girmişti içeri bu kişi! Rüzgara dönerek, "Sen pencereleri kontrol et, Ateş sen de gözünü dört aç." Dedim ve çantamdaki küpeyi çıkarıp, " Birgen, ön tarfı ve yan tarafi çeken kameraları kontrol et, biri bizi dinliyor ve takip ediyor onu bulmamız lazım. " Diyerek kimsenin bir şey demesine fırsat vermeden hızla içeri girdim.
Başak hakkındaki şüphelerim kesinlikle yersiz değidli. Çünkü onu gördüğüm her an etrafı kontrol ediyor, kameralara bakıyordu. Dün görev dağılımı yapılırken de sürekli nefesini tutup sonra bunu fark edince hemen nefesini veriyordu. Üstüne buraya geldiğimizden beri sürekli gözlerinin birini araması ve az önce çalılardan gelen hışırtı da şüphelerime tuz biber ekmişti.Evet, Kuzey Aden'e laf atıyordum ama en az onun kadar dikkatliyim galiba.
Tam salona girip masama ilerleyecektim ki elimi tutarak beni kendine çeken bir el bütün düşüncelerimi dağıttı. Bir eli belimi sararken diğer eli, elimi tutarak havaya kaldırmıştı. O kadar yakındık ki kalp atışlarını vücudumda hissedebiliyordum ve bu da benim kalp atışlarımı hızlandırıyordu. Benden çok uzun olduğu için çenemi göğsüne yaslayarak kafamı kaldırdım ve bana üstten bakan yeşilleri kalp atışlarımı on kat daha arttırdı. Daha ne kadar artabilir be vicdansız!
" Ah, Arcturus, napacağım ben seninle?" Dediğinde ondan uzaklaşmaya çalıştım ama beni öyle sıkı tutuyordu ki hareket etmemin imkanı yoktu.
"Ne yapmışım ki ben?" Masumca sorduğum soruma karşılık arkasını işaret ederek yönümüzü hafifçe döndürdü. Kulağıma eğilerek, "Adam gözlerini senden ayırmıyor. " Dedi ve beni çevirerek kendine çekince sırtım göğsüne çarpmıştı. Dudakları hala kulağımın yakınındayken, "Her şeyin nedenini merak ediyorsun ya, bu kez de ben sorabilir miyim bu bakışların nedenini?" Gösterdiği yerde oturan Arnaldo sinsi bakışlarıyla beni süzüyordu. Tamam etkilenmesi gerekiyordu ama bu etkilenme bakışı değildi. Altından bir şeyler çıkacak gibiydi ya bakalım...
Tekrar ona dönmemi sağladığında elleri yine belimi sıkıca sarmıştı. Uzun parmakları açık sırtımda gezinirken ben bakışlarımı adamdan çekip ona döndüm fakat o başını omzuma yaslamış cevabımı bekliyordu. Okyanus kokusu ciğerlerimi sararken elimi elinden çekip omzuna sardım ve başımı boynuna yaklaştırarak, "Benimle bu gece görüşeceğini söyledi." Dediğimde hızla kafasını kaldırdı ve gözlerimin içine bakarak, "Sen ne dediğinin farkında mısın? Ne demek seninle bu gece görüşecek." Bağırmamak için fısıldıyordu ancak siniri gözlerinden de okunuyordu.
"Sakin ol, Aden. Kendimi korumayı biliyorum. Ayrıca amacımız da bu değil miydi?"
Burnundan soluyarak, " Hayır tabii ki, senin güvende olacağın ve bizim gözetimimizde yapacağınız bir görüşme olacaktı. Şimdi bu sikik herifin seninle nerede ve ne zaman konuşacağı belli olmayacak. Belki senin onu sıkıştırman gereken yerde o seni sıkıştıracak, o zaman kendini nasıl koruyacaksın? Bu adamı tanımıyorsun ki daha sen!" Derin bir nefes alarak, " Konuştuğumuz gibi Hazal Hanım. Kararlaştırdığımız saatte kararlaştırdığımız yerde olmaya özen gösterin. Aksi halde ben olaya el atacağım." Çok yakınımızda bir çiftin dans ettiğini fark edince ben de şifreli konuşmasını devam ettirerek, " Bana güvenin. Elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz," takma ismini söylemesini işaret ettiğimde istemeyerek de olsa, "Ege, " diye cevapladı. Ege mi? Dünya üzerinde başka isim mi kalmadı da onun ismini kullanıyor şu an?
