8. bölüm / 27
İki yüz bir kalp8.bölüm
Bölümler 27Şu an: 8.bölüm
- 1 1. Bölüm1.452 kelime
- 2 2. Bölüm1.752 kelime
- 3 3.bölüm1.580 kelime
- 4 4.bölüm1.925 kelime
- 5 5.Bölüm1.014 kelime
- 6 6.bölüm1.252 kelime
- 7 7.Bölüm1.088 kelime
- 8 8.bölüm1.096 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9.bölüm538 kelime
- 10 10.bölüm744 kelime
- 11 11.Bölüm1.028 kelime
- 12 12.Bölüm1.156 kelime
- 13 13. Bölüm2.319 kelime
- 14 14.bölüm605 kelime
- 15 15.Bölüm1.164 kelime
- 16 16.Bölüm866 kelime
- 17 17.Bölüm625 kelime
- 18 18.Bölüm1.425 kelime
- 19 19.Bölüm2.246 kelime
- 20 20.Bölüm1.633 kelime
- 21 21.Bölüm1.571 kelime
- 22 22.Bölüm1.440 kelime
- 23 23.Bölüm1.788 kelime
- 24 24.Bölüm1.970 kelime
- 25 25.Bölüm1.454 kelime
- 26 26. Bölüm1.239 kelime
- 27 27. Bölüm931 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SARDUNYANIN ZEHRİ
“Gümrük terimlerinden korkmuyorum Beliz,” dedim. “Benim korktuğum şey, Selim Kovan’ın gözleri. Adam bir insanın zihnine bakar gibi bakıyor. Lidya’yı değil, Lidya’nın arkasında saklanan o 'tehlikeyi' arıyor.”
“O zaman ona aradığı tehlikeyi ver ama yanlış ambalajda,” dedi Arif Hoca. Masadaki kalın siyah dosyayı önüme doğru itti. “Yarınki toplantı sadece bir sınav değil. Balkan rotasındaki o gizli gümrük kapısının anahtarı, Selim’in kasasındaki şifreli bellekte. Sen kurul toplantısındakileri 'Lidya' olarak ikna ederken, Kovan’ın gözü senin üstünde olacak. O sırada Barlas ve Efkan onun sistemine sızıp o belleğin kopyasını çekecek.”
Ezel arkamdan yaklaşıp omuzlarımı sıktı. “Hazel, Selim Kovan sana yaklaşmaya çalışıyor. Ezel olarak uyarımı tekrarlıyorum: O adama karşı ne nefretini ne de başka bir hissini belli edebilirsin. O tamamen nötr, kusursuz bir heykel olmalı.”
“Merak etme,” dedim. “Nail Soydan gibi Selim Kovan da bu hırsının, o bitmek bilmeyen ego ve şüphelerinin bedelini ödeyecek. İlk kanı Beliz döktü. İkinci imparatorluğu düşürmek benim işim.”
Arif Hoca saatine baktı. Gece 04:12’ydi.
“Şimdi herkes iki saat dinlensin,” dedi tok bir sesle. “Sabah sekizde, Lidya Vural olarak o malikanenin kapısında olacaksın Efil. Ve bu kez, Kovan’ın krallığını içeriden yıkmak için ilk tuğlayı çekeceksin.”
Odama, o küçük betondan hücreme geçtiğimde yatağa uzandım. Tavandaki sallanan ampule bakarken Selim Kovan’ın son sözleri kulaklarımda yankılandı:
“Emri dinlemezsen sonuçlarına katlanırsın. Uyarıyı dinlemezsen sonuçlarını ben engellemeye çalışırım.”
Gözlerimi kapattım. Cebimden çıkardığım o küçük, kurumuş sardunya yaprağını parmaklarımın arasında sıktım.
Biz kaybolsa da arayacak ailesi olmayan altı kişiydik. Ama Selim Kovan bilmiyordu ki; kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir insan, dünyadaki en tehlikeli düşmandır.
Yarın sabah saat sekizde, o devasa malikaneye bir çalışan olarak değil, onun sonunu getirecek bir hayalet olarak geri dönecektim.
Yağmur, İstanbul’a bardaktan boşalırcasına kulakları tırmalayan ritmik bir melodiyle eşlik ediyordu.
