ꫂ᭪

Vaveyla Yazarı: Hyunlixin5oDonu .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: ꫂ᭪

Yazar'dan

Barista: Jisung hoşlandığın o sert çocuk bizim barda yalnız başına takılıyor. Gelmek istersin diye düşündüm. /22:22

Jisung:Minho mu? Hemen geliyorum./22:24

ᯓᡣ𐭩

Jisung: Barın arka kapısına geldim. /22:50

Barista: Kusura bakma, bu gece işler biraz yoğun. Hemen arka kapıya geliyorum. /23:05

Jisung, soğuktan titreyen ellerine sıcak nefesini üflerken arkadaşının onu arka kapıdan içeri almasını bekliyordu. İçeriden sızan boğuk müzik sesi ve basların ritmik darbeleri, kalın metal kapının yüzeyini hafifçe titretiyordu. Oysa Jisung'un göğüs kafesinde gümbürdeyen kalbinin yanında, koskoca mekanın gürültüsü bile sönük kalırdı.

Dakikalar önce Felix'le eve doğru yürürken telefonuna düşen bildirimle tüyleri diken diken olmuştu. Minho'nun barda ve üstelik yalnız olduğunu öğrendiği an, mantığı sert bir fren yaparak ona 'Dur' diye fısıldamıştı.

'Seni o gün herkesin içinde nasıl kovduğunu, gururunu nasıl ayaklar altında aldığını unutma.'

Ama kalbi, mantığına kulak asmayacak kadar arsız, bir o kadar da sağırdı.

Minho'nun gözlerinde gördüğü o nefret dolu, yargılayıcı ve sert bakışlar hala zihninde taptazeydi. Defolun buradan! diyen o buz gibi ses, her gece rüyalarına kabus gibi çöküyordu. Jisung, hayatı boyunca feminen tarzı yüzünden insanların tuhaf ve dışlayıcı bakışlarına maruz kalmaya bir şekilde alışabilirdi. Canını acıtan şey, yabancıların kör nefreti değildi. Canını asıl yaralayan, kalbini avuçlarının içinde tuttuğu adamın ona bir böcekmiş gibi tepeden bakmasıydı.

Minho'nun homofobik duvarları, Jisung'un aşkı uğruna aşması gereken ilk büyük uçurumdu ve o, ne olursa olsun geri adım atacak değildi. Ruhunda ne kadar yara açılırsa açılsın, bu imkansız aşk için savaşmayı seçmişti. İçinde inatla yeşeren o küçük umut, Minho'nun etrafına ördüğü duvarların ardında aslında bambaşka, yaralı bir adam olduğunu fısıldayıp duruyordu.

Belki de sadece kendini kandırıyordur. Kim bilir?

Kapının kilidinden gelen metalik sesle irkildi. Ağır demir kapı aralandığında sokağın karanlığı, bardan sızan ışınlarla aydınlandı. Barın geniz yakan keskin alkol ve sigara kokusu dışarıdaki soğuk havaya karışırken arkadaşı, yüzünde mahcup ve endişeli bir ifadeyle onu içeri buyur etti.

''Giriş katı çok kalabalık, Jisung. Ama Minho üst kattaki locada, köşede tek başına oturuyor.'' Arkadaşı, sesindeki korumacı tavrı gizlemeye çalışarak devam etti. ''Emin misin? Yine canının yanmasını istemiyorum.''

Jisung dolan gözlerini gizlemek istercesine hafifçe gülümsedi. Dudakları titriyordu ama gözlerindeki o hüzünlü kararlılık hala yerindeydi. ''Eminim,'' dedi. İçindeki kararsızlık tohumları tamamen sönememiş olsa da dönmeye niyeti yoktu. ''Sadece... Ona uzaktan da olsa bakmam lazım.''

Arka koridorun sonuna geldiklerinde arkadaşı barda kendi işine dönmek üzere ayrıldı. Jisung'un adımlarıysa doğrudan üst kata çıkan merdivenlere yönlendi. Rengarenk ışıklarla aydınlatılmış basamakları tırmanırken her adımında kalbi biraz daha sıkışıyordu. Reddedilmenin o tanıdık acısını göze alarak gururunu bir kez daha o merdivenlerin basamaklarında bırakıp üst kata ulaştı.

