25. bölüm / 27
İki yüz bir kalp24.Bölüm
Bölümler 27Şu an: 24.Bölüm
- 1 1. Bölüm1.452 kelime
- 2 2. Bölüm1.752 kelime
- 3 3.bölüm1.580 kelime
- 4 4.bölüm1.925 kelime
- 5 5.Bölüm1.014 kelime
- 6 6.bölüm1.252 kelime
- 7 7.Bölüm1.088 kelime
- 8 8.bölüm1.096 kelime
- 9 9.bölüm538 kelime
- 10 10.bölüm744 kelime
- 11 11.Bölüm1.028 kelime
- 12 12.Bölüm1.156 kelime
- 13 13. Bölüm2.319 kelime
- 14 14.bölüm605 kelime
- 15 15.Bölüm1.164 kelime
- 16 16.Bölüm866 kelime
- 17 17.Bölüm625 kelime
- 18 18.Bölüm1.425 kelime
- 19 19.Bölüm2.246 kelime
- 20 20.Bölüm1.633 kelime
- 21 21.Bölüm1.571 kelime
- 22 22.Bölüm1.440 kelime
- 23 23.Bölüm1.788 kelime
- 24 24.Bölüm1.970 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 25.Bölüm1.454 kelime
- 26 26. Bölüm1.239 kelime
- 27 27. Bölüm931 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
TEHTİD VE ZARAFET
Tarihi restorasyon alanının bahçe kapısından dışarı adım attığında, İstanbul’un nemli kış soğuğu Ezel’in çıplak omuzlarına bir bıçak gibi saplandı. Rüzgâr, üzerindeki kırmızı kumaşı bacaklarına yapıştırıyor; arkasında bıraktığı o ağır, zifiri karanlık atmosferi hâlâ teninde taşımasını sağlıyordu.
Topuklu ayakkabılarının ıslak asfalt üzerindeki ritmik sesleri, kendi kalbinin atışlarına karışıp tarif edemediği bir hisse dönüşüyordu. Göğsü hızla kalkıp iniyordu ama adımlarını tek bir an bile yavaşlatmıyordu. Başını dik tuttu, bakışlarını sisin bir kefen gibi kapladığı sokağın sonuna sabitledi. Karan Alaca’nın arkasından bakan o simsiyah gözlerini hâlâ sırtında hissedebiliyordu.
Sokağın köşesini dönünce, ilerde kendisini bekleyen, farları söndürülmüş vaziyetteki siyah minibüsü gördü. Kayar kapı, daha araca tam olarak yaklaşmadan, içeriden Barlas’ın sabırsız hamlesiyle gürültüyle açıldı.
Ezel minibüsün içine adımını atar atmaz kapı arkasından büyük bir hızla kapandı.
"Oh, çok şükür geldin be kızım! Dokuz doğurdum burada," dedi Beliz rahatlamış bir vaziyette. Aracın içindeki loş, turuncu ışık ve içerideki yoğun sıcaklık, az önce yaşadığı o yüksek gerilimli anın üzerine bir battaniye gibi örtülüyordu.
"Olabildiğince hızlı olmaya çalıştım Beliz. Sanki ben değil sen gittin Karan’ın yanına, ne bu telaş?" dedi Ezel, sesini olabildiğince rahat tutmaya çalışarak.
Barlas, belindeki kılıfı çoktan düzeltmiş, çatıda durmaktan soğumuş parmaklarını birbirine sürterek Ezel’e bakıyordu. Mirza, kucağındaki dizüstü bilgisayarın ekranına gömülmüş, parmakları klavyenin üzerinde adeta uçuyordu. Sürücü koltuğundaki Arif Hoca ise dikiz aynasından arkaya, doğrudan Ezel’in yüzüne bakıyordu.
"Nefes al Ezel," dedi Barlas, sesindeki o sert kabuk ilk defa hafifçe çatlayarak. "Adamı öyle bir kilitledin ki çatıdan izlerken bir an silahı çekip ateş edecek sandım. Gerilimden ciğerim soldu," dedi hafifçe kıkırdayarak.
Ezel, minibüsün deri koltuğuna adeta çöker gibi oturdu. Sırtı koltukla buluştuğunda, az önce Karan’ın karşısında bir çelik gibi duran bedeninin ne kadar kasıldığını yeni yeni fark ediyordu. Parmakları hafifçe titriyordu ama bakışlarındaki o tehlikeli parlaklığın sönmesine izin vermemişti.