Selim Kovan’ın boğaza sıfır, etrafı yüksek taş duvarlarla çevrili devasa malikanesinin demir kapıları, siyah otomobilim yaklaştığında gürültüyle açıldı. Aracı geniş bahçeden geçirip mermer sütunlu girişin önüne park ettim. Aracın kapısını açıp dışarı adım attığımda, soğuk rüzgar kızıl peruğumun tellerini yüzüme savurdu. İçimdeki Hazel’i tamamen bastırmış, dışarıya tamamen soğukkanlı, zengin ve mesafeli "Lidya Vural" kimliğini çıkarmıştım.
Topuklu ayakkabılarımın mermer zeminde çıkardığı ritmik sesler, malikanenin yüksek tavanlı devasa salonunda yankılanıyordu. Selim, büyük cam genişliğindeki Boğaz manzarasına karşı durmuş, elindeki kristal kadehte viskisini hafifçe sallıyordu. Üzerindeki pahalı lacivert takım elbisesi, arkasındaki o karanlık ve acımasız dünyayı çok iyi gizliyordu.
"Tam zamanında geldin, Lidya," dedi arkasını bile dönmeden. Sesi sakin ama bir o kadar da tekinsizdi. "Dakik olmanı seviyorum."
"Verilen söze uymak benim tarzımdır, Bay Kovan," dedim soğukkanlı bir ifadeyle. Yüzümdeki en ufak bir kasın bile titreşmesine izin vermiyordum.
Selim ağır adımlarla bana doğru döndü. Bakışları doğrudan gözlerime kilitlendi. Yüzümün her noktasını, nefes alış verişimi, hatta omuzlarımın duruşunu inceliyordu. En ufak bir şüphe, bir tedirginlik arıyordu.
"Dün gece buraya gelirken sana bir şans vermiştim," dedi yaklaşıp tam karşımda durarak. "Seni ve şirketin Cenevre’deki geçmişini araştırttım. Gerçekten de söylediğin gibi uluslararası bir nakliyat uzmanısın. Her şey kusursuz görünüyor."
Kulağımdaki gizli micro-kulaklıktan Efkan’ın hafif cızırtılı sesi duyuldu: “Hazel, adamın dikkatini üstünde tut. Barlas şu an üst kattaki gizli çalışma odasında, kasayı açmak üzere. Bize en az beş dakika kazandır.”
"Güveninizi kazandığıma sevindim Bay Kovan," dedim geri adım atmadan. "Öyleyse ortaklığımızın şartlarını konuşabiliriz."
Selim kadehini yanındaki sehpanın üzerine bıraktı. Yüzündeki o kibirli gülümseme yavaşça kayboldu, yerini keskin ve tekinsiz bir ciddiyete bıraktı.
"Kusursuzluk beni her zaman korkutur Lidya," dedi sesi aniden soğuyarak. "Benim dünyamda hiçbir şey bu kadar lekesiz olmaz. Dün gece limandaki sevkiyatıma yapılan baskını duyduğunu sanmıyorum. Birileri benim sistemime sızmaya çalışıyor. Ve tam da aynı gün, sen gökten zembille iner gibi harika bir teklifle karşıma çıkıyorsun."
Ceketinin iç cebinden susturucu takılmış siyah bir tabanca çıkarıp doğrudan göğsüme doğrulttu.
"Gümrük belgelerindeki o özel kodları sadece iki kişi bilebilirdi," dedi gözlerini kırpmadan. "Sen bir ajansın. Beni dolandırmaya ya da polise satmaya çalışan bir casussun. Buradan canlı çıkamayacaksın."
Selim Kovan benim kim olduğumu, altı kişilik ekibimizi ya da geçmişimi bilmiyordu. Onun gözünde ben sadece işini bozan, tehlikeli bir casussun. Ve bu onun en büyük hatasıydı; karşısında sıradan bir casus değil, ölümcül bir eğitimden geçmiş biri duruyordu.
"Silahı indirirseniz ne kadar yanıldığınızı anlatabilirim," dedim yavaşça sağ bacağıma ağırlık vererek.
"Anlatacak bir şey yok," dedi Selim ve tetik parmağını kastı.
