16. bölüm · İki yüz bir kalp
15.Bölüm
KARANLIĞIN ALACASI
Yaşam, parmaklarımızın arasından kayıp giden ince bir kum tanesidir; ne kadar sıkı tutmaya çalışırsak çalışalım, avuçlarımızda kalan tek şey zamanın bıraktığı soğuk izler olur. Hayat, aldığımız nefeslerin değil, o nefesleri tüketirken ardımızda bıraktığımız gölgelerin toplamıdır.
Geriye dönüp baktığımızda, toprağa gömdüğümüz şeyin sadece öldürdüğümüz adamlar olmadığını fark ederiz. Her cinayetle birlikte kendi ruhumuzdan bir parçayı, her yeni kimlikle birlikte gerçek adımızı ve aynadaki o tanıdık yüzümüzü gömeriz. Zaman akar, yağmur İstanbul’un kirli sokaklarını yıkar ama tenimize sinen o kan kokusunu, zihnimize kazınan o soğuk karanlığı silmeye yetmez. Hayat kısadır; fakat vicdanın yükünü taşımak zorunda kalan ruh için her saniye sonsuz bir işkenceye dönüşür.
Bizler, hayatta kalmak uğruna kendi cenazemizi kendi ellerimizle kaldıran kurbanlarız. Şimdi soruyorum size: Gece çöktüğünde ve maskeler çekilip çıkarıldığında, geriye kalan o yabancı beden gerçekten yaşıyor sayılır mı?
Sabahın ilk ışıkları, dünkü operasyondan kalan plastik makyajın tahriş ettiği hassas yüzüme vurduğunda, günün aydınlandığını cildimdeki o acı verici yanmadan anladım. Yavaşça yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtim. Karşımda duran, hatlarını bile tanımlamakta güçlük çektiğim, günden güne eriyip kaybolan kıza; Hazel’e baktım. Gözlerimin altı çökmüş, bakışlarım bitkin ve çaresizdi. Belki de bu hayattaki tek dileği dertlerini paylaşabileceği annesini dört yıl önce kaybetmemek olurdu... Ona zamanında sarılabilseydi, sahip çıkabilseydi böyle bir katile dönüşür müydü? Belki de annesi onu sevmeyi deneseydi, aslında ne kadar nankörlükten uzak bir kız olduğunu anlardı.
Aynadaki o yabancı ve bitkin kızdan bakışlarımı kaçırıp hızla yatağımı topladım. Üzerime lacivert askılı bir atlet, altıma da gri bir eşofman altı geçirdim. Saçlarımı fazla zorlamadan, gelişigüzel salaş bir örgü yaptım; zira en ufak bir tokalama bile kafa derimi yolarcasına yakıyordu. Telefonumu masadan alıp alt kattaki ortak salona indiğimde mutfaktan yükselen nefis kokular burnuma çalındı.
"Günaydın balım! Bugün daha iyi misin?"
Bunu söyleyen, bunca karanlığın ortasında yaşam enerjisini bir şekilde korumayı başaran tek kişi, Tuana'ydı. Tuana, Ezel’in gerçek ismiydi. Bu evde kimse ona ilk adıyla seslenmez, herkes onu soğukkanlı ve zeki "Ezel" olarak bilirdi. Kimsenin kendisindeki o kırılgan, narin kalbi görmesini istemezdi; bu onun sadece bana açtığı gizli bir sığınağıydı.
"İyiyim Tuana, biraz uyku gerçekten çok iyi geldi," dedim masaya doğru adımlarken.
İsmini duymasıyla hemen yüzünü buruşturdu. "Ben Ezel’im balım, Tuana değil!"
Boğazımdan kaçan keyifli bir kıkırdamaya engel olamadım. "Sen benim için her zaman o narin, hassas Tuana olacaksın."
Beni ikna edemeyeceğini anlayınca pes edip eliyle donattığı kahvaltı sofrasını gösterdi. "Senin için hazırladım, yemek ister misin?"
