6. bölüm · HyunLix/Pembe Kurdeleler
ꫂ᭪
Yazar'dan
Hyunjin arkasından kapıyı kapatıp, adeta put gibi olduğu yerde kalan ve sessizce yabancısı olduğu evi süzen bedeni salonun ortasındaki tekli koltuğa yönlendirdi. Kendisi koltuğa oturduğunda bakışlarını çilli olana dikti.
''Ee merdiven altı doktor'' dedi, dudaklarının kenarına yerleşen o bilindik alaycı kıvrımla. ''Başlayalım mı artık, yoksa beni dikizlemeye devam mı edeceksin?'' Felix hızla göz devirdi. İçindeki huzursuzluğu gizlemek istercesine elindeki medikal çantayı hemen yanındaki sehpaya bıraktı ve fermuarını sertçe açtı.
''Şikayetçi olacağına kendine başka köle bul.'' dedi sesindeki hırçınlığın dozu artarken. Aslında bu siteminde oldukça haklıydı. Felix ne bir şifacıydı ne de buraya gelip onun yarasını sarmaya dünden razıydı. Sadece ne yaparsa yapsın Hyunjin'in o girdap gibi içine çeken bataklığından bir türlü kurtulamıyordu. Buraya kendi isteğiyle değil, çevresindeki insanları korumak adına gelmişti. Ama açılar söz konusu olduğunda uzun olana göre ringde dişli bir rakibini nakavt etmiş hissine bürünmüştü.
Felix henüz bilmiyordu ama Hyunjin karanlık yeraltı dövüşçülerinden biriydi. Vücudu sürekli yara bere içinde kalır, başı beladan asla çıkmazdı. Peki ya bu denli yara aldığı bir işte, olaya polisi ya da hastaneleri bulaştırmadan kendini tedavi ettirecek başka yolları yok muydu? Elbette vardı. Fakat Hyunjin için bu durum yalnızca yaralarını sardırmak değildi. Felix'in varlığını, onun o hırçın ama bir o kadar endişeli bakışlarını üzerinde hissetmek derinlerinde adını koyamadığı tutkulu bir his uyandırıyordu. En nihayetinde bu karmaşa Felix'i bu adrese getirmiş ve tam anlamıyla Hyunjin'in istediği olmuştu.
Felix ince parmaklarını çantanın içinde dolandırıp gözüne kestirdiği pansuman malzemelerini seçip çıkardı. Hyunjin tekli koltuğa iyice yayılmış, zafer kazanmış bir edayla onu izliyordu. Rahat tavırları insanın sinirini bozacak cinstendi. Felix sırtını dikleştirdiğinde beli tam olarak Hyunjin'in o geniş, heybetli omuzlarının hizasına denk geliyordu. Onun biraz olsun doğrularak işini kolaylaştırmasını bekledi, gözlerini birkaç saniye imalı bir ricayla uzun olana dikti. Ancak Hyunjin, arsız rahatından milim ödün vermeyince, Felix çaresizce koltuğa onun tam cüssesinin üzerine doğru eğilmek zorunda kaldı.
Yakınlaşmanın etkisiyle Felix'in teninden yayılan o tatlı, çiçeksi koku yeniden odadaki ağır ve karanlık atmosferi delip geçti; bastığı her yeri ilkbahara çeviren bir büyü gibiydi. Çilli olan süt beyazı parmaklarını kanlı sargıya atıp yavaşça çözmeye başladı.
Sargı kat kat açıldıkça, altındaki kanlı ve hırpalanmış bölge gün yüzüne çıkıyordu. Çilli gördüğü manzarayla sıkıntıyla dudaklarını gerdi. Belli ki yaranın bakımına zerre özen gösterilmemiş daha da üzerine gelinmişti. İçinden her ne kadar 'Yorum yapma Felix, sadece hallet ve git' dese de düşüncelerini dizginleyemedi. Bir yandan morarmış, dikişleri zorlanmış yarayı inceliyor bir yandan da kirpiklerinin altından Hyunjin'e kaçamak, belki de endişe dolu bakışlar atıyordu.
