7. bölüm · HyunLix/Pembe Kurdeleler
ꫂ᭪
Yazar'dan
Vücudu dövmelerle kaplı adam bitkince elindeki lapalara inen yumruklarla sarsılıyor, her darbede adımları biraz daha geriye yalpalıyordu. Salonun basık tavanından sarkan ışınlar, Hyunjin'in sırtından aşağı süzülen ter damlalarını ve gerilen kaslarını vahşi bir belirginlikle gözler önüne sunuyordu. Saatlerdir karşısındaki uzun beden tükenmeden, ritmi düşmeden adeta canını acıtmak istercesine yumruk sallıyordu. Sağdan inen sert yumrukla adamın elindeki lapa parmaklarından kayıp salonun öte yana fırladığında, adam sıkıntıyla nefes verip sırtını dikleştirdi. Tişörtü sırılsıklam olmuştu, nefes nefeseydi.
''Derdin ne oğlum senin? Saatlerdir antrenman yapıyoruz ne yoruldun ne de sekteye uğradın.'' diye homurdandı adam, sızlayan bileklerini sallayarak.
Hyunjin duymuyordu. Göğsü körük gibi inip kalkarken, omzundaki taze dikişlerin sızısı etini dağlayan bir kor gibi yayılıyordu ama o bunu zerre umursamadı. Tam tersine, o fiziksel acıya tutunmak istiyordu. Çünkü durduğu an, burnuna tütün ve kan kokusunu bastıran o siktiğimin çiçeksi kokusu doluyordu. Ne zaman gözlerini kırpsa, o kehribar rengi hırçın gözler ve çillinin kalp dudaklarından yayılan masum kıkırtı zihninin duvarlarına çarpıp yankılanıyordu. Kafayı sıyırmak üzereydi. Kendine yediremiyordu; yeraltı dünyasına ait olan bedeni, tütülü bir balet yüzünden ilk kez kontrolü kaybediyordu.
Karşısındaki adamın sızlanması sinir uçlarına dokundu. Hyunjin koyu irislerini adama dikti. Gözlerinde öyle tehlikeli, öyle çiğ bir öfke vardı ki adam istemsizce bir adım geri kaçtı.
''Şu yerdeki siktiğimin zımbırtılarını da al; geç karşıma hadi.'' dedi Hyunjin. Sesi, boğuk bir kükreyiş gibi çıkmıştı. ''Bakma lan suratıma aval aval yarrağımın başı hadi dediğimi yap.'' Ardı ardına sözlerini kusarken boşluğa yumruklarını savurmaya devam etti.
''Oğlum delirdin mi sen? Omzun kanıyor lan, dikişlerin patlayacak!'' dedi adam, onun bu intiharvari hırsından ürkerek.
Hyunjin'in sabrı tamamen tükendi. Çene kasları sinirle gerildi, sol elini yumruk yaptı. Tam adamın suratının ortasına, onu oraya gömecek o yumruğu oturtacaktı ki, arkasından uzanan yabancı bir el bileğini havada yakaladı.
''Yeter bu kadar, katil mi olacaksın başımıza?''
Gelen Minho'ydu. Salonun köşesinde bir süredir Hyunjin'in bu kendi kendini imha etme seansını izliyordu. Hyunjin, bileğini tutan ele ters bir bakış attı ama Minho geri adım atmadı. ''Bırak.'' diye mırıldandı sıktığı dişleri arasından. İçindeki zehir onu yavaş yavaş öldürüyordu zaten. Sadece o zehirden önce davranıp bu ızdıraba son vermek istiyordu.
''Bırakmıyorum.'' dedi Minho düz bir sesle. Karşısındaki adamın derdinin ne olduğunu pekte anlamış değildi ama gözlerindeki keskin kararlılığı, dalgınlığı fark etmişti. '' Bu hırsla burayı da yıkarsın, kendini de mahvedersin. Toparlan gidiyoruz. Kafa dağıtacağız.''
Hyunjin öfkeyle elini çekti, salondaki adam korkuyla malzemelerini toplayıp uzaklaşırken, derin bir nefes alıp saçlarını geriye taradı. Haklıydı, bu basık ortamda kaldıkça o kehribar gözler üzerine daha çok çöküyordu. Bir çıkış yoluna, zihnini uyuşturacak bir şeylere ihtiyacı vardı. Salonun soyunma odasına gidip kısa bir duş aldıktan sonra basic siyah bir tişört üzerine de deri ceketini alıp çıktı.