"Sen yaparsın da ben yemez miyim?"
Sucuklu yumurtanın cezbedici kokusu, üst kattaki aç kurtları çoktan tetiklemiş olacak ki Efkan ve Barlas’ın merdivenleri dörder dörder inen ritmik ayak sesleri salonda yankılandı. Masaya adeta fırtına gibi daldılar.
Etrafa göz gezdirip, "Mirza nerede?" diye sordum.
Barlas tabağına uzanırken yanıtladı: "Mirza yeni hedef üzerinde çalışıyor. Yemeğini erkenden atıştırıp bilgisayar odasına kapandı. Sanırım bu adam diğerlerinden çok daha zorlu, üzerinde fena duruyor."
Barlas’ın bu sözleri, yüzümdeki zoraki tebessümün bir anda donup yok olmasına yetti.
Salona yeni adım atan Beliz merakla araya girdi: "İsmi neymiş peki?"
"Bilmiyo—"
Barlas’ın lafını, salona adeta bir gölge gibi giren Arif hocanın buz gibi sesi kesti:
"Karan Alaca."
Yeni kurbanın adı Karan Alaca mıydı? Bu ismi duyduğum an, salondaki hava birkaç derece birden soğudu. Efkan’ın yüzündeki şaşkınlık, Beliz’in havada kalan çatalı ve Arif hocanın o hissiz, manipülatif bakışları bir anda aynı noktada kilitlendi.
Karan Alaca, bu şehrin sıradan gölgelerinden biri değildi. İstanbul’un en büyük küresel lojistik şirketlerinden biri olan Alaca Holding’in tek varisi ve yönetim kurulu başkanıydı. Karadeniz’den Akdeniz’e kadar uzanan dev liman sevkiyatlarını, uluslararası ticaret ağlarını tek bir imzayla yöneten; cemiyet hayatının büyüleyici, elit ama bir o kadar da ulaşılmaz ismiydi. Şehrin en parlak ışıklarının arkasında, dokunulmaz bir imparatorluk kurmuştu. Kusursuz takım elbiseleri, soğuk duruşu ve kentin en yüksek gökdeleninden İstanbul’a bakan o keskin gözleriyle basın için "başarı öyküsü", Arif hoca içinse sadece sıradaki yeni bir infaz kalemiydi.
"Karan Alaca mı?" dedi Efkan, şaşkınlığını gizleyemeyerek. "Şu lojistik devinin sahibi, şehrin en tepesindeki Karan Alaca mı?"
"Evet, ta kendisi," dedi yorgun gözlerle merdivenleri ikişer ikişer inen Mirza. Masaya yaklaşıp çatalını tabağın ortasındaki kızarmış patateslere daldırdı.
Beliz heyecanla atıldı: "Başka ne biliyoruz bu adam hakkında? Fiziksel özellikleri nasıl mesela?"
Herkes Beliz’e dönünce, "Ne var canım?" diye savundu kendini. "Önümüzdeki kurbanın nasıl bir şeye benzediğini merak ettim sadece."
Mirza ağzındaki patatesi hızlıca çiğneyip söze girdi: "Adam ciddi anlamda bir dev. Son verilere göre boyu 1.94. Kilosu tam bilinmiyor ama rahat 90 var; tamamen kastan oluştuğunu söyleyebilirim. Yüzünü tarif etmekle uğraşmayayım, projeksiyona yansıtıyorum."
Mirza eline aldığı telefonla duvardaki dev projeksiyonu aktifleştirdi. Ekran aydınlandığında salondakilerin nefesi kesildi. Karşımızdaki adam cidden nefes kesecek kadar yakışıklıydı. Keskin çene hatları, koyu ve derin bakan simsiyah gözleri, hafif kirli sakalı vardı. Koyu renk saçları alnına tutam tutam düşmüştü. Üzerindeki siyah smokin takımın altında omuz ve kol kaslarının kalıbı rahatça seçiliyordu.