Hem onun siniri yatışsın hem de benim biraz düşünmem için bir müddet hiç konuşmadık. Melodinin yükseldiği noktada ellerini benden çekerek birkaç adım geri gitmemi işaret etti ve ben geri giderken aramızdaki mesafeyi kapatıp bir koluyla belimi sıkıca sararak ayaklarımı yerden kesti. Ben yeşillerini yukarıdan izlerken gözlerini benden ayırmadan kendi etrafında bir tur döndü ve yavaşça kucağından indirdi. Yeşil gözleri yakından daha güzeldi ve bıraksalar gözlerini saatlerce izlerdim. İçimden geçirdiğim düşünceler yüzünden utanarak gözlerimi kaçırdım. Saçmalama Eliz, kendine gel!
Kıkırdamasını işitsem de ona dönmedim ama "Peki, sen yarın görüşelim dediğin halde neden sana bu gece görüşeceğiz dedi bu adam?" Dediğinde "Bilmiyorum. Gerçekten bilemiyorum." Diyerek onu geçiştirdim. Zaten o demeseydi de plana göre bu gece konuşacaktık ama bunu ondan duymak beni de bozguna uğratmıştı.
Beni tanıyor olabilir miydi. Nereden tanıyacak ki buraya geldiğimizden beri bir kez bile gözlerim kızıllaşmamıştı. Kendimi ele verecek bir şey de yapmamıştım. Ayrıca benimle neden görüşmek istesin ki?
Birazcık, çok azıcık huzur istiyorum ama yok Eliz hep beynindeki tilkilerle yaşasın. Tilkiler beni bi bırakın artık, lütfen!
Bahçedeki orkestranın çaldığı Fikrimin İnce gülü, salona döşeli ses sistemi sayesinde evin her köşesinde yankılanırken davetlilerin çoğu da bizim gibi dans ediyordu. Aden beni hafifçe iterek kendi etrafımda döndürdü ve hızla kendine cekerek ileri sağa ileri ve sola olarak sürdürdüğümuz dansımıza devam ettik. Ellerimin biri omzundayken diğeri yine büyük ellerinde yerini almıştı. İyice ona sokularak, "Niye açık arttırma başlamadı hâlâ?" diye sordum. En son gelenler bizdik, yani başlamış olması gerkirdi şimdiye kadar ancak herkes gamsızca dans ediyordu.
Sağ tarafımızda dans eden Dicle ve Pamir oldukça eğleniyordu. Biraz ilerimizde ise Sare ve Özgür fısıldaşarak etraftakleri eleştiriyorlardı ve bu fısıltıları duyan Arnaldo da bakışlarını benden çekip onlara dik dik bakmaya başlamıştı. Gözlerim Başak ve Buket'in masasına kaydığında Çağan'ın Buket'i dansa ikna etmeye çalıştığını gördüm. Kulaklıktan Ateş'in Çağan'a ettiği küfürler yankılanırken Başak ters ters bizi izliyordu.
" Bu son vals, sabırsız yıldız, birazdan başlayacak. Bunu bir nevi stres atma gibi düşünebilirsin. Gerginlik çıkmamsı için önce insnaları rahatlatıp sonra başlıyorlar." Tabii birazdan Çağan ve Pamir'in birbirine gireceğinden habersiz oldukları için sorunsuz bir gece geçireceklerini umuyorlardı. Ancak bizim ekip varsa sorun çıkmaması imkansız.
Beni tekrar kendi etrafımda çevirdi ve "Bakışlarını Başak'tan çek lütfen. Konuşmalarınızı duydum, onu suçlama."
Dehşet ve rahatlamak arasında gidip gelirken, "Çimlerin hışırdaması senin yüzünden miydi yani?" Dediğimde kaşlarını çatarak, "Ne çimi, ben duvarın yanındaydım." Vazgeçtim dehşeti seçiyorum! Aden de değilse bizi kim dinlemişti? Ya da biri dinlemiş miydi? Hem Kuzey Aden'e ne, o neden bizi dinliyor? Belki kedi geçmiştir? Ben nasıl aynı anda bu kadar senaryo kurdum? Neyse geri adım atma kızım, bu konuya sonra geri dönersin vakit konuyu değiştirme vakti!
