2. bölüm · HyunLix/Pembe Kurdeleler
ꫂ᭪
Hyunjin'den
"Harbi harbi tütü mü giyiyordu?" Minho’nun şaşkınlıkla karışık iğreti dolu sesi, Hyunjin’in zihninde yankılanıp dün geceyi yeniden canlandırdı.
Oturduğu hırpalanmış deri koltukta geriye doğru yaslanırken, gözlerini bardağın dibinde kalan koyu sıvıya dikti. "Tütüydü işte," dedi, sesini düz tutmaya çalışarak ama içindeki o tarifsiz, sinir bozucu hissi gizleyemeyerek.
"Pembe, saçma sapan bir şey. Kafayı yemiş tiplerden biri belli ki. O lağımın içinde arkasına bakmadan kaçacağına, bir de dönmüş bana vahşi batı kanunlarından bahsediyor."
Minho sırıtarak, kaşlarını kaldırıp bir sigara yaktı. "Ee, ne diye kurtardın o zaman? Bıraksaydın pisliğin içinde, ne diye elini kirlettin?"
Hyunjin oturduğu yerde dikleşti, gözlerinde o tekinsiz sokakların soğukluğu belirdi. "Benim bölgemde benden izinsiz kimse racon kesemez, Minho. Derdim o tütülü oğlanı kurtarmak değildi. Ama o çilli velet..." Hyunjin duraksadı; yumruğunu sıktığında parmak boğumlarındaki muştanın bıraktığı izler sızladı. "O velet canına susamış. 'Hayvan herif' dedi bana. Karşısında kimin olduğunu bile bilmeden, o yara bereli hâliyle bana pençelerini çıkardı."
Hyunjin dün gece o oğlanı kurtarmamış olmayı diledi. Ona göre, o çöplüğün ortasında o kıyafetle dolaşan biri, etraftaki sapık ayyaşlardan bile daha sinir bozucuydu. Fazla parlaktı, fazla yabancı.
ᯓᡣ𐭩
Kirli sakallı, hafif kilolu yaşlı adam ağır adımlarla ikilinin koyu muhabbetini bölmek adına boğazını temizledi. "Hadi beyler, antrenmana başlayalım! Gece büyük bir maç var. Yeraltı kralı Mr. Doksosa da bahse dahil olacak." Yaşlı adamın gözleri beklentiyle uzun boylu olana kaydı. "Hyunjin, bu gece sıkı rakiplerin var, dikkatli olmalısın. Doksosa o pislik herif, kaybedeceği bahse adım atmaz. Her yolu dener ve kazanır."
Hyunjin aldığı uyarı eşliğinde keyifle sırıttı. "Desene bu gece efsane olacak, bunak."
Minho arkadaşına destek çıkarcasına omuz silkip bağırdı: "Duydunuz beyler! Maçtan sonra içkiler Hwang'dan!"
ᯓᡣ𐭩
Felix'den
Bazen bazı yaralar iyileşemez. Çünkü iyileşmeye zaman bulamadan sürekli yeni darbeler eklenir üzerlerine; derken o yaralar artık vücudun alışılmış bir uzvu ya da bir doğum lekesi hâline gelir. Felix’in pointelerine gizlediği yaralar da tam olarak böyle, hiç iyileşmeyen yaralardandı. Daha beş yaşındayken geleceğini; yüzü ve bedeni simlerle parıl parıl parlayan, sahnede bir o yana bir bu yana süzülen çok yetenekli bir balet olarak hayal ederdi. Oysa anne babası, oğullarının içindeki bu derin tutkuyu çocukça, gelip geçici bir heves sanmış; arkasındaki büyük hikayeyi görmeden sadece sevimli bir çocukluk hayali olarak nitelendirmişlerdi.
Günler ayları, aylar yılları kovaladıkça Felix ergenliğin eşiğinden geçmiş; içine kapanık, sürekli kendisini sorgulayan çekingen bir gence evrilmişti. Seçimleri yüzünden lise hayatı adeta bir cehenneme dönmüştü; öyle ki, okul koridorlarında aralıksız süren psikolojik baskılara, ağır zorbalıklara ve ruhunu zedeleyen acımasız ithamlara maruz kalmıştı. Hafızasına kazınan o karanlık anılardan birkaçı şöyleydi:
Beden eğitimi dersinin çıkışında, herkes salonu terk ettiğinde Felix eşyalarını toplamak için soyunma odasında yalnız kalmıştı. Tam kapıya yönelecekken, içeri giren üç sınıf arkadaşı kapıyı arkadan kilitledi. İçlerinden biri, Felix’in sırt çantasını tekmeleyerek yere fırlattı; içindeki bale patikleri ve simli farlar gürültüyle etrafa saçıldı.