Fotoğrafta başka insanlar da vardı ancak Karan’ın sağ tarafında duran kadın hemen dikkat çekiyordu. Saten lacivert bir elbise giymiş, beline kadar uzanan kumral saçları, minyon yüzü ve iri yeşil gözleriyle oldukça alımlı bir kadındı. Fakat asıl dikkat çekici olan, kadının etraftaki kalabalığa değil, doğrudan Karan’a kilitlenmiş olan hayranlık dolu bakışlarıydı.
"Bu kadın kim?"
Bir dakika... Ben bunu içimden söylemiştim, değil mi? Lütfen içimden söylemiş olayım!
Gözlerimi ekrandan ayırıp masaya döndüğümde Mirza’nın bana imalı bir şekilde sırıttığını gördüm. Lanet olsun, kesinlikle sesli söylemiştim.
Mirza sırıtışını bozmadan, "Bu kadın, Karan’ın en büyük ortaklarından Sedat Günör’ün kızı, Melek Günör," dedi. "Hakkında pek çok bilgi var, 24 yaşında. Bu arada Karan da 28 yaşındaymış."
Demek ortaklardan birinin kızıydı... Belli ki Karan’dan hoşlanıyordu. Aman, banane canım? Sonuçta bu görev kesinlikle benim değildi. İki kişiyi art arda öldürdükten sonra Arif hoca bu ağır görevi de bana verecek kadar vicdan yoksunu olamazdı, değil mi?
"Anladım, çok güzel bir kadınmış. Belki de Karan’dan hoşlanıyordur," diye mırıldandım kendimce.
Sözlerimin hemen ardından Arif hocanın otoriter sesi salonda çınladı: "Artık kendisini en büyük tehdit olarak görmesi gereken kişi Ezel."
Bu sözle birlikte kararın verildiği anlaşıldı; sıradaki görev Ezel’indi. İçtiği çay boğazında kalan Ezel, boğuk bir şekilde öksürmeye başladı. Barlas kahkaha atarak onun sırtına vururken, Ezel biraz sakinleşip şaşkınlıkla bağırdı:
"Ben mi bu adamı kendime aşık edeceğim hoca? Hem de etrafında böyle kadınlar varken mi?"
Sanırım ne kadar büyüleyici bir güzelliğe sahip olduğunun kendisi bile farkında değildi.
Arif hoca derin bir nefes alıp gözlerini Ezel’e dikti. "Ezel, kızım... Önemli olan ne kadar güzel olduğun değil; önemli olan karşındaki kişiye hissettirebildiğin duygulardır."
Arif hoca bu konuda haklıydı.
Bir insanı bir başkasına bağlayan şey, dışarıdan göz kamaştıran bir güzellik ya da kusursuz bir silüet değildir. Güzellik; bir vitrin camının ardında parlayan, dokunulduğunda soğukluğunu hissettiren ve zamanın yıkıcı ellerinde çürümeye mahkûm bir illüzyondan ibarettir. İnsan yüzü aldatır, gözler yanılır; ancak ruh, kendine dokunan hissi asla unutmaz.
Birini kendine mahkûm etmek, ona baktığında gördüğü görünüşünle değil; ona yaşattığın duyguların derinliğiyle mümkündür. Zihninin en karanlık labirentlerine sızmak, ruhundaki kırık parçaları bulup oraya dokunmak ve ona daha önce hiç tatmadığı bir varoluş ya da yıkım hissi yaşatmaktır asıl bağlayıcı olan. İnsanlar kusursuz bedenlere hayran kalabilir, güzel bir yüze şiirler yazabilir; fakat sadece ruhlarında derin bir iz bırakan, onlara tekinsiz bir tutkuyu ya da yakıcı bir sadakati hissettiren insanlara teslim olurlar. Güzellik geçici bir hayranlık uyandırır; ancak hissettirilenler, kaçmaya çalışsan da peşini bırakmayan mühürlü bir kader yaratır.
