4. bölüm · HyunLix/Pembe Kurdeleler
ꫂ᭪
Felix'in Ağzından:
Telefonumun ışığını açıp deponun kenarındaki tozlu masaya bıraktım. Elimdeki makasla tişörtünün omuz kısmını keserken, ışığın altında beliren yara çirkindi; mermi omzunu sıyırıp geçmişti ama arkasında derin, kanlı bir yarık bırakmıştı.
''Stüdyomu mahvettin,'' diye fısıldadım, sesim titriyordu. Hazırladığım antiseptikli pamuğu hiç de nazik olmayan bir hırçınlıkla yaranın üzerine bastırdım.
Karşımdaki beden aldığı sert darbeyle inleyerek aniden bileğimi yakaladı ve kendine doğru çekti. Yaralı parmakları, sonrasında bileğimde morluk bırakacağına emin olduğum bir sıkılıktaydı. Karanlık irislerini zorlukla aralayıp yalvarır gibi baktı. Sıcak nefesi yüzüme çarpıyordu.
''Daha yavaş... tütülü. Canımı yakmaya çalıştığını anlayabiliyorum.''
Bileğimdeki baskıya direnmeden gözlerimi gözlerine diktim. ''Canını yakmak isteseydim şayet, o pamuğu yaranın içine parmaklarımla bastırırdım. Huysuzluk yapacak konumda değilsin, bırak kolumu. Bir balet olarak hangi kasın nereye bağlandığını çok iyi bilirim; yani canını tek bir hamleyle daha çok yakabilirim.''
Sözlerime karşılık acı dolu, meydan okuyan bir sırıtışla başını geriye yasladı ve gözlerini kapattı.
Yıllarca kendi bedenimi sakatlamamak adına kas yırtılmalarını iyileştirmek için anatomi eğitimi almıştım. İlk yardım, yara bakımı, dikiş... Hepsi profesyonel bir balet olarak ezberimdeydi. Karşımda kan kaybeden bir insan vardı ve her ne kadar nefret edecek sebebim olsa da, onu öylece ölüme terk edemezdim. Cidden ondan nefret edecek çok fazla nedenim vardı. Birincisi, Jisung'u ağlatan o pis dünyanın bir parçasıydı o. İkincisi, iyilik yapsa bile ardı büyük bir kötülüktü. Üçüncüsü zaten şu an başıma açtığı belaydı ve tanrı aşkına... kana bulanan güzelim stüdyom?
Yazar'dan
Hyunjin gözlerini açmadan alaycı bir tavırla, ''Amma da yeteneklisin ha. Oyuncu ya da doktor olsaydın ya, ne diye o tütüyle geziyorsun,'' dedi miniğin onu kurtarmak uğruna kurduğu oyunu kastederek.
Çilli olan sinirle burnundan gülümsedi. ''O tütü,'' dedi dikiş iğnesini antiseptik sıvıya batırırken. Buz gibi ses tonu, Hyunjin'in alaycı sırıtışını solduracak netlikteydi. ''Senin ait olduğun lağımdan çok daha temiz bir dünyayı temsil ediyor. Şimdi kapa çeneni ve nefesini tut. Bu kısım biraz acıtacak.''
Cevap vermesini bile beklemeden iğneyi derin yarığın kenarına batırdı. Hyunjin kasılan vücuduyla sağ elini refleksle Felix'in ince beline atıp kavradı. İnce kumaş üzerinden delicesine sıktığı beden duraksadı. İkilinin irisleri nefretle kesişti.
Felix, ''Bırak,'' dedi hırçınlıkla.
''Bırakamam...'' diye fısıldadı Hyunjin, sanki uykuda sayıklıyormuş gibi. Göz kapakları yavaşça kapandı. Son nefesiyle, ''Tutunacak yerim yok. Bırakırsam, düşerim,'' dedi. Bu sözler sanki ona söylenmemiş gibi, ağır anlamlar yüklüydü.