Omuzlarımı geri atıp dik durduğumda ve çenemi kaldırarak ona baktığımda o da beni üstten bakışlarıyla izlemeye devam ediyordu. "Madem duydun, ben sözlerimin arkasındayım. Korkak sevgilin hakkında şüphelerim var ve kanıtlayacağıma emin olabilirsin." Dediğimde beni son kez kendinden uzaklaştırıp döndürdü ve geri çektiğinde dizinin üzerine hafifçe yatırdı. Yanağını yanağıma sürterek kulaklıksız kulağıma, "Sevgilim yok benim. Ve ekibim hakkında bir sorun çıkmayacağına emin olabilirsin." Dedi yine beni taklit ederek. Bir şey dememe vakit kalmadan salondan alkış sesleri yükseldi ve beni yavaşça kaldırdı.
Sırtıma dönmüş olan kolyemi düzeltti ve, "Sizinle dans etmek bir şerefti, Hazal Hanım."
"O onur bana ait, Ege Bey." Diyerek ona karşılık verdiğimde elime uzandı ve üzerine bir öpücük kondurarak salonun ön taraflarına doğru ilerledi. Ben de eski yerime geçecekken Zeynep Karaca'nın orada olmadığını fark ettim. Yan tarafa bakınca sarı saçlı bir kadınla kıyafetlerini işaret ederek bir şeyler konuştuklarını gördüm. Bu insanların arasında yaşamak çok zor olmalı, her gün binlerce kişiye samimiyetsiz sevgi cümleleri kurman gerek ki kabul göresin. Halbuki, kimse seni kabul etmiş olmuyor , sadece görmek istediklerini ve duymak istediklerini veriyorsun onlara, onlar da tatmin oluyorlar. Şimdi bu değersiz değer için, kendini gülümseyen maskeler ardına sokmaya gerek var mı?
Ağlayan maskeler takılır, gülenler yüze yapışır. Sonra yüzün güler için ağlar, kim olduğuna vermez kimse karar ...
Yerime geçtiğimde ışıklar karardı ve Aden'in bahsettiği iş adamı sahneye çıktı. Arnaldo ile yaşıt olan adamın ismi Timur Kaya'ydı yanlış hatırlamıyorsam. Kilolu adam önü kapanmayan takım elbisesini düzelterek sahnnedeki kadına teşekkür etti ve bence tamamen oksijen israfı olan konuşmasına başladı.
"Öncelikle herkese iyi akşamlar dilerim, umarım eğleniyorsunuzdur." Bir alkış sesi yükseldiğinde ben etraftaki insanlara dik dik bakmaya devam etmiştim.Bu sırada kulağıma, "Yavaşça bir arka masaya geç Eliz. Olduğun yerden ayrılırsan dikkat çekersin." Diyen Birgen'i onaylayarak bir arka masaya geçtim. Timur Kaya'ya yaranmak isteyen insanların ondan başka bakacak bir yeri yoktu o yüzden yerimde dursam da dikkat çekmezdim , gerçi çekeceğin dikkati çekmiştim zaten!
"Bildiğiniz üzere bu yıl Kayalar Holding'in 30. Yılı. Bir zamanlar, ben 20 yaşındayken kurduğum şirketimin şimdi bu kadar büyümüş ve gelişmiş olamasında tabii ki sevgili ortaklarım, değerli çalışanlarım ve sizin etkiniz çok büyük. Buradan hepinize ne kadar minnettar olduğumu bilemezsiniz." Tekrar alkış sesleri... " Ancak herkes bizler karar şanslı değil. Daha doğrusu şans bizim gibi göstermemiş bazılarımıza yüzünü. Biz yetişkinler bu nevi yüklerin altından çocuklara göre daha kolay kalkabiliyoruz. Ancak bazı kaderler o küçük ruhlara çok ağır yükler yüklüyor. Bu gece yapacağınız bağışlar ve açık arttırma gelirlerinin tamamı bu güzel yavrularımızın ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılacak," Bla, bla, bla..." 30. Yılımızda küçük çocuklarımızın tebessümünden daha değerli nasıl bir hediyemiz olabilir ki, yanılıyor muyum? " Adam yalanlar savurmaya devam ederken herkes pür dikkat sahnnedeki adamı dinliyordu. Tabii, kulağıma saçma sapan şeyler fısıldayan Çağan ve Pamir'in, bir de gözünü kırpmadan en önde oturan bir adamı izleyen Aden dışında. Öyle bir sinirle bakıyordu ki buradaki hiçbir şey umrunda olmadan onu öldürebilecekmiş gibiydi. Onu engelleyen tek şey ise Buket'ti. Çünkü az önce Buket'in Birgen'den onu sadece abisinin duymasını istediğini söylemiş ve sonra sesler kesilmişti.
