24. bölüm / 27
İki yüz bir kalp23.Bölüm
Bölümler 27Şu an: 23.Bölüm
- 1 1. Bölüm1.452 kelime
- 2 2. Bölüm1.752 kelime
- 3 3.bölüm1.580 kelime
- 4 4.bölüm1.925 kelime
- 5 5.Bölüm1.014 kelime
- 6 6.bölüm1.252 kelime
- 7 7.Bölüm1.088 kelime
- 8 8.bölüm1.096 kelime
- 9 9.bölüm538 kelime
- 10 10.bölüm744 kelime
- 11 11.Bölüm1.028 kelime
- 12 12.Bölüm1.156 kelime
- 13 13. Bölüm2.319 kelime
- 14 14.bölüm605 kelime
- 15 15.Bölüm1.164 kelime
- 16 16.Bölüm866 kelime
- 17 17.Bölüm625 kelime
- 18 18.Bölüm1.425 kelime
- 19 19.Bölüm2.246 kelime
- 20 20.Bölüm1.633 kelime
- 21 21.Bölüm1.571 kelime
- 22 22.Bölüm1.440 kelime
- 23 23.Bölüm1.788 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 24.Bölüm1.970 kelime
- 25 25.Bölüm1.454 kelime
- 26 26. Bölüm1.239 kelime
- 27 27. Bölüm931 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SAHADAKİ KIZIL PİYON
Gece, yarının getireceği fırtınanın ağırlığıyla uzadıkça uzuyordu. Mutfaktaki masanın üzerinde duran bilgisayarın kararmış ekranı, oda içerisindeki altı kişinin üzerine düşen bir gölge gibiydi.
Mirza, parmaklarını klavyenin üzerinde bir orkestra şefi gibi koşturuyordu. Ekrandan yüzüne yansıyan mavi ışık, bakışlarındaki hırsı daha da belirginleştiriyordu.
"Tamam, halloldu bu," dedi Mirza, son komut satırını girip 'Enter' tuşuna basarken. Çıkan hafif bip sesiyle birlikte masadakiler ona doğru eğildi. "Flaş belleğin içine kurgusal bir 'Sızma ve Güvenlik Raporu' yerleştirdim. Dosyalar şifrelemeyle kilitli görünüyor ama Karan’ın bilgi işlem ekibi bunu çözmeye çalıştığında, karşılarına doğrudan holdingin siber güvenlik açıkları çıkacak. Ayrıca izleyicinin sinyal protokolünü hafifçe bozdum. Karan’ın ekranında konumumuz nokta atışı görünmeyecek; sinyal 300 metre içinde dalgalanacak. Yani şu an bu evde olduğumuzu kesin olarak doğrulayamaz, sadece bu mahallede olduğumuzu bilir."
"Harika," dedi Beliz, masadaki haritanın üzerine eğilerek. "Bu dalgalanma bizim 'denetim' hikâyemizi daha da güçlendirir. Sinyali bilerek açık bıraktığımızı ama ona tam konum vermediğimizi düşünecek. Kontrolün onun elinde olduğu illüzyonunu korumuş oluyoruz."
Barlas, belindeki kılıfı çözüp silahını masanın kenarına bıraktı. Gözlerini tarihi restorasyon alanının mimari krokisinden ayırmıyordu. "Yarınki mekân bir saatli bomba," dedi tok bir sesle. "Alaca Vakfı’nın restorasyonunu üstlendiği o eski taş bina... Tek bir ana girişi var; üst katlar çökmek üzere olduğu için tahta iskelelerle desteklenmiş. Arka tarafta ise eski sur duvarlarına çıkan kör bir avlu bulunuyor. Karan yalnız geleceğini söyledi ama o adamın 'yalnız' anlayışı, en az beş yüz metre ötede konumlanmış keskin nişancılar veya sivil araçlar anlamına gelir."