"Karan..." dedi Ezel, sesi hâlâ hafifçe titriyordu. "Bence o insan değil. Bir duvara konuşuyormuşum gibi hissettim. İçeride ne hissettiğini, ne düşündüğünü bakışlarından okumak imkânsız. Sadece... yutmasını istediğimiz lokmayı yuttu."
Mirza kulaklığını boynuna indirdi, ekrandaki yeşil kod satırlarının arasından başını kaldırıp sırıttı. "Yutmak ne kelime? Flaş belleği alırken sinyal protokolü tam oturdu. Karan’ın elindeki bellek şu an bizim sunucuya küçük ama kesintisiz bir doğrulama sinyali gönderiyor. Adam harfiyen kurguladığımız plana göre hareket ediyor. Şifreyi çözmek için kendi bilgi işlemcilerine yüklenmeyecek bile. O kibirle, yarın gece o davette şifreyi senin parmaklarının altına koyacak."
"Zaten beni kendi davet etti," dedi Ezel. Başını geriye eğip gözlerini tavana dikti. "Yarın gece Alaca Holding’in özel davetinde olmamı istedi. Bizzat kendi misafiri olarak."
Arif Hoca, oturduğu yerden yavaşça arkaya döndü. Yüzündeki derin çizgiler, minibüsün loş ışığında daha da belirginleşmişti. "Aklı sıra seni yanına alarak kontrol altında tutacak," dedi, o kendine has, ağır ve dingin sesiyle. "Karan Alaca, tehdit gördüğü şeyi uzakta tutmayı sevmez Ezel. O, tehlikeyi göğsünün hemen üzerinde, bakışlarının tam önünde tutmak ister. Böylece tek hamlede ezebileceğine inanıyor."
"İnanmaya devam etsin o zaman," dedi Ezel, dikiz aynasındaki yansımasına bakarak. Buz mavisi lenslerin arkasındaki o soğuk, yabancı bakışlara ve omuzlarına dökülen platin sarısı buklelere dokundu. Ah, ne de çok özlemişti kendi benliğini... Yine de alışmıştı Melek Sancak olmaya. "Melek Sancak imajını tam da bu yüzden sevdi. Karşısında tanıdığı, çözebileceği bir kadın yok. Karşısında onun zihniyle oynayan bir illüzyon var. Bu kılık onun kâbusu olacak."
Barlas belindeki silahı çıkarıp emniyetini kontrol ettikten sonra yan taraftaki özel bölmeye bıraktı. "Yarınki davet bu restorasyon alanına benzemez. Orası onun kendi kalesi. Yanında ben olamayacağım Ezel. Mirza sistemlerin başından ayrılmayacak. O salona girdiğinde Melek Sancak olarak yalnızsın."
"Ben zaten dört yıldır yalnızım Barlas," dedi Ezel, üzerindeki kırmızı elbisenin yakasını düzelterek. "O salonda bin kişi de olsa benim için sadece Melek ve Karan olacak. Ve o adam, oyunun kurallarını kendisinin koyduğunu zannederken, kendi evinde nasıl kapana kısıldığını izleyecek."
Minibüs, İstanbul’un arka sokaklarına doğru süzülürken dışarıdaki yağmur serpintisi camlara vurmaya başladı. Ezel, cama yaslandığında alnına sızan soğukluğun etkisiyle hafifçe ürperdi. Zihninde Karan’ın son sözleri yankılanıyordu: 'Benim sahamda oyun oynamaya kalkanlar, eninde sonunda o oyunun piyonu olurlar.'
Ezel dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. Karan Alaca bir şeyi unutuyordu. Bazen en küçük, en önemsiz görünen o piyon, tahtanın en son karesine kadar ilerler ve krallığı tek bir hamlede devirirdi.
Ertesi gün, saat sekize gelirken Alaca Holding’in Boğaz'a sıfır, devasa gökdeleninin önü tam bir kurtlar sofrasını Andırıyordu, Cam kapıların önünde uzanan kırmızı halı, flaş patlamalarıyla aydınlanıyor; lüks siyah araçlar sırayla yanaşıp kapıdaki görevlilere sosyetenin, iş dünyasının ve siyasetin önde gelen isimlerini teslim ediyordu. Full makyajlı kadınlar marka çanta ve kıyafetleriyle masadan masaya süzülüyordu.