ᯓᡣ𐭩
Geldikleri bar, bütün yeraltı dünyasının pisliğini kamufle eden, neon ışınların kırmızı ve mavi tonlarında yüzdüğü, ağır alkol ve terle karışık parfüm kokan bir mekandı. Kulakları siken bas sesi zemini titretiyor, insanların içinde gizledikleri sapkın hazları daha bir şehvetlendiriyordu.
Hyunjin Minho'dan bağımsız olarak bar tezgahının en karanlık kuytusuna sinmiş, bardağındaki sert alkolü tek dikişte boğazından aşağı yollamıştı. Deri ceketinin fermuarı göğsüne kadar açıktı, antrenmandan kalma gergin göğüs kasları ve tenini kaplayan çizikleri neon ışıkların altında acayip seksi duruyordu.
Dans pistinden salına salına gelen alımlı, esmer bir kız onun bu davetkâr ama bir o kadar tehlikeli duruşuna kapılarak yanına yaklaştı. Kız, cesur adımlarla Hyunjin'in görüş açısına girdi ve ince kollarını onun boynuna doladı. Dudaklarında arsız bir gülüş vardı, parmaklarını hafifçe Hyunjin'in tişörtünün açık bıraktığı o çıplak yaralı tende dolandırdı.
''Çok gergin görünüyorsun yakışıklı...'' diye fısıldadı, sesine şehvetli bir tını katarak. Hyunjin'in dikkatini çekmek istercesine irislerini kırpmamıştı bile. Hyunjin göz ucuyla bile bakmadığında kız daha bir yakınlaşıp onun kulağına eğildi. ''Keyfini yerine getirmemi ister misin?''
Hyunjin'in kulaklarından sıvışan kelimelerle irislerini esmer kıza çevirdi. İçindeki o ulaşılmaz boşluğu bu kızla doldurmayı, zihnindeki sarı tutamları bu esmerlikle silip atmayı denemek istedi. Kendini zorladı, şans verecekti. Kızın belini kavradı, onu kendine doğru çekti ama... garipti. Göğsünün içinde o tütülüye saniyeler içinde altüst olan kalbi, şu an bir kere bile çarpmamıştı. Kalbi hâlâ taş gibi sertti. Bu hissizlik, içindeki o kontrolsüz öfkeyi daha da harladı. Delirecekti, neden etkilenmiyordu? Neden zihni ona itaat etmiyordu!
Ani bir kararla kızı kucağından indirip bileğini kavradı. Canını acıtacak kadar sert bir tutuştu bu. Kız şaşkınlıkla inlerken, Hyunjin onu peşinden sürükleyerek barın üst katındaki parayla tutulan özel odalardan birine soktu. Kapıyı arkasından sertçe kapattı ve soluklanmadan kızı yatağa fırlattı.
Her şey çok hızlı gelişmişti. Hyunjin, üzerindeki lanetten kurtulmak için vahşi bir açlıkla kızın üzerine eğildi. Kızın boynuna, dudaklarına gömülürken, yaşanan o kısa ön sevişmede haz aldığını, zihninin uyuşmaya başladığını hissetti. Altındaki uzvu kıpırdandığında, hazzın doruk noktasına ulaştığını varsaydı ve kontrolün ellerinden kayıp gitmesine izin verdi. Göz kapaklarını araladığında, gördüğü manzarayla olduğu yerde kaldı.
Altına aldığı beden o esmer kız değildi. Aklından bir saniye olsun çıkmayan kehribar gözler, çilli yanaklarına gelişi güzel dökülen sarı, uzun saç tutamları ve dolgun kalp dudakların sahibi... Felix oradaydı. Açıkta kalan süt beyazı teniyle, erekte olmuş bakışlarıyla tam altında ona bakıyordu. Hyunjin dehşetle sanki elektrik çarpmış gibi hızla geriye fırladı. Kalbi göğüs kafesine güm güm parçalarcasına vuruyordu. Gözlerini kırpıştırdı, elleriyle yüzünü sıvazladı. Hayır, hayır. Gerçek olamazdı. Kafayı tamamen sıyırmıştı.