İnsan bazen anlam veremediği, mantığının kabul etmediği şeylere takılı kalır ya... Hyunjin de onun için öyleydi. O kaba, düşüncesiz, belalı ve kendini mahvetmeye fazlasıyla hevesliydi. Ölesiyle dayak yiyip, bir de üzerine omzundan vurulduktan sonra bir insanın tek yapması gereken yatakta uzanıp dinlenmek değil miydi? Kendi bedeniyle, canıyla ne derdi vardı bu adamın?
Felix'in içindeki isyan, dudaklarını bir fısıltı gibi terk etti. ''En azından dikişlerin iyileşene kadar sokaklarda artistlik taslamayı kesmelisin.'' diye mırıldandı. Bu yaraların sebebini basit, sıradan birkaç sokak kavgası sanıyordu. Hyunjin yumduğu göz kapaklarını yavaşça araladı, koyu renk dipsiz bir kuyuyu andıran irislerini çilli olana sabitledi.
''Yapma ya..." dedi alayla. Sesine abartılı, korkmuş bir tını ekleyerek devam etti. ''H-hayır, l-lütfen... Telefon, cüzdan ne varsa alabilirsiniz bırakın beni' böyle mi yapayım tütülü?'' Suratını ekşitip sahte bir ağlama ifadesi takındı.
Felix'in zihni bir anlığına bu karanlık irisleri ilk gördüğü o ana, ayak bileğini burktuğu o yağmurlu geceye gitti. Kehribar rengi gözleri öfkeyle koyulaşırken, uzun olanın bu sinir bozucu performansı karşısında zerre şaşırmamıştı. Karşısındaki adam dışarıdan bakıldığında aşılmaz, soğuk bir buz dağı gibiydi ama içinden sürekli çocuksu, insanı delirten bir taraf fırlıyordu. Ve Felix, ne kadar inkar etse de bu adama, onun bu hâllerine alışmıştı. Hayatı boyunca edindiği en tehlikeli, en berbat alışkanlıktı bu.
''Sana insan muamelesi yapanda suç zaten.'' dedi düz, teslim olmuş bir tonla. Bakışlarını Hyunjin'in irislerinden kaçırıp yeniden yaraya odaklandı. Elindeki pamuk kana bulandıkça göğsünün ortasında bir yer istemsizce sıkıştı, nefesi daraldı. Buraya gelirken onun bu kaba, incitici sözlerini göze alarak gelmişti zaten. Ama insan ne kadar hazırlanırsa hazırlansın bazı sözler yine de can yakıyordu. Çünkü mesele Hyunjin'in ne söylediği değildi. Mesele, Felix'in buna rağmen arkasını dönüp gitmeyi becerememesiydi.
Hani birini fazla seversin bazen; gözün hiçbir şeyi görmez. Seni istemediğini, canını yakacağını bile bile yanında kalırsın. Ta ki o kişi bunu yüzüne açık açık söyleyene kadar umut etmeye devam edersin. Felix aralarındaki durum bir aşk ilişkisi olmasa bile, gariptir ki tam olarak bu çaresizliği hissediyordu. Hyunjin ise davranışlarının karşı tarafa ne denli derin izler ve travmalar bıraktığının farkında değildi. Olsaydı, o taş kalbi insani bir pişmanlık duyabilir miydi ki?
''Elinin ayarını sike..ahh'' Hyunjin acıyla dolgun alt dudağını dişlerinin arasında ezdi. Felix elindeki antiseptikli pamuğu şişmiş, gerilmiş dikişlere değdirdikçe uzun olan dudağını kanatırcasına ısırıyor dişlerinin arasından Felix'in yüzüne ardı arkası kesilmeyen küfüler savuruyordu. Aslına bakarsanız çilli olan şu an gülmemek için büyük bir çaba harcıyordu. Ne kan bağı olan biri ne de tek bir uzvu kalmıştı sikilmeyen.