"Keskin nişancıya gerek duymaz," dedi Ezel. Sesi soğuk, sakin ve ürpertici derecede emindi. Masanın kenarına dayanmış duruyordu. "Karan Alaca bir şovmen değil, bir kontrol delisi. Oraya güç gösterisi yapmaya gelmeyecek. Karşısında kendisini alt eden zekâyı kendi elleriyle boğmaya, o zekâyı diz çöktürmeye gelecek. Yanında adam getirmesi, kendi yetersizliğini kabul etmesi demektir. Oraya yalnız gelecek. Ama mekânı önceden kendi güvenlik ekibine taratacaktır."
Arif Hoca, masanın başındaki ağır duruşunu bozmadan Ezel’e döndü. "Bu yüzden sen de oraya yalnız gireceksin Ezel. Barlas ve Beliz dışarıda, o kör avluyu gören açılarda bekleyecek. Mirza ise araçtan canlı sinyal akışını ve sistem kodlarını takip edecek. Karan senin arka planında bir ekip olduğunu hissettiği an oyun değişir. Ama onun karşısında tek başına, dimdik durduğunda... İşte o zaman bizim kurduğumuz tuzağın içine kendi ayaklarıyla düşer."
"Avı ayağımıza getirmek tam olarak bu işte," diye fısıldadı Ezel, yüzüne sinsi bir tebessüm yerleştirerek. Gözleri haritadaki restorasyon alanının tam ortasındaki işaretli noktaya kilitlendi. "O beni kapana kıstırdığını sanarak oraya gelecek. Ben ise ona kendi imparatorluğunun ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatacağım."
Ertesi gün, akşam saat altı...
Ezel odasındaki boy aynasının karşısında durmuş, masanın üzerindeki parçalara bakıyordu. Bu gecenin bir teslimat değil, psikolojik bir savaş gecesi olduğunu kendisine hatırlattı. Karan Alaca'nın karşısına sıradan bir sığınmacı gibi değil, onun zekâsıyla ve algısıyla oynayacak bir tehdit olarak çıkması gerektiğini biliyordu.
Önce yatağın üzerinde serili duran iddialı, derin yırtmaçlı kırmızı elbiseyi eline aldı. Mutluydu; ne zamandır giymek istiyordu bu elbiseyi. Kumaş parmaklarının arasından kayıp giderken içindeki o tehlikeli tutku yeniden alevlendi. Kırmızı elbiseyi üzerine geçirdi; elbise vücudunu bir zırh gibi sarıyor, omuzlarını açıkta bırakırken ona hem cüretkâr hem de ulaşılamaz bir hava katıyordu.
Ardından masadaki sarı peruğunu eline aldı. Doğal kahverengi saçlarını özenle toplayıp sabitledikten sonra peruğu kafasına yerleştirdi. Omuzlarına dökülen platin sarısı bukleler, ışığın altında adeta parıldıyordu. Aynaya yaklaştı, küçük kutudan çıkardığı buz mavisi lensleri tek tek gözlerine yerleştirdi. Kendi kahverengi gözlerinin üzeri o soğuk, keskin mavi tonla kaplandığında aynadaki yansıma tamamen değişmişti. O artık Karan’ın odasındaki o gizemli ve tehlikeli Melek Sancak'tı.
Dudaklarına sürdüğü koyu kırmızı rujla son dokunuşu yaptı. Aynadaki kadının yüzünde mağrur ve tekinsiz bir tebessüm belirdi. O bir av değildi; Karan Alaca'nın zihnine kazınacak en tehlikeli hamleydi.
Saat sekize çeyrek kala...
İstanbul’un üzerine çöken gri, nemli sis, tarihi restorasyon alanını adeta dünyadan soyutlamıştı. Yüzlerce yıllık devasa taş binalar, etraflarını saran sarı inşaat iskeleleri ve projektör ışıkları altında heybetli birer hayalet gibi dikiliyordu. Rüzgâr, asırlık taşların arasından geçerken ıslık çalıyor, inşaat brandalarını sertçe dalgalandırıyordu.