Çilli olan, belini sıkan eli sıyırıp yere bıraktı; ardından hızlı ve profesyonel hamlelerle yarayı dikmeye devam etti. Hyunjin yarı baygındı, arada bir ağzının içinde bir şeyler sayıklıyordu. Felix dikişi bitirdiğinde bir bebeğe bakar gibi yaranın üzerini batikonlayıp temiz bir sargıyla kapattı. Sadece kurşun yarasıyla değil, uzun olanın yüzündeki yaralarla da ilgilendi; arada elinin tersini alnına koyup ateşini kontrol ediyordu. Yere temiz bir örtü serdi ve onun cüsseli bedenini yatırıp üzerini örttü.
Son birkaç günde yaşanan olaylar Felix'in stabil giden düzenli hayatını altüst etmişti. Üstelik daha adını bile bilmediği biri yüzünden. Başı yorgunlukla öne savrulduğunda minik elleriyle yüzünü ovuşturdu. Göz bebekleri endişeyle, boncuk boncuk terlemiş olan uyuyan bedene döndü. Nazikçe ateşini ve yaralı omzunu kontrol etti. Ateşi normaldi, yarası da iyi durumdaydı ama Felix'in bakışları Hyunjin'in terden dolayı alnına yapışmış siyah tutamlarına takıldı. Eli kararsızlıkla alnına gittiğinde, çehresini kapatan tutamları kenara sıyırdı.
''Bir insan nasıl uyurken kaşlarını çatar?'' diye geçirdi içinden. Bakışları yüzündeki yaralara kaydığında, ''Ne derdin vardı ki bu hâle gelecek?'' dedi fısıltıyla. Bu fısıltı kendi kulağına ulaştığında ise günah işlemişçesine elini çekti ve ayaklandı.
Stüdyonun dışında kalan minik tuvalete gidip kendine gelmek adına yüzünü yıkadı. Başına gelenler koca bir kâbus gibiydi cidden. Hayatının tamamı, en kötü kâbustan daha beterdi. Öte yandan beladan kurtardığı bedeni düşündü. Yediği dayak, peşinde koşturduğu iri yarı adamlar normal biri olmadığını kanıtlıyordu. Bataklığı andırıyordu; dokunduğu kişi en dibe çekiliyordu. Bu adam, huzur kelimesinin tamamen zıt anlamının vücut bulmuş hâliydi.
Felix'in Ağzından:
Bu gece başıma gelen olaylar ruhumu öyle bir emmişti ki, çöktüğüm yerde sızıp kalmışım. Kemiklerimin bile sızladığını hissediyorum. Aynadaki yansımama sıkıntıyla baktım. Oldukça yorgun görünüyordum; göz altlarımda mor halkalar oluşmuştu, saçlarım ise darmadağındı. 'Hayatımda bir ceset eksikti zaten...' Sinirle yandaki kutudan peçete alıp suratımı kuruladım. Yeniden depoya dönerken eşofmanımın cebine elimi atıp telefonumun güç tuşuna bastım. Saat 03:32 olmuştu.
Stüdyoma vardığımda ortamın karanlık olmasına alışmıştım artık. Adamlar burayı terk ettiğinden beridir şalterler kapalıydı, her ihtimale karşı açamamıştım. Telefonun ışığını açıp depoya girdim. Işığı yerde yatan bedenin yüzüne tuttum. Kaşları çatık değildi, huzurlu duruyordu. Dudakları... dudakları susuzluktan çatlamış ve kurumuştu.
Daha öncesinde getirip kenara koyduğum su şişesini alıp yanına çöktüm. Elimi ensesine yerleştirip hafifçe dikleştirmeye çalıştım. Cüssesi o kadar ağırdı ki, milim kıpırdatırken bile beni zorluyordu.