''Bu kadar dayak yerken, kurşunlanırken canın yanmıyor da minik bir sıvıyla mı canavarlaşıyorsun?'' dedi Felix, nihayet alay etme sırası kendisine geldiğinde. Hyunjin omzundan çekilen pamuğun rahatlığıyla derin, titrek bir nefes verdi ve hemen dibinde duran bedene, onun parıldayan yüzüne odaklandı. ''Çok konuşma tütülü, elinin ayarı yok işte belli ki.'' dedi ters ters. ''Sokakta o kadar piçin arasında tek başıma kalıyorum, gıkım çıkmıyor senin şu el kadar pamuğun canımı yakacak öyle mi? Zorla getirdik diye intikam mı alıyorsun anlamadım ki. Dibimde dırdır edeceğine bitir şu işi de kurtul benden, hadi.''
Felix bıkkınca nefes verip yüzündeki o gülümsemeyi bastırmaya çalıştı. '' Ayrıca canavarlaştığımı henüz görmedin zıkkımın kökü.'' diye homurdandı Hyunjin, Felix'in üzerinde hakimiyet kurmak istercesine. Sözlerini arka arkaya sıralarken boynundaki damarlar kasılıyor, seğiriyordu. ''Dua et dikişlerim var, yoksa canımı yakmanın bedelini çok fena öderdin.''
Felix'in bakışları yeniden koyu irislere döndüğünde, Hyunjin'in çaresizce çatılmış kaşları istemsizce kıkırdamasına sebep oldu. "Neye gülüyorsun?" dedi Hyunjin şaşkınlıkla. Aslında bu ortam dışarıdan bakıldığında oldukça trajikomikti. Felix dudaklarını birbirine bastırdı, gülücüklerini kesmek ister gibi kafasını salladı ama sinirleri iyice bozulmuştu bir kere. ''Hiç.. hiçbir şeye.'' deyip hızla bakışlarını kaçırdı.
Hyunjin için dünyadaki tüm sesler kesildi, bütün canlıların yaşamı soluk bir renge hapsoldu. Tek bir şey; sadece karşısında duran dünyadaki bütün çiçekleri kıskandıracak kadar saf olan o kıkırtı melodisi ve görüntü canlıydı, parlaktı. Hyunjin'in dudak kıvrımları kendi iradesinden bağımsız bir şekilde yukarı doğru kıvrıldı. Narkoz etkisi yaratan, her şeyi 'hem solduran hem yaşatan bir gülüştü Felix'inki'.
Felix nihayet Hyunjin'in omzundaki yaranın bakımını bitirdiğinde, üzerini temiz bir gazlı bezle dikkatlice sarmıştı. Pansuman yaparken arada sırada bakışları uzun olana kayıyor, yakalandığı an hızla önüne dönüyordu. Çünkü ne zaman kafasını kaldırsa, Hyunjin'in o ağır anlamlandırılamayan bakışlarını üzerinde buluyordu. Neden o gözlerle bakıyordu? anlam verememişti.
Sesini sahte öksürüklerle düzene sokup olduğu yerde dikleşti. Sehpaya sıraladığı medikal malzemeleri güzelce temizleyip çantanın düzenini bozmadan titizlikle yerleştirmeye başladı.
''Her şey senin hayata baktığın gibi toz pembe değil, tütülü. Sokakta işler böyle yürümez. Hayatta kalmak istiyorsan, başkalarının seni ezmesinden önce senin harekete geçmen gerekir.'' Felix solunda kalan bedenin aniden değişen sesiyle irkildi. Hyunjin az önceki alaycı ve kaba tavrına nazaran, şu an oldukça ciddi, sakin sanki Felix'in dünyasına bir pencere açmak ister gibi konuşmuştu. Felix bakışlarını ona çevirdiğinde, o dipsiz koyu irislerin hâlâ açlıkla kendi üzerinde dolandığını gördü.