Yüz metre ötedeki dar sokakta, ışıkları söndürülmüş siyah bir minibüsün içinde Mirza, kulaklığına bastırarak ekrandaki kırmızı noktayı izliyordu. Terminal ekranındaki yeşil kod akışını hızlıca kontrol ettikten sonra fısıldadı: "Ezel, sakin ol, sakın kasma kendini; alana giriş yaptın. Karan’ın sinyali de iki dakika önce restorasyon alanının iç avlusunda sabitlendi. Gerçekten yalnız görünüyor. Etrafta sıra dışı bir radyo frekansı veya sinyal yoğunluğu yok."
Barlas, avluya bakan yan binanın çatısında, sisin arasına gizlenmiş vaziyette dürbününü ayarladı. "Görüş açım net," dedi telsize doğru fısıldayarak. "Karan iç avludaki büyük taş kemerin altında bekliyor. Üzerinde koyu lacivert bir palto var. Elinde ne bir silah ne de bir dosya var... Sadece duruyor. Kahretsin, adamın duruşu bile etrafa tehdit saçıyor. Ezel, dikkatli ol."
Ezel, kulağındaki mikro kulaklıktan gelen sesleri dinlerken adımlarını hiç bozmadan tarihi yapının devasa ahşap kapısından içeri girdi.
Kırmızı elbisesinin etekleri ıslak taş zeminde süzülüyor, platin sarısı saçları sisli rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Adımları, ıslak zemin taşlarında tok ve ritmik sesler çıkarıyordu.
İç avluya adım attığında, rüzgârın sesi bir anlığına kesilir gibi oldu.
Projektörlerin sarımsı ışığı, avlunun ortasında duran Karan Alaca’nın keskin yüz hatlarını aydınlatıyordu. Karan, elleri paltonun ceplerinde, arkası dönük bir şekilde eski bir sütun başlığını inceliyordu. Ezel’in yaklaşan topuk seslerini duyduğu halde hemen dönmedi. Ağır, baskıcı ve muazzam bir özgüvenin eseriydi bu duruş.
Ezel, Karan ile arasında yaklaşık beş adım mesafe kalana kadar ilerledi ve durdu.
"Saat tam sekiz," dedi Ezel. Sesi, tarihi duvarlarda yankılandı. Ne bir titreme ne de bir tereddüt vardı. "Ben tam vaktinde geldim ama sizin çay demlediğiniz yok, bakıyorum da."
Karan ağır adımlarla etrafında döndü. Soğuk, simsiyah gözleri Ezel’in üzerine dikildiğinde, "Cidden şirketimden veri çalan bir hırsıza çay mı demleyeceğimi düşündünüz?" dedi. Ortamdaki hava bir anda birkaç derece soğumuş gibi hissettirdi. O zifiri karanlık gözler, gece kadar derin ve tekinsizdi. Bakışları, Ezel’in üzerindeki kırmızı elbisede, sarı saçlarında ve en çok da o buz mavisi lenslerin arkasından kendisine bakışında gezindi.
Karan’ın dudaklarında karanlık, alaycı bir tebessüm belirdi. "Ayrıca bir hırsız için oldukça cüretkâr bir şov," dedi Karan. Sesi, sisli geceyi bir bıçak gibi kesti. "Buraya bu kılıkla, tek başına gelme cesaretini gösterdiğine göre, ya ne kadar büyük bir belaya bulaştığının farkında değilsin... ya da gerçekten delirmişsin."