Timur Kaya ve Arnaldo'nun arkadaşı olabileceğini tahmin ettiğim adam yaşından oldukça genç gösteriyordu. Kumral saçlar ve ela gözleri ile oldukça karizmatik olduğu da yadsınamaz bir gerçekti. Adam arkadaşının konuşmasını dinlerken keyifle viskisini yudumluyordu. Aden ise adamın aksine sinirle bütün viskiyi kafasına dikmişti. Kaşları biraz daha çatılınca tam hedefine doğru bir hamle yapacaktı ki, Timur Kaya'nın yoğun ısrarıyla adam sahneye çıkınca geri adım atmak zorunnda kaldı. Bu onu daha fazla sinirlendirmiş olacak ki en sonunda dayanamayarak kendini bahçeye attı. Buket de peşinden çıkmak istedi fakat, Başak hemen onu durdurdu.
Adının Yaman Tunalı olduğunu ögrendiğim adam da Timur Kaya ile benzer şeyleri söyleyerek sahneden hızla inmişti. Anladığım kadarıyla şirketle bir bağı yoktu ancak arkadaşlıkları çok önceye dayanan bu ikilinin geçmişleri beni oldukça meraklandırmıştı. Dünki dosyada okuduklarıma göre Kayalar Holding, her türlü ilaç, serum ve cilt bakım ürünleri satan bir firmaydı. Arnaldo'nun bu adamlarla bir bağıntısının olması da bu masum sağlık ürünleri satımı maskesinin arkasında neler döndüğü hakkında beni düsündürüyordu. Olamazdı değil mi, insanlara sağlık vaat edip onları teste tabi tutuyor olamazlardı değil mi? Eğer bu adamalar masum olsaydı Kuzey Aden neden böyle kinle bakıyor olsundu ki?
Yaman Tunalı konuşmasını bitirene kadar ortalarda gözükmeyen Aden, açık arttırma başlayınca geri dönmüştü. Siniri biraz daha dinmiş olsa da hala içten içe o adam her kimse onu boğazlamak istediği aşikardı. Neyse ki Yaman Tunalı sahneden iner inmez Timur denen adam ile beraber üst kata çıkmıştı. Birgen'in konuşmalarına bakılırsa şu an, iki adamın çıktıkları odaya yerleştirilmiş kameraları dinliyor ve kaydediyordu, o kameraları yerleştiren ise geldiğinizden beri birçok kez ortadan kaybolan Yeşil'den başkası olamazdı. Ne karıştıryorsun Kuzey Aden, nasıl böyle saklanabiliyorsun?
Kim ebe, kim oyuncu bilinmez bir oyunda ilk sobe diyen kazanır. Sen ben ya da başka biri...
Dört harf, dört bin kader, dört bin keder.
Çizecek yolları sobe diyen.
Bir tablo, bir duvar saati ve kahve takımının ardından sahnedeki genç kız standa bir vazo getirdiğinde Aden'in Pamir ve Çağan'a "Şimdi!" Diyerek verdiği komutla beraber oyunumuz başlmıştı. Başta Çağan ve Pamir dışında birkaç kişi daha teklif vermişti, Sare bile, ama en sonunda hepsi vazgeçmişti.
Ancak Arnaldo 'nun başka bir şeyler düşündüğü apaçık ortadaydı. O kadar düşüncelere dalmıştı ki dünyayla bağı kesilmişti sanki bu da bizimkilerin fısıltılarını duymayacağı anlamına geliyordu. Odağını sahneye çekebilmem gerekiyordu bu yüzden plandan saparak bir adım öne çıktım ve 3 bin lira teklif eden Çağan'dan sonra el kaldırararak, "5 bin," diyerek bir fiyat verdiğimde amacıma ulaşmıştım çünkü Arnaldo bu vazoda ne bulduğumu sorgulayan bakışlarını benim ve vazonun arasinda çeviriyordu. En sonunda vazgeçip sahneyi izlemeye başladığında bizimkiler de bunu fark ederek hızlandılar.
İkisi aynı anda, " 9 bin 500, " teklif ettiklerinde beklenen kavga başlamıştı. Çağan ayağa kalkıp, "Önce ben teklif verdim, bu vazo benim hakkım." Diyince Pamir de ayağa kalkacaktı ki Dicle Pamir'in kolunu tutarak onu yerine oturttu ve, "Levent, sakin ol hayatım. Kavgaya gerek yok bırak beyefendi alsın." Diye fısıldayınca Arnaldo'nun gerilmeye başladığıni armaızdaki mesafeye rağmen hissedebiliyordum.