Hyunjin'in 'toz pembe dünya' ithamı, içindeki o her zaman bastırdığı travmaları aklına doluşturmuştu. Bu sefer bakışlarını kaçırmadı. '' Benim dünyam toz pembe değil, Hyunjin.'' dedi sesi neşeden arınmış, buruk bir olgunluğa bürünmüştü. '' Ben, insanların birbirini ezmeden de yaşayabileceğine inanmak istiyorum. Çünkü bir kere o canavara dönüşürsen, geri dönüşü olmadığını biliyorum. Sen... sen o harekete geçme dedikleri şeyi yaparken insanların içinden neleri söküp attığının farkında mısın?''
Hyunjin bu derin sorgulayıcı cevap karşısında afalladı. Felix çantasının fermuarını çekti, dikleşerek ekledi ''Yaranı zorlama. Dikişlerin atarsa bu sefer gelmem.''
ᯓᡣ𐭩
Çantasını iyice kavradığında arkasını döndü, Hyunjin'in koyu irislerinde asılı kalan o ağır sessizliği arkasında bıraktı. Kapıyı sessizce kapatıp karanlığa bürünmüş ağaçlar arasına girdiğinde havanın tahmin ettiğinden çok daha hızlı karardığını fark etti. Hava oldukça serindi ve aklı o kadar bulanıktı ki kalın giyinemeden kendini burada bulmuştu. Minik bir ormanı andıran yerde ağaçlar arasından sızan lamba ışıkları pekte işe yarıyor gibi durmuyordu. Adımlarını hızlandırdı ama burası oldukça sessiz bir yerdi, her adımında önüne bir tehlikenin gölgesi çıkacak gibiydi.
Arkasından gelen sert, aceleci ayak seslerini duyduğunda kalbi hızla çarptı. Tam arkasında dönecekti ki, bileğinin hemen üzerindeki teni sarmalayan güçlü, buz gibi bir el onu durdurdu. Felix'in bedeni süratle o yöne yalpaladığında alnı sert bir şeye tosladı. Sarı uzun tutamları öne doğru savrulurken çilli burnuna doluşan tütünsü koku nefesinin kesilmesini sağladı. Başını hafifçe yukarı hareket ettirdiğinde Hyunjin ile burun buruna geldi. Uzun olan omzundaki dikişleri hiçe sayarak arkasından koşmuştu.
''Hava karardı.'' dedi Hyunjin, sesindeki o emirvari tonla ama bu kez gizleyemediği endişeli bakışlarıyla. ''Buralar keşlerle dolu olur genelde.'' Gözlerini Felix'in şaşkınlıkla açılmış kehribar irislerine dikti. ''Seni ben bırakayım. Yaramı da sardığına göre koruma sıra bende tütülü.''
Felix bu gece Hyunjin'in sergilediği tavırlara, o alışagelmiş duvarlarının ardındaki ani koruma içgüdüsüne fazlasıyla şaşırmıştı. Normalde olsa diklenir, kendi başının çaresine bakabileceğini söylerdi ama etraftaki tekinsiz sessizlik ve karanlığın kasveti, mantığının ağır basmasını sağladı. Sessizce yutkunup kafasını sallayarak kabul etti. Hyunjin aldığı cevapla keyiflenip aradaki mesafeyi açtı ve sarmaladığı minik eli bıraktı.
Ayrıldıkları noktaya sessizce tek bir kelime etmeden vardılar. Yakınlıktan ötürü müdür bilinmez ama hava sanki biraz olsun ısınmıştı. Hyunjin motorunu örttüğü brandayı bir çırpıda kenara savurdu. Uçuşan toz parçacıklarıyla Felix'in irisleri devleşirken bir iki adım geriledi.
''Bir saniye bir saniye beni eve bırakacağını söylemiştin, ölüme sürükleyeceğini değil. Sen delirdin mi bizi gebertmek mi istiyorsun?'' Hyunjin korku dolu irisleri görmezden gelerek kaskı kafasına taktı. Deri ceketinin zincirini adem elmasına kadar çektikten sonra eldivenlerini sağ elinde sıkıştırdı. ''Başka seçeneğin yok. İstersen patikadan devam edip evine gidebilirsin. Tabi ayılar yemezse ya da soğuktan donmazsan.'' dedi alayla bakışlarını karanlık ağaçlar arasına çevirirken.