Tetiğe basacağı o saliselik anda vücudumu sol tarafa doğru kaydırdım. Sağ elimle silahın namlusunu yukarı doğru savururken, sol dirseğimle Selim’in çenesine sert bir darbe indirdim. Silah patladı; susturucunun boğuk sesi salonda yankılanırken mermi tavandaki kristal avizeye çarptı ve cam parçaları yağmur gibi üzerimize döküldü.
Selim aldığı darbeyle gerilese de acımasız ve tecrübeli bir adamdı. Silah elinden düşerken belindeki avcı bıçağını çekip üzerime savurdu. Bıçağın keskin ucu ipek gömleğimi yırttı, omzumda hafif bir çizik açtı.
Geriye doğru bir adım atıp dengemi sağladım. Selim tekrar üzerime atıldığında, bacağımı havaya kaldırıp göğsüne sert bir tekme attım. Ahşap sehpanın üzerine doğru devrildi, sehpa büyük bir gürültüyle ikiye bölündü.
"Güvenlik!" diye bağırmak için ağzını açtığı an, üzerindeki mesafeyi saniyeler içinde kapattım.
Yere düşen bıçağını almaya çalışırken sol bileğimi kavrayıp beni zeminle buluşturdu. Birlikte soğuk mermerin üzerine yuvarlandık. Selim üstüme çıkıp iki eliyle boğazıma sarıldı. Nefesim kesilmeye başladı, gözlerimin önü kararıyordu.
Ellerimle boğazımdaki güçlü parmaklarını gevşetmeye çalıştım ama adam tamamen gücüne odaklanmıştı. Son bir gayretle, bacağımı kaldırıp dizimi Selim’in böbrek boşluğuna sertçe geçirdim. Bükülen acıyla bir anlık refleksle tutuşunu gevşetti.
O anı kaçırmadım. Sağ elimi elbisemin gizli cebine attım. Parmaklarımın arasına, Ezel'in benim için hazırladığı ince, metal ucu zehir kaplı suikast iğnesini aldım. Selim üzerime tekrar çökmeye çalışırken, iğneyi boynundaki ana damara, doğrudan şah damarının olduğu yere sapladım.
Selim aniden donakaldı. Gözleri sonuna kadar açıldı. Ellerini boynuna götürdü, zehir saniyeler içinde kanına karışıyordu. Boğazından hırıltılı sesler çıkmaya başladı, nefes alamıyordu. Yavaşça üzerimden yan tarafa doğru devrildi.
Birkaç saniye sonra kasılmaları durdu, gözleri donuklaştı ve hareketsiz kaldı. Selim Kovan ölmüştü.
İşte tam o an zaman durdu.
Ellerim iki yana düştü. Dizlerimin üzerinde, soğuk mermerin ortasında öylece kalakaldım. Bakışlarım Selim'in açık kalmış, cansız gözlerine kilitlendi. Yüzüne çöken o korkunç morluk, dudaklarının kenarından süzülen ince kan çizgisi...
Bir insanı öldürmüştüm.
Eğitimlerde cansız maketlere indirdiğimiz darbeler, atış poligonundaki kağıt hedefler ya da masa başındaki intikam planları gibi değildi bu. Bir adamın gözlerimin önünde son nefesini verişini, ruhunun bedeninden çekip çıkarılışını izlemiştim. Parmaklarım tir tir titremeye başladı. Zihnim kontrolümden çıktı; zihnimden bir sel gibi anılar, sesler ve sorular akmaya başladı:
Ben ne yaptım? Ben gerçekten bir can aldım. Birini öldürdüm... Bir insanın hayatı benim avcumun içindeki ufacık bir iğneyle sona erdi. Biz sadece adalet arıyorduk... Peki bu adalet miydi yoksa ben de tıpkı onlar gibi bir katile mi dönüşmüştüm? Arif Hoca bizi bu beton salonda eğitirken bir caninin soğukkanlılığına mı dönüştürmüştü? Annesi, çocukları, sevenleri var mıydı? Bir gün önce neşeyle konutunda yürüyen bir adam, şu an benim yüzümden mermerin üzerinde cansız bir et parçasıydı... ben neye dönüştüm böyle?
Bölüm etkileşimi