"Şuna bak, okulun prensesi henüz eşyalarını toplayamamış," diyerek güldü en iriyarı olan. Felix’in göğsüne sert bir omuz atarak onu dolaplara doğru itti. "Söylesene Felix, erkek lisesinde bir kız gibi süzülürken hiç utanmıyor musun? Erkeklerin kıçını yalamaktan ne zaman vazgeçeceksin, sendeki bu iğrenç sapkınlık ne?"
Diğerleri onun bu feminen duruşunu, yürüyüşünü ve ses tonunu taklit ederek en aşağılayıcı, en kirli homofobik hakaretleri ardı ardına sıralamaya başladılar. Felix, sırtını soğuk metal dolaba yaslamış, gözyaşlarının akmaması için dudaklarını kanatırcasına ısırdı. Ancak üzerindeki baskı o kadar ağırdı ki, edilen her "piç, midesiz yaratık" ithamı bunu imkansızlaştırıyordu.
Sonunda hıçkırıklarına engel olamadı; dizlerinin üstüne çöküp yüzünü elleriyle kapattığında, iri olan köşedeki temizlik görevlisinin oracıkta bıraktığı kirli suyu Felix'in başından aşağıya doğru döktü. Biri hemen telefonuyla bu anları kaydederken diğer ikisi küfür etmeye devam etti. Felix dizlerine kapanmış hıçkırarak ağlarken stresten bilincinin kapandığını hissediyordu.
Karaya vurmuş bir balık gibi çırpınıyordu; sarı, uzun saç tutamları o kirli suyla sırılsıklam olmuş, ağır bir griye boyanmıştı. Bazı tutamlar yüzüne yapışıyor, bazıları ise soğuk zemine kirli damlalar sızdırıyordu. Peki bir balık, ait olduğu okyanusun içinde neden böylesine çırpınırdı ki? Belki de onun okyanusu, onu boğmaya yeminli bu acımasız dünyaydı.
Eğlenceleri yavaş yavaş dinerken, Felix'in kulaklarında çınlayan hakaretler yerini uzaklaşan ayak seslerine bıraktı.
Sadece bununla bitmiyordu tabi ki Felix'in lise kabusu gün geçtikçe daha da pisleşmeye başlamıştı.
ᯓᡣ𐭩
Dönem sonu sınavlarının yaklaşmasıyla birlikte Felix öğle aralarında okul binasının arkasındaki eski kütüphaneye çalışmaya gidiyordu. Yine bir öğle arası kitaplarını özenle çantasına dizip sınıftan çıktı. Kütüphane koridoruna saptığında yolu yeniden, bu sefer başka bir grup tarafından kesildi. Felix'in gözleri devleşirken korkuyla yutkunup geriye bir adım attı. Bu kez karşısındaki erkeklerin bakışları sözlü tacizle yetinecek gibi durmuyordu.
Diğerlerinden bir iki adım önde olan kafasıyla işaret verdiğinde iki kişi Felix'i kollarından sıkıca tutarak duvara sabitledi. Hareket edemiyordu. Felix çelimsiz bir çocuktu ve ona yardım edebilecek arkadaşı da yoktu.
"Bize de o sahnede sergilediğin kıvrak numaraları göstersene," dedi çocuklardan biri, Felix'in çenesini parmaklarının arasında sertçe sıkarak.
"Erkek adam senin gibi kokmaz, senin gibi konuşmaz. Sen bu okulun, bu toplumun yüz karasısın. Doğanın bir hatasısın oğlum sen."
Felix, gözlerinin içine dikilen o nefret dolu bakışlardan kaçmaya çalıştı ama çenesindeki baskı canını yakıyordu.
En sonunda "Bırakın beni, lütfen..." diye fısıldayabildi, sesi ağlamaktan pürüzsüzlüğünü kaybetmişti.
"Bir de yalvarıyor kız gibi," diyerek yüzüne doğru tükürdü diğeri. Ardından liderleri olan çocuk, tiksintiyle karışık sapkın bir merakla Felix’in yüzüne iyice yaklaştı. Parmakları çenesinden aşağıya, boynuna doğru hoyratça kayarken, fısıltısı kulağına zehirli bir sarmaşık gibi dolandı: "Bale yaparken giydiğin, o süt beyazı bacaklarını açıkta bırakacak tütüyle herkesin dikkatini çekmeyi iyi biliyorsun ama. Söylesene, bu yumuşak tenle gerçekten erkek olduğunu mu iddia ediyorsun?"