Ve işte oradaydı.

Minho, kısık ışınların altında elindeki bardağı ağır ağır çevirerek yalnız başına oturuyordu. Yüzünden asla indirmediği soğuk ve sert maskesiyle etrafındaki kalabalığa inat, yapayalnız bir ada gibi görünüyordu. Jisung hızla bir sütunun arkasına sığınıp onu izlemeye başladı. Göğsündeki o sızı hem canını yakıyor hem de yaşadığını hissettiriyordu. Kovulacağını, belki yine canının çok yanacağını biliyordu. Ama onu görmenin verdiği o bencil mutluluk, şu an tüm korkularına baskın geliyordu.

Minho, bardağındaki alkolden yudum daha almıştı ki terli vücutların arasından telaşla sıyrılan genç bir çocuk yanına geldi ve hızla kulağına eğildi. ''Abi, Daksosa'nın adamları barın girişini ablukaya aldı. Bayağı kalabalıklar, sizi pusuya düşürecekler.''

Minho dişlerinin arasından okkalı bir küfür savurarak telefonu cebine attı. Tam ayaklanıp Hyunjin'i bulmak için üst kata yönelecekti ki barın dalgalanan neon ışıklarının arasından son derece tanıdık bir beden karşısına dikildi.

Jisung, darmadağın olmuş turuncu saçları, hızlı nefes alışverişleriyle inip kalkan göğsü ve bedenine doladığı kollarıyla tam önünü kesmişti. Kaşları öfkeyle çatılmıştı. ''Kimdi o?'' diye sordu, adeta hesap sorarcasına.

Minho'nun adımları alkolün ve ani gelişen durumun etkisiyle hafifçe yalpalasa da karşısında duran, ne yaparsa yapsın peşini bırakmayan bu çocuğu buz gibi gözlerle süzdü. Normal şartlarda yüzüne bile bakmayacağı bu tip, şimdi karşısında ona hesap soruyordu. Dudakları alaycı, bir o kadar da kışkırtıcı bir kıvrımla yukarı doğru gerildi.

''Hiç sırası değil sincap.'' dedi, sesi tehlikeli bir anonsu andırıyordu. ''Hemen bu bardan defol ve evine git.'' Jisung yeniden aldığı umursamaz cevapla durulacağına, öfkesinin getirdiği cesaretle hızlı bir adım atıp Minho'nun iyice dibine sokuldu. ''Benden tiksiniyorsun, nefret ediyorsun... Ama arkamı döndüğüm an başka erkeklerle yakınlaşacak kadar alçak mısın?'' diye haykırdı.

Minho ani yakınlıktan ve ima edilen şeyden fena halde rahatsız olmuş gibi bir adım geriledi. Gözlerinde şimşekler çakıyordu. '' Sana hiç sırası değil dedim!'' Jisung'un içinde kırık dökük büyütmeye çalıştığı o son umut çiçeği de köklerinden koparak soldu. Çaresizliği ve kırgınlığı, devasa bir öfkeye dönüştü. Gözü tamamen kararmıştı. Karşısındaki adamın ne diyeceğini, ne yapacağını umursamadan ellerini hırsla Minho'nun ensesine doladı. Onu kendine doğru çekti ve kalbinin acısından titreyen dudaklarını, kendisine bunca acıyı yaşatan o mermerden farksız dudaklara sertçe bastırdı.

Minho'nun irisleri dudağındaki baskıdan ötürü devleşirken Jisung'u sertçe itip elinin tersiyle dudağını sildi. Öte yandan, aradıkları kişiyi mekanda bulamayan siyah takım elbiseli adamlar çoktan her köşeyi kaplamıştı. İçlerinden biri Minho'nun yerini tespit ettiğinde haberi kulaklığından diğerlerine hızla yaydı.
Mekanın içerisine özenle yerleştirilmiş masalardan biri büyük bir gürültüyle devrildi. Cam şişelerin patlama sesi, müziğin baslarını bastırdı. Sarhoş müşteriler can havliyle çığlık atarak sağa sola kaçışırken kapıyı tutan iri yarı adamlar barın ortasına daldı.

