9. bölüm / 12
HyunLix/Pembe Kurdelelerꫂ᭪
Bölümler 12Şu an: ꫂ᭪
Yazar'dan:
Kısa boylu, çelimsiz adam yarısını su ile doldurduğu kovayı tempolu adımlarla garaja getirdiğinde saatler önce kaçırdıkları beden elleri ve ayakları bağlı bir şekilde yerde bilinçsiz yatıyordu. Adam kovadaki suyu bekletmeden Jisung'un üzerine bocaladı. Buz gibi su Jisung'un suratına çarptığında yerinden sıçradı. Ciğerlerine olabildiğince fazla hava doldururken telaşlı bakışlarıyla etrafını kolaçan etti. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ancak doğrulmak için hareket ettiğinde bileklerini sıkan ipler hareketlerini kısıtladı. Çok sıkı bağlandığından acıyla dişlerini sıkarak boğuk bir nida çıkardı.
''Hiç debelenme, ibne. Siksen kurtulamazsın.'' Jisung'un koyu kahve irisleri, karşısında dikilen adamı buldu. Korkuyla bedenini geriye çekmeye çalıştı. ''Uzak dur! Siz kimsiniz? Neden kaçırdınız beni?'' Adam, aldığı tepkiyle iyice keyiflenip birkaç adım daha attı. Elindeki kovayı kenara fırlattıktan sonra özenle giydiği takım elbisesinin cebinden bir sigara paketi çıkardı. Paketi hırpalayarak içinden bir dal aldı, dar dudaklarının arasına yerleştirdi ve çakmağını çakarak ucunu tutuşturdu.
''O piç buraya gelmezse... Ecelin diyebiliriz.''
Jisung yutkundu. Ağzından çıkan her kelimenin karşısındaki adamı daha fazla eğlendirdiğini fark etse de susmak istemiyordu. ''Hata yapıyorsunuz. Minho benim için size arkadaşını asla feda etmez.'' Adam, Jisung'un sözleri karşısında kısa bir kahkaha attı. Dudaklarının arasındaki sigarayı iki parmağının arasına sıkıştırıp başını yana eğdi.
''Öyle mi? Yiyişirken öyle durmuyordu ama.'' Jisung'un yanakları alev aldı. Dudaklarını kararsızlıkla araladı ama verecek bir cevap bulamadı. Bakışlarını kaçırıp bileklerini sıkan ipin içinde ellerini oynattı, kurtulabileceği küçücük bir boşluk aradı. Fakat her hareketinde ip derisine biraz daha sürtünüyor, canını yakıyordu.
Adam, onun çabasını izlerken sigarasından bir nefes çekti. ''Sana bir şey söyleyeyim mi ufaklık? İnsanlar iş kendilerine dokunana kadar cesur konuşurlar.'' Dumanını ağır ağır havaya üfledi. Ardından kendinden emin bir ifadeyle Jisung'u süzdü.
''Minho gelecek.'' Adamın yüzüne eğlenceli bir ifade yerleşirken elindeki izmariti yere atıp ayakkabısının ucuyla ezdi.
Jisung ise Minho'nun gelmeyeceğine adı gibi emindi. Neden nefret ettiği, midesinin bulandığı biri için arkadaşını riske atsındı ki? Minho'nun gözünde kendisi, birkaç talihsiz tesadüften ibaret bir baş belasıydı. Yine de zihni, saatler önce barda yaşananlara kaydı.
Dudağında hâlâ hissettiği sızı, o anı bütün ayrıntılarıyla hatırlamasına yetiyordu. Minho'nun soğuk bakışlarına hiç benzemeyen sıcak dudakları...
Hayır, sırası değil Jisung!
''İmdat! Yardım edin! Kimse yok mu?!'' Jisung var gücüyle yardım çağırdı ama karşısındaki adam hemen aradaki mesafeyi kapatıp eliyle ağzını sıkı sıkıya kavradı. ''Burada kimse seni duymaz. Ne kendini yor ne de bizim kulağımızı sik.'' Her ihtimale karşı cebindeki bez parçasıyla Jisung'un ağzını sıkı sıkıya bağladı. Boğuk itirazlarını umursamadan doğruldu.
''Canını seviyorsan uslu dur!''