Felix, teninde gezinen ellerden tiksindi hatta o pis, kirli ellerin değdiği teninden de tiksindi. Bu dokunuşlar bir sevginin ya da şefkatin değil; onu tamamen ezmek, iradesini elinden almak ve aşağılamak için yapılan güç gösterilerinden ibaretti.
Diğer çocuk, Felix’in yakasını sertçe çekiştirerek köprücük kemiğinin üzerindeki teni parmaklarıyla bastırdı. "Şuna bak, titriyor. Sahnede süzülürken hiç de böyle korkak durmuyordun prenses. Yoksa bu dokunuşlar hoşuna mı gidiyor?" dedi, odadaki diğerlerinin çirkin kıkırdamaları eşliğinde.
Sözler ve eller, Felix’in sınırlarını paramparça etti. Her kirli cümle, ruhuna atılan jilet iziydi. "Doğanın hatası," demişlerdi ona. Şimdi ise o hatayı kendilerince cezalandırma hakkını kendilerinde görüyor, onun sessizliğini ve savunmasızlığını kendi sapkın eğlencelerine alet ediyorlardı.
Felix’in benekli yanaklarından süzülen yaşlar, boynuna dokunan o yabancı ellerin üzerine düştü. Kalbi göğüs kafesini delmek istercesine çarpıyor, solukları kesik kesik ve yetersiz kalıyordu.
"Yalvarmayı bile beceremiyorsun," diye fısıldadı çenesini tutan çocuk, Felix'in yüzüne doğru soluyarak. "Ama buradaki herkes senin ne olduğunu, ne hissettiğini çok iyi biliyor. Biz sadece sana aynada göremediğin o iğrenç gerçeği gösteriyoruz."
Felix gözlerini sıkıca kapattı. Kulaklarındaki uğultu büyürken, bu kabusun ne zaman biteceğini, karanlık koridorun onu ne zaman tamamen yutacağını düşündü. Dünyanın tüm ağırlığı o an göğsüne çökmüş gibiydi.
Çocukların gözlerindeki o sınır tanımaz öfke ve sapkın haz, Felix’in sessiz çaresizliğinden beslendikçe daha da vahşileşiyordu. İçlerinden biri, Felix’in üzerindeki okul gömleğinin yakasını kavrayıp hırsla aşağıya doğru asıldı. Kumaşın acı verici yırtılma sesiyle ortadan ikiye ayrılması, koridorun ölümcül sessizliğinde yankılandı. Düğmeler mermer zemine çil yavrusu gibi dağılırken, Felix çıplak kalan göğsüne vuran soğuk havayla birlikte dehşet içinde bedenine baktı.
"Bakalım bu süslü kıyafetlerin altında ne saklıyormuşsun," dedi gömleği yırtan çocuk, ellerini Felix’in beline ve belindeki kemere doğru hoyratça uzatarak. Artık bu sadece bir aşağılama değil, Felix’in tüm varlığını, bedenini ve onurunu hedef alan apaçık bir tacizdi.
Felix, yabancı ellerin pantolonunu çekiştirmeye çalışması ve tenine vahşice dokunmasıyla birlikte adeta nefes almayı bıraktı. Göğsü hızla inip kalkıyor, çığlık atmak istiyor ama boğazındaki o devasa düğüm yüzünden sadece boğuk, hırıltılı sesler çıkarabiliyordu. Kollarını tutan iki çocuk, onun bu çırpınışını daha da sıkılaşarak bastırdı. Üzerine eğilen çocuk, Felix’in kulağına doğru iğrenç bir fısıltıyla, "Hiç boşa çırpınma, burada seni duyacak kimse yok. Hak ettiğin şeyi alacaksın," diye mırıldandı ve ellerini daha da ileriye götürmeye yeltendi.
Tam o sırada, koridorun girişinden gelen çok sert, yankılı bir ses adeta zamanı durdurdu:
"NELER OLUYOR BURADA?! DERHAL BIRAKIN O ÇOCUĞU!" Bu ses, okulun en disiplinli ve sert öğretmenlerinden birine aitti.