Boğaz’ın sert rüzgârı, denizin tuzlu kokusunu bina girişine kadar taşıyordu.
Yüz metre ötede, sokağın boş bir noktasında duran taksinin arka koltuğunda Ezel oturuyordu. Bu gece için Melek Sancak kimliğini daha da iddialı bir seviyeye taşımıştı. Üzerinde sırtı tamamen açık, omuzları incecik askılarla tutunan, vücudunu bir yılan gibi saran gümüş rengi, kristal işlemeli ağır bir gece elbisesi vardı. Işık vurdukça elbise adeta bir zırh gibi parıldıyordu.
Kendi kahverengi saçları özenle gizlenmiş, üzerine omuzlarına dalga dalga dökülen, ışıl ışıl platin sarısı peruğu yerleştirilmişti. Gözlerinde ise yine o buz gibi, insana tepeden bakan mavi lensleri vardı. Dudaklarındaki bordoya yakın koyu kırmızı ruju ile Melek Sancak'ın o mağrur ve tehlikeli yüzünü tamamlıyordu. O artık Ezel değildi; Karan’ın zihnine bir hançer gibi saplanacak olan Melek’ti.
Taksinin kapısını açıp dışarı adımını attı.
Topuklarının kırmızı halıyla buluştuğu an, etraftaki birkaç gazetecinin kamerası hızla ona doğru döndü. Kim olduğunu çıkaramamışlardı ama üzerindeki o gümüş elbisenin taşıdığı cüretkâr asalet, platin sarısı saçları ve yüzündeki o soğuk, ulaşılmaz ifade etraftaki herkesin bir anlığına nefesini kesmeye yetmişti.
Büyük cam kapılardan içeri adım attığında, yüksek tavanlı devasa salonun ihtişamı yüzüne çarptı. Kristal avizelerden süzülen sarı ışıklar, şampanya kadehlerinin şıkırtısı ve arkada çalmakta olan hafif bir caz melodisi... Burası Karan Alaca’nın krallığıydı. Şeffaf, camdan ama dışarıdan bakıldığında kırılması imkânsız görünen bir kale.
Ezel, garsonlardan birinin tepsisinden tek bir kadeh şampanya aldı. Adımlarını hiç acele etmeden, salonun ortasındaki devasa merdivenlere doğru yöneltti. Gümüş elbisesinin etekleri her adımında ışığı kırarak süzülüyordu.
Gözleri, üst kattaki teras alanının cam korkuluklarına kaydı.
Ve orada duruyordu.
Karan Alaca, elindeki kadehi hafifçe sallayarak yanındaki yaşlı bir adamı dinler gibi görünüyordu ama bakışları tamamen boşluktaydı. Ta ki Ezel merdivenlerin ilk basamağına adım atana kadar.
O an, Karan’ın simsiyah gözleri salondaki kalabalığı yarıp doğrudan Ezel’in üzerine dikildi.
Karan’ın yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi olmadı. Bakışları Ezel’in üzerindeki gümüş gerdanlık gibi parıldayan elbisede, açıkta kalan sırtında, omuzlarına dökülen platin sarısı buklelerde ve en çok da o buz mavisi lenslerin arkasından kendisine meydan okuyan bakışlarda gezindi. Dudaklarında yavaş, yırtıcı ve ne anlama geldiği belirsiz bir tebessüm şekillendi. Dün geceki o tehlikeli sarışın, tam da söz verdiği gibi ayağına gelmişti.
Yanındakilere kısa bir baş işareti yapıp gruptan ayrıldı. Merdivenlerin üst başına doğru yürüdü ve Ezel’in yukarı çıkmasını bekledi.
Ezel son basamağı da çıkıp Karan’ın tam karşısında durduğunda, aralarında yine o kışkırtıcı, gerilim dolu mesafe kaldı.
"Demek gösteri devam ediyor, Melek Hanım," dedi Karan, sesi salondaki müzik sesini bastıracak kadar net ve derindi. Bakışları Ezel’in mavi gözlerine kilitlenmişti. "Yine o keskin bakışlar... Hiç avlanmayı bitirmez misiniz siz?" dedi Karan erkeksi sesiyle.