Garajın diğer ucunda bekleyen adamlardan biri, elinde titreşen telefonla yanlarına geldi. ''Patron arıyor.'' Telefonun ekranına göz atan adamın yüzündeki ifade bir anda değişti. Biraz önceki eğlenceli tavrından eser kalmamıştı. Hemen doğrulup birkaç adım uzaklaştı ve telefonu kulağına götürdü.
''Efendim.'' Karşı taraftan gelen hararetli cümleleri dinlerken bakışları yerdeki Jisung'a kaydı. Çocuğun kendisini izlediğini fark edince dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı.
''Anlaşıldı efendim. Burada bekliyoruz.'' Telefonu kapattığında sırıtışı daha bir genişledi. Rahatsız edici duruyordu. ''Misafirlerimiz yola çıkmış.'' Jisung'un kalbi hızlandı. Ağzını sıkan bezi diliyle zor bela ittirerek konuşmaya çalıştı.
''Minho mu?'' Adam cevap vermek yerine eğildi. Jisung'un çenesini kavrayıp yüzünü yukarı kaldırdı, gözlerinin içine baktı.
''Birazdan öğrenirsin.''
ᯓᡣ𐭩
Saatler önce
Felix'in evinde ağır bir sessizlik hakimdi.
Dışarıdan gelen belli belirsiz trafik sesleri dışında evde çıt çıkmıyordu. Hyunjin, koltuğun önünde diz çökmüş, baygın yatan sarışını izliyordu. Felix'in yüzüne dökülen birkaç tutam saç, kapalı gözlerinin üzerine düşmüştü. Hyunjin elini kaldırıp o tutamları geriye itmek istedi. Ancak parmakları saçlarına değmeden havada durdu. Birkaç saniye boyunca öylece kaldı.
Sonra sanki kendini yakalamış gibi elini geri çekip ayağı kalktı.
Arkasında, duvara yaslanmış hâlde duran Minho, kollarını göğsünde birleştirmiş sorgulayıcı irislerle arkadaşını izliyordu. Hyunjin'in normalde kimseye ayırmadığı dikkati bu sarışına göstermesi gözünden kaçmamıştı.
''Ona niye bu kadar bakıyorsun?'' Hyunjin susmaya yeminli gibiydi. Minho karşılık alamadığında kaşlarını anlamak istercesine kaldırdı. ''Bir de bu hâlde burada ne işin var?'' Uzun olan sorular karşısında boğuluyormuş gibi hissetti. Zaten kendi zihninde birbirine giren düşüncülerin içinden çıkamıyorken bir başkasına açıklama yapmak tam bir eziyetti. Üstelik arkadaşının ima ettiği şey son derece iğrençti. Başını kaldırmadan cevap verdi.
''Kes sesini.''
''Biraz önce bize siktiri çekiyordu. Şimdi de senin yüzünden baygın.'' Hyunjin burnundan soluyarak Minho'ya döndü. Bakışları, arkadaşının yüzünde kısa bir süre dolaştı.
''Minho.''
''Ne?''
''Bir kelime daha edersen seni de bayıltırım.''
Minho dudaklarını birbirine bastırdı. Hyunjin'in suratındaki siniri inceledikten sonra başını iki yana salladı. Bu sinir bir yerlerden tanıdık geliyordu. Söyleyecek çok şeyi vardı ama Hyunjin'in o yüz ifadesini tanıyordu. Üstelemenin kendisine bir faydası olmayacaktı. Onaylamaz bakışlarla kapıya yöneldi. Tam çıkacakken durdu ve son bir kez arkasına baktı.
''Bu çocuk başına bela olacak, Hyunjin.'' Hyunjin'in cevabı kısa oldu.
''Zaten öyle.''
Minho, duyduğu cevabın üzerine bir şey eklemedi. Yaptıkları plan için adamları toplamak adına kapıyı açıp dışarı çıktı. Hyunjin ise bir süre daha kıpırdamadı. Bakışlarını Felix'in kalp şeklindeki dudaklarını örten banda, sonra da süt beyazı bileklerini sıkan iplere çevirdi. Çenesi sıktı.
Bu görüntü canını sıkmıştı.