Sesi duyan zorbalar, üzerlerindeki o cüretkâr gücün bir anda un ufak olduğunu hissederek panikle geri çekildiler. Felix’i duvara sabitleyen eller gevşediğinde, Felix dayanağını kaybetmiş bir bez bebek gibi sırtını duvara sürterek yere yığıldı. Yırtık gömleğinin parçalarını titreyen elleriyle göğsüne bastırmaya çalışıyor, dizlerini kendine çekerek küçülebildiği kadar küçülmek istiyordu.
Koridorda yankılanan öfkeli ve hızlı adımlar, üç çocuğun telaşla kaçışıp gözden kaybolmasıyla son buldu.
Ne var ki bu zorbalık, çocukların nüfuzlu aileleri sayesinde örtbas edildi ve suç tamamen Felix’in "sorunlu" tavırlarına yüklendi. Veliler, oğullarını Felix gibi "iğrenç ve sapkın" olarak nitelendirdikleri bir çocukla aynı okulda okutmak istemiyordu; paragöz müdür de çoktan Felix’i günah keçisi ilan etmişti.
Çilli'nin anne ve babası büyük bir hayal kırıklığı içinde diğer çocukların ailelerinden ve müdürden özür dilese de bu durum çocuklarının Kore'deki lise hayatını kurtarmaya yetmedi. Felix, apar topar Avustralya'daki halasının yanına gönderildi.
ᯓᡣ𐭩
Başlarda uyum sağlamakta zorlansa da zamanla Avustralya’nın özgür bir yer olduğunu, tercihlerinden ötürü yargılanmayacağını fark etti. Burada pek çok güzel anı biriktirdi, samimi arkadaşlıklar kurdu; geçmişin o can yakıcı, kötü izleri, bu yeni yerin ve dostlarının sıcaklığıyla yavaş yavaş silinmeye yüz tuttu. Ailesi ise oğullarını ne kadar sevseler de yaşanan son olaylardan ötürü bu kararı almaya mecbur kalmıştı.
Felix, ilk haftalarda anne babasını hiç arayıp sormadı; onlardan gelen aramaları da geri çevirdi. Halası her ne kadar onu ikna etmeye çalışsa da Felix, her seferinde konuyu kesin bir dille kestirip attı.
Kırgındı. O, ailesine kırgındı; Kore’ye kırgındı. Avustralya’ya veda vakti gelip çattığında Felix artık daha olgun birine dönüşmüştü. Neyse ki zamanla ailesiyle de arası düzelmişti.
Burayı ne kadar sevse de hayalî, üniversiteyi Kore’de okumaktı.
ᯓᡣ𐭩
Bu koku... Mhhmm lezzetli yosun çorbası... Çilli olan burnuna doluşan enfes kokular eşliğinde göz kapaklarını araladı. Bir çırpıda etrafına dolaşan örtüyü çözüp açıkta kalan bacaklarını yatağından aşağıya sarkıtıp terliklerini giydi.
Seke seke salona vardığında yanakları dolu dolu olan sincap TV'den açtığı komedi programını izleyerek kırkırdıyordu. Jisung'un dikkati, bir ceylan misali seken Felix'e kaydığında telaşla; "Amanın anı yine mi bileğini burktun! Sana o kadar çalışmana gerek olmadığını söylemiştim. Zaten piyasanın en iyisi sensin be ciccim."
Felix’in her yeri sürekli yara bere içindeydi; hâliyle arkadaşı, bu seferki yaraların çok daha farklı olduğunu fark edememişti.
Kehribar gözlü ceylanımız pofuduk, minimal koltuğa oturup önündeki yosun dolu kaseden dolu dolu bir kaşık içti. "Off tanrım şükürler olsun ki Jisuum var."
Jisung’un dudakları gururla kıvrıldı. "Ee, ne sandın? Usta şefim ben, hıh!" Çilli olan mutlulukla ince kollarını Jisung'un etrafına dolayıp nemli olan kalp dudaklarını sincabı andıran yanaklara kondurdu. "En yetenekli ve tatlı şef hem de!"
ᯓᡣ𐭩
"Bulaşık sırası sendeydi Jisung hilembazlık yapma." Çilli narin beden kollarını birbirine dolayıp koltuğa yaslandı huysuzca. "Ya yaparım tabi. Tabi ki yaparım ama canım biricik papatyam geçen gün sınıfta öylece dururken aklıma ne geldi biliyor musun? Sen geçen gün o çok istediğin brownie'den bahsediyordun ya. Dedim ki kendi kendime, 'Jisung, bulaşık yıkayarak vakit kaybedeceğine koş hemen Felix'e o brownie'den al, mutlu olsun.' Ben gidip alıp geleyim, sen de o sırada şunları bir sudan geçiriverirsin ha? Şüütten?"