Yatakta şaşkınlık ve korkuyla ona bakan esmer kıza döndü bakışları. Felix gitmişti. Gördüğü sadece zihninin ona oynadığı berbat hastalıklı bir oyun, bir illüzyondu. Felix onun zihnine öyle zehir gibi yayılmıştı ki, başka birinin teninde bile kendini onun hayaliyle sevişirken bulmuştu. Gördüğü görüntü, gururunu ve erkek adam egosunu yerle bir etti.
''SİKTİR GİT!'' diye kükredi Hyunjin, yatakta neye uğradığını şaşıran kıza doğru. Kız korkuyla baldırından sıyrılmış eteği çekiştirip odadan kaçarken, Hyunjin odanın ortasında nefes nefese kalmıştı. Öfke duman gibi her yerini sardı. Hızla yerdeki deri ceketini kaptı, üzerine geçirdi ama o panik ve öfkeyle ne tişörtünü giydi ne de ceketin zincirini çekti. Gerim gerim gerilmiş göğüs kasları tamamen ortadaydı. Odadaki aynaya yansıyan görüntüsüne tiksintiyle baktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü.
''Ne yaptın sen bana tütülü...''' diye mırıldandı, sesi bir canavarın miladını doldurmuş gibi çıkmıştı. ''Benimle derdin ne?'' Odanın kapısını sıkıca kavrayıp sinirle çıktı. Artık bu siktiğimin direnişinin bir önemi kalmamıştı. Felix onun zihnine girmeye cüret ettiyse, Hyunjin de onun dünyasını başına yıkacaktı.
Barın kapısını sertçe itip dışarı çıktığında, gecenin soğuk havası Hyunjin'in çıplak göğsüne ve terli tenine bir kamçı gibi çarptı. Üzerinde sadece önü ardına kadar açık deri ceketi vardı; kasları öfkeyle kasılıyor kesik nefesleri gecenin zifiri karanlığında soğuk buharlara dönüşüyordu. Ama o ne bu soğuğu hissedecek durumdaydı ne de etrafındaki insanların ona yönelen tuhaf, ürkmüş bakışları umursayacak güçte. Zihni yankın yeriydi.
ᯓᡣ𐭩
Motorunu geride bırakıp dar sokakları hızla aştı taa ki tanıdık sokağın başına vardığında adımları yavaşladı. Yol üstünde, dükkanın ışığı sönmek üzere olan açık bir tekel bayisinin önünde durdu. İçerideki adam, uzun olanın bu hâlini görünce yutkunarak geriledi. Hyunjin tek bir kelime bile etmeden tezgaha birkaç bira koydu, parasını fırlatır gibi bırakıp poşeti kaptığı gibi çıktı.
Ayakları onu nereye götürdüğünü çok iyi biliyordu. Direndiği, kaçmaya çalıştığı o adres yine mıknatıs gibi onu kendine çekiyordu. Felix'in apartmanının birkaç sokak uzağında, karanlık bir kaldırım kenarına çöktü. İlk şişenin kapağını dişleriyle açıp kenara fırlattı ve soğuk sıvıyı adeta boğazını delmek ister gibi büyük yudumlarla mideye indirdi. Yetmedi. İçinde yeşeren çiçekleri, kehribar gözlerin bıraktığı yangını söndürmeye yetmiyordu. İkinci şişeyi açtı, ardından üçüncüyü...
İçtikçe, zihnindeki Felix daha da netleşiyordu. Hırçın tavırları, minik parmaklarının omzuna dokunuşu, tatlı çiçeksi kokusu. Hyunjin alkolün kana karışan ağırlığıyla birlikte iyice dibe vurdu. Gururu, öfkesi, bugüne kadar çizdiği acımasız kimliği. Hepsi bu kaldırım kenarında, biraların köpüklerinde eriyip gitti. Zil zurna sarhoş olmuştu. Başının dönmesini engellemek için sırtını arkasındaki duvara yasladı, göz kapakları sanki tonlarca ağırlıktaymış gibi kapandı kapanacaktı.
''Zıkkımın kökü...'' diye mırıldandı kendi kendine, sesi alkolün etkisiyle tamamen peltekleşmişti. ''İşin gücün yok mu, neden gitmiyorsun aklımdan?'' Son gücüyle elini çoktan boşalmış bira şişesine attı ve kafasına dikti. Tek damla kalmamıştı, sinirle kenara fırlattı. ''Amına koyayım senin gibi işlevsiz biranın.'' Binbir parçaya bölünen cam parçaları sokağın her bir köşesine dağılırken çöpte bir umutla yemek arayan kediler korkup kaçmıştı.