Felix'in tedirgin irisleri ucu bucağı görünmeyen karanlığa döndüğünde içinden bir 'siktir' çekti ve motora yerleşmiş vücudun sağlam omzundan destek alarak arka koltuğa oturdu. ''Sakın hızlı gideyim deme omzunu ısırırım.'' dedi tedirgince parmaklarını arkasında kalan parçayı sıkı sıkıya tutarken. Felix bu gece fazla yakınlaşmıştı cüsseli olan bu adama o yüzden araya mesafe koymak istiyordu. Adeta saniyeler sonra yere düşecek gibi duruyordu. Tıpkı sonbahar ağaçlarının dallarında savrulan soluk bir yaprak gibi.
Hyunjin sıkıntıyla kısa bir nefes verip dikiz aynasından arkasında göz kapaklarını sıkıca kapatmış çilliyi süzdü. ''Kollarını bana dolamalısın, tütülü. Yoksa birazdan yere yapışırsın.'' Felix kaşlarını çattı, inatçı yönü yine ağır basmıştı. ''Gerek yok, arkadaki demiri tutuyorum. Sen işine bak.''
Hyunjin, ''İnatlaşma benimle.'' diye mırıldandı ve Felix'in daha ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden gaz kolunu hafifçe çevirdi. Motor ani bir ivmeyle ileri atıldığında, Felix korkup küçük bir çığlık attı. Refleks olarak ellerini o kas yığını belin etrafına dolayıp tırnaklarını Hyunjin'in ceketine geçirdi, göz kapaklarını ise korkuyla sıkıca kapattı.
Şiddetli esen rüzgarın uğultusu ikisinin arasında yok oldu. Hyunjin, beline dolanan o ince, titrek elleri hissettiği an göğsünde bir yerlerde bir şeyin hızla çarptığını duydu. Bu varlığını bilmediği kendi kalbinin gümbürtüsü, motorun sesini ve rüzgarı bastırıp kulaklarına ulaşıyordu. İstemsiz yakınlık her zamanki sert ve soğuk yüz hatlarını gevşetti. Dudaklarının kenarında samimi, gizli bir gülümseme yeşertti.
ᯓᡣ𐭩
Kapkara motor neredeyse asfaltı alev aldıracak hızda gecenin içinde akıp gidiyordu. Felix'in sarı, uzun saç tutamları rüzgarda çılgınca uçuşuyor, ara sıra Hyunjin'in görüş açısına girip onun boynuna dolanıyordu.
O an garip bir şey oldu; Hyunjin'in üzerine sinmiş o keskin, karanlık tütün kokusunun kenarlarında Felix'in baharı andıran çiçeksi kokusunun çiçekleri filizlendi.
Motorun kükreyişi yavaş yavaş solarken Felix'in oturduğu apartmanın önünde sert bir frenle durdu. Hyunjin uzun bacaklarından birini yere yaslayarak motorun dengede durmasını sağladı. Çilli olan yavaş yavaş göz kapaklarını araladığında tanıdık sokakla sarmaladığı belden kollarını çekip motordan zıplayarak indi. Yanakları hem rüzgardan hem de heyecandan kızarmıştı.
''Yeterince yavaş mıydı tütülü?'' dedi Hyunjin kaskını çıkarırken. Dolgun dudaklarını birbirine bastırdı, karşısındaki hırçın civcivin sarı tutamları birbirine karışmış bazıları havada kalmıştı yüzü ise domatese dönmüştü. Felix'in kaşları çatılmış uyuzluğun vücut bulmuş hâlini süzüyordu. ''Hiç komik değilsin, biliyor musun? İnan ki.'' Yer çekimine karşı çıkan tutamlarını parmakları arasından geçirip düzeltti sinirle.