Ezel kadehinden küçük bir yudum aldı, mavi gözlerindeki o buz gibi tebessümü koruyarak Karan’ın kömür karası bakışlarına karşılık verdi.
"Avlanmayı bıraktığınız an av olursunuz Karan Bey," dedi Ezel, sesi ipek kadar yumuşak ama bir o kadar keskindi.
Karan, Ezel’e doğru bir adım daha yaklaştı. İki insanın arasındaki bu yakınlık, dışarıdan bakıldığında şık bir sohbet gibi görünse de içeride amansız bir zekâ savaşı dönüyordu. Karan’ın kokusu Ezel’in etrafını sardı.
"Küçük avlardan hoşlanan bir avcıya benzemiyorsunuz," dedi Karan fısıltıyla. Siyah gözleri Ezel’in dudaklarındaki koyu kırmızı rujda gezip tekrar mavi gözlerine tırmandı. "Büyük avlarınızı nasıl kendinize çekiyorsunuz?"
"Aceleci davranıyorsunuz," dedi Ezel, sarı saçlarını hafifçe geriye atarak. "Biraz sabrederseniz nasıl çekeceğimi görürsünüz."
Karan’ın bakışları birkaç saniyeliğine tekrar bir şüpheyle doldu. "Pekala, bekleyip göreceğiz. Konuşmamıza terasta devam edelim." 'Edelim' demişti çünkü Ezel'e seçim hakkı tanımıyordu. Sahesında onun kuralları geçerliydi ama Ezel bu kuralları bozmak için buradaydı. Şimdilik onun kurallarıyla oynuyormuş gibi yapmaya devam etti.
Karan, Ezel’in çıplak dirseğine hafifçe, adeta yön verir gibi dokundu. Parmaklarının sıcaklığı Ezel’in tenine geçtiğinde ikisi de bir anlığına duraksadı. Karan’ın gözlerindeki o koyu ateş daha da derinleşti.
"Önden buyurun," dedi Karan, Ezel’i terasın arkasındaki ağır ahşap kapıya doğru yönlendirirken. "İçeride sadece biz ve senin o gizemli şifren olacak. Bakalım Melek Sancak maskesinin arkasında gerçekten o şifreyi çözecek kadar dahi bir kadın mı var, yoksa sadece iyi rol yapan bir piyon mu?" Karan, av konumundan avcı konumuna hızlı bir geçiş yapmıştı.
Ezel, Karan’ın yönlendirmesiyle terasın arkasındaki ağır ahşap kapıya doğru ilerledi. Dudaklarında mağrur bir tebessümle Karan’ın açtığı loş, ağır kokulu çalışma odasına adım attı.
Tarihi ahşap kapı arkalarından kapandığında dışarıdaki müzik ve uğultu bıçak gibi kesildi. Odaya; masif ahşap mobilyaların, deri ciltli eski kitapların ve Karan Alaca’nın o baskın, ağır kokusunun sindiği koyu bir sessizlik hâkim oldu.
Odanın ortasındaki devasa maun çalışma masasının üzerinde tek bir abajur yanıyordu. Loş ışık, duvarlardaki koyu renk tabloların çeperlerini aydınlatırken gölgeleri daha da derinleştiriyordu.
Karan, üzerindeki lacivert ceketin önünü açarak yavaşça masaya doğru yürüdü. Ezel’e arkası dönük bir şekilde durdu, ardından masanın üzerindeki gümüş tepsiye uzanıp iki kristal kadehe kehribar rengi viskiden doldurdu.
"Nihayet baş başayız Melek Hanım," dedi Karan. Sesi, loş odanın ahşap kaplı duvarlarında ağır bir yankı bıraktı. Kadeheri doldururken bile sesindeki o ürpertici sakinlik bozulmamıştı. "Restorasyon alanında kurduğun o büyük cümlelerin, savurduğun tehditlerin arkasında durma vakti."
Karan ağır adımlarla Ezel’e doğru döndü. Elindeki kadehlerden birini ileriye doğru uzattı. Siyah gözleri, Ezel’in üzerindeki gümüş elbisenin parıltısında ve o buz mavisi lenslerin ardında yatan soğuk hırsta gezindi.