Masanın kenarda duran telefonunu alıp ekrandaki saate göz attı. Bu gece bitmesi gereken bir iş vardı. Ve Hyunjin, işlerini yarım bırakmaktan nefret ederdi.
ᯓᡣ𐭩
Plan, ilk başta kusursuz görünüyordu.
Daksosa'nın saklandığı deliklerin birkaçını biliyorlardı. Minho, Jisung'un tutulduğu yeri belirlemek için gerekli bilgileri toplamış; Hyunjin ise Daksosa'nın nerede olduğunu öğrenmişti. Görev dağılımı basitti. Hyunjin motoruyla önden gidecekti arkadan da Minho ve toparladığı adamlar gelecekti.
Ne var ki ikisi de Daksosa'nın kendilerinden önce davranacağını hesaba katmamıştı. Hyunjin ve Minho'nun ayrı düşmesi bir dezavantajdı. Minho mekana yaklaştığında camdan görünen manzarayla kaşlarını çattı. Hatta Hyunjin vardı.
''Bir dakika.'' Hyunjin bir şeylerin ters gittiğini hissettiğinde altındaki motorun gidonlarını sıktı.
''Ne oldu?''
''Burada bir terslik var.''
Mekanın etrafı siyah araçlarla çevrilmişti. Adamların bazısı girişin yakınında sigara içiyor, diğerleri çevreyi dikkatlice kontrol ediyordu. Hiçbiri saklanmaya çalışmıyordu. Aksine, sanki birilerini bekliyorlardı. Minho ayağını yavaşça gazdan çekip arabayı kenarda ağaçların arasına çekti.
''Bizi bekliyorlar.'' Hyunjin'in çenesi gerildi. Gözleri bir anlığına motorun aynalarına kaydı. Arkasında beliren tanıdık siyah araçlar, omzundan vurulduğu geceyi hatırlatmıştı.
''Sikeyim.'' Sesindeki öfkeye rağmen hızlıca kaçabilecekleri yolları, çevredeki adamların sayısını taradı. Gördüğü manzara bütün umutlarını eritiyordu. Burası adam kaynıyordu. Emirvari bir tonla ''Geri dön. Başka bir yol bul.''
Minho her ne kadar Hyunjin'i dinlemek istese de gözünün önünden gitmeyen senaryo buna engel oluyordu.
''Çocuğu gebertirler.'' Hyunjin ağzının içinde homurdandı. ''İkimiz de yakalanırsak ona kim yardım edecek?'' Minho'dan ses seda çıkmadı. Hyunjin'in karşısında duran adamlardan biri elini kaldırarak durmasını işaret etti.
''Minho sakın teslim olma.'' Sözlerini bitirir bitirmez altında kükreyen motoru ani bir frenle durdurdu. Bunu fırsat bilen filmli araçlar yanına kadar sokulup etrafını sarmıştı. Hyunjin, adamların yüzlerini tek tek süzdü. İçlerinden birkaçını tanıyordu. Özellikle birini...
Kendisini omzundan vuran adam, diğerlerinin arasından sıyrılarak yaklaştı. Minho bir yol bulana kadar plana sadık kalmalıydı bu nedenle teslim olduğunu göstermek için ellerini havaya kaldırdı. Teslim olmasa bile zaten çevresi sarılmıştı. Şimdilik yapabileceği en mantıklı şey, karşı tarafın niyetini öğrenmekti.
''Nerelerdesin ya... Hasret kaldık, şampiyon. Hadi patron seni bekliyor.'' Adamın kirli sırıtışı Hyunjin'in sinirlerini bozmuştu. Daha kendi omzunun hesabını görmeden yeni bir fırtınaya kapılmıştı. Buna rağmen her zamanki tavrından ödün vermedi. ''Ben de sana. O zaman bekletmeyin.'' Dudaklarının kenarı alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.
Adamlar onu kollarından yakalayıp hangara doğru götürürken Hyunjin soğuk havayı son bir kez içine çekti. İrisleri bir anlığına Minho'nun aracını aradı ama olduğu konumdan görmesi imkansızdı.
Minho hâlâ arabanın içindeydi. Bütün olanlara telefondan şahit olmuştu. Hayatlarına damdan düşer gibi giren iki oğlan, bütün düzenlerini yerle bir etmişti. Ölümle dans ediyorlardı.