Felix benekli yanaklarında yangının biraz olsun dindiğini hissettiğinde çantasını sıkıca kavradı. ''Teşekkür ederim. Yani bıraktığın için.'' Hyunjin hafifçe omuz silkti, yarası sızlasa da belli etmedi. ''İyilik olsun diye değil, mecburum diye yaptım.'' dedi omzunun üzerinden kısa bir bakış atarken.
Felix'in yüzü aniden düştü. O da biliyordu durumu ama insanlara güler yüz göstermek, nazik davranmak onun kendi benliğiydi. ''Yarana dikkat etmeyi unutma, iyi geceler.'' Hyunjin çillinin silinen tebessümüyle kaşlarını çattı. Felix ilerleyip apartmana girdiğine kapı gıcırdayıp otomatik olarak kilitlendi.
Hyunjin motordan inip alt dudağını dişleri arasına aldı. Cebinden çıkarttığı telefonda Felix'in numarasından mesaj kısmına girdi. Uzun parmakları kararsızlıkla klavyenin üzerinde dolanıyor tam yazdığı sırada siliyordu. Hyunjin bu gece çok ileri gittiğini düşünüyordu ve bundan rahatsız olacağı yerde hareketleri büyülenmiş gibi bir yerlere çekiliyordu. Sanki kontrolü tamamen kaybetmiş şarampole yuvarlanan bir araç gibi.
ᯓᡣ𐭩
Felix sessizce elindeki anahtarı çevirip evin kapısını kapattı. İlk adımı yankı yaparken evin tamamen sessizliğe gömülmüş olduğunu fark etti. Hızla Jisung'u kontrol ettiğinde iyi olduğunu ve uyumuş olduğunu görmesiyle içi ferahladı.
Parmak uçlarında yürüyerek banyoya geçti, rutin işlerini hâlletti ve yumuşak pijamalarını giyip odasına geçti. Kendini yatağına bıraktığında yorgunluktan her yeri sızlıyordu. Sırtüstü uzandı, tavanında parıldayan yıldızları izlemeye başladı. Hyunjinle burun buruna geldiği an irislerinde yeniden canlanınca kalp dudaklarına engel olamadığı bir gülümseme yerleşti. Zihni, bu gece yaşananları bir film şeridi gibi başa sarıyordu.
Özellikle de Hyunjin'in kapıyı ilk açtığı o an... O üstsüz, geniş ve heybetli vücudu, üzerindeki kan damlalarına rağmen taşıdığı o kusursuz vahşi çekicilik... Felix'in kalp ritmi bunu hatırlamasıyla yeniden bozuk saate döndü, yanakları yastığa gömülürken içi tuhaf bir heyecanla ürperdi.
Ancak... gülüşü yavaş yavaş soldu. Odanın sessizliği bir anda üzerine çökerken, zihninde şimşek çakmasına neden olan o tek bir soru işareti belirdi. Felix yataktan fırlarcasına doğruldu, gözleri loş ışıkta irice açıldı. Vücudunu aniden kaplayan soğuk bir ter damlası, az önceki sıcaklığı yok etti. Düşünceleri bir dehşet dalgasına dönüştü. Hyunjin onun evinin adresini nereden biliyordu?
Ona adresi asla vermemişti, yürürken de motorla gelirken de tek bir kelime dahi etmemişti. Ama Hyunjin onu doğrudan kendi evinin kapısının önüne kadar getirmişti. Felix, yatağın ortasında heykel gibi kalırken, komodine bıraktığı telefonu titreşimle odağını dağıttı. Mesaj Hyunjin'den gelmişti.
Bilinmeyen numara:
''Sana da.''
ᯓᡣ𐭩
Yazım yanlışları varsa şimdiden affola...
Lütfen ilk bölümden itibaren destek oy ve yorumlarınızı eksik etmeyiniz teşekkür ederim 💙 🌻 🤍
Adam o kadar yakışıklı ki(Hyunjin) AI sanılıp hesabı incelenmeye alınmış şaka gibi harbiden. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında merak ediyorum?