Ezel hafifçe başını yana eğdi. Mavi gözlerindeki meydan okuma, Karan’ın kömür karası bakışlarıyla sert bir şekilde çarpıştı. "Pekâlâ, çayı başka zamana erteleyelim. Hem, hırsız derken?" dedi Ezel, cebinden çıkardığı flaş belleği işaret parmağı ile başparmağı arasında tutarak. Metal kılıf, projektör ışığında hafifçe parıldadı. "Karan Bey, Alaca Holding’in milyarlık siber güvenlik altyapısını ve sizin o 'aşılmaz' dediğiniz kişisel odanızı beş dakika içinde alt eden birine hırsız demek, kendi yetersizliğinizi hafifletme çabasından başka bir şey değil."
Karan’ın kaşları hafifçe çatıldı. Siyah gözlerindeki alaycı ifade bir anlığına yerini derin bir sorgulamaya bıraktı. Ezel’in korkup kaçmak yerine doğrudan saldırıya geçmesi, onun alışkın olduğu bir tepki değildi.
"Beni tehdit mi ediyorsun?" dedi Karan, Ezel’e doğru bir adım atarak. Aralarındaki mesafe azaldıkça üzerindeki baskı gücü daha da artıyordu. "Şu an kendi projemin şantiyesindesin. Tek bir işaretimle bu geceden sonra adının bile hatırlanmamasını sağlayabilirim. O belleği oradan söktüğün an, benim sistemimde kırmızı alarm çaldı. Tuzağa düşen sensin."
Adımın bile hatırlanmaması mı? diye düşündü Ezel, dudaklarında belirmek üzere olan acı tebessümü bastırarak. Ah Karan Bey, bilmediğin şey tam olarak bu. Benim adım zaten dört yıl önce silindi. Kimliğimi, geçmişimi ve gerçek adımı o karanlık gecede toprağa gömdüm ben. Dört yıldır yaşamayan bir kadını yok etmekle mi tehdit ediyorsun beni?
Ezel, Karan’ın attığı adıma geri çekilerek değil, tam aksine Karan’ın üzerine doğru bir adım atarak karşılık verdi. Kırmızı elbisesinin kışkırtıcı duruşu, sarı saçları ve soğuk mavi bakışlarıyla, aralarında sadece iki adım kalmıştı.
"Sisteminizde kırmızı alarm çalmadı Karan Bey," dedi Ezel, sesi adeta bir zafer marşı gibi kendinden emin çıkarak. "O alarmı çaldıran bendim. O belleğin arkasındaki izleyiciyi fark etmediğimi mi sanıyorsunuz? Belleği söküp takip mekanizmasını tetikleyen bendim. Çünkü holdinginize sadece mimari çizimler için gelmedim."
Karan gözlerini hafifçe kıstı. "Ne saçmalıyorsun sen?"
"Sızma testi," dedi Ezel, kelimelerin üzerine basa basa. "Alaca Holding’in güvenlik zafiyetlerini ve kriz anındaki kişisel tepkinizi ölçmek için yapılmış canlı bir denetimdi bu. O belleğin içinde ne var biliyor musunuz? Şirketinizin siber güvenlik ekibinin görmezden geldiği sekiz ana güvenlik açığı ve yönetim katınızın fiziksel erişim tespiti raporu."
Karan bir anlığına duraksadı. Zekâsı, Ezel’in söylediği her bir kelimeyi milyonda bir saniye hızla analiz ediyordu. Ezel’in odadaki tavırları, soğukkanlılığı, yakalanacağını bile bile buraya gelmesi... Hepsi yapbozun parçaları gibi birer birer yerine oturmaya başlamıştı anlaşılan. Ama Karan Alaca, bu zokayı kolayca yutacak bir adam değildi.
"Buna inanmamı mı bekliyorsun?" dedi Karan alaycı bir yüz ifadesiyle. Kirli sakallı çenesindeki kaslar öyle sert kasılmıştı ki Ezel bunu loş ışıkta gördüğüne yemin edebilirdi. Sesi daha da tehlikeli bir tona bürünerek tekrar konuşmaya başladı: "Şirketimi hackleyip benden veri çalıyorsun ve sonra bunu bir 'hizmet' olarak mı sunuyorsun? Beni aptal mı sanıyorsunuz, Melek Hanım?"