Cüsseli bedenini zorlukla, yalpaya düşen hareketleriyle ayağa kalktı. Adımlarını sürüyerek Felix'in apartmanının önüne kadar geldi. Dünya etrafında çılgınca dönüyordu. Görüşü bulanıklaşmış, sokak lamlalarının ışığı birbirine girmişti.
Uzanıp apartmanın demir kapısının kolunu sıkıca tuttu. Amacı yukarı çıkmak, kapıyı yumruklamak ya da sadece onun yüzünü görmek miydi kendisi de bilmiyordu. Parmakları soğuk demire kenetlendiği an, bacaklarındaki tüm derman bir anda çekildi. Beyni, saatlerdir süren o ağır antrenmanın, barda geçirdiği sinir krizinin ve peş peşe devirdiği sert alkolün etkisiyle şalteri indirdi.
Hyunjin apartman kapısının dibine, mermer basamağın üzerine yığılıverdi. Eli kapının kolundan kayıp yere düşerken, derin ve sessiz bir uykunun karanlığına gömüldü. Önü açık ceketinden sızan soğuk rüzgar bile artık onu uyandıracak güçte değildi.
ᯓᡣ𐭩
Sahne ışıklarının o yoğun, sıcak beyazlığı Felix'in üzerinde bir hale gibi parlıyordu. Bale gösterisinin final figürünü yaparken, salonun tüm havası onunla birlikte yükselmişti. Piyano notaları oksijenle dans ederken, çilli parmak uçlarında zarif bir dönüşle yere indi ve başını hafifçe yana eğerek selam verdi.
Alkışlar kulakları sağır edecek boyuttaydı ki en çok alkışlayan biricik ev arkadaşı Jisung'du. Sahnede bale arkadaşlarıyla birlikte selam verip indiğinde Jisung, elinde kocaman bir buketle kulisin girişinde bekliyordu. ''Lixiee inanılmazdın! O atlayışın resmen havada tablo gibi asılı kaldın.'' diye cıvıldayarak ona sarıldı. Felix'in yorgunluktan titreyen ama gururla parlayan gözleri gülümsedi.
Arkadaşlarıyla birlikte kutlamak için yakınlardaki bir kafeye geçtiler, gülüştüler, sahnede yaşadıkları adrenali paylaştılar birkaç saat. Gece yarsına doğru, serin bir esintinin sokakları temizlediği saatlerde Jisung ve Felix diğerlerinden ayrılıp eve doğru yürümeye başladılar. Jisung esen rüzgarla Felix'e iyice sokulmuş bu gece çıkarttığı iyi iş için ödüllendiriyordu.
''Ne zaman yaz gelecek bütün kemiklerim dondu.'' Jisung sitem ettiğinde Felix de destek çıkmıştı arkasından. ''Yaz gelsin! Yaz gelsin!'' birlikte kıkırdayıp daha da sarıldılar. Hava oldukça soğuktu ama iki arkadaşın kalplerinin sıcaklığı soğuk havaya söz geçirmeyi başarmış gibiydi. Jisung aklına doluşan anılarla sinsice gülümseyip imayla ''Limonlu dondurma en iyisi.'' dedi. Felix Jisung'un bu tartışmayı yeniden açtığında hızla kafasını sağa sola sallayıp ''En iyisi çilekli!'' dedi.
Üniversitenin ilk yılı çoğu kişiye nazaran birbirlerini bulup çok sıkı arkadaş olmuşlardı. O zamanlar birbirlerinin yönelimini henüz bilmedikleri için aynı kişiye aşık olmuşlardı. Aynı kişiye aşık olduklarını da sevdikleri çocuğa kavurucu bir yaz günü ellerindeki dondurmayı koştura koştura getirdiklerinde anlamışlardı. Jisung ''Limonlu dondurma en iyisi.'' derken Felix ''En iyisi çilekli.'' diye diretmişti. Tabi bu durum aralarını ilk başta biraz kızıştırsa da zamanla ikisi de çocuktan soğumuştu ve arkadaşlıklarına devam etmişlerdi.