''Hey.'' Kulağının yakınında, bana yardım etmesi umuduyla seslendim. ''Arala dudaklarını. Su içmen gerek. Telefonun nerede, seni alacak birileri yok mu?''
Gözlerini açamamıştı, sadece cılız ve hırıltılı bir nefes verdi. Şişenin kapağını açıp aralanan dudaklarına birkaç damla akıttım. Akan su dudak kıvrımlarından çenesine doğru süzülürken kaşlarını çatıp yutkundu. Sudan birkaç yudum içtikten sonra başını hafifçe yana çevirdi. Kafasını fazla sarsmadan tekrardan çantamın üzerine koydum.
Sırtımı duvara yaslayıp bacaklarımı göğsüme doğru çektim. Göz kapaklarım tonlarca ağırlık taşıyormuş gibi istemsizce aşağı kayıyordu. Gitmek, onu burada bu hâlde tek başına bırakmak istiyordum fakat gittiğimde ya durumu fenalaşır ya da dikişleri açılırsa... Sabaha karşı bir cesetle karşılaşma fikri beni yiyip bitiriyordu.
Başımı dinlenme umuduyla dizlerimin üzerine yasladım. ''Sadece birazcık...'' diye mırıldandım.
ᯓᡣ𐭩
''Ah... siktiğimin.''
Duyduğum isyan dolu kelimelerle sızdığım yerden kalktım. Hissettiğim acıyla elimi ağrıyan boynuma atıp ovaladım, fena şekilde tutulmuştu. Gün yeni yeni doğuyordu; güneşin ışınları ilk saniyeler gözümü yakıp kamaştırdı. İrislerim ona döndüğünde sonunda kendine geldiğini gördüm. Yaralı yüzü acıyla buruşmuştu; elini sağlam omzuna dayamış doğrulmaya çalışıyordu. Yerimden doğrulup sağlam kolunun altına girdim.
''Dokunma, çek ellerini.''
Tuttuğum kolunu hızla kendine doğru çektiğinde uykunun verdiği sersemlikle kalakaldım. Anın gerçekliği yüzüme çarptığında ise sinirle tırnaklarımı avucuma geçirdim. Gece boyu bir bebek gibi baktığım bedenin böyle bir aşağılık olması berbat hissettiriyordu.
''Teşekkür bekliyorsan, etmeyeceğim,'' dedi, buz gibi, duygu barındırmayan bir sesle. Vücudu tam anlamıyla doğrulduğunda göz bebekleri önce beni, ardından ahşapta dün gece verdiğim çabayı turladı. ''Ama zeminin, mahvolan stüdyonun parasını öderim. Fazlasıyla.''
Şaka niteliği taşıyan kelimeler hiç olmadığı kadar gerçekti. Nasıl bir insan bu... Dün acıyla kıvranan kişi cidden, hayır. O, insanlığını kaybetmiş biri. Sinirle birkaç adım attım ona doğru, teyit etmek istercesine.
''Parasını ödeyeceksin?'' dedim. Sesim depoda yankılanıp silikleşti. Amacını anlamak istercesine süzdüm mimiklerini. Kafasını onaylarcasına, hafiften dikkatli bakmazsanız anlayamayacağınız cinsten oynatınca, bakışlarımı yüzündeki yaralara ve hemen ötesindeki yaralı omzuna indirdim.
''Sen gerçekten sandığımdan daha aptal ve acınası bir mahluksun,'' dedim tiksinircesine. Sözlerim sinirlerini bozmuş olacak ki üst dudağının kenarı kıvrıldı. ''Sen dün yaşadığım korkuyu parayla ödeyebileceğini mi sanıyorsun? Ya da benim sabaha kadar senin o berbat nefesini soluyarak beklememin bir bedeli olduğunu mu düşünüyorsun?'' Bir adım daha yaklaştım aramızdaki mesafeyi kapatıp. ''Benim stüdyomun tek bir tahtası bile senin o ne idüğü belirsiz paradan daha değerli.''