En öndeki adam, gönderdiği kızla Hyunjin'i pusuya düşürememenin verdiği hırsla gözlerini olduğu yerde kalan Minho'ya dikti.

''İşte buradalar! Paketleyin şunları.'' diye kükredi. Minho, daldığı noktadan bakışlarını çekip kendine gelmeye çalıştı. Kafası alkolden dolayı hafif dönüyordu. Refleksleri her zamankinden yavaştı ama içindeki dövüşçü ruhunu tamamen kaybetmemişti. Üzerine gelen ilk adamın çenesine sert bir kroşe geçirerek adamı geriye doğru savurdu. İkinci adamın hamlesinden sıyrılmaya çalıştı ancak dengesi bozulunca sol böğrüne inen sert bir tekme darbesiyle acıyla soluyarak geriledi.

''Minho!'' diye bağırdı Jisung.

Çakıldığı yerden hızla doğrulup onun yanına koştu. Ancak adamların bakışları Jisung'u bulduğunda içlerinden biri sertçe montunun ensesinden yakalayıp onu sertçe tezgaha doğru savurdu. Jisung tezgaha sertçe çarptığında acıyla inledi. Minho, Jisung'un acı dolu sesini duyunca içindeki öfkeyle hamle yapmak istedi fakat arkasından dolanan iri yarı adamlar kollarını arkaya doğru kıvırıp dizlerinin üzerine çöktürdü. Minho kurtulmak için debelendi ama yüzüne inen yumrukla dudağı yarıldı.

Minho'nun hem alkolün hem de aldığı darbelerin etkisiyle başı ağırlaşmış, görüşü bulanıklaşmıştı. Adamlardan biri saçlarından yakaladığı Jisung'u diz çökmüş bedenin karşısına sürükledi. Jisung'un gözleri korkuyla dolmuştu. Turuncu tutamlarını sıkı sıkıya kavramış parmaklar canını yakıyordu. Adam Minho'nun kanlı yüzüne doğru eğilip pis kokan nefesini yüzüne üfleyerek tehditkar bir sırıtışla konuştu.

''O Hyunjin denen iti kendi ayaklarıyla patronun önüne getireceksin, Minho. Eğer vaktinde gelmezse...'' Saçlarından kavradığı bedenin başını geriye doğru çekerek imayla. ''Bu öpüştüğün nonoş ibneyi gebertiriz. Duydun mu beni? Onu kendi ellerimizle parçalarız. Patronun şakası yok. Şimdi bu pisliği alıyoruz. Yirmi dört saatin var. Tik-tak... Tik-tak.''

Minho, kendisini tutan kollardan kurtulmaya çalıştı. Ancak kafasına inen sopayla görüşü tamamen bulanıklaştı ardından bilincini kaybetti. Adamlar, Jisung'un ağzını kapatarak zorla barın arka kapısından çıkarıp götürdüler. Minho'yu da Jisung'un ardından sürükleyerek dağılmış mekanı terk ettiler.

Minho, ensesine aldığı darbeyle ne kadar süre baygın kaldığını bilmiyordu. Gözlerini zorlukla araladığında mekanın neon ışınları sönmüş, geriye sadece sokağın dondurucu soğuğu kalmıştı. Kendini barda değil, dışarıda kaldırım taşlarının üzerinde buldu. Üstü başı toz ve kan içindeydi. Bilinci az buçuk yerine gelirken zihninde yankılanan tek şey, adamın Jisung'u götürürken söyledikleriydi.

''Siktir.. sikeyim böyle işi!'' diye mırıldandı ayılmaya çalışarak. Doğrulmaya çalıştığında kaburgalarındaki sızıyla inledi. Elini ceketinin cebine atıp telefonunu çıkardı ve hemen Hyunjin'in numarasını tuşladı.