"Aptal olduğunuzu düşünseydim, sizi Alaca Vakfı’nın bu lansman alanına çağırmazdım," dedi Ezel, bakışlarını bir saniye bile kaçırmadan. "Eğer sıradan bir casus olsaydım, o sinyali aldığım an belleği bir nehre atar, arkamda iz bırakmadan ortadan kaybolurdum. Ama ben buradayım. Sizin ayağınıza geldim. Çünkü sizin gibi mükemmeliyetçi bir adamın, kendi sistemindeki bir deliğin nasıl kullanılabileceğini kendi gözleriyle görmesi gerekiyordu."
Ezel elindeki flaş belleği ileriye doğru uzattı.
"Belleğiniz burada," dedi Ezel. "İçinde hem şifrelenmiş şirket raporlarınız hem de kilitlenmiş bir güvenlik analizi var. Şifreyi sadece ben biliyorum. Eğer bu gece beni burada tutmaya çalışırsanız, o raporlar ve projelerinizin tüm detayları yarın sabah ulusal basının ve rakiplerinizin e-posta kutusunda olur. Ama eğer belleği alıp şifreyi çözmemi istiyorsanız... Oyunun kurallarını benim koyduğumu kabul edeceksiniz."
Tarihi avluda derin, sarsıcı bir sessizlik hâkim oldu. Rüzgâr brandaları dövüyor, projektörlerin cızırtısı duyuluyordu.
Karan, tam karşısında duran bu kadına baktı. Sarı saçların, mavi gözlerin ve iddialı kırmızı elbisenin içindeki o sarsılmaz irade, zekâ ve küstah özgüven, Karan’ın içinde uzun zamandır hissetmediği bir hissi uyandırdı: Tehlikeli bir hayranlık ve derin bir öfke.
Karan yavaşça elini cebinden çıkardı. Uzun, güçlü parmaklarıyla Ezel’in elindeki belleğe doğru uzandı. Belleği alırken parmakları Ezel’in tenine hafifçe temas etti. İki taraf da bu teması hissetti ama ikisi de geriye adım atmadı.
Karan belleği avucunun içinde sıktı. Yüzündeki soğuk ifade çözülmedi ama simsiyah gözlerindeki o karanlık ateş daha da büyüdü.
"Güzel bir hikâye," dedi Karan, fısıltı kadar kısık ama bir o kadar tehditkâr bir sesle. "Kusursuz kurgulanmış bir yalan ya da dahi bir kadının kibirli hamlesi... Hangisi olduğunu çok yakında anlayacağım. Ama unutma..."
Karan Ezel’e doğru hafifçe eğildi, nefesi Ezel’in yanağına değecek kadar yakındı.
"...Benim sahamda oyun oynamaya kalkanlar, eninde sonunda o oyunun piyonu olurlar. Bu belleğin içindeki şifreyi bana sen açacaksın. Yarın gece, Alaca Holding’in özel davetinde. Benim misafirim olarak."
Ezel, Karan’ın simsiyah gözlerinin içine buz mavisi gözleriyle bakarak hafifçe gülümsedi. Mağrur, tehlikeli ve zafere bir adım daha yaklaşmış bir tebessümdü bu.
"Davetiyemi sabırsızlıkla bekleyeceğim Karan Bey," dedi Ezel.
Arkasını döndü ve gecenin karanlığına, sisin içerisine doğru kırmızı elbisesini dalgalandırarak ağır adımlarla yürümeye başladı. Karan Alaca, arkasından uzaklaşan sarışın, mavi gözlü kadının siluetini izlerken elindeki metal belleği avucunda daha da sıktı. Av ayağına gelmişti ama kimin avcı, kimin av olduğu artık sisler altındaydı.
Bölüm etkileşimi