Pamir de bu gerilimi biraz daha arttırmak için Dicle'ye dönerek, sinirle, "Bugün senin doğum günün Nehir, o vazonun içinde güller hayal ediyorsan bu hayali gerçckleştirmek bana düşer." diye fısıldadı. Kızın hayallerini çalıp şimdi rol için onun ufacık bir hayalinin bile ne kadar değerli olduğunu anlatman gözlerimi doldurdu Pamir Aydemir!
Çağan da pis pis sırıtarak, "Galiba beyefendinin şu an açık arttırmadan daha önemli işleri var. Teklifi arttırmadığına göre vazo benimdir." Dediğinde Pamir iyice sinirlenerek ayağa kalkınca Dicle de ayağa kalktı ve onu tutmaya çalıştı ancak Pamir kolunu ondan kurtararak Çağan'ın üzerine yürüdü. Çağan da ayağa kalkınca, sahnede duran kadın güvenliği çağırırken bir yandan da bizimkileri uyarıyordu ancak onlar çoktan laf dalaşına girmişti.
"Bak kardeşim, bu kadın var ya, bu kadın benim hayallerimi süsleyen insan," dedi Dicle'yi göstererek ardından sesini biraz daha kısarak, "Eğer senin yüzünden onun bir dileği gerçek olmuyorsa, seni bu camiada değil dünyada yaşatmam, duydun mu?" Dicle de bu sözler karşısında donup kalırken, Arnaldo iyice daralmış ancak Çağan ve Pamir yolu kapattığı için kapana sıkışmıştı.
Çağan da Pamir'e bir adım daha yaklaşarak, " Hayallerin veya karın umurumda değil. O vazoyu istiyorum ve ben istediğimi alırım." Demişti ki Pamir Çağan'a çevik bir hareketle kafa attığında hiç kimse ne olduğunu anlaymamıştı. Çağan da karşılık verince kavga şiddetlenmiş ve herkes galeyana geldiği için her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı.
Koruma olarak Ateş içeri girmişti ancak öylece duruyordu. Bir kadın ona, "Ne bakıyorsun öyle ayırsana beyefendileri!" Diye emir verdiğinde Ateş yandan geçen garsonu durdurarak bir şampanya aldı ve, "Keyfim ayırmak istemiyor, müsait olduğunda sana döneriz." diyerek elindeki bardağı tek yudumda içti ve kollarını bağlayıp kavgayı izlemeye başladı.
Yaman Tunalı ve Timur Kaya arkalarındaki 5 korumayla beraber aşağıya indiler.korumalar vakit kaybetmeden Pamir ve Çağan'ın arasına girmeye çalışınca ikisi de birbirine vurmayı bırakıp adamları dövmeye başlamıştı. Arnaldo'nun ayağa kalkarak bahçe kapısına doğru yürüdüğünü görünce Ateş hızla yerine döndü. Bahçe kapısına uzanan masalara yöneldiği esnada Buket, " Şu serserilere bak Gamze, olacak iş mi, lisede miyiz?" Dediği esnada tam Arnaldo ile yan yana gelmişlerdi. Başak da zaman kaybetmeden Çağan'ı işaret ederek,, "Serseri merseri Leyla , şu grili aşırı iyi!" Diyerek fısıldaşmaya devam ettiklerini fark eden Arnaldo durdu ve kravatını biraz zorlayarak gevşetmeye çalıştı ancak başaramayınca sinirle arkasını döndü ve çıkış kapısina yürüdü. Arkasındaki 2 kişisel koruması da onu takip ederken bu sefer de Özgür ve Sare tuzağına düşmüştü.
"Ah Deniz , fırsattan istifade vazoyu biz mi alsak," diyen Sare'ye karşılık, Özgür kısık bir kahkha attı ve "Bu güzel yüze o hengamede yiyeceğim bir dayak yüzünden oluşacak morluk hiç yakışır mı Defne?" diye fısıldayınca zaten bir krizin eşiğinde olan adam daha da fazla titremeye başlamıştı korumaları adamın kollarına girerek onu dışarı çıkardıkları esnada ben de arkasından gidecektim ki Aden'le göz göze geldik. Bakışları o kadar karışıktı ki ne anlam çıkaracağımı anlayamıyordum. Endişe, öfke, merak, şaşkınlık, heyecan, kin... Sanki bütün duygular karadeliklerinden aynı anda kaçmaya çalışmıştı. Ancak dudaklarını oynatarak, "Dikkatli ol!" dedi ve başıyla kapıyı işaret ettiğinde vakit kaybetmeden dışarıya doğru yol aldım.