Telefon çaldı. Hoparlörden yükselen o melodik tını gecenin sessizliğinde uzadı.

Dıt...Dıt...Dıtt... Açan yoktu.

Minho dişlerini sıkarak tekrar aradı. Yine cevap alamadı. O sırada Hyunjin, telefonun sesini duyamayacak kadar zil zurna sarhoş bir halde, Felix'in apartman kapısının mermer basamağında sızmış, karanlığa gömülmüştü. Minho cevap alamayınca sokağın ortasında öfkeyle tıssladı. Telefonu yere fırlatmak istedi ama son anda vazgeçti. Dudaklarındaki kanı elinin tersiyle silerken küfürlerle isyan etti.

''Aç şu siktiğimin telefonunu! Nerdesin lan, nerdesin götünü siktiğim.'' Elindeki telefonu sıkarken Jisung'un o korku dolu bakışları gözünün önünden gitmiyordu. Hyunjin'i bulmak ve Jisung'u o adamların elinden çekip almak zorundaydı.

Telefonundan başka bir numarayı tuşladı. Karşı taraf açar açmaz konuştu. ''Bana acil Hyunjin'in konumu bulup at.''

ᯓᡣ𐭩

Felix'den

''Sen gelmem deyince, ben geldim tütülü.''

Duyduğu peltek, darmadağın cümle Felix'in adımlarını asansörün aynalı kabininde anlık olarak kilitledi. Sanki midesine binbir kelebek akın etmişti. Zihninde cevapsız soruların sayısı artıyor ama hiçbiri bir cevaba ulaşmıyordu. Felix kendini bir çıkmazın içinde hissediyordu. Canı pahasına koruduğu uzun bedenin kim olduğunu, neden sürekli dibinde bittiğini anlayamamıştı. Asansörün sensörlü ışıkları dar alanı karanlığa gömdüğünde üzerine yığılmış bedeni zor bela dikleştirdi ve dördüncü katın tuşuna bastı.

Asansör dördüncü kata ulaştığında çıkan o dijital ses, miniği düşüncelerinden kurtardı. Metalik gri kapı açılırken dişlerini sıktı, tüm gücünü bacaklarına verdi ve Hyunjin'in cüsseli bedenini asansörden dışarı, kendi dairesinin kapısına doğru sürüdü.

Anahtarı titreyen parmaklarıyla zorlukla deliğe sokuşturdu. Kapıyı kalçasıyla iterek içeri girdiğinde ikisi birden koridorun loş ışığı altında antredeki parkelere doğru sendeledi. Hyunjin miniğe kıyasla fazlasıyla kaslı ve ağırdı.

Felix kapıyı topuğuyla arkalarından kapattı ve Hyunjin'i salondaki minimal koltuğa doğru yönlendirdi. Devasa cüssesi koltuğun yumuşak yastıklarına çuval gibi yığıldığında Felix de onun ağırlığından kurtulmanın etkisiyle nefes nefese kaldı. Eğilip avuç içlerini dizlerine bastırdı ve derin soluklar almaya çalıştı. Alnından akan boncuk boncuk damlacıklar sarı tutamlarını nemlendirmiş yüzüne gelişi güzel yapıştırmıştı.

''Gerçekten tam bir baş belasısın.'' diye homurdandı. Sesindeki yorgunluk ve tedirginlik odanın sessizliğine karıştı. ''Kimi kimden koruyorsun sen bu halde?'' Hyunjin'in bedeni iyice gevşemişti. Acımasız çehresi alkolün getirdiği o savunmasızlıkla yumuşamıştı ama kaşları hala çatıktı. Sanki zihnindeki yangın izlerini taşımaya devam ediyordu.

Felix bir süre öylece durup onu izledi. İçindeki savunmacı his, Hyunjin'in bu darmadağınık halini gördükçe yerini farklı bir burukluğa bırakıyordu.