Sırıttı. Sardığım yaraları bu sefer ben dağıtmak istedim o an. '' 'Tutunacak yerim yok, bırakırsam düşerim.' diye sayıklarken hiç de böyle kibirli değildin,'' dedim öfkeyle. Sırıtışı solarken kaşlarını çattı. Dudakları aralandı ama konuşmasına izin vermedim.
''Şimdi, o iğrenç zihniyetini de al ve stüdyomdan defol. Eğer bir daha senin ya da çevrenin gölgesi buraya düşerse... Yemin ederim sana, dün gece diktiğim o kasların nasıl parçalanacağını sana en profesyonel şekilde öğretirim. Paranın geçmediği acılarla tanışırsın. Kapı orada.''
Elimi kapıya doğru uzatırken gözlerinden bir saniye bile ayırmadım bakışlarımı. İçimdeki tüm korku uçup gitmiş, sadece saf bir tiksinti kalmıştı. Hayvan dahi olsa iyiliğe karşı bir minnet duyacağını sanırken, karşımda duran bu adam bilimin çok ötesinde bir varlıktı. Ve ben artık delirecektim.
Yazar'dan
Hyunjin duyduğu sözleri birkaç saniye sindirmeye çalıştı. İlk defa dikkatlice baktığı irisler afallamasını sağladı. Dilini iç yanağına bastırdı sinirle. ''İsmin ne senin?''
Çilli olan aklını yitirecek noktanın tam olarak eşiğindeydi, küçümser bir ses çıkardı.
''Zıkkımın kökü.''
Hyunjin'in sırıtışı tekrar yüzünde belirmişti. Felix, görüntüsünden aksi konuşuyordu. Fazlasıyla dişli sözler Hyunjin'i şaşırtmıştı. ''Memnun oldum zıkkımın kökü, ben de Hyunjin. Hwang Hyunjin.'' Uzun olan sözlerini bitirdiğinde kapıya doğru ilerledi. Kapıdan tam geçerken kafasını yavaşça sağa eğdi. ''Yakında görüşürüz 'zıkkımın kökü.' '' dedi son iki kelimesinin altını çizerek.
Felix duyduğu sözlerle iyice gerildi. Yoksa Hyunjin bu sözler için onu dövecek miydi? Onun canını kurtaran birine bunu yapar mıydı cidden? Bu sorular çillinin zihninde doluştu hızla. Şimdilik bu düşüncelerin zihnini meşgul etmesine izin vermedi. Hyunjin'in orayı terk etmesiyle Felix stüdyosunu iyice, temizleyebildiği kadar temizledi; ardından bir usta çağırdı, kapının kilidini tamir edip evine geçti. Hyunjin ise o gün dar sokaklar arasında yok oldu.
ᯓᡣ𐭩
Olayın üzerinden iki üç gün geçmişti. Felix, Hyunjin ile yaşadıklarını Jisung'a anlattığında, Jisung olanları ağzı açık bir şekilde dinlemişti. Ancak Felix'in bilmediği bir şey vardı: Hyunjin, o geceden sonra çilli baleti zihninden bir an olsun çıkaramamıştı. Ne o dik başlı duruşunu, ne tenine değen ürkek ama profesyonel elleri, ne de kendisine meydan okuyan o derin ses tonunu...
Felix'e göre Hyunjin'den günlerdir çıt çıkmıyordu. Onun yaşananları çoktan boş verdiğini düşünüp kendi hayatına devam etti. Ayak bileği tamamen iyileştiği için baleye kaldığı yerden, her zamankinden daha büyük bir tutkuyla dönmüştü. Jisung da o kabus gibi gecenin izlerini atlatmış, kendi hayatına odaklanmış görünüyordu.