Şoför koltuğunun camına vurulan tıkırtıyla irkildi. Başını çevirdiğinde kendisine silah doğrultan adamla göz göze geldi. Pekala arkasında pusuda bekleyen adamlar çoktan yakayı ele vermişti. Minho, yaptıkları planın ellerinden kayıp gittiğini o an anladı. Oysa ki asıl felaketin henüz başlamadığından habersizdi.
ᯓᡣ𐭩
Yaşlı adam, koyu ahşap masasının üzerindeki dağınık evrakları ağır ağır düzenledi. Dosyaları üst üste koydu, bir kenara çektiği dolma kalemini düzeltti ve ancak ondan sonra başını kaldırıp karşısındaki Hyunjin'e baktı.
''Demek sonunda geldin.''
Hyunjin, kendisini tiye alan bunağı görmezden gelerek rahat tavırlarla odanın içerisinde bulunan koyu kahve deri koltuklardan birine oturup uzun bacaklarını iyice yaydı. Zorla getirilmemiş, buraya kendi isteğiyle gelmiş gibiydi.
''Ne istiyorsun?''
O geceyi anımsadığında tabi ki de amacının kendisini öldürmek olduğunu düşündü. Ancak eğer öldürecek olsaydı bunu çoktan yapmaz mıydı? Yapardı. Ne de olsa bunca zahmete gerek kalmazdı. Amacını önemsiyormuş gibi yapıp oyalamaktan başka seçeneği yoktu. Daksosa'nın buruşuk hatları gerilirken dudaklarında ince bir gülümseme belirdi.
''Merhaba demek yok mu? Uzun zamandır karşılaşmamıştık.''
''Vaktimi harcama.''
Yaşlı adamın gülümsemesi biraz daha genişledi. ''Hâlâ aynı küstahlık. Sana hayran olmamak elde değil, çocuk.'' Hyunjin'in bakışları sertleşti. Küçümseyici bir tonla bakışlarını odanın içerisinde gezdirdi.
''Çocuk mu? thh...'' İçinden, çocuk dediğin eline çocuk verir, diye geçirdi. Bakışları yeniden Daksosya'ya kaydı. ''Çocuk,, nerede?'' dedi imayla.
''Güvende. Şimdilik.'' Hyunjin sinirle yayıldığı koltuktan doğrulup bir adım öne çıktı. Yanında dizilen adamlardan biri hemen hareketlendi ama Daksosa elini kaldırarak onu durdurdu.
''Sakin ol. Seni buraya öldürmek için getirmedim.'' Hyunjin dolgun alt dudağını dişleri arasında ezip diliyle ıslattı. Yüzündeki alaycı ifade silinmişti.
''Onu anladık.''
''Güzel. En azından aklını kullanabiliyorsun.'' Daksosa sırtını görkemli sandalyesine yasladı. Hyunjin'i baştan aşağı süzdükten sonra masanın üzerindeki dosyayı kapattı.
''Sana bir teklifim var.''
''İlgilenmiyorum.'' Hyunjin, yaşlı adamın cümlesini daha bitirmesine bile izin vermemişti.
''Henüz duymadın bile.''
''Cevabım değişmeyecek.'' Daksosa'nın dudağını kaplayan gülümseme silinmişti. Parmaklarını masanın üzerinde birleştirerek öne eğildi.
''Benim için ringe çıkacaksın.'' Odadaki atmosfer ağırlaşırken Hyunjin'in yüzündeki ifade değişmedi ama gözleri kısıldı.
''Ne?''
''Duydun beni. Benim adıma dövüşeceksin. Kazanman gerektiğinde kazanacak, kaybetmen gerektiğinde ise kaybedeceksin. Ben ne istersem o olacak.''
Hyunjin birkaç saniye boyunca yaşlı adamın yüzüne öylece baktı. Sonra burnundan kısa bir nefes vererek güldü. ''Beni kuklan mı sanıyorsun? İyice bunadın.'' Bu teklif, Hyunjin'in yapısına tamamen tersti. Başkasının kurallarına göre hareket etmek, hele ki Daksosa gibi bir adamın emirlerini yerine getirmek, kabul edebileceği bir şey değildi. Onun dünyasında kuralları kendisi koyardı.