Nefesi düzene girdiğinde öncelikle Hyunjin'in üzerindeki deri ceketi omuzlarından sıyırmaya çalıştı. Hyunjin hafifçe homurdanıp kendini savunmak istercesine refleksle Felix'i narin bileklerinden yakaladı ve kontrolsüzce kucağına doğru çekti. Felix'in çelimsiz vücudu Hyunjin'in açıkta kalan cüsseli bedenine devrildi. Kalp şeklindeki dudakları sanki bunu bilerek yapmış gibi, Hyunjin'in dolgun ve yaralı dudağının üzerine kondu.

Bir kelebeğin güzel bir çiçeğe konması gibi müthiş bir uyum söz konusuydu. O denli hafif, büyüleyici bir temastı ki Felix'in güzelim irisleri şaşkınlıkla irileşti ve olduğu yerde donakaldı.

''Zıkkımın kökü...''

Hyunjin omzuna baskı uygulayan elin altında sayıkladığında Felix telaşla dudaklarını yaralı dudaklardan çekip kendini toparladı. Minik elleriyle dudağını silerek Hyunjin'i süzdü.

Bu temas, kazara yaşanan büyük bir yanlıştan başka bir şey değil, dedi içinden.

Ama ya kalbi?

Kalbi, salonunda yarı baygın yatan bu yaralı adam için yeni yeni ritimler üretmeye başlamıştı. Minik elini sarı tutamlarının arasına daldırıp saçlarını dağıttı.

Felix kendine gel!
Bu, kendine yaptığı bir uyarıydı.

Derin bir nefes alıp ceketi çıkarmak için yeniden eğildi. Bu sefer zor bela da olsa başarmıştı. Bakışları, kanlı sargıya kenetlendi. Kan mermer gibi beyaz teninde kurumuştu. Hızla banyoya gidip ilk yardım çantasını kaptı. Salona geri döndüğünde koltuğun kenarına, Hyunjin'in tam dibine diz çöktü. Kanlı sargıyı özenle açıp batikonladığı pamuğu ellerinin titremesine engel olmaya çalışarak şişmiş ve kan sızdıran dikişin çevresine yaydı.

Hyunjin acıyla gerildi. Bilinci yerinde olmasa da acıyla elini hızla kaldırdı ve Felix'in bileğini havada yakaladı. Pençe gibi kapanan parmakları çillinin canını acıtacak kadar sertti. Koyu irislerini araladığında bulanık ve çiğ bir öfkeyle baktı. Bakışları o kadar hırçın ve uzaktı ki Felix, bu adamın iki kişiliği olduğunu düşünmeden edemedi.

Hangisi gerçek sensin?

''Bırak... Dokunma.'' diye mırıldandı Hyunjin. Kelimeler boğuk, tehditkar bir hırıltı gibi çıkmıştı. Felix, kendini kabus gibi bir rüyanın ortasında hissediyordu. Bileğinde daha sonra iz bırakacak kadar güçlü bir baskı hissetmesine rağmen sakinliğini korudu. Kehribar gözlerini Hyunjin'in darmadağınık bakışlarına dikti. Sesini olabildiğince düz ve kararlı tutmaya çalışarak konuştu.

''Benim, Hyunjin. Bırak bileğimi, yarana pansuman yapacağım.'' Hyunjin, duyduğu tanıdık sesin etkisiyle parmaklarındaki baskıyı yavaşça gevşetti. Göz kapakları yeniden ağırlaşırken elini bitkin bir şekilde yanına bıraktı. Dudaklarının kenarı alaycı, acı dolu bir sızıyla kıvrıldı.

''Yine mi sen...'' diye fısıldadı peltekçe. ''Rüyamda yetmedin, şimdi de buradasın...''

Felix, onun bu sayıklamasını duymazdan gelerek işine odaklandı. İçindeki duygusal karmaşayı bastırıp yalnızca yarayla ilgilendi. Pamuğu yaranın çevresinde dikkatlice gezdirdi, kurumuş kanları temizledi ve dikişlerin sağlam kalan kısımlarını dezenfekte etti.