Felix'in Ağzından:
Gözlerimi penceremden sızan yumuşak sabah güneşinin tenimi ısıtmasıyla açtım. Günler sonra ilk kez, içimde o boğucu ağırlık olmadan, tamamen normal ve huzurlu bir güne uyanmıştım. Yataktan fırlayıp mutfağa geçtiğimde Jisung'un çoktan uyandığını ve masayı mükellef bir kahvaltıyla donattığını gördüm. Taze kahve kokusu ve kızarmış ekmeklerin kokusu evi sarmıştı.
"Ooo, uykucu baletimiz sonunda uyanmış," dedi Jisung, elindeki portakal suyu bardağını masaya bırakırken. Neşeli görünüyordu ama gözlerinde çözemediğim, sanki benden bir şey saklıyormuş gibi hafif bir telaş vardı. Üzerinde durmadım.
"Sana da günaydın tatlı sincap," dedim gülerek. Karşılıklı oturduk, uzun zamandır yapmadığımız kadar keyifli, kaygısız bir kahvaltı yaptık. Yaklaşan büyük sahne gösterimden, koreografideki zorlu dönüşlerimden bahsettim. Beni canıgönülden dinledi.
Kahvaltıdan sonra hızla hazırlandım. Baggy pantolonumu, salaş crobumu giyip çantamı sırtlandım. Aynada saçlarımı düzeltirken içimdeki heyecan dalgası büyüyordu. Stüdyoya geçme vaktiydi. Gösteriye çok az zaman kalmıştı ve her hareketin kusursuz olması gerekiyordu.
Stüdyoya adım attığımda ahşap zeminin kokusu beni her zamanki gibi sakinleştirdi. Diğer bale arkadaşlarımla selamlaştıktan sonra hızlıca ısınma hareketlerine geçtik. Vücudumu esnetirken zihnim tamamen boşalmıştı. Birkaç tekrarın ardından, ana koreografi çalışması için telefonumu stüdyonun büyük ses sistemine bağladım. Piyano eşliğindeki klasik müzik stüdyonun yüksek tavanında yankılanmaya başladı.
Müziğin ritmiyle birlikte havaya yükseldim, parmak uçlarımda adeta uçuyordum. Dönüşler, adımlar, her şey mükemmel ritimde akıyordu. Tam en zorlu sıçrama hareketimi yapacağım sırada, hoparlörlerden gelen o tanıdık, pürüzsüz piyano sesi kulak tırmalayıcı bir cızırtıyla aniden kesildi.
Herkes duraksadı. Stüdyoya derin bir sessizlik çöktü.
Ardından, tüm salonda yankılanacak güçte, bas tonlu bir mesaj bildirim sesi yükseldi. Dın.
Herkesin bakışları köşedeki telefona döndü. Alnımdaki teri havlumla silerek telefona doğru yürüdüm. Ekranda "Bilinmeyen Numara" yazıyordu. Şifreyi girip mesajı açtım. Gözlerim ekrandaki yazılara takıldığında, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.
Mesajda aynen şöyle yazıyordu:
"Dönüşlerin fena değil zıkkımın kökü, ama sağ bacağını hâlâ yeterince esnetemiyorsun. Yukarı bak. Üçüncü katın hemen karşısındaki terk edilmiş binanın penceresine. Beni fazla bekletme."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Refleksle başımı kaldırdım ve stüdyonun devasa cam cephesinden dışarıya, caddenin karşısındaki yarı karanlık binaya baktım.
Üçüncü katın kırık cam penceresinde, gölgelerin arasında tek bir siluet duruyordu. Elinde bir sigara vardı, dumanı havaya doğru süzülüyordu. Karanlığın içinden parıldayan o keskin, alaycı irisleri ve lanet olası sırıtışı.
Hwang Hyunjin, tam karşımdaydı ve beni izliyordu.
ᯓᡣ𐭩
Destek oy ve yorumlarınızı eksik etmeyiniz şimdiden teşekkür ederim 💙🌻🤍
Yazım hataları varsa affola...