Kapının biraz uzağında durduğumda içeri giren Rüzgar, "Temiz," dedi ve yanımdan ismine yaraşır bir şekilde geçip kavgaya doğru ilerledi.
Omuzlarımı dikleştirdim ve derin bir nefes aldım. Kapının önünde nefes nefese kalmış adam o kadar kötü gözüküyordu ki, arkasındaki korumalarının yokluğunu bile fark etmemişti. Sağ elimi kaldırıp öne eğilmiş adamın omzuna koyduğumda hızla doğruldu ve gözleri bana döndüğünde derin bir nefes aldı. Endiseyle, "İyi misiniz? Noldu size böyle? Gelin, sizi içeri götürüp doktora gösterelim ya da isterseniz ilerideki kayalıklara doğru yürüyebiliriz biraz. Nasıl istersiniz, Arnaldo Bey?" Diyerek artarda sorular sorunca adam elini kaldırdı ve " İyiyim, sadece biraz nefes almam gerekli. Sizin için de uygunsa dediğiniz kayalıklara gidelim." Dedi aksanlı konuşması ve hala düzene girmemiş nefes nefese haliyle.
Gözleri yerinde yeller esen korumalarına kaydığında dudaklarının kıvrıldığını fark ettim ama önden geçmemi gösterdiğinde dediğini yaparak birkaç adım önüne geçtim ve dar geçide kadar sessizce yürüdük. Ancak geçide girdiğimiz an her şey o kadar hızlı gerçeklesmişti ki enerjim bile bir tepki oluşturamamıştı.
Nefes alışları normale dönen adam beni kolumdan tuttuğu gibi geçidin diğer tarafına itti ve çöplerin arasında kalan kapıdan içeri sürükledi. Beni duvarla arasına sıkıştırdığı esnada gözlerim parlamaması için çabalasam da saldırıya hazır bir şekilde demir kapıdan sızan sokak lambasının ışığının aydınlattığı adama baktım. Arnaldo pis pis sırıtmaya devam ederek kulağımdaki küpeyi çıkarıp duvarın arkasındaki çöpe attı. Kolyemi de sökerek ayağıyla ezdiğinde sokaktaki kameralar da şu an aktif enerjim yüzünden bozulmuştu. Bir dakika bu adam bunları nasıl bilebilirdi?
"Nasıl anladığımı sorguluyorsun değil mi? Senin gibilerden çok gördüm. Gözlerinizin harelerinde saklıdır güçleriniz ve renkleriniz. Ancak bunun anlamını sadece biz çözeriz. Siz ise saklandığınızı sanmaya devam edersiniz." Siz mi? Tek başarılı denek ben değildim öyle mi? Amaçlarına ulaşıyorlardı. Kahretsin!
Daha fazla üzerime eğildiğinde enerjim artık içimden taşmaya başlamıştı. Önce, " Tekrar görüşeceğiz sevgili titan, " dedi ve geri cekilmeden kullağıma, " Unutma, " diye fısıldadı. Beni arkasında bırakıp gitmeden önce son kez gözlerime baktı ve asıl yıkıcı darbeyi yaratacak o sözleri söyledi: ""Tornerà e quando lo farà sarà tutto finito, le bugie e la verità e quello che c'è nella tua testa."
" O geri dönecek ve döndüğünde her şey bitecek, yalanlar, gerçekler ve kafanızın içindekiler." diye mırıldandığım esnada demir kapı sert bir sekilde açıldı. Korkuyla o tarafa döndüğümde ne zaman tuttuğum unuttuğum nefesimi bırakarak koşup ona sarıldım.
O geri dönecek ve döndüğünde seni kafanın içinde kurduğun yalan dünyadan çıkarıp gerçeklerin içinde boğacak.
Sobe, ama kim ebe, neye gebe?

"Arcturus'un Yaşları içinde boğuluduğu deniziydi. Bir deniz ki su yerine yalan dolu. Ama insanlar kör, onun denizine balıklama dalacak kadar hem de. Oysa yalanlar insanların değil, onun sonu olacaktı."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 3beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.