Hyunjin her sızlandığında Felix, ince parmaklarını sakin ve kontrollü hareketlerle kullanmaya devam etti. Pansumanı bitirip temiz bir sargı beziyle omzunu sabitlediğinde derin bir nefes aldı ve ayaklandı. Arkasını dönüp malzemeleri toplayacaktı ki Hyunjin'in sağlam olan eli yeniden bileğini sarmaşık misali sardı.

''Gitme...''

Sesi bu kez alaycı ya da öfkeli değildi. Tamamen uyuşmuş, teslim olmuş bir tondaydı. '' Kafamın içi... çok gürültülü tütülü. Gitme.''

Felix, duyduğu sözlerle arkası dönük bir şekilde öylece kaldı. Kalbi, bu inkar edemediği bu durumun ağırlığı altında eziliyordu. Bu adamın onun gibi insanlardan nefret ettiğini açıkça görmüştü. Dünyaları ve düşünceleri apayrı olan kişilerdi. Çilli bileğini saran büyük elden sıyrıldı. Hyunjin'i sertçe reddetmedi; yalnızca mesafesini korudu.

''Buradayım. Bir yere gitmiyorum.'' dedi düz bir sesle. ''Dinlen hadi.''

Hyunjin, aldığı mesafeli ama güven veren yanıtın ardından elini serbest bıraktı. Başını geriye yaslayarak bilincini karanlığa teslim etti. Felix, malzemeleri banyoya bırakıp salona döndüğünde koridordaki telefonunun sessizce titrediğini fark etti. Ekrana baktığında Jisung'dan gelmesi gereken o on dakikalık güvenlik mesajlarının hiçbirinin olmadığını gördü. Hyunjin'in telaşı yeniden aklını başından almıştı.

Zaman akıp gitmiş, iki saat geçmişti ama Jisung'dan tek bir çıt bile çıkmamıştı.

İçini kaplayan endişeyle teni buz kesti. Jisung'u aramak için parmağını ekranda kaydıracaktı ki dış kapı gürültüyle yumruklanmaya başladı. Felix elindeki telefonla birlikte antreye doğru koştu. Kapıyı açtığında karşında Jisung değil, günler önce gördüğü tanıdık simayı buldu ve donakaldı.

Gelen Minho'ydu. Üstü başı kan içindeydi, dudağı patlamıştı. Gözleri delicesine dönmüş, yüzüne yoğun bir endişe yerleşmişti. Ayakta durmakta zorlanıyor, nefesleri yoğun bakımdaki bir hasta gibi kesik kesik çıkıyordu.

Felix korkuyla bir adım geriledi. ''Sen... Senin ne işin var burada?''

Minho, Felix'in sorusunu duymadı bile. Koyu gözleri antre boyunca tarama yaptı ve salondaki koltukta sızmış halde yatan Hyunjin'in cüssesini gördüğü anda adımları o tarafa yöneldi. İçindeki o homofobik nefret ve öfke, yaşadığı yenilginin hırsıyla bir anlığına geri plana itilmişti. Koltuğun başına gidip Hyunjin'in sağlam omzundan tuttu ve onu deli gibi sarsmaya başladı.

''Kalk lan! Kalk siktiğimin ayyaşı, kalk!'' diye kükredi Minho. Sesi, barda yediği darbelerden dolayı çatallı ve boğuktu. ''O piç bunak turuncu kafayı kaçırdı.''Hyunjin sarsıntıyla gözlerini zorlukla araladı. Alkolün ağırlığı hala beynini uyuşturuyordu ama Minho'nun bu çıldırmış halini ve yüzündeki kanları gördüğünde yavaşça doğrulmaya çalıştı.

''Minho... Ne diyorsun amına koyayım? Ne turuncusu?'' Minho, onun bu peltek konuşmasına daha da delirdi. Sıkıntıyla parmaklarını saçlarına daldırdı. ''O tütülünün yanındaki arkadaşı... o ibneyi aldılar lan! Daksosa'nın adamları barı bastı! Eğer o piçi kendi ayaklarıyla patrona getirmezsen o nonoşu gebertiriz, dediler!''