''O zaman ufaklığı unut.'' Hyunjin'in yüzü düşmüş, birbirine kenetlediği parmakların boğumları sinirden sapsarı kesilmişti. Daksosa'nın bakışları uzun olanın sıktığı yumruklarına kaydı.
''Ya anlaşmayı kabul eder, benim için dövüşürsün ya da çocuğu unut.''
Hyunjin'in öfkesi, odadaki havayı tüketiyordu. Karşısındaki yaşlı adamla arasında görünmez bir savaş başlamıştı. İkisi de diğerinin geri adım atmasını bekliyordu. Yaşlı adamın bakışları gitgide soğudu. Hyunjin'in irisleri bir anlığına masadaki dosyaya kaydı. Daksosa'nın istediği tam olarak buydu. Onu öfkelendirmek, düşünmeden hareket etmeye zorlamak ve seçeneklerini tek tek elinden almak.
Hyunjin bunun farkındaydı. Bu yüzden yumruklarını gevşeterek yeniden konuştu. ''Beni öldürmek istemiyorsun.'' İrisleri yeniden yaşlı adama döndü.
''Süründürmek istiyorsun.'' Yaşlı adam bu diyalogdan sıkılmış gibi iç çekti.
''Ben kazanırsam sen de kazanırsın.''
''Ben senin köpeğin değilim.'' Daksosa hafifçe güldü.
''Henüz değilsin.''
Hyunjin çıkmaz sokağa sapmıştı. Çaresizliği iliklerine kadar hissediyordu ama bunu yüzüne yansıtmamak için elinden geleni yapıyordu. Ne yapacaktı şimdi? Çocuğu oradan kurtarmanın bir yolunu bulmalıydı. Ancak bunun için Daksosa'nın istediğini kabul etmek, kendi özgürlüğünden vazgeçmek anlamına geliyordu. Dahası, yaşlı bunağın kendisine ne yaptıracağını bile bilmiyordu. Sonu ölüm bile olabilirdi.
''Çocuğun kılına zarar vermeyeceksin.''
''Anlaşmayı kabul ediyor musun, önce onu söyle.'' Hyunjin dudaklarını sıkıtıyla araladı ama cevap veremedi. Odadaki sessizlik uzadıkça Daksosa'nın sabrı tükeniyordu. Sonunda elini kaldırıp adamlarına işaret verdi.
''Onu götürün.''
Hyunjin hızla daldığı noktadan kurtuldu. ''Ne?''
''Karar vermek için biraz zamana ihtiyacın olduğunu düşünüyorum. Seni zorla ringe çıkarmanın bir anlamı yok. İnsan, kendi seçimiyle yaptığı işte daha iyi performans gösterir.'' Daksosa'nın sesinde en ufak bir acele yoktu. Sanki bir pazarlık yapmıyor, sıradan bir iş görüşmesini sonlandırıyordu. Yaşlı adam oldukça kurnazdı. Hyunjin'e seçme hakkı tanımış gibi görünse de aslında önüne koyduğu iki seçenek de aynı yere çıkıyordu. Her halükarda kaybeden Hyunjin olacaktı.
Daksosa, işlemeli bastonunu alıp ayağa kalktı. Hyunjin'in yanından geçerken kısa bir süre durdu. ''Düşün. Daha sonrasında yeniden konuşuruz.'' Hyunjin onun kolunu yakalamak üzere hareketlendiğinde iki adam hemen önüne geçti. Yaşlı olan arkasını dönmeden konuşmaya devam etti.
''Ama şunu unutma. Sen düşünürken arkadaşların benim misafirim olmaya devam edecek.'' Hyunjin'in kaşları çatıldı. Arkadaş'LAR' da ne demek oluyordu?
''Minho nerede?'' Daksosa bu kez dönüp doğrudan gözlerinin içine baktı.
''O da elimde.''
Hyunjin'in midesine soğuk bir his çöktü. Minho'ya geri dönmesini söylemişti. Yaşlı bunak yaptıkları planın tam da içinden geçmişti.
''Onlara bir şey olursa...''