ᯓᡣ𐭩
Tatlı atışmalarını bölen bildirim sesiyle Jisung telefonunu çıkartıp baktı. Mesajı okuduğu an yüzünde aptal bir sırıtış belirdi. Aceleci bir tavırla çilli olana dönüp ''Lixie sen eve önden geç benim markete uğramam lazım, canım çok fena ramen istedi. Hemencecik dönerim.'' Felix ona şüpheli bir bakış attı ama arkadaşının o heyecanlı hâlini görünce üstelemedi. ''Tamam, çok geç kalma ve her on dakikada iyi olduğuna dair mesaj yaz tamam mı?'' Jisung çillinin yanağını hafifçe sıkıp. ''Çok mu endişelenirmiş benim lixiem.'' Felix kıkırdayıp Jisung'un kolunu serbest bıraktı. Tedirgindi ama Hyunjin'le yaptığı anlaşma sonrasında o belalı adamlardan tek biri bile gözüne çarpmamıştı. Sadece aklında cevapsız kalan o soru kalmıştı.
Aslında Hyunjin'in ona yazdığı gece sormak istemişti ancak harekete geçememişti. Hyunjin'le ilgili anılar beynine hücum ettiğinde zor bela savuşturup adımlarını hızlandırdı. Sokak lambalarının titrek ışığı altında, her gölge ona bir anıyı anımsatıp duruyordu. Evinin bulunduğu sokağın köşesini döndüğünde, apartmanın önünde yatan o karaltıyı fark etti. İlk başta bir çöp yığını sandı, ama karaltı hareket edince duraksadı.
Yaklaştıkça, o ağır tütün ve sert alkol kokusu burnunun direğini sızlatmıştı. Felix'in kalp atışları hızlanırken gözleri doldu. Yerde yatan, günlerdir görmediği fakat aklından atamadığı kişiydi. Emin olmak ister gibi elini omzuna atarken ''Hyunjin?'' dedi.
Evet oydu. Mahvolmuş görünüyordu. Felix hızla yanına çöküp başını dizlerinin üzerine koydu. '' Hyunjin, beni duyuyor musun?'' Telaşla nabzını, ateşini kontrol etti. O sadece sızmıştı. Hyunjin öylesine sızmıştı ki, sanki dünya yıkılsa uyanmayacaktı.
''Şaka yapıyor olmalısın.'' Hyunjin'in bedeni sırt üstü kaydığında Felix'in irislerine değen yaralı tenle elleri istemsiz oraya çekildi. Üzerindeki deri ceket ardına kadar açıktı ve o meşhur hırpalanmış omzundaki dikişler alkolün etkisiyle sızmış bir adamın bilinçsizliğiyle savunmasızca ortadaydı. ''Sen ne yaptın kendine, neden buradasın?''
Hyunjin, Felix'in sesini duymuş gibi hafifçe mırıldandı, dudaklarından anlamsız bir ses döküldü ama ne dediği anlaşılmamıştı. Felix çevrede kimse olup olmadığını kontrol etmek için tedirgince etrafına bakındı. Sokak boştu. Bu devasa adamı burada, bu hâlde özellikle de 'peşindeki adamları' düşününce öylece bırakamazdı. Hyunjin tam da ölesiyle yorgun olduğu geceyi bulmuştu.
''Kalk bakalım.'' diye mırıldandı Felix, alışmış gibiydi bu senaryoya. Hyunjin'in kolunu omzuna attı ve bütün gücüyle onu yukarı çekmeye çalıştı. Kıpırdamıyordu. ''Tam bir baş belasısın, Hyunjin. Bizi bu hâlde mi koruyorsun sen?'' Felix Hyunjin'i dikleştirmeyi başardığında sanki üzerine ayı postu varmış gibi adımları çok küçük, güçlük içindeydi. Hyunjin'in başı Felix'in boyun girintisine düştü. Bilinçsiz olmasına rağmen kolu Felix'in ince belini kavradı bir sığınağa tutunur gibi. Felix, dişlerini sıkarak onu açtığı apartman kapısından içeri sürüklemeye başladı.
En sonunda zor bela asansöre vardığında yukarı tuşuna bir kez basıp bekledi. Boynuna yayılan sıcak nefes ve ardından dökülen sözler bu sefer çok net anlaşılmıştı. Hyunjin kızarmış yanaklarıyla dilinin bağı kopmuş gibi;
''Sen gelmem deyince, ben geldim tütülü.'' diye sayıklamıştı.
ᯓᡣ𐭩
Yazım yanlışları varsa şimdiden affola...
Lütfen ilk bölümden itibaren destek oy ve yorumlarınızı eksik etmeyiniz teşekkür ederim 💙 🌻 🤍