Felix, salonun ortasında duyduğu sözlerle donup kaldı. Telefonu elinden kayarak parkenin üzerine gürültüyle düştü. Dünyası başına yıkılmış gibi hissetti.

Jisung... Onun biricik arkadaşı, sırf bu belalı tiplerin yüzünden tehlikeli kişilerin eline düşmüştü.

Zaman durdu, piyano notaları sustu, sahne ışıkları söndü.

Jisung... Onun bu dünyada sahip olduğu en iyi dostuydu. Kulaklarında uğuldayan seslerle göğsü acıyla sıkıştı. Göz pınarlarından boşalan sıcak yaşlar, çilli yanaklarından aşağı bir sel gibi süzüldü. İçinde günlerdir biriken korku, tedirginlik ve savunma refleksi; en sevdiği insanın canıyla tehdit edildiğini duyduğu an korkunç bir sinir krizine dönüştü.

Adımları, neredeyse bilincini kaybetmiş gibi Hyunjin'e doğru yöneldi. Koltukta doğrulmaya çalışan, alkolün ve Minho'nun sözlerinin şokuyla neye uğradığını şaşıran adamın karşısında durdu.

''Sen...'' diye haykırdı Felix titreyen sesiyle. Haykırışı bir baletin zarafetinden tamamen uzaklaşmış; canı sökülen bir insanın acı dolu çığlığına dönüştü.

''Sen kimsin, NESİN BE?!'' Sımsıkı yumruklarını tüm gücüyle Hyunjin'in geniş göğsüne indirdi. Hyunjin aldığı darbeyle gerilemedi ama Felix'in her darbesinde, kalbinin tam üzerinden vuruluyormuş gibi hissetti. Her darbe, yalnızca kendisi için çarpan o kalbin içinde bir şeyleri cayır cayır yakıyordu.

''Neden seni yakalayıp öldürmek istiyorlar?! Jisung'u neden kaçırdılar?!'' Felix hıçkırıklar içinde haykırırken yumruklarını ardı ardına Hyunjin'in göğsüne indirmeye devam etti. Dakikalar önce sarıp, özenle temizlediği yarayı bile fark etmiyordu. Artık gözü hiçbir şeyi görmüyordu. ''Bizi nasıl bir bataklığın içine çektin! Ne istedin bizden! Hepsi senin suçun... Nefretin bu kadar mı fazla, ha?''

Hyunjin, çillinin yanaklarından süzülen yaşları ve kehribar irislerindeki saf yıkımı gördüğünde ne yapacağını bilemedi.

Kendini savunmadı, karşılık vermedi. Felix'in yumruklarının, kalbini un ufak etmesine izin verdi.

Her hepsi senin suçun, deyişinde yeraltı dünyasının o acımasız dövüşçüsü kimliği eriyip çaresizce diz çöktü. Hyunjin'in zihni yavaş yavaş açıldığında, Felix'in kendini daha fazla hırpalamaması için uzanıp titreyen bileklerini nazikçe yakaladı.

''Tütülü... Dur, sakin ol...'' diye mırıldandı boğuk bir sesle.

''Bırak! Dokunma bana!''

Felix acıyla bağırarak bileklerini sertçe çekip kurtardı. Bu kez daha büyük bir hırsla, daha sert yumruklarla Hyunjin'in göğsüne vurmaya devam etti. Gücü tükeniyor, nefesi kesiliyordu ama içindeki öfke dinmiyordu.

''Pisliğin tekiyken neden girdin hayatımıza?!''

Hyunjin'in sabrı ve içindeki o suçluluk duygusu en tepe noktaya ulaştı. Felix'in darbelerine fırsat vermeden iki bileğini de sıkıca kavradı. Aralarındaki mesafe daralmıştı. Neredeyse burun buruna gelmişlerdi.

Hyunjin'in koyu irisleri, çillinin ağlamaktan kızarmış, ıslak kehribar gözlerine dikildi. İkisinin de nefesi birbirinin yüzüne çarpıyordu. Hyunjin'in çene kasları kasıldı, dişlerini sıktı. ''Yeter!'' diye gürledi. Sesi odayı doldurdu ama gözlerinde kalbini derinden sızlatacak bir acı vardı.