''Tehditlerini kendine sakla, Hyunjin. Karar verdiğinde adres belli.'' Daksosa son sözünü söyledikten sonra bastonuna dayanarak odadan çıktı.
Hyunjin'in sinirden dişlerini kırmak istercesine sıkıyordu. Yaşlı adam uzaklaştıktan sonra adamlar onu hangarın dışına çıkardı. Buraya birini kurtarmaya gelmişti, şimdi daha da berbat bir hâl almıştı durum.
Kolları serbest bırakıldığında tuttuğu nefesi dışarı üfledi. Bu kesinlikle bir merhamet değil, Daksosa'nın ona verdiği süreydi. Hyunjin motoruna ulaştığında aklında bunağın sözleri dönüp duruyordu. Vereceği karar ağır geliyordu. Ne yapacağını düşünebilmek için önce sakinleşmesi, kendine gelmesi gerekiyordu.
Yollar altından kayıp giderken kendini yine aynı yere giderken buldu. Bütün yollar ona çıkıyordu.
ᯓᡣ𐭩
Hava yeni yeni aydınlanıyor zifiri karanlık gece, yerini solgun bir sabaha bırakıyordu.
Hyunjin, Felix'in evinin önüne geldiğinde elinde bir poşet vardı. Yol üzerinde 7/24 açık olan büfelerden birinden birkaç sandviç, su ve kolayca yenebilecek bir şeyler almıştı. Bunları neden aldığını kendisine açıklamak gibi bir niyeti yoktu.
Belki de aç kalmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşündüğü içindi. Ya da belki, kendisine bile itiraf etmek istemediği başka bir sebebi vardı. Ezber ettiği yolu takip edip sonunda eve ulaştı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde ilk olarak evin dağınık hâliyle karşılaştı. Kirlenmiş postallarını ayağından çıkardı ardından elindeki poşeti sıkıca kavrayıp salona doğru ilerledi.
Felix kendine gelmişti.
Sırtını koltuğa yaslamış, ellerini sıkan ipleri çözmeye çalışıyordu. Bilekleri kızarmış, saçları dağılmıştı. Hyunjin'i gördüğü anda hareket etmeyi bıraktı. Bir süre boyunca yalnızca birbirlerine baktılar.
Felix'in gözleri kızarıp şişmiş, yüzü solmuştu. Çilli yanaklarında kurumuş gözyaşı izleri duruyordu. Belli ki bir süredir ağlıyordu.
Hyunjin, baharı andıran o küçük yüzde yarattığı etkiyi sessizce süzdü.
''Uyandın demek.''
Felix'in sevimli yüzünde inanmaz bir ifade belirdi. Kaşlarını kaldırıp başını hafifçe yana eğdi. Ağzı bantlıydı. Hyunjin olduğu durumu unutmuş gibi keyifle sırıttı. Birkaç adımda yanına ulaştı miniğin dudaklarını örten bandı dikkatli bir şekilde çıkardı.
''Pühh!''
Hyunjin yüzüne yapışan tükürükle gözlerini kapattı. Hareketsiz kaldıktan sonra sabır dilercesine dilini damağına şaklatarak başını yukarı kaldırdı. Felix fırsattan istifade ayağıyla Hyunjin'i göğsünden ittirdi. ''İmdaat! Yardım edin, komşular!'' Hyunjin geriye doğru yalpalayıp göt üstü yere düşerken minik olan ayaklanıp kapıya doğru koştu. Hyunjin ellerinden destek alıp onu kapıda ensesinden yakaladı.
''Nereye böyle zıkkımın kökü.'' Felix ensesini saran parmaklardan kurtulmaya çalıştı fakat Hyunjin virüsten daha beterdi. ''İMDAAT! BIRAK BENİ!'' Uzun olan boşta kalan eliyle miniğin kalp dudaklarını tutup kapıya sabitledi. Bir eli dudaklarını kaparken diğer eli Felix'in ensesinden baskı uyguluyordu.
''Bağırman hiçbir şeyi değiştirmeyecek.'' Felix'in ince şekilli kaşları öfkeyle çatıldı. Hyunjin'in elini altından belli belirsiz bir sesle konuşmaya çalıştı. ''Seni de o piçleri de polise vereceğim!''