Felix brownie kelimesini duyunca kollarının bağını çözmüş ayaklanmıştı. " İki tane isterim. "
Jisung heyecanla yerinde zıplayıp. " Emrin olur sarışın bombam benim. "
Jisung çabucak hazırlanıp evden ayrılırken, Felix'i gözünde dağ gibi büyüyen bulaşık kaseleriyle baş başa bırakmıştı. Felix, "Ee, sıva bakalım kolları brownie delisi," diyerek kendisini motive etmeye çalıştı. Kaseleri üst üste koyup mutfağa doğru ilerledi.
ᯓᡣ𐭩
"Hadi ama ne olur gel! Bir kerecik gel lütfen... Hem çok sıkıldık, gün boyu evde oturduk."
Jisung'un bu göz yaşartıcı performansının tek bir sebebi vardı: Kahve alırken gözüne kestirip âşık olduğu ve deliler gibi araştırıp bulduğu çocuğun takıldığı bara gitmek istiyordu.
"Yarım saat." Felix, Jisung'un yavru köpek bakışlarına direnerek bıkkınca nefes verdi.
Jisung dudak büküp, "Bir saatçik olsa şütten?" diye şansını denedi.
Çilli olan hızla kaşlarını çattı. "Alkollü bir şey içtiğini görürsem, seni anında oracıkta bırakıp mis gibi evime dönerim."
Jisung hızla kafasını aşağı yukarı sallayıp alt dudağının dişleri arasına aldı. " Tamam tamam, sen ne dersen o. Hadi çabuk hazırlan, hihuuu!"
Tam bir baş belasıydı... Felix el mahkûm odasına ilerleyip hazırlanmaya başladı. Göz kapaklarına pembe simli bir far, dudağına hafif bir parlatıcı ve ekstra olarak bolca allık sürdü. Ne de olsa ona göre "Az allık, hiç allıktı." Üzerine toz pembe bir atlet, hava soğuk olduğu için de pembe kurdele detaylı bir ceket ile beyaz mini bir etek giydi. Bacaklarının tamamen açıkta kalmasını istemediği için altına beyaz işlemeli bir çorap geçirdi.
Boy aynasında kendisini iyice süzdükten sonra, sarı saçlarının ön tutamlarını arkaya doğru alıp pembe kurdeleli bir tokayla sabitledi.
Çok sıkı durmasını istemediğinden, son bir dokunuşla ön taraftan birkaç tutamı yüzüne doğru serbest bıraktı.
Artık hazırdı.
ᯓᡣ𐭩
Jisung mavi tonlarındayken Felix pembe tonlarındaydı; birbirini mükemmel şekilde tamamlayan ikili, taksi çağırıp barın adresine doğru yola çıktı. Yolculuk, Jisung’un tatlı telaşı ve "Güzel olmuş muyum?" sorularıyla geçmişti. Felix sabırla soruları cevaplıyor, arkadaşının bu hâllerine kıkırdıyordu. Jisung turuncu tutamları için en iyi seçimi yapmış, maviyi seçmişti; tek kelimeyle "mükemmel" duruyordu.
"Burası." Taksicinin tekdüze sesi ikiliyi böldüğünde Felix, arkadaşının stresliyken her zaman yaptığı bacak titretme hareketini elleriyle hafifçe bastırarak sakinleştirdi.
Jisung önden inip barın neon ışıklarına şaşkın şaşkın bakarken, Felix de taksinin parasını ödeyip arkadaşının yanına vardı.
Hemen Jisung’un güzelim çehresini minik elleriyle kavrayıp bakışlarını onun irislerine sabitledi: "Peri gibi görünüyorsun." Onu rahatlatmak istercesine genişçe gülümsedi ve birlikte barın olduğu alana doğru ilerlediler.
ᯓᡣ𐭩
Jisung neşeyle önden ilerleyip gözüne kestirdiği Minho’ya doğru adımlarken, Felix’in içindeki o huzursuzluk hissi bir çığ gibi büyüyordu. Burası, o pekte tekin olmayan mahallenin arkasındaki o eski boks salonunun alt katındaki loş ve duman altı bardı.
"Minho-ssi! Bak yine karşılaştık," dedi Jisung, tüm neşesiyle Minho’nun karşısındaki sandalyeye otururken.