Ezel, kendisine uzatılan kristal kadehi parmaklarının arasına aldı. Camın soğukluğu tenine işlerken, gözlerini Karan’ın kömür karası bakışlarından bir an olsun ayırmadı. Dudaklarında mağrur, alaycı bir tebessüm belirdi.
"Tehdit savurmadım Karan Bey," dedi Ezel, kadehinden küçük bir yudum alıp konuşmasına devam ederken. "Sadece gerçekleri masaya yatırdım. Teras katındaki bu özel çalışma odasına kadar davet edildiğime göre, sözlerimin sizde karşılık bulduğunu görmek şaşırtıcı değil."
Karan’ın kaşları hafifçe havalandı. Kirli sakallı çenesinde beliren o sert hat, odadaki loş ışıkta daha da belirginleşmişti. Ezel’in karşısında bir santim bile geri adım atmayan duruşu, sarı saçlarının omuzlarına dökülüşündeki o küstah zarafet Karan’ın zihnindeki taşları yerinden oynatıyordu.
Karan, kendi kadehini masanın kenarına bıraktı. Aralarındaki mesafeyi tamamen kapatarak Ezel’e doğru bir adım attı. Artık aralarında birkaç santim vardı; Karan’ın ılık nefesi Ezel’in tenini adeta okşuyor, tüm vücudunun yanmasına sebep oluyordu.
"Gerçekler, kimin anlatacağına göre şekillenir," dedi Karan. Sesi kısık, fısıltı kadar yakın ama bir o kadar yırtıcıydı. Uzun parmaklarıyla Ezel’in çenesine doğru uzandı. Parmak uçları Ezel’in soğuk tenine temas ettiğinde, ikisinin de göğsü aynı anda hızla kalkıp indi. Karan, çenesini tuttuğu Ezel’in yüzünü hafifçe yukarı kaldırdı, o buz mavisi gözlerin en derinine baktı. "Kendi kalemde, kendi odamda bana kafa tutuyorsun. Ya arkandaki güce inanılmaz güveniyorsun... ya da kaybedecek hiçbir şeyinin olmamasına."
Ezel, çenesini Karan’ın parmakları arasından çekmedi. Aksine, bakışlarındaki o tehlikeli ateşi daha da körükleyerek Karan’a doğru hafifçe yükseldi boyu oldukça kısa kalıyordu karanın yanında. Kırmızı rujlu dudakları Karan’ın kulağının hemen dibine yaklaştı.
"İkisi de değil Karan Bey," dedi Ezel, fısıltısı adeta bir zehir gibi odaya yayılırken. "Ben ne arkamda sizin kafanızı kurduğu o güce ne de kaybedecek hiçbir şeyimin olmamasına güveniyorum."
Karan’ın parmakları Ezel’in çenesinde sertleşti. Siyah gözlerinde ilk defa alaycı ifadenin yerini saf bir tehlike ve kontrolü kaybetme hırsı aldı.
"Sen..." dedi Karan, sesi bir bıçak kadar keskinleşerek. "Kimsin sen Melek?"
"Ben sadece şirketinizde size yardım etmek için gelmiş biriyim Karan Bey," dedi Ezel. Karan öyle olmadığına adı gibi emindi ama kanıtlayamıyordu. Ezel sol elini yavaşça Karan’ın göğsüne koydu. Takım elbisesinin üzerinden adamın kalbinin güm güm vuran ritmini hissedebiliyordu. "Kalbinizin bu denli hızlı çarpmasının sebebi ne Karan Bey?" dedi Ezel tehditkâr bir tebessümle.
"Bana bu kadar yakınken senin kalbinin çarpmadığını söyleyebilirsen, ben de sana kalbimin neden bu kadar hızlı attığını söylerim," dedi Karan hızlıca. Ezel cevap veremedi; sadece Karan’ın siyahlarında oyalanmaya devam etti ve iki adım geriye çıktı. Cevap veremezdi çünkü kendi kalbi de hiç olmadığı kadar hızlı çarpıyordu. Cevap vermediğini gören Karan keyifle gülümsedi:
"Ben de öyle düşünmüştüm."
Karan, bakışlarını Ezel’in gözlerinden sökemeden duraksadı. Av avcının ayağına gelse de kimin av, kimin avcı olduğu henüz belli değildi; çünkü insan kalbine söz geçiremezdi.
Bölüm etkileşimi