Felix vurmayı bırakmıştı. Ancak gözlerinden firar eden yaşlar dinmek bir yana, daha da artmıştı. Hyunjin, tuttuğu ince bileği serbest bıraktığında Felix'in bütün gücü tükenmiş gibiydi. Dizlerinin üzerine çöktü. Yaşadığı krizin ardından olayın şokuyla ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Hyunjin yüzünü ovuşturup kenarda duran Minho'ya döndü.

''Kaç kişilerdi?'' diye sordu. Sesindeki öfke, yerini hızla bir plan kurmaya bırakıyordu. Minho, sıkıntıyla ensesini ovuşturup yaşananları hatırlamaya çalıştı.

''Barda on-on beş kişilerdi ama mekanı basanlar sadece bir kısmıydı. Barın bütün çıkışlarını tutmuşlardı. Daksosa piçinin nerede olduğunu tahmin ediyorsundur. Zamanımız daralıyor ne yapacağız?''

Minho normalde eşcinsellere ve feminen görünümlü tiplere ön yargıları olan bir adamdı. Öte yandan Jisung'un korku dolu bakışları, montunun yakasından çekiştirilerek yaka paça götürülmesi ve gay damgası yemesi gururuna dokunmuştu. Takıldığı mekanda arkadaşı yüzünden gözünün önünde bir çocuğun paketlenmesini yediremiyordu.

Hyunjin derin bir nefes alıp omuzundaki sargıyı kontrol etti. ''Oraya bodoslama dalarsak ikimizi de kevgire çevirirler. Bunak piçin adamları silahlıdır. Bizim bir yem atmamız lazım.'' Minho kendinden emin bir şekilde ''Yem sen olacaksın. Seni istiyorlar. Kapıdan tek başına, yaralı ve köşeye sıkışmış gibi gireceksin. Onlar senin teslim olduğunu düşündükleri sırada biz mekanın etrafını saracağız. Bunağın işini hallettik mi adamları çil yavrusu gibi korkup kaçar.''

Hyunjin ve Minho planın ana hatalarını tartışırken Felix, daldığı yerden sıyrılıp telefonunu da yanına alarak ayağı kalktı.

''Yeter bu kadar saçmalık. Ben arkadaşımı sizin pis oyunlarınıza kurban etmem. Defolun çabuk evimden. Polisi arayacağım.'' Felix parmağıyla dış kapıyı gösterdiğinde Hyunjin ve Minho sıkıntıyla nefes verdi. Minho uzun olana dönerek itiraz etti.

''Polis olmaz. Ucu bize dokunuyor. Bu işten sittin sene sıyrılamayız.''

Çilli sabır dilercesine nefes verip kaşlarını çattı. ''İsterseniz cehennemin dibine kadar yolunuz var. Ben arkadaşımı sizin elinize bırakmam son kez söylüyorum, defolun evimden!''

Hyunjin alt dudağını dişlerinin arasına alıp Minho'ya başıyla çıkmaları gerektiğini işaret etti. Minho çaresizce onaylayıp dış kapıya doğru ilerledi. Sessizce koltuktaki ceketini alıp Felix'e doğru yürüdü. Felix'in tam bir adım arkasında durdu.

''Özür dilerim, zıkkımın kökü.''

Yumruk yaptığı elini Felix'in ensesine geçirdiğinde minik beden aldığı darbeyle bilincini yitirip uzun olanın kollarına yığıldı.

ᯓᡣ𐭩

Uzun bir sürenin ardından sonunda yeni bölüm. Geciktiği için affınıza sığınıyorum bölümleri daha düzenli yazmaya çalışacağım.

Destek oylarınız ve yorumlarınızı eksik etmeyiniz lütfen şimdiden teşekkür ederim 💙🌻🤍
(Fan artlara bayıldım bu arada huhihuhi..)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

64okunma 4beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18