Hyunjin dilini iç yanağına bastırıp kendisine meydan okuyan kehribar irislere odaklandı.
"Bu gece istediğin her şeyi yapamayabilirsin."
Miniğin irisleri ürkek bir kedi gibi parıldadığında Hyunjin'in sert yüz hatları yumuşadı. Nefesleri birbirine karışıyordu. O kadar burun buruna gelmişlerdi ki şimdiki yakınlık absürt durmuyordu.
''İpleri çözeceğim ve sen de uslu uslu getirdiklerimi yiyeceksin. Bağırmayacaksın, kaçmaya çalışmayacaksın. Anladın mı?'' Felix başını aşağı yukarı sallayıp dudaklarını hapseden ellerin çekilmesini bekledi. Hyunjin, Felix'i peşinden sürükleyip yeniden koltuğa oturttu. Dediği gibi sardığı ipi çözdü.
İpler çözülür çözülmez Felix ellerini kendine çekti. Kızarmış derisini nazikçe ovuştururken yüzü buruşmuştu.
''Beni kendi evimde bayılttın, bağladın sonra da burada tek başıma bıraktın. Hem de yakın arkadaşım senin yüzünden kaçırılmışken. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi bana yiyecek mi getirdin?'' Hyunjin'in yüzü ifadesizdi.
Olanların hiçbirinin kendi suçu olmadığını düşünüyordu. O sadece hayata tutunmaya çalışıyordu. Küçüklüğünden beri içinde bulunduğu bu bataklığın kurallarını öğrenmiş, zamanla ona alışmıştı. Hatta bir noktadan sonra bataklığı sahip olamadığı yuvası bellemişti. Felix'in dünyası ise bambaşkaydı. Hyunjin'in alıştığı karanlığın dışında bir yerde yaşıyordu. Belki de bu yüzden, Hyunjin'in yaşadıklarını anlamlandırmakta zorlanıyordu.
''Jisung nerede, o iyi mi?'' Hyunjin, kendisine yöneltilen soruyla doğruldu. Masanın üzerinde duran poşeti alıp içinden bir sandviç çıkardı ve Felix'in önüne bıraktı.
''Yemek ye.'' Felix önce sandviçe, ardından Hyunjin'e baktı. Bir an ne diyeceğini bilemedi. Sinirleri bozulmuş olacak ki acı bir kahkaha attı. Hyunjin miniğin sinirlerini oyun alanı sanıyordu.
''Ciddi misin sen?''
''Evet.'' Felix, karşısındaki adamın yüzüne anlamak ister gibi baktı. Gerçekten de söylediği şeyde ciddiydi.
Bu adam aklını mı kaçırmıştı?
''Sen nasıl bir insansın ya? Arkadaşımı peşindeki adamlara yem ettin, beni de sizi şikayet etmeyeyim diye evimde esir tutuyorsun. Şimdi kalkmış karnımı doyurmaya mı çalışıyorsun?'' Hyunjin tek bir söz söyleyemedi. Felix'in söylediklerinde haklılık payı vardı tabi ama aç kalmasını gerektirecek bir durum değil diye düşündü. Öte yandan Hyunjin olayların bu noktaya gelmesinde kendisinin ne kadar sorumlu olduğunu düşünmek istemiyordu. Aslında çilliye ya da arkadaşına bilerek veya planlayarak zarar verecek bir şey yapmamıştı sadece insanlar ve olaylar spontane gelişmişti. Mesela bunlardan öncül olan sebeplerden biri Jisung'un o saatte orada bulunması diye düşünüyordu.
Hyunjin'in bakışları Felix'in kızarmış bileklerine indi. Masada poşetten çıkarttığı sandviçi elinin tersiyle çilliye doğru ittirdi.
''Yersen her şeyi anlatacağım.'' Bu bir tür ayının kendini affettirme şekli miydi? Felix diyecek söz bulamadı.
En azından şimdilik...
ᯓᡣ𐭩
OY OY OY İSTERİMM!
Yorumlarınızı okumak beni çok mutlu ediyor çekinmeden istediğiniz yorumu yapabilirsiniz._. yapın pls.
Yazım yanlışları varsa gormemis gibi yabın sonra düzeltiriz.
Bölüm etkileşimi