Minho, oturduğu yerde hafifçe dikleşti. Üzerindeki siyah kapüşonlunun kollarını yukarı doğru sıyırmıştı, parmak boğumlarındaki taze yara izleri yeni bir kavgadan çıktığını belli ediyordu. Jisung’un o cıvıl cıvıl, renkli hallerine tiksinir gibi, buz gibi bir bakış attı. "Yine mi sen? Peşimi bırakmanı söylemiştim, turuncu kafa. Yanındaki o tuhaf tiple buralarda dolanmayı kesin, midemi bulandırıyorsunuz."
Felix, Minho’nun bu aşağılayıcı sözleriyle aniden donakaldı. Ama asıl şoku, Minho’nun hemen arkasındaki gölgeden öne doğru uzanan o tanıdık yüzü gördüğünde yaşadı.
Hyunjin, elindeki sigara paketini masaya fırlatıp arkasına yaslandı. Siyah saçlarının arasından süzülen o kömür karası gözleri doğrudan Felix’in yüzüne kilitlendi. Dudaklarında dün geceki o alaycı gülüş belirdi.
"Bak sen şu işe, Minho," dedi Hyunjin, sesi adeta bir yılan gibi tıslayarak. "Sokakları temiz tutmaya çalışıyoruz ama lağım fareleri ayağımıza kadar geliyor. Dün gece o siktir boktan pembe tütüyle sokaklarda zırıldayan sarışın bu işte."
Minho, Hyunjin’in sözleriyle kaşlarını çatarak Felix’i baştan aşağı süzdü. Tiksintisi yüz katına çıkmıştı. "Ciddi misin? Harbiden iğrenç. Sizin gibi tiplerin bu mahallede nefes alması bile hata. Defolun gidin masamdan."
Jisung, duyduğu ağır hakaretlerle sarsıldı. Gözleri aniden dolarken, ne diyeceğini bilemeyerek Felix’e baktı. Felix ise dün gece yaşadığı travmanın üzerine gelen bu nefret dalgasıyla sinirden zangır zangır titremeye başladı. Bu kadarı çok fazlaydı ki Felix yıllar öncesinde kendisine söz vermişti bu tür hakaretlere susmayacaktı artık.
Sokak serserilerine boyun eğmeye niyeti yoktu. Arkadaşına da eğdirtmeyecekti.
Felix, ağlamak üzere olan Jisung’un elini sıkıca kavradı. Ardından kehribar gözlerini doğrudan Hyunjin’in ve Minho’nun gözlerine dikti.
"Merhametiniz de, o lağım kokan zihniyetiniz de batsın," dedi Felix. Sesi meydan okurcasına sert ve dikti.
"Dün gece beni o pisliklerin elinden kurtardın diye sana minnettar olacağımı falan mı sandın? Sen de, yanındaki bu pislik arkadaşın da tıpkı o adamlar gibisiniz. Tek farkınız, sizin yumruk atmayı biliyor olmanız. Ruhunuz asıl lağım olan yer."
Hyunjin, Çilli'nin bu hırçın tavrı ve gözlerindeki o bükülmez gurura bir anlığına takıldı. Yine yapmıştı, bu tütülü oğlan onun mekanında ona posta koymaya çalışıyordu. Hyunjin dişlerini birbirine kenetledi. Kimse onun mekanında, onun yüzüne karşı böyle konuşamazdı. Hele ki pembe tütü giyen bir fare.
"Sözlerine dikkat et tütülü," diyerek ayağa kalktı Hyunjin. Boy avantajını kullanarak Felix’in tepesine dikildi, aralarındaki mesafe kapandığında dün geceki o baskıcı, tehlikeli enerji mekanı kapladı.
"Burası senin o süslü bale stüdyona benzemez. Dilini koparırlar burada senin. Dua et dün gece canım kavga etmek istiyordu. Bir dahakine karşıma çıkarsan, o simli yüzünü bizzat ben dağıtırım."
"Dene bakalım," dedi Felix, gözünden tek bir yaşın bile akmasına izin vermeyerek. "Elinden geleni ardına koyma, canavar."
Felix, Jisung’un kolundan çekerek arkasını döndü ve kafeden hızla çıktı. Kapı arkalarından sertçe kapandığında, sokağın soğuk rüzgarı yüzlerine vurdu. Jisung yere çöküp hıçkırarak ağlamaya başlarken, Felix onu teselli etmek için sarıldı ama gözleri uzaklara, o karanlık sokağa dalmıştı.
Destek oylarınız ve yorumlarınızı eksik etmeyiniz lütfen şimdiden teşekkür ederim 💙🌻🤍
